Kimlik, Aidiyet ve Mensubiyet Mefhumlarına Dair

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        İsimler, herhangi bir "mânâ"yı ifade etmezler; daha çok müsemmâya işaret ederler. Hatta bu çerçevede, isimlere bağlı, onlara eşlik eden herhangi bir “mânâ”nın varlığı dahi tartışılabilir. Tartışılamayacak olan ise, işaret edilen müsemmânın varlığıdır. Buradaki “müsemmâya işaret”, söyleyişteki hâl ve tavırla, mizaçla, üslupla, ifade niyetiyle ve elbette dinleyenin vasıflarıyla birleşince, kastedilen nesneye ve varsa eğer mânâya en yakın şey idrâk edilir. Bizatihi müsemmâyı idrâk, ancak ceht ve gayretle elde edilebilecek bir mazhariyettir.

         

        Bu itibarla, isim ile müsemma arasında işaret ve idrak mutabakatını sağlıklı bir şekilde kurabilmek için öncelikle ve sarahaten kendimizle; kendimizin idrâk eden, anlayan ve anlatan, gönüllerde yer açan tarafıyla ilişki kurabilmeliyiz. Zira isimler ve mânâlar, insanın “o” fehmeden ve fetheden tarafından neşet eder, hayat bulur. Ezelde “o tarafımıza” öğretildiği için isimleri anlamak, evveliyetle ve evleviyetle zâtiyet[1] şuurumuzun o müstesna tarafıyla irtibat şartına bağlıdır. Sonrası aslında içimizdeki yani kalp, ruh ve zihniyet dünyamızdaki bir serüvendir ki insan eseri bütün medenî ve kültürel hâsıla o serüvenden arta kalan şeylerdir.

         

        Şu var ki, zaman akıp giderken değişen ve gelişen sadece “şeyler ve isimler” değil, onların bizdeki yansımalarıdır da. Bu yansımaların tesir derecelerindeki fark, insanlar arasındaki münasebetleri zehirli hâle getirir. Toplumlar, diller ve kültürler bu farktan doğar. Bu öyle bir farktır ki, zamanın başlangıç ve devam çizgileri arasındaki süreyi, yani “tarih” dediğimiz şeyi, gerçekte sadece içimizde inşa edilen bir “zehâb” hâline getirir.

         

        “Tarih yok, tarihçi var” sözü, tam da buradan çıkan bir feryattır aslında. Kaldı ki buradan sadece feryat değil pek çok acı da çıkmıştır. Bu acılar, çok sahih feryatlara melce olmuştur. Bu anlamıyla tarih, insana dair pek çok şeyin bazen gerekçesi bazen da sebebidir. Acılar, sevinçler, umutlar, umutsuzluklar, unutkanlıklar, hatırlayışlar... Bilhassa hatırlayışlar, hatıra, hafıza... Hepsi bir şekilde tarihle de ilgilidir.

         

         

         

        Sahte Anılar; Sahte Benlikler

         

        Hatıra ve onun mekânı olan hafıza, tarihin olduğu kadar aklın da unsurudur. Bu açıdan akıl ve tarih, zarf-mazruf, sebep-müsebbip gibidir. Toplumsal akıl -varsa şayet öyle bir şey- tarihten ayrı bir yerde değildir. Zira tarih, bir nevi toplumsallaşmış hafızadır; bir milletinin zihnî mekânıdır; hâlinin mimarı ve geleceğinin inşa edileceği alandır. Niçe (Nietzsche), "geleceğini kurmak isteyen kişi geçmişini anlamlı kılar" derken tarihin insan için hem bir yurt-yuva, hem de kimlik-mekânı olduğunu söylemek istiyordu. Şu oldu, bu oldu, şunu yaptık, bunu yaptık, şurayı aldık, burayı kaybettik vs. bunlar küçük hikâyeler, önemli olan bunca küçük hikâyeyi hangi büyük hikâyenin içine yerleştirdiğinizdir; tarih, işte o büyük hikâyedir.

         

        Modernizm, tarih-insan ilişkisinin insan-toplum, geçmiş-gelecek tasavvuruna dönük yönünü çok zehirli bir hâle getirmiştir. Bunu en güzel izah edenlerden biridir Valery; “Tarih, düşünce kimyasının yarattığı en tehlikeli üründür.” der ve devam eder, “... Düşler kurdurur, halkların başını döndürür, onlar için sahte anılar yaratır, eski yaralarını besler, buldukları rahatı kaçırır. Tarih her istenene haklı nedenler bulur. Kesin hiçbir şey öğretmez. Çünkü içine almadığı bir şey yoktur. Her şeye de örnek bulur.” On dokuzuncu yüzyılın son günlerinde söylenen bu sözler, sanki “kimlik inşası”nı haber verir gibidir. Kimlik, tam da böyle bir “modern”dir; her türlü sakarlığı makul ve haklı hâle getirir.

         

        Mazi, kimliğin en mühim unsurlarındandır; kurar, gerekçelendirir, sevgi ve nefret üretir, gelecek için ortak ümit ve istinad unsurları taşır. Geleceğin kurucu unsurudur mazi. Her gelecek unsuru gibi mazi duygusu da çoğu zaman bir muhasebeye zorlar. Zaten kimlik de bu gelecek muhasebesinin vereceği ümitle kurulur. Bu yüzden, tarih, kimlik oluşumunda pek çok müşterekin inşa edicisidir.

         

         

         

        Her kimlik politikası bir ayrıma dayanır.

         

        Kimlik, bütün çağrışımlarıyla modern bir şeydir; modern insanın icadıdır. Devr-i kadim insanının “izolasyonist” veya dışlayıcı tedaileri olan bir “kimlik” anlayışı yoktu. Modernliğin “içtimaî”yi ilgilendiren ilk özelliği, insanları farklılaştırması ve bu farklılığın su-i istimâli üzerine “politika” bina etmesidir. Bu bakımdan, toplumsal zeminde beşerî tasnif ve ferdî anlamıyla farkındalık idraki, modernizmin en tahripkâr ve kötü sonuçları açısından önüne geçilemez icadıdır.

         

        Yakın çağlarda başka kültürlerle temas sıklaşınca, “modern” ayrılıkların ve kıyaslamaların gündeme gelmesi, farklılık algısını ortaya çıkardı. Gayet tabii olan bu farklılığın toplumsal haklılık için gerekçe sayılmaya başlanması aydınlanma düşüncesinin ürünüdür. İnsanları var olup olmaması ellerinde olmayan şeylerle tasnif etmek ve kıymetlendirmek bir nev’i sosyal Darvinizmdir. Esasen bu tür bir farkındalık, oldukça modern ve o ölçüde tehlikeli bir şeydir. Buradaki farklılık idrakinin, kadim dinlerin asla kabul etmeyeceği türden bir fitneyi çağırıcı aşikârdı. Nitekim çağırdı da; insanlık, derin acılara ve kapanmaz yaralara maruz kaldı.

         

        O lanetli “öteki”[2] mefhumu, bu sürecin icadıdır. Eskilerin “kimlik” diye bir derdi yoktu ki “öteki”leri olsun. Eskiler, farklılıkları Allah’ın bir lütfu sayarlar, bu farklılıklar üzerine bir zâtiyet, hüviyet[3]veya kimlik bina etmezlerdi. Kendilerini ırka veya etnik bir “şey”e atıfta bulunarak değil daha ziyade inandıkları ile ifade ederlerdi. Yani kişiyi geldiği yerden çok gideceği yere göre tarif ederlerdi demek yanlış olmaz. Ayrıca kişiyi geldiği yere göre değerlendiren ile gideceği yere göre değerlendiren aynı yerden bakmaz dünyaya! Kişinin geldiği yer, daha çok menşeidir; ırkı, köyü, cemaati, aşireti vs. yani içine doğduğu, gayr-ı iradî olarak ait olduğudur. Gideceği yer ise, seçtiği, inandığı, karar verdiği, iradî olarak olmak istediğidir.[4] Yani intisab ettiği, mensup olduğudur.

         

        Bir anlamı olacaksa eğer ifade edelim ki, ırk gelinen yer, millet ise gidilecek yerdir. İnsanı inandıklarıyla değil de muhatap kılındıklarıyla tarif etmek; yani içinde taşıdıklarıyla değil de dışarıdan buyrulanlarla, dayatılanlarla, teklif edilenlerle tanımlamak için Batı, nerdeyse bin yıl uğraştı. Ve bunu başardıktan sonra da dünyaya istediği şekli vermeye yeltendi. Aydınlanma düşüncesinin temelidir bu; insanın güdülebilir, eğitilebilir, imal edilebilir bir şey olarak algılanması... Burada söz konusu olan şey, dışarıdan inşa. Oysa içerden inşa yani insanın kendi kendini inşası farklı bir şey. Bu modernliğin sevmediği bir şey. Çünkü kendini içerden inşa edebilen insan, dışarıda oluşturulup gerekirse zorla giydirilen kurmaca bir tarifi temellük etmez. Taşıyamaz o tarifi.

         

        O tarif, irfan gibi kendiliğinden işleyen ve oluşan bir zenginliğin adına kültür diyen ve sonra da kültürü politika haline getiren bir çağın en efsunlu kavramı olan kimlik mefhumudur. Bir şeyleri ihata ediyor, kuşatıyormuş gibi görünse de her kimlik, bir ayrıma dayanır ve bütün ayrımlar gibi bizi günaha zorlar; her hâl ü kârda şeytanî bir şeydir. Çünkü kimlikler, tahrif edilmiş bir dille ifade edilir ve sonuçta dili de tahrif eder. Eğer riyakârca benimsenmemişse “pat diye” bir kenara da bırakılamaz. Zira kimlik, insanı tutsak eder. İnsan, içinde bulunduğu “ulus”un veya devletin, muhatap kıldığı kimliğin içinde kapanır kalır. Bu tutsaklığı anlamak için kimlik, aidiyet ve mensubiyet mefhumlarına biraz daha yakından bakmamız gerekmektedir.

         

         

         

        Aidiyet, Mensubiyet ve Kimlik

         

        Kimlik,“dışarı”dan biçilen bir “form”dur. Mensubiyet ise, içerden inşa edilir. Aidiyetlere gelince, o kendiliğindendir; elimizde değildir; seçemeyiz, içine doğarız; reddetsek dahi bir parçamızla ona aidizdir. Mensubiyetlerimizi biz seçeriz, hatta içimizde inşa ederiz. Bu itibarla halklara biçilen kimliğin en azından insanların mensubiyetleriyle tetabuk etmesi meselenin can alıcı noktasıdır. Kaldı ki, kimlik, aidiyeti de mensubiyeti de göstermeyebilir. Çünkü dışımızda birileri tarafından oluşturulur ve bize verilir; kurgusal ve kurumsaldır. Şayet kimlik, aidiyetlerle tezat oluşturur ve herhangi bir mensubiyete denk gelmezse veya gönüllü bir mensubiyet inşasına melce olamazsa işte o zaman, kimlik, bilhassa atfedildiği cemiyet açısından bir toplumsal çatışma kaynağıdır.

         

        Günlük hayatımızda kimliğin fonksiyonu en çok burada, içtimaî ahenk hususunda mesele teşkil eder. Çünkü, fıtraten, bir şekilde gündelik hayatımızı aîdîyetlerimizle ve bilhassa mensûbîyetlerimizle yaşamaya meyyalizdir. Oysa günlük hayatımızda kimliğin çok katı emirleri ve yasakları vardır. Çünkü kimliğin dünyası resmi bir dünyadır. Bu resmî dünya, aidiyet ve mensubiyetlerin o zengin ve sivil dünyasını daraltır ve mekanikleştirir. Bu itibarla, bütün resmiyetler gibi “kimlikler resmiyeti” de bize zengin bir dünya sunmaz; fakirleştirir. Aidiyet ve mensubiyetler ise zenginleştirir. Kimliğin resmi korsesi ideolojiktir; kitleseldir; kamusal ve totaliterdir; esirleştirir; özgürleştirmez. Oysa bilhassa mensubiyetler dünyası, özgürlükle beraber gelişir; vicdanîdir. Mensubiyetler, kalbin ve ruhun dünyasında inşa olunur ve insanı güven ve itimat dünyasına atar; şahsiyet ve hürriyet sahibi kılar; hesabî ilişkilere değil gönüllü, esnek münasebetlere dayanır.

         

         

         

        Mensubiyetin özgürlüğü şahsiyetten geçer

         

        Öte yandan özgürleşirken kendi vicdanında mahkûm olmak, “kimlik ve aidiyet-mensubiyet” sınırında cereyan eder. Herhangi bir aidiyet veya mensubiyetin hatırasından, terekesinden, zenginliğinden veya dünyasından “kimlik formu” üretirken öncelikle kendi değerleriyle ilişkisi insanı çok yaralayıcı bir mahiyet arz edebilir. Bu ilişki, elbette çok sağlıklı bir tarzda da yürüyebilir ama komşu mensubiyetler ve diğer kimlik mekanlarıyla “münasebet inşası”nın mahiyeti oldukça muhataralı bir süreçtir.

         

        Bu süreçte Aydınlanmanın getirdiği anlamıyla özgürleşirken çok suçlar işlenebilir. Çünkü tarihî-içtimaî sürecin tabii seyri üzerine ideolojik korse giydirip politika bina etmek her zaman masum bir vetire olmayabilir. Nitekim kimliklerin neşvünema bulduğu “ulus-devlet”ler devri, bütün dünya için savaşlar ve yıkımlarla dolu acılı bir tarih dönemecidir.

         

        Böyle bir tarih dönemecinde inşa edilen kimlikler, esasen bir “çerçeve” mahiyetindedir ve çoğunlukla halka değil “hâkim sınıf”lara aittir. Tarihi anlamıyla inançların ve milletlerin mensûbîyet ve aîdîyet dünyalarının kıymetleri gözetilerek inşa edilse dahi kimlikler, dışımızdan çizilir; buyurgan ve ceberuttur. Mahiyeti itibariyle kimlik siyasi, mensubiyet ise kültürel ve irfânîdir. Yapılan ve tapılan bir puttur kimlik; çerçeve çizip içinden çıkamamaktır. Bu merhalede modern devlet, ferde bir yuva değil bir üniforma sunar.

         

        Aidiyet ve mensubiyetlerde ise devredilen, intikal eden bir tarihi birikim, tecrübe, irfân ve değerler vardır. O kadar ki, bu değerler dünyasının içine doğmak “ait” yapar; bunları seçmek ve benimsemek ise mensup. Ne var ki, bu değer ve kıymetlerin hiçbirini benimsemeseniz de kimlik sahibi olabilirsiniz. Zira kimlik size verilir veya giydirilir. İçinden çıkamayalım diye de dışımızdaki dünya ona göre biçimlendirilir. Kimlikler hapishanemiz olabilir. O kadar ki, kimlik biçenlerin dünyasında yani modernizmin inşa ettiği modern devletler ve ülkeler dünyasında kimliksiz dolaşamazsınız.

         

         

         

        Kimlik; soğuk üniformaların en soğuğu

         

        O kadar soğuk ki, oğlu babadan, babayı oğuldan soğutur; kardeşi kardeşe düşman edebilir; komşuyu komşuya kırdırır. Çünkü kimlik, sadece kendimizin değil, başkalarının da “ne” ve “nasıl” olacağına dair bir dayatma ihtiva eder.

         

        Kimlik ihdası, mahiyeti icabı her toplumda inşaî ve kurgusal bir tarzda cereyan etmiştir. Zira bizatihi kimlik, bir mamuldür; modern bir mamul. Tıpkı televizyon gibi, internet gibi.

         

        Modernizmi başlatan toplumlar, ait oldukları değerler dünyasında, tarihten devraldıkları mensubiyetler üzerinden kimlik inşa ettiler. Sanayileşmeye sonradan iştirak eden toplumlar ise, bazı noktalarda az veya çok aidiyet ve mensubiyet dünyalarıyla uyuşmayan kimlikler inşa ettiler. Kaldı ki kimlik, nereden neşet ederse etsin, inşa süreci birtakım meselelere sebep olan bir vetiredir. Bu itibarla, kadim değerleriyle uyuşmayan kimlikler inşa eden toplumlar elbette daha büyük buhranlara düşmüşlerdir. Nedir hayatımızdaki kadim değerler? Namusumuz, inancımız, vatanımız, milletimiz, insanlığımız, kardeşliğimiz, komşuluğumuz, ailemiz, şerefimiz, haysiyetimiz, mutluluğumuz… Aslî mensubiyet manzumeleri bunlar. Bu çerçevenin içine “kimlik modernliği”ni kırıp dökmeden oturtamazsınız.

         

         

         

         

        Denize Düşen Hangi Kimliğe Sarılır

         

        Bizim kimlik sahibi olmamız, tam böyle kırıp geçiren ve bünyemizde büyük yaralar açan, tamamen bize has bir maceradır. O kadar ki, yaramız kimliğimiz oldu desek mübalağa sayılmaz. Modern anlamıyla kimlik inşa sürecinde biz, İslâm Medeniyet dairesine mensup bir millet olarak, hem sanayileşmeye intibak, hem de “medeniyet değişikliği”nin getirdiği suallere cevap vermek durumundaydık. Ama tıpkı bizim gibi sanayileşmeye sonradan katılmak durumunda kalan Almanya, İtalya veya Rusya ise, sadece geleneksel toplumdan sanayileşmiş modern topluma geçiş sıkıntılarını yaşadılar. Hiçbirisi bizim gibi medeniyet ve kültür değiştirmek zorunda kalmadılar. Bizim gibi çifte kriz yaşamadıkları halde onlar da bile sanayi sonrası modern ulus devlet kimlik inşası muhataralı olmuştur.

         

        Kaldı ki biz, bütün bu sıkıntıların üzerine bir de devletimizi, ülkemizi ve insanımızı kaybettik. Büyük bir hengâmeden bir de yeni ve kısmen yabancı bir kimlikle çıkmak, bizim için, “yıkılırken yapılmak” gibi çetin bir imtihan olmuştur. Dağılıp parçalanmadan, Batıda geliştirilen anlamıyla kimlik sahibi olamazdık ve olamadık da. Hâlâ da Batıdaki hâliyle bir kimlik inşa edebildiğimiz ve tam olarak benimsediğimiz söylenemez. Çünkü biz, mensubiyet ve hatta aidiyetimize dair şüphe, tereddüt ve tartışmalarımızı herhangi bir anlam kırıntısına ulaştıramadan toplumsal çerçevede fikrî olarak hiçbir neticeye benzemeyen bir tercihe zorlandık.

         

        Biz[5], insana eşref-i mahlûkat diyorduk; insanın sadece insan olduğu için bir değeri vardı. Modern anlamıyla kimlik düşüncesini insanın eşref-i mahlûkat olmasıyla nasıl mezcedilebilirdik ki? Kaldı ki bizim için, bugün itibariyle asıl güncel soru, bizi ifade ettiği iddia edilen şeyin yani “modern” kimliğimizi yaptığını zannettiğimiz şeylerin bizi nereye götürdüğü ve ne hâle koyduğudur.

         

        İnsanı eşref-i mahlûkat yapan değerler bizim kimliğimiz olamaz mıydı? Sorusunun cevabı bizim açımızdan hâlâ bir çıkış imkânı muammasıdır. Çünkü insanı eşref-i mahlûkat yapan değerler, bizi yüz yıllardır tarif eden, ayakta tutan, inandığımız kıymet hükümleridir. İnanmak inşa eder; insanı mensup kılar. Kaldı ki eşref-i mahlûkat olmak aslında insanın aidiyetidir. Aidiyetlere kimlik biçilebilir mi? Biçilebilirse, gelenek, bunu muhatarasız kabul edebilir mi? Elbette biçilebilir; ancak “tedrice riayet” şarttır. Bu süreç, zoraki müdahaleleri kabul etmez.

         

         

         

        Beni kör kuyularda kimliksiz bırakma

         

        Bu noktada insanın tabiatı ve tarihi meselesi asıl “fark”ı ortaya koyar. Buradaki fark, kalben, ruhen, zihnen ve fikren bağlı olduğumuz “şey” gibi duruyor. Öte yandan bağlı olduğumuz şeyi vuzuha çıkarıp güçlendirerek ve onun bizdeki yerini tahkim ederek yeni ama kadim tedaileri de olan bir “mensubiyet” inşa etmek sanki çıkış noktamız gibi görünüyor.

         

        Bu itibarla, herkes “sözde kimliğini” sadece kendi ceht ve gayretiyle yeniden inşa etmek zorundadır. Bu, bir nev’i “Üstünlük ancak takvadadır” emr-i şerifinin içtimaileşmesi gibi bir şey olacaktır. Ne dersiniz, en güzel yaptığımız şeyler ne olduğunu bilmeden yaptığımız şeyler değil midir? Müslüman olmak, Allah’a kulluk, herhangi bir insan kalabalığına mensubiyete irca edilebilir mi ki? Eğer edilebilse bu, bir nev’i “kimlikçilik” olur ki, bu, İslâm’ı tam olarak ifade edemez.

         

        İslâm, insanları markalayan bir parolaya indirgenemez. İslâm bütün bunları aşan, ahiret boyutu da olan bir vazifedir. Asıl olan bu vazifeyi yerine getirecek bir hayatı kurmaktır. Bu, bütün mensubiyetleri aşan ve onları anlamsızlaştıran bir hakikattir. “İyi ama bunu nasıl hayata geçireceğiz?” sorusunun cevabına bu hakikate inanarak başlayabiliriz. Tam bu merhalede kendimize seçtiğimiz kimlik, esasen inşa ettiğimiz veya içinde yaşadığımız dünyanın bize empoze ettiğinden bağımsız olamaz. Ben şuyum veya buyum derken o şu veya buya yaşadığımız dünyanın yüklediği manadan etkileniriz.

         

        Kimlik duygusu hissedilir ama çevreden zerk edilir ve çevreden etkilenir. Ancak ne olursa olsun kimlik insanın kabul, ilan ve iddia ettiğidir. Bu manada insanların kendi olarak iradeleri üzere var olmaları esastır. Söyleneni yorumlamak ve tevil hakkı söyleyenin kimlik borcudur.

         

         

         

        Sirkeci'den Tren Gider; Varım Yoğum Törem Gider

         

        Türkiye'de yaşayan ahali için iki şey önemliydi: Müslümanlık ve Devlet. Bu ikisi de aidiyet ve mensubiyetti. Cumhuriyet, işte bu Müslüman halka tarihî gerçeklere uygun tarzda isabetli bir tercihle 'Türk' dedi. Ama “Tarihî Türk” aidiyet ve mensubiyetine uygun bir kimlik inşa edilemedi. Teklif edilen kimliğin içinin “Türklükle doldurulduğunu o günde söyleyemezdik bugün de söyleyemiyoruz. Hatta üzerinde mutabık kalacağımız bir Türklük tanımında anlaşabileceğimiz dahi tartışmaya açık bir husustur. Lâkin halkı bir arada tutan şey de o aidiyet ve mensubiyetti; yani Müslüman olmak ve devlete bağlılık. Teklif edilen kimlik ise, içi sadece devlete bağlılıkla doldurulan bir çerçeve sundu. Ne var ki, bağlı olunması istenen devletin yapısı ve karakteri, tarihî aidiyet ve mensubiyetin tanıyamayacağı kadar değişmişti.

         

        Devletini Türk Devleti olarak kabul edip benimseyen ahali, kendisini bütün bildiklerinin cahili kılacak bir kimlik teklifi karşısında şaşırdı. Yeni kimliğin izahı, cemiyetin içine doğduğu o tarihî aidiyet ve mensubiyetin devamlılığını sağlayacak şekilde yapılamadı. Bir kopuş üzerine kimlik inşa edilmeye çalışıldı. Oysa bir kopuş üzerine kimlik inşa etmeye kalkmak, pek çok toplumsal sıkıntıya davetiye çıkarmaktır. Öyle de oldu. Çok buhranlı günler yaşandı. Ne yazık ki, mahiyetini herkesin bildiği o “kopuş” yüzünden geleneğin sağaltıcı gücünden faydalanılamadı. Oldukça mekanik ve modern süreçler devreye sokuldu. Devlet “gücü” hiç girmemesi gereken yere “irfan dünyası”na, “kalp ve zihniyet âlemi”ne girdi. Böylece, Türkiye’de kimlikler, insanlardan tamamen bağımsızlaşarak, devlet tarafından seyyanen dağıtılan resmî bir “hizmet-içi eğitim ve görev belgesi” haline geldi.

         

        Tarihî sürecin tabii neticesi olarak zengin bir irfanî birikime sahip bir toplum için, tarihî mirasın uzağında inkılâpçı bir anlayışla biçilen kimlik, aynı zamanda ve aslında sadece bir tekliftir. Ne var ki, biz, bu teklifin tartışmasını ancak demokrasili yıllarda yapmaya başladık. Maalesef, tartışmayı tamamlayamadığımız için, şimdi herkes, Müslümanlık harici kimliklerini keşfediyor. Modernleşen ahali, kadim aidiyet ve mensubiyetinin dışında yeni kimlikler inşa ediyor. Çünkü kaybetti; modernleşti! Kadim aidiyet ve mensubiyetinin imkânlarını da kaybetti.

         

        Zaten modernitenin en önemli özelliği parçalamasıdır. Modernite parçalar; çünkü toplumlar modernleştikçe insanlar, bağlarından kopar, mensubiyetlerinden ayrılır, atomize olur, bireyselleşir ve farklılıklar gün yüzüne çıkar. Tarihî, geleneksel anlamında bildiğimiz şekliyle toplumlar, çözülür, dağılır.

        İşte bu dağılan kalabalığı yeniden bir araya getirmek için de kimlik “icat” edildi. Bu “icadı” sağlıklı yapanlar bir araya geldi, geliyor; yapamayanlar uğraşıyor!

         

         


        


        

        [1]Zâtiyet mefhumunu “kendilik” karşılığı olarak kullanıyorum; bana “kendilik” kelimesinden daha sıcak geliyor.

         


        

        [2]Öteki diye bir kavram, bizim tarihimizin bir neticesi değildir. Bizde insanlar “öteki” gibi eşyayı çağrıştıran şahsiyetsiz bir tasnife tabi tutulmazdı. İnsani tasnifler mutlaka insani bir muhteva barındırırdı. Esasen ahlâkın temeli başkası ile diğeri ile ilişkidir. Ama “öteki” ile değil. Öteki ahlâkın konusu değildir. İslâmî ahlâkta kardeşlik esastır. Ötekileştirme terminoloji ve dolayısıyla itikat değişikliğini icap ettirir. İslâm’ın temeli diğerleriyle ilişki üzerine kuruludur. Ahlak, insanlar arası ilişki demektir. Dinin aslı esası bir kişinin diğer kişilerle ünsiyeti ile oluşur. Allah insanları “aynı” (değil) ve “farklı” yaratmıştır. Aynılığın konusu pozitif bilimlerin, farklılığın mevzuu sosyal ilimlerin inhisarındadır. Aynılığın içeriği değişmez; farklılığın muhtevasını biz meşru yollardan  “farklı” şekillerde doldururuz.


        

        [3] Arapçadan türetilen bu kelime Osmanlıcadır, Arapçada yoktur. Mustafa Nihat’ın sözlüğüne göre, asıl, kök ve bir kişinin aranılan veya olmak iddiasında bulunduğu kimse olması anlamlarına gelir.


        

        [4] Esasen ırk kavramı da etnisite de modernite döneminde ortaya çıktı. Hatta etnisite, ikinci Dünya Savaşı’nda kirletilen ırk mefhumunun yerine ikame edildi.

         


        

        [5]“Biz” derken kastettiğim şey, Türklerin öncülük ettiği İslâm dünyasıdır.


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele