Yeni Çağda Değişen Dünya Dengeleri Karşısında Türk Milliyetçiliği

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Çağların değişme evrelerini tarih ve toplum felsefecileri isimlendirme ve sınıflandırma çabasındadırlar. İnsanlar bu sınıflandırma üzerinden konuları anlamaya ve tartışmaya çalışırlar. Bazen bu düşünce sistematiği kalıplar haline gelir ve zihinlerde egemenlik kurar. Zihinleri yöneten bir paradigma haline gelir. İnsanların farklı bakmalarını ve düşünmelerini engeller. Bazen farklı bakış açılarından aynı yorumlara ulaşılır ve ittifak halinde birbirine benzer düşünceler üretilir. Olgusal alandaki gerçekliğe bakan insanların algıladıkları doğrular düşünce sistemlerine dönüşür. Bunun için tarihsel ve toplumsal gerçekliğe bakarken son derece dikkatli ve özenli olmak gerekir. Konunun bilimsel veriler eşliğinde bir felsefe sistematiğinde ele alınması gerektiği göz ardı edilmemelidir.

         

        Bugün içinde yaşadığımız Yeni Çağ üzerine tartışmalar yoğun bir şekilde devam etmektedir. Sanayi devriminden sonra dünya büyük bir teknolojik dönüşümün etkisi altındadır. Buna bazı düşünürler “sanayi sonrası çağ”, bazıları “enformatik çağ”, bazıları “uzay çağı” gibi isimlendirmeler yaptılarsa da çoğunluk “küreselleşme” olarak adlandırmada ittifak halindedirler. Küreselleşme belli bir tarihsel ve toplumsal evreyi nitelendirmek için kullanılmakla beraber, bazı kurgusal siyasi operasyonlar için de kullanıldığı için zihinlerde bulanıklığa sebep olmaktadır. Bu yazıda farklı bir tartışma ortaya konacağı için okurun dikkatli olması bakımından konunun net tanımlanması gerekmektedir. Bu yüzden başlıkta “yeni çağ” ifadesi tercih edilmiş olup, bundan sonra kullanılacak “küreselleşme” kavramı bu çağın özelliklerini vurgulamak maksadını taşıyacaktır.

         

        Türk milliyetçiliği bir fikir hareketi olarak 19. yüzyılın son çeyreğinde sistematik hale gelmiştir. Bilindiği gibi tarihte Türklerin kurduğu en başarılı devletlerin başında gelen Osmanlı, Batı dünyası karşısında duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır. Bu durum Osmanlı yöneticileri ve aydınları tarafından değerlendirilmeye alınmış ve birtakım önlemler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu önlemlerin genel özelliği yenileşmeye dönük olmasıdır. Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet gibi radikal adımlar o günün şartlarını ortaya koymak bakımından son derece önemlidir. Bir diğer önemli konu ise Osmanlı Devleti’nin egemenlik kaybetmeye başlamasıyla ortaya çıkan çöküş tehlikesidir. Bir anlamda son dönemlerde çöküş için tehlike çanları çalmaktadır. Hızlanan çöküş sürecinde İmparatorluğun kurucu ve egemen iradesi Türklerin kaderi önemli bir kaygı konusu olmuştur. Bu kaygı Türk milliyetçiliğinin çok güçlü bir iradeyle ortaya çıkmasını sağlamıştır.

         

        Milli kültür ve milli tarih görüşünü benimseyen aydınlar ilk yıllarda belli bir ortak program geliştirmemiş olsalar da belli ana çizgilerde birleşirler. Bu milliyetçi hareket Türk milli kültürünü dış kuvvetler karşısında bir varlık olarak ortaya çıkarmak ve geliştirmek iddiasındadır. Bu hareket için kültürün devamlılığı önemlidir. Milletin hüviyet değiştirmesi yerine, kendine – halka dönülmesini ve kültür mirasına sahip çıkılmasını istemektedir. Milliyetçiliğin Türkiye’de gelişen olaylar karşısındaki tavrı yaşanan gerçeklikler üzerine kurulmuştur. Bunda tarihi ve kültürel gerçeklerin büyük rolü vardır. Türk milletinin tarih boyunca yarattığı ve yaşadığı kültür, Türk milliyetçiliğinin dayanak noktasıdır. Bu kültür aynı zamanda bir sosyal olgu olarak Türk milletinin varlığının temelini oluşturur.

         

         

         

        İmparatorluğun Çöküş Şartlarında Türk milliyetçiliği

         

Belli bir süre Osmanlı aydınları Türkçülüğe mesafeli durmuşlardır. İmparatorluğun dağılmasını önleyecek tedbirler manzumesinden Osmanlıcılığı ve İslamcılığı kullanmak istemişlerdir. Osmanlıcılığı bir kurtuluş düşüncesi olarak savunan aydınlar, farklı din ve milliyetten gelen halkların Osmanlı’dan ayrılma çabaları karşısında zor durumda kalmışlardır. Osmanlıcılığın devletin dağılmasını engelleyici bir zamk olmadığı kısa zamanda anlaşılmıştır. İslamcılık ise bir siyasi ideoloji olarak İslam ümmetinin Osmanlı Devleti içinde bütünlük sağlamasına yetmemiş, Arap şeyhlerinin emperyalist İngiliz oyunlarına gelmelerini önleyememiştir. Bu süreçte Osmanlı Hilafet Ordusu’nun çok sayıda askeri çöllerde şehit olmuş ve ayrılıkçı hareketler Müslüman kardeşliği ile de önlenememiştir. Geriye Türkler arasında milli bilincin uyandırılması ve kurtuluşun Türk milliyetçiliği ile sağlanabileceği düşüncesini savunmak kalmıştır.

 

Türkçülüğün siyasi şekil alması İkinci Meşrutiyet döneminde söz konusu olmuştur. Osmanlı içinde şimdiye kadar kimliğini ön plana çıkarmayan Türkler arasında bir milli heyecan ve şuurlanma yaratılacaktır. Türklerin omzunda bir yük olarak yıllardan beri taşıdıkları İmparatorluğun, son dönemlerde karşılaştığı sıkıntılardan kurtulmasında tek çare yine kendilerinde olduğu anlaşılıyor. İttihad-ı Osmanî ve İttihad-ı İslam gerçekleştirilemediğine göre geriye ittihad yapılacak tek unsur Türkler kalıyor. Osmanlı sınırları dışında kalan Türk kavimleriyle birlikte bir ittihad kurulması öngörülüyor. Dikkatler o zamanlara kadar kendi ismini kullanma gereği duymayan Türk adı verilen insanlar üzerine toplanıyor. Bu insanların tarih içinde yarattıkları büyük bir kültür mirası olduğu fark ediliyor ve araştırmalar buraya odaklanıyor. Sosyolojinin, halk biliminin, dil biliminin, tarihin bilim alanı olarak zenginleşmesine katkı sağlayan bu dönem, modern Cumhuriyetin de temellerini oluşturuyor.

 

Türkçülüğün siyasi düşünce hareketi haline gelmesinde Hüseyinzade Ali önemli bir rol oynamıştır. Birlik oluşturulacak Türklerin yaşadıkları coğrafyalar esas alınarak bir vatan tanımlaması yapılarak Turan ismi veriliyor. Hüseyinzade Ali, Turan ismini Türk kavimleri birliğinin en son hedefi olarak kullanıyor. Hayat ve Füyenat adıyla yayımladığı dergilerde Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak üzerine düşüncelerini açıklıyor. “Turan” idealini Türkçülüğe temel olarak alan Hüseyinzade Ali’nin etkisiyle Ziya Gökalp de bu akımın içine katılmıştır. Gökalp Türkçülük akımı içerisinde en aktif rolü alanlardan birisi olmuş, fikirlerini Türk Yurdu dergisinde “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde formüle ederek “Turan” ideali uğruna çalışmıştır.

 

        Gökalp’e göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Gökalp Türkçülüğün Esasları isimli kitabında milletin ne olduğunu anlamak için öncelikle ne olmadığını gösterir. Buna göre milleti ırka göre, kavmiyete göre, coğrafyaya göre, imparatorluk tebaasına göre, din ümmetine göre ve bireysel mensubiyet tercihine göre tanımlamak doğru değildir. O halde millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve onları egemenliğine alabilecek başka ne gibi bir bağımız var? Bu bağı tespit ettiğimiz zaman milleti doğru biçimde tanımlayabiliriz. Gökalp burada sosyolojiye başvurur. Sosyolojinin bu aranan bağı terbiyede, kültürde ve duygularda tespit ettiğini iddia eder. Ona göre “insan en samimi, en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana dilinin etkisi altında kalır… Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu ‘dili dilime uyan, dini dinime uyan’ diyerek tarif eder.” 

         

        Türkçülerin önde gelen isimlerinden birisi de Yusuf Akçura’dır. Yusuf Akçura İkinci Meşrutiyet dönemi düşünce ortamını özetleyen Üç Tarz-ı Siyaset isimli geniş makalesinde aynı zamanda kendi görüşlerini dile getirir. Bu makale adeta üç fikir akımının hem birbiriyle hem de yaşanan tarihi olaylarla mukayesesi niteliğindedir. Kazan Türklerinden olan Akçura, Rusya’dan çocukluk döneminde İstanbul’a gelmiş ve Harp Okulu’nda eğitim almıştır. Abdülhamid rejimine muhalefetten gönderildiği Trablusgarp’tan Paris’e kaçtığı yıllarda, gördüğü manzara karşısında Türkçülük düşüncesini benimsemiştir. Meşrutiyet’in ilanı ile beraber İstanbul’a dönmüş ve siyasi-fikri faaliyetlerine başlamıştır. Türk Derneği’nin kuruculuğuna öncülük etmiş, Türk Yurdu dergisinin yayın müdürlüğünü üstlenmiş, 1912 yılında Türk Ocaklarının kuruluşunda yer almıştır.

         

        Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset isimli makalesinde ikinci meşrutiyet döneminin üç siyaset anlayışını sosyal gerçekliğe uygunluğu bakımından değerlendirir. Buna göre Osmanlıcılık, yeni anlamda bir Osmanlı milleti oluşturmak istemiştir. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları, haklar ve ödevler bakımından eşit duruma getirilecektir. Böylece ortak bir vatan kavramı etrafında bir Osmanlı milleti oluşturulacaktır. Bu istek son derece haklı olmasına rağmen uygulamada başarılı olamamıştır. Bunun peşinden hala gitmeye çalışmak boş bir yorgunluktur. İslamcılık düşüncesi de Avrupa’daki yaklaşımlara benzer şekilde geliştirilmiştir. Pan-İslamizm politikasını Abdülhamid uygulamaya çalışmıştır. İslamcılık aslında azametli bir tasarıdır. Gerçekleşmesinde olumlu birçok yön vardır. Bunların önünde ise daha büyük engeller çıkmaktadır. Bu dönemde gerçekleşme imkânı çok sınırlıdır. Müslüman birliğinin oluşturulması ileride mümkün olabilir.

         

Osmanlıcılığa ve İslamcılığa prensipte karşı olmayan Yusuf Akçura, uygulamada bunların imkân dışı kaldığını düşünür ve Türklerin artık mutlaka milliyetçilik yapmaları gerektiğini vurgular. Akçura Türkçülük siyasetinin günün şartları bakımından bir ihtiyaç olduğunu düşünür. Ona göre: “Türk birliği ilkin Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal vicdandan yoksun olanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesiyle başlayacaktır. Sonra, Asya kıtasıyla Doğu Avrupa'da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesine geçilerek azametli bir siyasal milliyet meydana getirilecektir.”

 

 

         

        Yeni Bir Devlet Kurma Sürecinde Türk Milliyetçiliği

         

İmparatorluk döneminde Türkçülük akımı aslında Osmanlıcılık ve İslamcılık akımından tamamen bağımsız değildir. Devletin varlığını ve toplumun birliğini koruma çabaları içinde bütün ihtimaller değerlendirilmiştir. İkinci Meşrutiyet dönemi bu bakımdan İmparatorluğun en zor dönemidir. İmparatorluğu bir arada tutma çabaları yetersiz kalmış ve devlet sürekli toprak kaybetmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu topraklarının bile işgal edilmesi ve zorlu bir Kurtuluş Savaşı’yla ancak elde tutulabilmesi, hedefleri küçültmeyi gerektirmiştir. Bu dönemin ön plana çıkan fikir akımı ise Memleketçilik veya Anadoluculuk olarak karşımıza çıkacaktır. Hilmi Ziya Ülken ve arkadaşlarının önderliğini yaptığı bu fikir akımına göre millet ve vatan kavramları yeniden tanımlanmalıdır.

 

        Türkiye Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte yönünü döndüğü Batı medeniyetine dayanarak modernleşme çabasına girmiştir. Modernleşme adı verilen Batı’nın Ortaçağ’dan kurtulup yeni bir düzene dönüşümü oldukça sancılı olmuştur. Bu süreçte ekonomik, teknolojik, siyasi, fikri emekler ve başarılar vardır. Bu başarılarla birlikte büyük çatışmalar ve tartışmalar da yer alır. Her şey tek biçimli bir mükemmellikte ve çizgi gibi bir ilerleyiş içinde değildir. Batı’nın kendi içindeki sancılardan ortaya çıkan eleştirel ve muhalif fikir akımları kendisine Batı dışında daha çok taraftar bulmuştur. Bunlardan birisi sosyalizm akımıdır. Sosyalizm, modernleşme sonucunda sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkmış olan Batı kapitalizminin bencil ve vahşi tavrı karşısında bir nevi tepkidir. Bu tepkisel fikir akımı Batı’nın inanç sistemine karşı ateist ve materyalist bir zemine dayanmıştır. Dolayısıyla bir fikir akımı kendi kültürel ilişkileri ve temelleri ile etkili olmaktadır. Modernleşme adına Batılılaşmaya çalışan Türkiye de bu fikir ortamından etkilenmektedir.

         

        Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde temel kaygı gerilikten kurtulmak ve ilerlemektir. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bunu “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” olarak tanımlar. Aslında Osmanlı aydınlarının da temel kaygısı budur: yenilmeye başladıkları Batı karşısında tekrar toparlanmak ve kazanabilir duruma gelmek. Bunun yolu ilerlemeye ve kalkınmaya giden yolu bulmaktan geçer. Cumhuriyet bu yolun eskilerden kurtularak Batı tarzında yenilenmekten geçtiğine karar vermiş ve radikal kararlarla bunun uygulamasına başlamıştır. Cumhuriyet devrimleri dediğimiz yenilik kararları bunun sonucudur.

         

        Milli mücadelenin verilmesinde ve Cumhuriyet’in ilan edilmesinde milliyetçiliğin gücü ve etkisi büyüktür. Cumhuriyet ilan edildikten sonra takip edilen kalkınma ve modernleşme politikalarında farklılaşma görülmüştür. Milliyetimizin kültür temellerini geliştirme konusunda ortaya çıkan iki akım, milliyetçiliğin gelişme seyrinde de iki zıt çizgi oluşturmuştur. Bunlardan biri 19. yüzyılın hâkim anlayışı pozitivizm etkisindeki Batıcılık, diğeri ise kendi kültür kaynaklarına dayanan milliyetçiliktir. Birinci anlayış inkılaplara damgasını vuran ve sonradan sosyalist çizgiye ulaşan bir hareket haline geldi. Diğeri ise en çetin imtihanlarla asli mecrasına oturdu. Ne Türk tarihinden ne de Türk kültüründen onu koparmak mümkün olmadı. Türk milliyetçiliği hareket noktası olarak milli kültür kaynaklarına dayanarak Türk milli varlığını ve kimliğini yükseltmeyi milli ülkü haline getirdi.

         

         

         

        Komünizmin Yayılma Politikaları Karşısında Türk Milliyetçiliği

         

        Cumhuriyet, milliyetçi çizgide bir modernleşme projesiydi. On dokuzuncu yüzyılda tek biçimli evrenselci hümanizm ile farklı milletlerin varlığına dayalı milliyetçilik akımlarının aynı dönemde yükselmesi çarpıcı bir paradoks ortaya çıkarmıştı. Benzeri bir durumu Cumhuriyetin kurulma döneminde görmek mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti milliyetçi bir güçle verilen Milli Mücadele’ye dayanarak bir Milli Devlet olarak yapılandı. Aynı zamanda ilerlemenin yolunu bulmak maksadıyla Batı dünyasına yöneldi. Modernleşmek için Osmanlı döneminde atılan adımları devam ettirdi, hatta daha ileri götürdü. Bir anlamda evrenselcilikle milliyetçilik arasında sıkışmak zorunda kaldı. Hatta Batı’nın her türlü fikir akımına karşı savunmasız kaldı ve eleştirel süzgeçten geçirilmeden ve tartışılmadan girmesine yol açtı. Sosyalist ve komünist akımlar bu dönemde son derece masum hümanist fikirler olarak teveccüh bulmaya başladı. Özellikle Atatürk sonrası İnönü döneminde uygulanan eğitim ve kültür politikaları sol hareketler için uygun bir kuluçka ortamı doğurdu. Batı klasiklerinin çevrilmesi, Köy Enstitüleri’nin kurulması ve 1944 yılındaki Turancılık Davası gibi siyasi tavırlar bunun somut örnekleri arasındadır.

         

        Türkiye’de komünist düşüncenin yaygınlaşması ve aydınların kendi kültürel köklerine yabancılaşması milliyetçiliğin zayıflamasına yol açtı. Kendi milletini sevmeyen, kendi tarihini ve kültürünü aşağılayan, evrenselci bir aydın kesim ortaya çıktı. Bu aydınlar gazetelerde, üniversitelerde, okullarda ve genel kamu ve kültür alanında etkili olmaya başladılar. 1950 yılında Demokrat Parti’nin seçimler yoluyla iktidara gelmesi karşısında bu seçkinler topluluğu en büyük direnç merkezi oldu. Sonuçta ülke 1960 yılında askeri darbeye götürüldü. Darbenin akıl hocaları büyük oranda solcu ve Batıcı aydınlardı. Darbeyle ilgili bu kesimin değerlendirmeleri literatürde “27 Mayıs Devrimi” şeklinde yerini aldı. 1961 Anayasası bu kesimin çabalarıyla hazırlandı. Türkiye’nin üst toplumsal katmanına egemen olunduğu birçok vesileyle ortaya konuldu. Artık sosyalist devrime giden yol olgunlaşmaya başlamıştı.

         

        Dünyada komünist ideoloji bir egemenlik aracı olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tarafından yoğun olarak kullanılmaya başlandı. Almanya’nın ABD desteği ile yenilmesi sonrasında dünya iki kutuplu bir sisteme sürüklendi. Almanya bir güç olmaktan çıktı. Sovyetler Birliği, ABD ve diğer Batılı devletler karşısında yeni güç merkezi olarak ön plana geçti. İdeolojik maske ile ülkeleri egemenliği altına almaya başladı. 1948 yılında Berlin merkezli olarak Almanya ikiye bölündü. Doğu Almanya ile Batı Almanya Berlin’de 1961 yılında inşa edilen utanç duvarı ile birbirinden ayrılırken, dünyadaki soğuk savaş sisteminin sembolü oldular. 1956 yılında Macaristan’da kanlı bir devrim ve arkasından Kızılordu’nun işgali yaşandı. Prag Baharı adıyla 1968 yılında Çekoslovakya işgal edildi. Aynı yıl başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın diğer ülkelerinde de sosyalist öğrenci eylemleri moda halinde yayıldı. Türkiye de bu akımdan etkilendi. Hala bazılarının tuhaf bir öğünme duygusuyla bahsettikleri 68 kuşağının arka planı farklı boyuttaydı.

         

        Türkiye’de komünist ideoloji 68 olaylarıyla, Sovyetler Birliği desteğinde ve devrimcilik maskesiyle artık sahaya inmiş oldu. İdeolojinin doğası gereği farklı bütün düşüncelere hayat hakkı tanımak istemediği için faşizan ve saldırgan bir yol izledi. Kendisine potansiyel rakip gördüğü milliyetçi kesimi birinci derece düşmanı olarak ilan etti. Egemen olduğu yerlerde tahammül etmek bir tarafa, hayat hakkı tanımamaya başladı. Böylece ülkede kurtarılmış okullar ve bölgeler ortaya çıktı. Bu bölgelere ne devlet görevlileri, ne de milliyetçiler girebildiler. Bunu ise masum bir devrimci şirinliği ile değil, silah gücüyle yaptılar. Ülke kardeş kavgası görünümünde kan gölüne çevrildi. Türk milliyetçileri zorunlu olarak savunma hattına girdiler. Bu savunma hattında komünizme karşı olan herkes yer aldı. Komünizmle mücadele dernekleri kuruldu. Komünist akımların tehdidine karşı özellikle muhafazakâr halk nezdinde milliyetçiliğe yönelik destek ve eğilim arttı. Kırsal alanlardan şehirlere okumak veya çalışmak maksadıyla gelen bu kesimler çoğunlukla milliyetçi hareketin saflarında yer aldılar. Bu arada milliyetçi hareket, Alparslan Türkeş ve arkadaşları tarafından hem siyasi parti, hem de muhtelif dernekler vasıtasıyla örgütlendi.

         

        Komünist saldırılar karşısında Türk milliyetçiliği yeniden konumlanmaya başladı. Osmanlı’nın son dönemlerinde imparatorluğun dağılma sürecinde dünyadaki bütün Türklerin kurtuluş davasına kendisini adayan ilk Türkçülük hareketinden, Anadolu topraklarını kurtarmak için canla başla yedi düvele karşı milli mücadele vermek zorunda kaldıktan sonra, şimdi de komünist ideolojiyle beyinleri ele geçirilmiş kendi insanlarına karşı vatanı ve milleti savunmak zorunda kalıyordu. Bu manzaraya okuyucunun dikkatini bilhassa çekmek isterim. 1980 Askeri darbesi öncesi Türk milliyetçiliği soğuk savaş gerilimi içinde kendi vatandaşlarına karşı fikri ve fiili bir savunma konumlanmasına düşmüştür. Her ne kadar esir Türklerin bağımsızlık mücadelesi, ülkenin muasır medeniyet seviyesine çıkarılması hedefi, Türkün Cihan Hâkimiyeti ülküsü unutulmadıysa da şartlar bu konulara emek vermeye müsait olmuyordu. Bir anlamda Türk milliyetçiliği bu dönemde zor bir imtihan verdi. Askeri darbe ile bu imtihan katlanarak devam etti. Etkisi bugünlere kadar uzandı. 1990’lı yıllarda dünyada çok önemli gelişmeler yaşandı ve tabir caizse kartlar yeniden karıldı. İki kutuplu dünya düzeni yıkıldı. Buna dayalı bütün konumlanmalar ve oyunlar bozuldu. Herkesin kendisini yeniden gözden geçirmesi ve dünya gerçeklerine göre yeniden tavır geliştirmesi gerekti.

         

        Soğuk Savaş’ın iki süper gücü ABD ve Sovyetler Birliği arasında tercih yapmak ve konumlanmak çok zor değildi. Türkiye yakın komşusu Ruslarla yıllarca savaşmış ve uzun süre bu tehdit altında kalmıştır. Son olarak Birinci Dünya Savaşı esnasında vatan topraklarının bir kısmı Rus işgaline maruz kalmış, Rus zulmünden kaçan binlerce insan Türkiye’ye sığınmıştır. Sadece Bolşevik Devrimi’nde bir süre soğuyan bu tehdit, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da devam etmiştir. Komünist ideolojiyle kendisini maskeleyen Rus emperyalizmi Sovyetler Birliği adı altında Orta Asya’daki ve diğer bölgelerdeki çoğunluğu Türk olan Müslüman halkları egemenliği altına almış ve esaret hayatı yaşatmıştır. Dolayısıyla ikiye bölünen dünyada Türkiye’nin hangi safta yer alacağı sorusu bile abes teşkil eder. Bu yüzden soğuk savaş döneminde Türkiye doğal müttefik olarak Batı ittifakı yanında ve Sovyetler Birliği karşısında yer almıştır. Şimdi ise Sovyetler Birliği yıkılmış, esir Türk ellerinde bağımsız devletler kurulmuş, ABD öncülüğündeki liberal kapitalist sistem zaferini ilan etmiştir. Zorluk burada başlamaktadır.

         

         

         

        Küreselleşmenin Getirdiği Şartlar İçinde Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği

         

        Sanayi devriminden sonra başlayan çağ, dünyayı, tabir caizse yerinden oynatmıştır. Bu dönem sömürgeciliğin zirveye çıktığı ve küresel egemenliğin dünyanın en ücra köşelerine kadar yayıldığı bir dönemdir. Üzerinden güneş batmayan imparatorluk tabiri küresel egemenlik anlamına gelir. Bunu sağlayan sanayi devriminin getirdiği teknolojiler ve bilgilerdir. Bu durum, bilgi ve teknolojiyle tabiata ve toplumlara egemen olunabileceğinin en büyük göstergesidir. Bizim de Osmanlı zamanında geri kalmamızın ve yıkılmamızın sırrı buradadır. Bu sır üzerinde çok tartışmalar olmuş ve olmaya devam edecektir. Çünkü zamanımızdaki küreselleşme tartışmaları da bu noktayla yakından ilişkilidir. Dünyada yaşanan teknolojik devrim, Demir Perde denilen komünist bloğu delmeyi başarmış ve Sovyetler Birliği’nin pes etmesini sağlamıştır. Bu teknolojik gelişme Batı bloğunun elinde bir silah haline gelmesi tesadüf değildir. Soğuk savaş dönemindeki süreç incelenirse bilek güreşinin bu alanda yapıldığı görülecektir. Uzaya yapılan seferler, nükleer silah yarışı, ağır sanayi hamleleri bunu gösterir. Yarışın kaderini bu anlamda elektronik ve bilişim sektöründe Batı dünyasında yaşanan gelişmeler belirlemiştir. Bu yüzden küreselleşme olarak adlandırılan Yeni Çağ’ın en önemli özelliği burada saklıdır.

         

        Küreselleşme bir teknolojik devrim sonucu hızlanmıştır. Bu teknolojik devrim dünyaya hızla yayılarak mevcut kültürel yapıları etkisi altına almıştır. Ortada ciddi boyutta sosyal ve kültürel değişim yaşanmaktadır. Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan ve kısaca “sanayi toplumu” olarak adlandırılan dönüşüme benzer şekilde toplum hayatımızda bu devrimin yansımaları görülmektedir. Dünya bilişim devrimi sonucunda yeniden yerinden oynamıştır. Kısaca “bilgi toplumu” veya “bilişim toplumu” diyebileceğimiz yeni bir süreç doğmuştur. Bilişim teknolojilerinin şekillendirmeye başladığı toplumlar küreselleşmeye sebep olacak bir tek tipleşmeye doğru sürüklenmektedir. Bunu hem sosyal - kültürel hayat, hem de siyasal egemenlik anlamında söylemek mümkündür. Dolayısıyla iki anlamda da milliyetçiliği ilgilendiren yönler vardır. Özellikle Türk milleti ve Türk milliyetçiliği bu sürecin doğrudan etki alanındadır.

         

        Küreselleşme süreci son yıllarda tarihi ve sosyolojik bir gerçeklik olarak dünyayı etkisi altına almış durumdadır. Bu süreci kendi çıkarları ve hedefleri için yönetmeye çalışan ülke ABD olarak görülmektedir. 18 ve 19. yüzyıllarda İngiltere’nin büyük sömürge imparatorluğu kurarak dünyayı yönetmeye çalışması gibi, ABD de dünyayı egemenlik altına almaya çalışmaktadır. Fakat dünyada egemenlik altına almaya çalıştığı çoğu bölgelerde Türk sosyolojik varlığı ile karşılaşmaktadır. Bizim Türklükle ilgili tanımlamayı bu perspektiften yapmamız gerekmektedir. Bu bir tarihi ve sosyolojik gerçekliktir. Dünya üzerinde geniş bir coğrafyada halen yaşayan Türkler ve tarih içinde ortaya çıkan Türk kültür mirası bunun en önemli delilidir. Küreselleşmenin sunduğu yeni iletişim ve ulaşım imkânları bu gerçekliği daha net olarak gözler önüne sermiştir. Artık kimse Türkiye sınırları dışında Türk varlığını inkâr etmek veya habersiz kalmak durumunda değildir.

         

        Küreselleşme dönemine gelinceye kadarki tarihi sürece baktığımızda, zaten dünyada Türk milleti önemli bir aktördür. Orta Asya’dan başlayarak dünyanın önemli tarihi merkezlerinde egemenlik sağlaması, devletler kurması, medeniyet eserleri vermesi, kültür yaratması bunu gösterir. Dünyada çok sayıda dil ve topluluk olmasına rağmen, tarihi roller üstlenen ve medeniyet kuran milletlerin sayısı oldukça sınırlıdır. Türkler bu sınırlı sayıdaki milletler arasına girmeyi tarihte oynadıkları roller ve yarattıkları kültür-medeniyet ile hak etmişlerdir. Dünya tarihine damgasını vurmuş milletler, zaman zaman yükselmiş veya gerilemiştir. Son olarak kurduğu cihan devleti Osmanlı imparatorluğu üç kıtayı etkisi altında tutarak bir küresel güç rolü oynamıştır. Belli ölçülerde cihan hâkimiyeti sağlamıştır. İmparatorluklar çağının kapanması veya emperyalist güçlerin etkisiyle gücünü kaybetmesi akabinde, modern anlamda bir milli devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Tarih içinde imparatorluktan milli devlete geçiş Türkler için bir hedef değil bir zarurettir. Adeta tarihin şartlarından dolayı geri çekilmedir. Türk Kurtuluş Savaşı’nı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Türk milleti Orta Asya bozkırlarından Avrupa içlerine kadar geniş bir alanda büyük başarılara imza atmış büyük bir millettir. Bu milleti bir üçüncü dünya ülkesi konumunda bırakmak haksızlıktır. Tarih Türklere sürekli önemli bir dünya gücü olma fırsatı vermiş ve karşılığını görmüştür. Çin karşısında, İslam’ın yayılma döneminde, Haçlı orduları karşısında, Anadolu’nun ve Rumeli’nin fethinde bunu görürsünüz. Bugün de aynı durum geçerlidir. Türkler dünyada önemli ve doğal güç merkezlerinden birisidir. Sadece bunun gereğini yapacak bilinç, hazırlık ve kararlılık gerekmektedir. Bunu da Türk milliyetçiliği sağlar.

         

        Sovyetlerin yıkılması ve soğuk savaşın sona ermesinin etkisi ile karşılaşan milletlerin başında Türkler gelmektedir. Sovyetlerin komünist ideolojiyle yok edemediği milli kimlikler, uygun fırsatı bulduğunda başlarını kaldırmışlar ve bağımsız milli devletlerini kurmuşlardır. Bunlar arasında beş tane Türk devleti ortaya çıkmıştır. Bu durum sosyolojik anlamda yükselen bir milliyetçiliktir ve Türk milliyetçiliğini doğrudan etkilemektedir. Türkler 20. yüzyılın tek bağımsız Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti öncülüğünde dünyada yeni bir güç merkezi olma imkânına kavuşmuşlardır. Her imkân aynı zamanda büyük riskler taşır, büyük emekler gerektirir. Küreselleşme Türkler için bazı imkânlar açmakla birlikte emperyalist güçlerin de iştahını kabartmaktadır. Bu durum egemenlik mücadelesinde büyük çatışma alanları yaratmaktadır. Düne kadar müttefik olduğumuz Batılı güçlerle birçok alanda doğal çatışma ortamına girmemiz kaçınılmazdır. Bu durumu çok nesnel biçimde görüp tedbirler geliştirmek zorunda kalacağımızı bilmek zorundayız.

         

        Küreselleşmenin öncüsü halen ABD görünmektedir. ABD, tıpkı İngiltere’nin sömürgecilik döneminde yaptığı gibi küreselleşme çağında dünyada hegemonya kurma peşindedir. Bu yüzden dünyada kendisine muhalif veya alternatif güç istememektedir. Küreselleşme adına dünyayı şekillendirmeye ve kendisi için kolay yönetilebilir hale getirmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken her türlü aracı kullanmakta ve direnç noktalarını kırmaya özen göstermektedir. Buna yakın dönemden pek çok örnek verebiliriz. Afganistan, Irak, Libya operasyonları çarpıcı örneklerdir. Örtülü operasyonları ise umulmadık etkileriyle açığa çıkmaktadır. Türkiye bu operasyonlarda ABD yanında yer almasına rağmen örtülü bir alan çatışmasına sürüklenmektedir. Bu çatışma sizin doğal varlığınızdan kaynaklandığı için kaçınılmaz görünmektedir. Küresel oyuna katılmak isteyen herkes tarihin milletler mücadelesi gerçeği ile karşı karşıya geleceklerdir. Adına ister sömürgecilik, ister komünizm, isterse küreselleşme deyin, ortada milletlere yönelik egemenlik ve yok etme eğilimi varsa mutlaka karşısında milliyetçilikler vardır. Türk milliyetçiliği bu yeni dönemde gelişmeleri doğru okuyarak kendisini yeniden konumlandırmak durumundadır. Artık dünya iki kutuplu soğuk savaş yapılanmasından çıkmıştır. Antikomünizm üzerine kurulu bir milliyetçilik, komünizmin yıkılmasıyla anlamını yitirmiştir.

         

        Küresel dünya egemenliği peşinde olan güçler için ahlaki ve kültürel kaygı söz konusu değildir. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük ifadelerini sadece maske olarak kullanıp, asıl niyetlerini hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Dünya egemenliği mücadelesini amansız bir şekilde sürdüren bu güçler, 19. yüzyılın sömürgeci vahşi kapitalizmini günümüz şartlarında modernize ederek küreselleşme adı altında sürdürmek istemektedirler. Bu vahşetin karşısında da ahlaki ve insani değerleri koruyabilecek, savunabilecek ve insanlığın ümidi olabilecek bir medeniyet gücüne ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaca karşılık verebilecek en büyük güçlerden birisi yine Türk milleti ve Türk kültür değerleri olacaktır. Türk kültürünün yayılma alanı, tarihi tecrübesi ve değerler sistemi buna çok uygundur. Türk milliyetçiliği bu gerçeğin farkında olarak güçlenmektedir.

         

        Milletler bir organizma gibi yaşayarak hayatını devam ettirir. Her yaşantı millet hayatına önemli katkılar sağlar. Tarih bu anlamda bir tecrübe ve hayat alanıdır. Bu tecrübeyi ve hayatı yaşayan milletin macerasını ise sosyoloji takip eder. Bu anlamda Orta Asya’dan yolculuğa başlayan Türk boylarının bugüne ulaşan hikâyesi milletleşme açısından son derece önemlidir. Türk milleti geniş bir tarih ve coğrafya alanında tanımlanmaktadır. Bugün Türklük daha da genişlemiştir. Artık günümüzde bir Avrupa Türklüğünden bahsedebiliyoruz. Yakın dönemde ise Anadolu’ya farklı coğrafyalardan gelen insanların kaynaşması son derece önemli bir hadisedir. Cumhuriyet döneminde Türk milletinin ve kültürünün şekillenmesinde bu yaşanan olaylar etkili olmuştur. Küreselleşme süreci ise önümüze yeni şartlar getirmekte ve yeni imkânlar açmaktadır. Bağımsızlıklarını kazanan yeni Türk devletleriyle geliştirilecek her türlü işbirliği Türklerin dünyadaki gücünü artıracaktır. Bu durum Türk milliyetçiliğini artık savunma hattından, milletler arası mücadele alanına çıkarmaktadır. Artık bayrağı yükselten başarılar Türk milliyetçiliğinin lokomotifi olacaktır. Soğuk savaş yıllarında en iyi Türk milliyetçisi komünist hareketlere karşı verdiği mücadele ile ölçülürken, şimdilerde Türkiye’yi yükseltecek projelerle gündeme gelmektedir. Tamamen milli bir bilgisayar yazılımı, milli imkânlarla geliştirilen insansız hava aracı, alanında dünya sıralamasına giren bir Türk markası hepimizin milli gururunu yükseltmektedir.

         

        Tarihte önemli değişim dönemleri vardır. Bu değişim dönemlerinin yol açtığı şartları ve gelişmeleri doğru anlayabilmek milletlere yeni ufuklar açar. Milletler mücadelesinde başarılara götürür. Orta Asya’da yaşayan Türkler, Çin’deki kültür ve teknoloji alanındaki gelişmelerden etkilenmişlerdir. Bu durumu kendi lehlerine çevirmeyi başardıklarında tarih sahnesinde önemli bir aktör haline gelmişlerdir. O günün şartlarında geliştirdikleri demircilik ve atçılık sayesinde dünyanın hareket kabiliyeti en yüksek teşkilatlı gücü haline gelmişlerdir. İslam dini tebliğ edildikten sonra Müslümanlaşan Araplar ile karşılaşmaları ve İslam’ı kabul etmeleriyle dünya gücüne manevi bir anlam yükleyerek dünya sahnesinde başarılarını katlayarak batıya doğru ilerlemişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı gibi çağının zirvesi olan iki büyük devlet, Türklerin başarı hanesine yazılmıştır. Bu başarılarının altında günün şartlarını iyi analiz etmek ve zafere götüren yolları geliştirmek vardır. Hiçbir zafer ve başarı tesadüf değildir. Emeksiz ve zahmetsiz hiç değildir. Dünyanın küreselleşme adı verilen bir döneme girdiği varsayıldığında, eğer tekrar büyük başarılar bekleniyorsa tekrar hedefe kitlenerek büyük bir mücadele vermek gerekmektedir. Bu mücadelenin şartları doğru anlaşıldığında Türkler için yeni başarılar ve zaferler yakındır. Doğru anlaşılamadığında ve rehavete düşüldüğünde, 21. asrın Türk asrı olması sadece pembe bir hayal olarak kalacaktır. Türk milliyetçiliği yeni dünyanın yeni oyunlarını çözme basiretini ancak bu minval üzerine gösterebilir. 

         

         

         

        Sonuç

         

        Dünya farklı milletler ve medeniyetlerden oluşmuş bir yapıya sahiptir. Farklı milletlerin oluşturduğu insanlık âlemi ürettiği bilim, teknoloji, felsefe ve sanat ürünleriyle günümüze kadar gelişme göstermiştir. Özellikle teknolojideki gelişmeler büyük değişimler yaratmıştır. Fakat meydana gelen bütün değişimlere rağmen milletlerin hayatında devamlılık vardır. Kültür değişmelerine rağmen milletlerin varlığı ve milliyetçilik bunun sonucudur. Bilişim devrimi teknolojideki en üst düzeyde meydana gelen değişimdir. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşme de milletlerin geleneksel yapıya dayalı varlığını tehdit etmeye başlamıştır. Bu tehdide rağmen varlığını sürdürebilecek milletlerin köklü ve canlı kültürel yapıya sahip olması beklenir. Dünyada bu özelliğe sahip milletler ise tarihte medeniyet yaratmış milletlerdir. Bu tür milletlerin sayıları çok fazla değildir. Dünyanın güç alternatifleri olarak tarihte rol oynamaya devam etmektedirler. Türkler de bunlardan birisidir.

         

        Küreselleşmenin getirdiği dünya düzeni bazı çağdaş gelişmelere dayalıdır. 19. yüzyılda ülkeyi geri kalmışlıktan kurtarmaya çalışan yenileşme hareketlerinin başında Türkçüler gelmektedir. Milli kimliğini kaybetmeden çağın gelişmelerini yakalayabilmek için Batı uygarlığını takip etmenin önemi vurgulanmıştır. Gökalp’ın muasırlaşmak olarak adlandırdığı bu tavır, zamanın gelişmelerini kavrayarak kullanmayı gerektirmektedir. Bunda da Cumhuriyetin kurulmasıyla büyük oranda başarıya ulaşılmıştır. Şimdi ise yeni çağdaş gelişmeler vardır ve bu gelişmelerden faydalanmamız gerekmektedir. Ancak, Yeni Çağ’ın getirdiği imkânları kullanabilen bir Türkiye asra damgasını vurabilecektir. Bunun öncüsü de Türk milliyetçiliği şuuruna sahip aydınlar olmalıdır.

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele