Milliyetçiliğin Değerleri/ Değerlerin Milliyetçiliği

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Döneminin etkili fikir dergilerinden Türkiye Günlüğü, 50. sayısında (1998), milliyetçilik konusunu işlemiş; kapakta da konuyu “Telaffuzu Kolay, Grameri Zor Bir Dil” başlığı ile vermişti. Türk Yurdu’nda yayımlanan milliyetçiliğe dair ilk yazımı, bu başlığa atıfla kaleme almıştım: “Telaffuz ve Gramer Açısından Milliyetçilik”.   

         

        Bu metafor, olgunun karmaşık doğasına işaret etmek için uygun görünmektedir. Zira milliyetçilik, sadece milletini çok sevmek, onun değerlerini yüceltmek, çıkarlarını korumak, birlik ve bütünlüğünü muhafaza ederek geleceğe taşımak demek değildir. Millet adını verdiğimiz bir tür gerçekliğin ifadesi olan milliyetçiliği, tarihin, sosyolojinin, siyaset biliminin ve hatta felsefenin çetrefil kavramsal ağı ile tarif ederek anlamaya çalıştığımızda, hayalîleşiveren, gerçekten de telaffuzu kolay, grameri zor bir dil ile karşılaşırız. Üstelik bu dil, gramer zorluğu nedeniyle telaffuzunun kolaylığına kaçıldığında, kavram karmaşasına ve anlam bozukluklarına da sebep olmaktadır. 

         

        Milliyetçilerle onu konu edinen kuramcılar arasında önce milliyetçiliğin yaşı konusunda bir anlaşmazlık çıkmaktadır. Tarih, kültür ve inanç bağlarıyla bütünleşmiş, adına millet denilen insicamlı topluluğun şimdi ve gelecek tasarımını içeren milliyetçilik, modern dönemlerde ortaya çıkmış bir fikir olarak sunulur ki bu doğrudur, ama mensubiyet bağlamındaki milliyet duygusu, milletin tarihi kadar da eskidir. Milliyetçilerle kuramcılar arasındaki mesafe de burada ortaya çıkar. Bazı kuramcılar milleti var edenin milliyetçilik olduğunu dile getirir. Milliyetçilik bilinci ile millet olma arasındaki ilişki söz konusu olduğunda yargıyı ihmal edemeyiz. Lakin buradan kuramcının kastettiği şeyin tam karşıtı doğrulanır. Millet olma olgusu, hemen dün gerçekleşen bir olgu değildir. Uzun bir tarihsel süreç içinde, milletleşme gerçekleşir. O hâlde millete aidiyet bilinci de, belli bir tarihsel dönemde, şu ya da bu toplumsal olayın sonucu olarak doğmayacak, kendi doğallığı içerisinde oluşacaktır. İdeoloji olarak milliyetçiliğin tarihini modern dönemlerden başlatabiliriz. Her milletin, millet olma tarihi ve tarihsel dönemlerde millete aidiyet bilinci farklı olmakla beraber, milliyetçi farkındalığın tarihi çok daha eskiye gider. Kökeni ister ilkçi/primordial bakışla eski dönemlerden ister yaygın kanaati takip ederek sanayileşmeden, Fransız devriminden ve Napolyon’un Avrupa seferi gibi yeni dönmelerden başlatalım, köken sorunu bu dili yeterince anlaşılır kılmamakta, bilakis daha fazla karmaşaya sebep olmaktadır. Belki de köken yerine işleve bakmak gerekir.

         

        En azından iki yüzyıldan beri Avrupa merkezli dünya tarihini şekillendiren siyasal-ideolojik bir gücü var milliyetçiliğin. Bu yüzyılların düşünce tarihlerinde, bazı kuramcıların iddia ettiği milliyetçiliğin evrensel çapta bir düşünür çıkaramayacağı tezini nakzeden; hem teorik planda millet olgusunu temele alan, hem de milliyetçilik içinde düşünen/düşünülen pek çok isim var: Rousseau, Herder, Fichte, Hegel bunlardan birkaçıdır. Türk filozoflarından Nurettin Topçu ve Ülken de pekâlâ bu guruptan sayılabilir.

         

        Sözünü ettiğimiz bu siyasal güç, millet merkezli devlet biçimlenmesini, bilindik adıyla ulus-devleti teşekkülünü sağlamıştır. Milliyetçilik, hem de bu yüzden sorumlu bir kavram. Aynı zamanda sorunlu kavram… Çok da masum değildir. Tehditkâr ve tehlikeli olduğu zamanlarda milliyetçilik duyguları ile savaşlar körüklenmekte, ırkçılığı ve etnikçiliği kışkırtarak büyük acıların kaynağı olabilmektedir. Ulus-devletler oluşurken girişilen etnik hijyenleştirme ve temizliğe cüret veren bu kavramdır. Ama aynı zamanda da elzemdir. Milliyetçiliğin ötekileştirici ateşinden, yine onun kalkanıyla korunulur. İşgale karşı direnme gücü verir. Milletlerin bağımsızlık mücadelelerinde özgürleştiricidir de.

         

        Kendi tarihimizden örnekleyelim: Geçtiğimiz yüzyılda, Sırp, Yunan, Bulgar milliyetçileri, Türk’ün canını yakarken, can yaktıkları ateş, milliyetçilikti. Osmanlı coğrafyasındaki Müslüman unsurlar dahi milliyetçilik fikrini takip ederek bütünden kopuyorlardı. Günümüzde millî bütünlüğün koruyucusu olarak düşündüğümüz bu fikir, bir yüzyıl önce bölücü-parçalayıcı bir fitne idi aslında. Milliyetçilik nedeniyle parçalanan biz için geçerlidir bir hüküm. Bizim için böyle. Ama diğerleri için milliyetçilik, herkesi kendi milletinin şemsiyesi altında toplamaktaydı. Ne Osmanlıcılık ne de İttihad-ı İslam, dağılanı toplamada başarılı oldu. Sonunda, devletin kurucu unsuru olan Türk dahi, milliyetçilik fikri ile kendi bilincine vardı ve kendini parçalayanlara karşı kendisini korudu.

         

        Türk’ün kendisinin farkına varması, diğerlerinin vardığı gibi varması şeklinde mi olacaktır? Hayır! Her milletin kendine özgü bir tarihsel durumu vardır ve kimliği bu durum içinde biçimlenir. Gerek yaşam/üretim tarzı, gerek yaşadığı farklı coğrafyalar, gerek manevi değerleri ve bütün bunları üreten tarih tecrübesi itibarıyla Türk, bu yaşayışı benimseyen, özümseyen ve paylaşan topluluğun/milletin adıdır. Bundan dolayı Türk milliyetçisinin ötekine bakışı, imparatorluk vizyonlu bir bakış olmak durumundadır. Bu yük ve sorumlulukla, bir tarih ve coğrafya felsefesiyle bu vizyon oluşturabilir ancak. İşte değer ve sorumluluk kavramı da tam da burada ortaya çıkar.

         

        Değerler alanı bizi ötekine sorumlu hale getirir. Dili, hatta dini bile bizden farklı da olsa. Bu manada Türk’ü kan ile tanımlamak, medeniyetçilikten kavmiyetçiliğe bir geri çekilmeyi ifade eder. Sadece misak-ı millî ile değil, medeniyet çevremizin tümünden kendini sorumlu hisseden bilinç, zaten milleti kan ile tasarlayamaz ve ötekine bakışı, kin-nefret-düşmanlık dolu bir bakış olamaz. Olanlar, ana gövdeye yabancılaşmış ve konumundan geri çekilmiş, hastalıklı örneklerdir.

         

        Yakın tarihten yine bir örnek verip bahsi geçelim: Yetmişli yıllarda milliyetçilerin düzenledikleri büyük toplantılarda en fazla coşku ve heyecan uyandıran isim, Çarlık dönemindeki Kafkas direnişinin efsanevî ismi Şeyh Şamil idi ve etnik bir köken düşünmeksizin milliyetçiler: “Şeyh Şamil’i tanımayan atasını ne tanır?” diyerek onu milliyetçiliklerinin temel değerlerinden birisi yapmaktaydılar. Ya da Selahaddin Eyyubi’nin etnik kimliğinin ne olduğu, Türk milliyetçisini çok da ilgilendirmiyordu. O hâlde Türk’ü ırk olarak, milliyetçilik bağını da kan bağı olarak nasıl izah edeceğiz? Kürt kelimesini konjonktür nedeniyle paranteze alalım; Arnavut, Boşnak ve Çerkez’e bakışımız nasıl olacak? Onları kendileri olarak kabul ettiğimizde ve hâlâ milliyetçi olarak kalmaya devam ettiğimizde bu nasıl bir milliyetçilik olacak? Sorunun cevabı kanaatimce şudur: Batılı sosyal bilim kuramcıları ve onların kendi tarihsel-kültürel dünyasından devşirdiği kavramları kullanan yerli kuramcılar ne derse desin, kendi tarih tecrübesi içinden okunduğunda Türk milliyetçiliği, bir değerler milliyetçiliği olmak durumundadır. Bu değerler dünyası içinde, öteki bir iç düşman değil, malıyla, namusuyla, inancıyla emanettir. Emanete hıyanet edilmez.      

         

        Bir ilave daha: İmparatorluk tecrübesi sadece askerî tecrübe değildir. Toprak kadar ve ondan daha fazla fetihlerle bir coğrafyadan vatana gidilir. Bu, milletin manaca zenginleşmesi demektir. Yazımızın başlığında kullandığımız ve az önce sözünü ettiğimiz “değerlerin milliyetçiliği” ifadesindeki kastımız da budur. Böylelikle kadim medeniyetin kurumları ve o kurumların oluşturucu akılları, hâlâ medeniyet değerleri olarak milliyetçiliğin de değerler alanını besler. Yunus, Mevlana, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Hacı Bayram, Şeyh Bedrettin gibi örnekler üzerinden düşünelim. Eğer milliyetçiler, bu değer şahıslarını tarihsel söylem içine mahpus etmeden günümüzün dilinde yeniden konuşabilmeyi, yani yeniden üretmeyi başarırsa, bu değer kişileri de, onlar yoluyla milliyetçiler de özgürleştirecektir. O zaman Türk milleti denildiğinde anlaşılan, kan bağı üzerinden örgütlenmiş bir yapıdan çok, bir kültür çerçevesi, bir medeniyet çevresi olacaktır. O zaman Türk milleti denildiğinde anlaşılan, kan bağı üzerinden örgütlenmiş bir yapıdan çok, bir kültür çerçevesi, bir medeniyet çevresi olacaktır.

         

        Türk Ocakları çatısı altında bu güne gelen Türk milliyetçiliğinin tarihi ve devam edegelen kültürel-zihinsel üretimi, ana hatlarıyla böyledir: Irka referansta bulunmayan ve milleti, onu meydana getiren değerler üzerinden anlayan bir kültür milliyetçiliği…  

                

        Kültür milliyetçiliği ifadesi ile devam edelim. Demek ki, genel milliyetçilik kuramı içinde farklı milliyetçilikler söz konusudur.

         

        Milliyetçiliğin yol açtığı sorunlar söz konusu olduğunda hangi milliyetçilikten söz ediyoruz? Liberal milliyetçilikten mi, muhafazakâr milliyetçilikten mi, sömürgecilik karşıtı milliyetçilikten mi, romantik milliyetçilikten mi, sosyalist milliyetçilikten mi, kültür milliyetçiliğinden mi, aşırı milliyetçilikten mi, etnik milliyetçilikten mi, ülkücü milliyetçilikten mi? Hangisi? Milliyetçi sınıfındaki kişilerden hangisidir camınıza taş atan? Sınıftakilerin hepsi düşman mıdır? Ya da tersinden bakalım: Milliyetçilik karşıtları, millet-sevmez, vatan-sevmez kişiler midir?

         

        Genellemeci bakışa göre, bütün milliyetçilikler kötüdür. Ya da onların karşıtları vatan hainidir. Çünkü tümelcilik fanatizm üretir; o da öteki hakkında nefret ve kin söylemini… Milliyetçilik Karşıtlarının genelleştirerek verdiği örnekler, dünya tarihindeki ırkçı ve aşırı milliyetçi kötü uygulamalardır. Fakat yukarıda da değindiğimiz gibi milletleri özgürleştirici, onları üretici yapan olumlu yanları da var milliyetçiliğin. Sömürgeciliğe, küresel yayılmacılığa karşı milliyetçilik, evrensel bir değer üretmenin ve küreselciliğin kültürleri tektipleştirici hegamonik tehdidine direnmenin en güçlü zeminidir hâlâ.

         

        Küreselcilik taraftarları için belki söz konusu olabilir, ama milliyetçilik karşıtları tümüyle millet-sevmez, vatan-sevmez kişiler değil elbet. Bu manada milliyetçilik de karşıtlarını genelleştirmemeli ve karşıtını anlamaya yönelmelidir. Belki karşıtı sandığı, öyle değildir.

         

        Milliyetçiliği dil metaforu üzerinden düşünmeye devam edecek olursak; bu dilin gramatik yapısı, bu yapının taşıdığı anlam öbekleri ve dilin kullanımı da söz konusu olacaktır. Bu dilin retorik kıvamı kimi zaman artmakta, böyle zamanlarda ise yanlış anlaşılmaya müsait, sorunlu bir dile dönüşebilmektedir. Karşıtının ürktüğü durumlar da, bu dilin duygusal tonlaması sonucu ortaya çıkar. Burada milliyetçiler kadar milliyetçilik karşıtları da, aynı hatalara düşebilmektedir.

         

        Milliyetçiliğin bir dili var. Bu dil bir durumu tasvir ediyor ve bir anlam dünyasına işaret ediyor. Eğer milliyetçiliği besleyen aidiyet ve kimlik duygusu olarak milliyetin nesnesi olan millet, bir gerçekliğe tekabül etmeyen “hayali bir cemaat” olmuş olsaydı, bu dilin ifsat edici olduğu iddiasını kabul edebilirdik.  

         

        Milliyetçilik, kendisini üreten gerçekliğin savunma mekanizması olarak işler, daha çok. Tümüyle de buna indirgenemese de… Bağışıklık sistemi, bünye için ne denli lüzumlu ise milliyet duygusu da millet bünyesinin korunması bağlamında son derce elzemdir. Bu yönü ile milliyetçilik, milleti meydana getiren birlik ruhunu korumak şeklinde muhafazakâr bir karakter arz eder. Ne var ki sistem aşırı çalıştığında, bünyeye yararlı bir takım unsurları da imha eder ve koruyucu olanlar dahi sistemce zararlı algılanabilir. Bu nedenle aşırı milliyetçilik, hiç de milletini çok sevmek demek değildir. Bilakis milletin gelişmesine katkıda bulunacak olumlu unsurları bile, yabancı/düşman/tehdit olarak algılar ve bünyenin varlığı açısından olumsuz sonuçlar meydana getirebilir. Yapı böylece, kendi bedenine düşman, sağlıksız bir hale dönüşebilir. Karşıtlarının onu menfi bir hâl olarak vasıflandırmaların gerekçesi de çoğunlukla bu haldir. Karşıtları, art niyetli olabilir, algılama yanlışlığı ile milliyetçilik hakkında bir tutum takınmış olabilir. Fakat aşırı milliyetçiliğin bizzat kendisi de bu durumun sorumlusu olabilir. Burada yine değerler, zararı telafi edecek bir süspansiyon sistemi görevi görür. Başka bir şekilde ifade edildiğinde, milliyetçilik her zaman müspet bir değer taşımamakla birlikte onun taşıdığı risk, milliyetçilikten vazgeçmemizi değil, onu telafi edecek değer alanını; inanç değerleri, ahlak değerleri, kültürel değerler, bilgi değerleri ile mücehhez kılmayı gerektirir.

         

        Hangi durumlarda milliyetçilik yanlış anlaşılmaya müsait, sorunlu bir dile dönüşebilmekte, onun anlamında, bir sapma ve neticede gramer yanlışlıkları ile telaffuz hataları meydana gelmektedir? Milliyetçiliğin telaffuzu kolay, grameri zor bir dil olması, sadece gramer değil, telaffuz hatalarından kaynaklanan bir anlam kaymasına da sebep oluvermektedir ne yazık ki. Olguyu doğru anlamak istiyorsak, onun dilinin yapı çözümü kadar, kendisiyle karışan bazı terimleri de ondan ayırt edebilmek gerekir.

         

        Milliyetçilikle eşanlamlı olduğu düşünülen ırkçılık, kavmiyetçilik, kafatasçılık vb. gibi terimler, anti-milliyetçiler kadar, milliyetçilerin bir kısmının da duçar olduğu telaffuz hatalarıdır. Milliyetçiliğin ırkçılık olduğu ve bir nefret söylemi üzerinden düşmanlık duygularına kaynaklık ettiği iddiası, son zamanlarda medya yorumcuları tarafından, yazarlar tarafından yine sıklıkla telaffuz edilmektedir. Doğruyu yanlıştan ayırt etmek için sahici bir milliyetçiliğe tam da bu nedenle ihtiyaç duyulmaktadır.

         

        En yaygın hata, milliyetçiliğin “ve” bağlacı ile ırkçılık ile yan yana, hatta eş anlamlı kullanılmasıdır. Öyle ki, milliyetçiliğin ırkçılık olarak anlaşılması neredeyse galat-ı meşhurdur. Milliyetçilik ile ırkçılığın özdeşçiliği o denli tekrarlanmaktadır ki, “fanatik” teriminin futbol alanında olumlu anlam kazanması örneğinde olduğu gibi bir zaman sonra itham edilen bile kendini itham edildiği kimlik ile tanımlamaktadır. İşte bu sahada, dilde geçerli olan “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasihten evladır.” (Yaygın kabul görmüş yanlış kullanım, doğru ifadeye tercih edilir) ilkesi işlemez. Zira ırk üzerinden milliyetçiliğin anlaşılması, milliyetçiliğin anlamını ve evsafını bozar.

         

        Bir ırkı diğerinden ayıran temel özellik nedir? Tenimizin renginden veya kan gurubumuzdan millet kavramına nasıl bir gerekçesiz sıçrama ile geçeriz? Millet konusunda özcü bir yaklaşım yeterince tehlikeli ve tenkit konusuyken, öze bile dair olamayan ten gibi, kan gibi ilineklerle millet kurulur? Burada, daha önce yayımlanmış bir yazımdan kısa bir alıntı aktarmak istiyorum. 

         

        Türklük, Türk olmak demek... Peki, Türk ne demek? Antropoloji, kültürel coğrafya, sosyoloji, dilbilim açısından Türk sözcüğü hakkında konuşulabiliriz, ama bu sözcüğün bir özü olduğu, bu özün tarih içinde değişmeden bugüne kadar geldiği ve yarına da bozulmadan aktarılması gerektiğini gösterilebilir miyiz? Kimliğimiz belirleyen bir öz var mıdır, yoksa oluşan, oluşmakta olan, dolayısıyla değişen, tarihsel bir kavram mıdır?

         

        Bu soru, öz kavramının gündelik dildeki kullanımlarından hareketle cevaplanabilir mi? Örneğin birileri Batı müziğini kastederek “Bu müzik bizim değil, öz müziğimize dönmeliyiz !” dediğinde, ne demiş olur? Aslında bu ifade ile bizim olan müzik ya da öz müziğimiz ifadesi ile biz ile belli türden bir müzik arasında bir aidiyet ilişkisi kurarız. Buradaki öz, asıl, temel gibi bir anlam taşıyor. Öze dönmekten kasıt da köklere, bizi biz yapan değerlere; onlar ne ise ona dönmektir. 

         

        Böyle bir öz var mıdır? Örnek üzerinden düşünecek olursak, Türk müziğini Türk müziği kılan unsurlar nelerdir, diye sorabiliriz. İlk akla gelenleri sıralayacak olursak; enstrümanlar mı, tekseslilik mi, beste yapma biçimi mi, güfteler mi? Yalnızca sayılanlardan hareketle konuştuğumuzda hem tarihsel akışta hem de aynı zaman diliminde bile Türk olmakla nitelendirilen müziğin ortak niteliklerini bulmak zor görünüyor. Türk Sanat Musikisi mi, Türk Halk Müziği mi, Türk Tasavvuf Musikisi mi yoksa Klasik Türk Müziği mi Türk’tür? Hiç şüphesiz hepsi de Türk’tür, ama kendilerine Türk adını veren topluluklarca icra edildikleri için Türk’türler. Şu halde sabit bir özün içine yerleştirildiğinde her müzik formunu adeta bir el-çabukluğuyla Türkleştiren bir özden söz etmek zordur. Bu yalnızca musiki için böyle değildir, tüm sanatlar ve kurumlar için de bunu söylemek mümkündür. İşte burada şu soruyu sormaktan kaçamayız: Kendilerine Türk diyen topluluklar bu adı neye göre verirler kendilerine? 

         

        Irk, canlının fiziksel özelliklerle tasnifidir. Bu manada ırkçılık ile milliyetçilik arasında bir anlam bağı kurmak, bir hayli zordur. Irk, taşıdığı iddiayı ispatlayamayan bir kavramdır ve millet, ırk kavramının kendisinden çıkmaz. Yine de ne yazık ki, milliyetçiliğin ırkçılık olduğu ve düşmanlık söylemi üzerine kurulduğu iddiasını, milliyetçiler ısrarla reddetse de, kaderlerinde taşıyacakları yük olarak görünmektedir. Sisifos’un kaderi gibi…

         

        Irkçılık, en azından Türk milliyetçiliğinin yaygın ve ana gövdesi için kabul edilemez bir iddiadır. Lakin milliyetçi duyguların tahrik edilerek ırkçılığın milliyetçiliğe sirayet etmesi tehlikesi de hâlihazırdaki bir tehlikedir. Etnikçiliğe karşı etnikçilik düzleminden milliyetçilik yapmaya çalışanlar, istemeden ve farkına varmadan ırkçılık tehlikesine düşebilirler.

         

        Türk milliyetçiliği kuramcıları; Ziya Gökalp’tan, Erol Güngör’e ve Arvasi’ye kadar ırkçılık fikrini ittifakla ve ısrarla reddederler. Günümüze kadar da pratiğin böyle olduğu inancındayım. Ayrıca bu durumun Türk milliyetçiliğini nasyonalist-ulusçu tüm diğer ideolojilerden ayrılan en önemli özelliği olduğunu düşünüyorum. Onun bariz vasfı ırka değil, mensup olduğu milletin evrenselleştirilebilir değerlerine gönderme yapması, kültür milliyetçiliği olarak oluşması, bir medeniyet projesinin olmasıdır. Nitekim böyle bir ırkçılığı milliyetçilik içine zerk etmeye dair ulusalcılık girişimlerinin, milliyetçiler nezdinde bir değer bulamaması, milliyetçiliğin ana gövdesinin hâlâ tarihsel pratiğinden kopmadığını gösterir.

         

        Ulusalcılığın, milliyetçilik gramerinde anlam karışıklığı yaratan bir yeni kavram olduğunu, Yeri gelmişken söylemekte yarar var.

         

        Kavramlarla dünyalar kuruyor, dünyalar imha ediyoruz. Dilin malzemesiyle kurduğumuz bu dünya, başka anlam dünyalarına da nüfuz etmemizi, kendimizi de başka dünyalara açabilmemizi, kısaca iletişimi mümkün kılıyor. İnanışlarımızı onlarla ifadelendiriyor, farklı dünyaları ortak bir inanışa onlarla eviriyoruz. Kavramlar anlam çerçevelerimizi yaratıyor; anlamalarımızın ve anlaşmalarımızın zeminini de. Kavramlar bazen anlaşmazlıkların da nedeni olabiliyor. Anlaşmazlıklar, aynı kavramlara farklı anlamlar yüklememizden kaynaklanıyor çoğu kez. Anlam yüklemeleriyle oluşan içerikler, kavramları dil düzleminde oluşturan ve kullanan insanların uzlaşmaları, uylaşmaları ile oluşmakta. Bu uylaşımların delalet ettiği bir hakikat var, bir de kavramların tarihi… 

         

        Bu süreç göz ardı edilerek, “ben yaptım oldu” mantığıyla kavramlarla istediğimiz anlamları yükleyemeyiz. Dilin uylaşımı kültüreldir ve bu uylaşımdan doğan kavramların tarihsel bir içeriği bulunur. “Ben yaptım” şeklindeki uydurmacılığının kastı, dili ve o dili kullananları tarihsizleştirmedir. Ancak bu tarihsizleştirilmiş bilinçler üzerinde yeni bir kimlik kurgusu yapılabilir.

         

        Her kavramın bir tarihi var. Kavramlar tarihin yükünü taşır. Bu yüzden tarihten kurtulmak isteyenler, Cemil Meriç’çe söylendikte, kendi argolarını yaratır. Milliyetçiliğin argosu, işte bu manada, ulusalcılıktır.

         

        Ulusalcılığın gayesi, millet kavramının içeriğini ulusla boşaltarak milleti tarihsizleştirmek ve ulusal bir kimlik yaratmaktır. Çünkü millet kavramı bir değerler sistemi içinde bütünlüklü anlamına kavuşmadır. Bu değerler, onun tarih içinde meydana getirdiği ve o değerler atmosferinde milletini kimliklediği, içinde mimariden sosyal hayata kadar toplumu biçimlendirdiği, dini, ahlaki, estetik ve bilgisel değerlerdir. Ulusal kimlikten bu değerler sistemini dışlamadıkça, yeni bir millet yaratamazsınız. Çünkü bu değerler sistemi, milletini tarihiyle sürekli olarak yüz yüze ve tarihindeki sorumluluğu ile karşı karşıya getirmektedir. 

         

        Milletin temel değerleriyle barışamayan, ama siyasi gerçekliğin icbarıyla, daha çok da Kemalizm üzerinden millet gerçekliğini fark edenlerin tutamak noktası yapmak istedikleri hayalî bir kavramdır ulusalcılık… Bu kavramla asıl gerçeklik olan millet, hayalî bir ulus üzerinden yeniden inşa edilmek istenir.

         

        Tarihten kaçamayız. Tarihin taşıdığı, yapma değil, kurgulanmış değil, tarihsel tecrübenin ve bu tecrübe ile kazanılmış millî bir aklın kendi değerleridir. Lakin sol Kemalistler kendilerini ulusalcılık çizgisine taşıyan, emperyalizme karşı varoluş mücadelesi noktasında milliyetçilikle buluşsa da Türk milliyetçiliğini, Kürt milliyetçiliğinin antitezine de dönüştürebilir. Hiçbir milliyetçi, bu klancı ulusalcılığa ve neo-kabileciliğe rıza göstermez. Göstermez demek, göstermemeli anlamındadır.   

         

        Burada Türk milliyetçiliğinin ulusalcılıktan ve diğer milliyetçiliklerden ayrı özel bir dili olduğu sıklıkla vurgulandı ve Türk milliyetçiliğinin geleneğinin, milliyetçilik kuramlarının genel bakışı içinde fark edilemeyecek bir medeniyet diline dayalı özel bir dil olduğundan söz edildi. Sözlerimizi özetleyecek olursak, gerçeği kendisiyle tanımlamaya çalıştığımız kavramlar, gerçeklikle aramıza mesafe koyabilmektedir. Bu mesafeden onları tartıştığımızda, onlarla göstermemiz gereken gerçekliği değil, onların bizde meydana getirdiği duygusallıkla inançlarımızı tartışıyoruz. Bu tartışmada tespitten ziyade ikna etmeye yönelik bir retorik öne çıkıyor. Milliyetçilik kavramı da muhtevadan ziyade şeklin hâkim olduğu, tasvir yerine sloganlarla konuştuğumuz, hayaller ve vehimlerimizi, umut ve korkularımızı yüklediğimiz böyle bir kavram. O, milliyetçilik karşıtı için korku ve endişe kaynağıdır. Kendi tarihsel değerlerine yaslanması gerekirken günün konjonktürü nedeniyle, milliyetçiliği etnikçilik düzleminde darlaştıran birisi de aslında milliyetçilik için korku ve endişe kaynağıdır.  

         

        Milliyetçilerin kendi dillerinin gramerini bilmeleri ve telâffuz hatalarından kaçınmaları gerekmekte... Böyle dil hatalarından sakınmak için, milletin geleceğine günün dar konjuktürüne sıkışmış bir bakış açısıyla değil, bütüncül, cihanı hesaba alan, âlemi kuşatan evrenselci bir bakış açısıyla bakmak gerekir. Bu manada milliyetçiliğin gramerini ve imla kılavuzunu hazırlayan Z. Gökalp, Y. Akçura, H. Z. Ülken, N. Topçu, R. Oğuz Arık, O. Turan, E. Göngör, S. A. Arvasî, N. Kösoğlu, Y. Özakpınar gibi kişilere müracaat gerekir ilkin. Onlar, bu dilin ne olduğunu değil aynı zamanda nasıl olması gerektiğini yani milliyetçiliğin ahlaki zeminini de dile getirmişlerdir. Mesela, H. Z. Ülken’in “İnsanî Vatanseverlik”, N. Topçu’nun özellikle “İradenin Davası” ve “Ahlâk Nizamı”, O. Turan’ın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”, S. A. Arvasî’nin “Diyakletiğimiz ve Estetiğimiz” gibi eserlerinde. Ve sonra, dillendirilen espriyi, bu dilde yeniden üretmek hedef olmalıdır. Dünyaya sözü olmak bağlamında...

         

        Burada da dikkat edilmesi gereken şudur: Milliyetçilik, kendini var eden psikolojik, toplumsal, tarihî ve kültürel mahiyet alanı gözden kaçırıldığı takdirde, ‘sözde’ bir konuşmaya yol açıyor. Kavram bir gerçekliğe işaret eder. Bu işaret, genellikle uzlaşımsaldır. Nasıl ki masaya işaret eden ‘masa’ sözcüğünde ama buna rağmen onu yuvarlak, dört köşe, tahtadan veya plastik olarak tasavvur edebiliyorsak, milliyetçilik ile aynı duruma işaret etsek de tasavvurlarımız farklı olabilir. Ziya Gökalp’in milliyetçilik anlayışıyla Topçunun idrak noktası farklıdır mesela. O hâlde bütünlüklü bir teklife tek bir idrak noktasında değil, farklı idrak noktalarının varlığını kabulden geçebiliriz. Bu, milliyetçilik değerlerine, çoğulculuğu da katabilmeyi sağlayacaktır.

         

         

        Milliyetçilik, farklı milletlerin kendi tarihlerinde muhteva kazanan farklı milliyetçilik tecrübesinden dolayı, tek bir muhtevaya indirgenemez. Aksi halde miliyetçilik kavramını yine ıskalayabiliriz. Zira her milletin milliyetçilik tecrübesi farklı farklıdır. Çünkü milletlerin tarih içindeki konumları ve bu konumdan kaynaklanan hareket tarzları farklıdır. Nitekim modernizmin ürünü olarak Avrupa’da Fransız İhtilâli ve sanayileşme dönemlerinden sonra milletlerin kendi tarihî süreçlerinde aydınlanmanın soyut hümanizmine reaksiyon olarak oluşturdukları milliyetçilik anlayışlarının, aynı medeniyet dairesinde tezahür etmelerine karşılık birbirlerine benzemedikleri görülecektir. Alman milliyetçiliğinin ırkçı bir karakter arzetmesi, milletin maddî refahını temel alan İngiliz milliyetçiliğinin pragmatist biçimi, dil ve kültüre göndermede bulunan Fransız milliyetçiliği ve onların delâlet ettiği anlam ile manevî değerlerini kendisine temel alan, ırk yerine kültüre, tarihe ve hatta dinî değerler alanına vurgu yapan bir milliyetçiliğin anlamı aynı olmayacaktır.

         

        Akademik bakışın göremediği bir durumdur bu. Sadece Babıâli bilgeleri için değil, konuya akademik olarak yaklaşan otoritelerin dahi milliyetçilik dilinin gramer zorluğunu telaffuz kolaylığına kaçarak es geçtiklerini görürüz. Üstelik birçok telaffuz hatası yaparak… Böylece konu hakkındaki akademik dil de müphemleşir. Hayali cemaatten söz eden dilin kendisi dahi hayali bir dile bürünür. Bu nedenle Hobsbawm, Benedict Anderson, Gellner, Antony Simit vs, gibi isimlerin Avrupa merkezli bir tarih tecrübesinden devşirdikleri akademik izahları milliyetçilik olgusunu her zaman açıklayamaz. Zira olgu, sınırlı bir tarihsel-coğrafi tecrübeye indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Mesela Turancılık fikri ulus-devlet çerçevesi ile açıklanmaz. Bu fikrin müdafii, imparatorluk vizyonuna sahip olmak zorundadır. İmdi, Batı’nın akademik şablonu ile bu fikri açıklamaya çalışırsak, Turan coğrafyasını bir ulus-devlet çerçevesine almaya çalıştığımızda Turancılık, coğrafyanın felsefesinin değil, ayakları yere basmayan çocukça bir romantizmin adı olacaktır. Milliyetçilik kuramlarının çoğunda yapılan iş, önce hedef tahtasına bir ok atmak, sonra okun saplandığı yere daireler çizerek hedefi tam ortadan vurmak gibidir.

         

        Neden böyledir? Çünkü milliyetçilik konusunu nesnel bir zeminde incelemek çok zordur. Araştırmacı/kuramcı, milliyetçiliği nesnelleştirse bile kendini nesneleştirememektedir. Bu sahada nesnellik yerine inançlar konuşmakta, olguya nesnel bir zeminde değil, inanç zemininde bakılmakta ve herkes kendi inandığı milliyetçiliği anlatmaktadır.

         

        Tekraren söyleyelim: Milliyetçilik kavramı her ne kadar nasyonalizm karşılığı olarak kullanılsa da Türk milliyetçiliğinin tarihî tecrübesi, onu diğer milliyetçi söylemlerden farklı kılmaktadır. Bu tecrübe ile edinilmiş kavramının içeriği, birebir nasyonalizme karşılık gelmez. Bu manada hayali ve zihinde kurgulanmış, milleti var kılan temel değerleri göz ardı eden bir ulusçuluk veya içinde yaşattığı tarihsel kültürel tecrübeyi toprak ve taşa indirgeyen bir vatanseverlik hatta belirsiz bir toprak kardeşliği de demek değildir.

         

        Türk milliyetçiliği, emperyalizme karşı varoluş mücadelesi ekseninde doğmuş, imparatorluğun müesseseleri ve değerleri içinde kıvam bulmuş emperyal bir milliyetçiliktir. Bu nedenledir ki, milliyetçilik ana gövdesinin değerler alanından beslenen bir milliyetçi, kendini hala Kosova’dan, Bosna’dan, Cezayir ve Tunus’tan sorumlu hisseder ve dünyada, üzerindeki emperyalist yayılmacılığa karşı, mazlumdan yana olma refleksini gösterir.

         

        Türk milliyetçiliği, kendini herhangi bir etnisiteye karşı konumlandırarak var olmamıştır. Bir kere dayandığı milletin değerleri böyle oluşmamıştır. Milliyetçiliğin referansı olarak millet, böyle bir ortamda zuhur etmemiştir. Farklı coğrafyalarda, farklı tarihsel dönemlerde, farklı kavimler, uluslar ve halklarla, kimi zaman iç içe, kimi zaman yana yana yaşamış; göçebelikten imparatorluğa, birlikte-varoluş formunda bir üslup gelişmiş bir milletin milliyetçiliğidir. Üretim tarzı ve buna bağlı yaşama biçimi itibarıyla bu form içerisinde, daha çok kavmiyetçilikte rastlanılabilecek kendini diğer kavimlerden üstün görme marazisi ve asabiye hali de çok mümkün olmadığı için, ötekini yok sayan bir tarihsel deneyimi de çok fazla sahip değildir, denilebilir. Bazı halkların milliyetçiliklerinde rastlanan ve tümelci bir mantıkla Türk milliyetçiliği için de genelleştirilmek istenen nefret söylemi, birçok etnik unsur ile ilişki kurmuş, onlardan dağarına birçok şey katmış olduğu halde, hâlâ kendisi olarak kalmayı başarabilmiş bir haklın tarihsel pratiğine aykırıdır. Milliyetçilik de kendi tarihsel pratiğine aykırı olarak kurulamaz.

         

        Farklı halklarla ve onların kültürleri ile temasa geçen, farklı medeniyet ve inanç çevreleri içinde bulunan, onların çevrelerinden merkezlerine yerleşme becerisi gösteren bir halkın ırkçı olması beklenemez. Irkçılık, yalıtma ve hijyen mantığı içinde kültürel alışverişi yabancılaşma sayar. Bu durum da bir tür daralma ve fakirleşme yaratır. Öteki ile temasında kendini zenginleştirmiş, mutfak kültüründen ev kültürüne oradan şehir ve şehirli kültüre birçok yeni yaratımın hamlesini bu zenginleşme sağlamış bir milletin kendi farkındalığına ilişkin bilinç düzeyi ile folklorik malzemede kalmış bir milletin bilinç düzeyi aynı olamaz. Folklorik malzeme önemlidir, çerçeve sunar, ama her şey değildir. Türk mutfağı, Türk mimarisi, Türk müziği, bu özümsenmenin mahsulleridir. Yani fetih, sadece toprak genişletme değildir. Eğer bütün bu beceriyi ırktan beklemiş olsaydık, millet olarak dünyaya ürettiğimiz değerler, folklorik malzemelerle sınırlı olurdu.

         

        Yine tekraren söyleyelim: Türk milliyetçiliğinin doğuş şartları da diğer milliyetçiliklerden farklıdır. İmparatorluk coğrafyasında Türk olmayan etnik gurupların uyanış ve başkaldırış hareketlerinin muharrikidir milliyetçilik. İmparatorluğun asli unsuru olduğu söylenen Türk’ün milliyetçilik ile teması elem ve ızdırap doludur. Onda milliyetçilik, bölücü bir fikir olarak son derece yıkıcı bir tesir bırakmıştır. Balkanlardaki milliyetçi ayaklanmalardan ve milliyetçi çetelerin işlediği soykırım olarak adlandırılması gereken göçler ve sürgünlerden önce o nasibini almıştır. Asıl unsur nerededir? Milliyetçilik, parçalanan coğrafyada son kalan kaleyi millet fikri üzerinden kurma umudu olmuştur. Bundan dolayı, herhangi diğer milliyetçilikten farklı olarak belli bir ırkın diğeri üzerine tahakkümü çerçevesinden değil, tam da bu çerçevenin zıddından, bu çerçeveyi yıkmak için oluşmuş, kurtuluş hareketidir. Bu manada devrimcidir. Tarihe sürgün edilmek istenen bir milletin isyan ahlakıdır. Bu isyan, insani bir vatanperverlik fikriyle evrenselliğe bağlanabilir. Milliyetçiliğin nasyonalist-ulusçu tüm diğer ideolojilerden ayıran en önemli özelliği işte budur. Bir ırka değil, bir medeniyet çevresinin yaşama biçimin gönderme yapması, milliyetçiliğin medeniyetçiliğe açık yapısı ve kültür milliyetçiliği olarak varoluşmasıdır.

         

        Son söylediklerimizi biraz açalım: Türk milliyetçiliği emperyalizme karşıdır. Onun doğuşu, tarihsel tecrübesi itibarıyla diğer halkların milliyetçiliğinden farklı olarak, Batı emperyalizmine karşı varoluş mücadelesi içinde olmuştur; herhangi bir etnisiteye karşı kendini konumlandırarak değil. İmparatorluk, Türk düşmanlığı üzerinden yürütülen etnik milliyetçilik ile parçalanırken, yok edilmek istenen bir milletin varlık mücadelesi içinde hayat bulmuştur, bu milliyetçilik. Başka milletlerin ifnasına değil, kendi milletinin ihyasına; yok etmeye değil, var olmaya yönelik bir varoluştur onunki. Başkasına üstünlüğü veya düşmanlığı düşünecek kadar bile zamanı olmamış, fikren varolur olmaz, kocaman bir emperyalist işgal karşısında kendi milletinin istiklali adına, dünya savaşının içinde bulmuştur. Hatta bu durum, zaaflarında dahi fark edilir: Üstünlük hırsı değildir bu zaaf; bölünme ve parçalanma korkusudur.

         

        İmparatorluklar kurmuş bir milletin tecrübesi içinde meydana getirdiği değerlerden hareket eden milliyetçilik, bir değerler milliyetçiliğidir, dedik. Bu sebeple milliyetçilerin yüreklerindeki Kosova, Bosna, Cezayir, Irak, Filistin, Suriye, sadece eski toprakları değil, bu gün üzerinde yaşayan insanlar için kaygı duyulan, derdiyle dertlenip tasalandığımız, insanî vatanperverliğin coğrafyalarıdır. Milliyetçiliğin medeniyetçiliğe ve evrenselliğe açtığı kapı budur; bağlandığı değerler ve onların kaynakları…

         

        Türk milliyetçiliğinin ikinci büyük refleksi Marksizm üzerinden yayılmak istenen Sovyet emperyalizmine olmuştur. Üçüncüsü büyük refleksinin bankacılık sitemine ve borsaları yöneten Medya aracılığı ile vicdanlara tahakküm kurmaya çalışan global emperyalizme karşı verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuncusu diğerlerinden daha zorlu, daha güçlüdür. Bunun için daha bilgi-birikim ve deneyimi ile duyguyu akla, aklı bilime dönüştürmeyi gerektirecek, yorucu ve meşakkatli bir farkındalık gerekmektedir. Bu varoluş ve mücadele bilicindeki direnç noktası, tam da ahlaki değerler zemininden başlamalıdır. Bir etnik karşıtlığa yönelik milliyetçilik, telaffuz edelim, anti-Kürtçülük, bu hakikati örtmekten başka bir şey değildir.

         

        Kürtçülük, sadece ülkeye değil kendi halkına hatta kendi antitezine dahi zarar vermektedir. Kürtçülük, anti-Kürtçülüğü doğurur. Kürtçülük ideolojisi, kendini inşa ederken kendi anti-tezini de kendi biçiminde inşa ediyor. Bu manada anti-Kürtçülük Kürtçülükçe biçimlendirilmektedir ve böylece Türk milliyetçiliğinin evsafını bozmaktadır. Bunun için medeniyet ülküsü taşıyan bir milliyetçi, içinde Kürt veya başka bir etnisiteye düşmanlık üzerine kurulu bir çerçevenin hiçbir noktasında olamaz.

         

        İşte milliyetçiliğin nefret duygusu üreten söylemi ile öne çıkan bir ideoloji olduğu savlayanların fark edemedikleri hakikat budur.

         

        Nefret söylemini üreten milliyetçilik değildir. Bu savı öne sürenler, bütün ideolojilerin nefret söylemine meyyal olduğunu aslında bilir. Nefret söylemi ile milliyetçiliği mahkûm edenlerin kendileri dahi, milliyetçilik söz konusu olduğunda nefret söylemi ile maluldürler. Onlar için milliyetçilik her türlü kötülüğün kaynağıdır. Gerçi hem milliyetçiliği savaşların kaynağı hem de sanayi devriminin sonucu modern bir ideoloji olarak görmekle bir çelişkiye düşerler, ama sorun hakikat değil, retorik olunca, sular pekâlâ yukarı da akabilir. Onlara göre sanki milliyetçilik fikri, milleti yaratmıştır. Millet de bu fena duygunun tesiri ile nefret söylemine kapılarak savaş çıkarmıştır. Oysa bu fikrin meydana çıktığı geçen yüzyıla kadar insanlık kardeşçe bir arada yaşamış, savaş denilen şeyler aslında askeri tatbikatlarmış, mezhep çatışmaları sadece ilahiyat teorileri çerçevesinde kalmış, Haçlı seferleri de bir kültürel-tarihsel gezi kıvamında yapılmış, Fransız burjuvazisinin yayılmacı emellerini gizleyen hümanizmanın bile Napolyon’un Avrupa seferine hiçbir etkisi olmamıştır. Ya da Marksizm, Sovyetlerdeki uygulamasıyla dünyanın yarısına gölge düşürmemiş, Çin veya Kamboçya’da hiçbir insanlık ihlali yaşanmamış, Amerikan emperyalizmi, bütün işgallerini milliyetçi duygularla yapmıştır. Bu mantık hataları veya safsatalara, sadece Babıâli Bilgeliğinde değil, yerli-yabancı teorisyenler de rastlandığından yine yukarıda söz etmiştik.

         

        Toparlayacak olursak:

         

        Milliyetçilik kendi başına, ne bütün iyiliklerin kaynağıdır ne de bütün kötülüklerin sebebidir. Yazının iddiası, her milletin tarihsel tecrübesinin ve değerlerinin farklılığı nedeniyle, milliyetçiliğin bir biçime indirgenemez olduğudur. Farklı milliyetçilik biçimleri ve uygulamaları vardır. Türk milliyetçiliğinin ana gövdesi de Türk milletinin değerlerini temele almaktadır.

         

        Buna göre: Kavramdan olguya gitmek yerine olgudan kavrama gitmeliyiz: Tek bir milliyetçilik yoktur, milliyetçilikler vardır.

         

        Kavramlar, tarihsiz nesneler değiller: Türk milliyetçiliği, milletin değerlerinden hareket eder.

         

        Burada söylenenler, yaşadığımız mahalleyi, sokağı ve oturduğumuz evi tarif etmek gibidir aslında. Aynı mahallenin çocukları, büyüklerinden öğrendikleri bilgilerle mahallenin tarihine katılacak ve bu bilgi ile aşağı yukarı aynı manzarayı tasvir edecek; niçin milliyetçi olduğunu, kendisini milliyetçi olarak hissetmeyen birçok kişiye, tabi bu arada kendine de anlatmaya çalışacaktır. Anlatmaya çalıştığım, tam da budur.

         

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele