Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver (1898-1986) “Kendi Dilinden Kısaca Hayatı”

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Tıp doktoru, yazar, seçkin bir ilim ve sanat adamı olan Ordinaryüs Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver, yaptığı çalışmalar ve birbirinden değerli eserleriyle Türk-İslam sanatının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılmasına vesile olmuş geçmiş ile gelecek arasında bir ilim, sanat ve kültür köprüsü inşa etmiş müstesna bir şahsiyettir. 17 Şubat 1898’de İstanbul Haseki’de dünyaya gözlerini açan Ünver, Posta-Telgraf Nezareti İstanbul Muhaberat-ı Umumiye Müdürlerinden Tırnovalı Mustafa Enver Bey ile Hattat Şevki Efendi’nin kızı Safiye Rukiye Hanım’ın dört çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelir. 11 yaşında babasını kaybeder.

         

        Ortaokul tahsili Memba-ül İrfan adlı okulda yaptı. Mercan Sultanisi’ni bitirdi. Dostlarına liseyi eniştesinin pardösüsüyle bitirdiğini çekinmeden söylermiş. 1915’te Askeri Tıbbiye’ye girmiş ve daha sonra sivil Darülfünun Tıp Fakültesi’ne geçmiştir. Buradan 1920 yılında mezun oldu. 1921’den itibaren Gureba ve Haseki hastanelerinde asistanlık yaparak, 1927’de cildiye uzmanı oldu. Hocası Dr. Akil Muhtar Özden Bey’in isteği ve mali desteği ile Paris’e gitti. Pitiu Hastanesi’nde iki yıl çalışarak ihtisas üstü çalıştı. Daha sonra Viyana’da Prof. Langer’in yanında bulundu. Daha çok cilt, frengi gibi hastalıklar üzerine çalışmalarına devam etti. Yurda dönüşünde Akil Muhtar Özden Bey’in muavini oldu. (1930), Üç yıl sonra vuku bulan Üniversite Reformu sırasında Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü hocalığına tayin edildi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurarak başkanı oldu. 1936-1955 yılları arasında Tıp Fakültesi hocalığı ile birlikte Güzel sanatlar Akademisi’nde Türk Minyatürü öğretim üyeliği yaptı. 1939’da profesör, 1954’te ordinaryüs profesör oldu. 1967’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçerek Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsülerini kurdu, 1973’ten emekli oluncaya kadar görev yaptı.

         

        1916’da Medresetül Hattatin’e girerek; tezhibi Yeniköylü Nuri Bey’den ebruyu, Hattat Necmeddin Okyay’dan, eniştesi Hattat Hacı Hasan Rıza Efendi’den nezih yazıyı tahsil etmiştir. Ünver, ney çalardı.

         

        İyi bir hekim ve tıp tarihçisi olduğu kadar Cumhuriyet döneminde yetişen ünlü bir minyatür ustası ve müzehhiptir. Ayrıca Türk kültürünün başta sanat olmak üzere bütün sahalarına eğilen titiz bir araştırmacı ve arşivcidir. Ömrü boyunca topladığı belgeleri, sanat eserlerini, kitap ve arşiv malzemesini, kendi tuttuğu sayısız not defterini Türk kültür kurumlarına bağışlamıştır.

         

        Kitap ve makalelerinin sayısı 2.500’ü geçmiştir. Eserlerinin bibliyografyası 400 küsur sayfalık bir kitap olmuştur. Fransızca, İngilizce, Almanca, Arapça, Farsça dillerini biliyordu. Eserlerinin büyük bir kısmı yabancı dillere çevrilmiştir. 18 bilimsel kuruluşun üyeliğinde bulunmuştur. İstanbul ve Türk-İslam Tıp tarihine yaptığı hizmetlerden dolayı çeşitli ülkeler tarafından kendisine nişan ve madalyalar verilmiştir. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı Süheyl Ünver’i, Türk kültür ve sanatına yaptığı hizmetlerden ötürü 1985 yılında kültür ve sanat büyük ödülüne layık görmüştür.

         

        Yaşamı boyunca, birkaç ömre ancak sığdırılabilecek sayıda eser veren Ünver, çeşitli konularda yüzlerce makale, kitap, resim ve geleneksel sanatımızın müstesna türlerinde verdiği yüzlerce eseriyle ardında çok zengin bir arşiv bırakmıştır. Bir insanın birbirinden bu kadar farklı alanda son derece başarılı eserler vermesi şüphesiz sıkça karşılaşılan bir durum değildir. Bütün bu meziyet ve sıfatlarına rağmen son derece mütevazı ve kanaatkâr bir şahsiyet olarak tanınan Ünver, hem ilmiyle hem de sanatçı kişiliğiyle takdir edilen ve sevilen bir insan olmasına rağmen ön planda olmaktan hazzetmez, talip olmaktansa talep edilmeyi doğru bulurdu. Boş durmaktan imtina eder ve Azrail (a. s.)’le “Beni boş bulduğun zamanda ruhumu kabzet!” şeklinde, bir anlaşması olduğunu söyler, geride bir iz bırakmadan bir ömür tüketip göçmeyi en büyük günahlardan biri olarak telakki ederdi.

         

        Sanata ilgisinin irsi olduğunu ifade eden Süheyl Ünver’in ailesinde; meşhur hattatlar, musikişinas ve ressamların olması, onun küçük yaşlardan itibaren sanata ilgi göstermesine neden olur. Tahsilinde ailesinin yanı sıra devrin değerli ilim ve kültür adamları önemli rol oynar.

         

        Alanında başarılı bir doktor olmasına rağmen Süheyl Ünver’in gönlünde, kaybolmaya yüz tutan Türk-İslam medeniyet unsurlarını canlandırmak, onları yeni nesillere anlatmak ve aktarmak yatıyordu. Onda geçmişe ve yaşadığı güne ait ne varsa belgelemek, kayda geçirmek ve geleceğe ulaştırmak kaygısı vardı. Zira şimdi kıymetini bilemeyeceğimiz herhangi bir şeyin bir gün çok büyük bir değer taşıyabileceğine inanırdı.

         

        Süheyl Ünver, imkânsızlık ve sıkıntıların olduğu bir dönemde üniversitede bir tıp tarihi enstitüsü açmış ve bu enstitüde talebelerine Türk-İslam sanatlarını öğretmeye gayret etmiştir. Aynı zamanda Topkapı Sarayı Nakışhanesi’nde ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler veren Süheyl Ünver, özellikle tezhip ve minyatür alanında çok önemli sanatçılar yetiştirmiş ve yetiştirilmesine vesile olmuştur. Onun yetiştirdiği talebeler arasında bu sanat dallarında adını duyurmuş önemli sanatçılar hekimler bulunur.

         

        Kendi Dilinden Hayatı

        1983 yılında Mehmet Kaplan ve İnci Enginün’ün Süheyl Ünver ile yapmış oldukları söyleşide; “İnsanlar ölmüyor, biz öldü zannediyoruz. Ölüm denilen keyfiyet yok aslında. Doğumumuzda ana ve baba esas değil mi? Doğan çocukla onlar gençleşiyor, yaşıyorlar. Onların kalması da bir saadet, gitmeleri de saadet diyemeyeceğim ama sağ olanlara muazzam kabiliyet kazandırıyorlar. Evvela annemden bahsedeyim, çünkü anne her şeyde esas. Annem, devrinin çok müstesna hattatlarından birinin kızı. Annemin babası diye söylemiyorum. Hakkında yazılanları okudum, sonra Medresetü’l-Hattatin’de annemin babasını bilen hattatlara rastladım, hakkında çok şeyler duydum ve ailemizde ondan başka sanatkârların bulunduğunu da gördüm. Tabii bunlar bizim kromozomumuzda değil ama doğumumuzdan sonraki ilk çocuk yaşantımızda müessir oluyorlar. Ne gibi? Şimdi ben bir sanatkâr aileden doğmuş oluyorum; benim elimde olmayan bir şey bu, babama gelince. Babamda sanata meraklı fakat bir felakete uğramış, Rumeli felaketinde İstanbul’a hicret etmişler. Tırnova’da musikiye merak etmiş, ney çalmaya merak etmiş, İstanbul’da bunu tekemmül ettirmiş, Muhacir olarak gelmiş, araya bazı tesadüfler girmiş, her iki taraf annemle evlenmelerine karar vermişler. Mesleği telgrafçılık, fakat okumaya öğrenmeye, çalışmaya doyamamış birisi. Öyle ki, medrese tahsilini yapmış; medresede Farsça öğretilmez, Farsça öğrenmiş, Arapçası mükemmel, İstanbul’da bir lisan mektebi açılmış, oraya girmiş; iki senede de orayı bitirmiş. En büyük musikişinaslarla düşüp kalkmış. Onun zamanında Eyüp Sultan’da Bahariye Mevlevihane’sinin şeyhi, sonra oranın mutrıbının başı ve bütün Mevlevi musikisinin en büyük üstatlarından bu işi devam ettirmiş. Babamın benim üzerimde bıraktığı tesirlerden biri de şu: O zaman tatil günü Cuma biz Sarıyer’de otururken, Cuma günleri herkes Sarıyer’e gelirdi; o ise, İstanbul’a, İstanbul hocalarını ziyarete giderdi. Elbette bütün bunların benim ruhum üzerinde tesirleri olmuştur.

         

         

        Ben on yaşıma gelince babam vefat etti. Sultan Hamit zamanında ve Meşrutiyet’in başlangıcında maaşlar her ay çıkmıyordu, fakat telgrafçılara her ay veriyorlardı. Babamın eline otuz altın geçiyordu, fakat ölünce, hizmet senesini doldurmadığından, bize maaş bağlamadılar. Fukaraya yardım faslından bize 200-300 kuruş maaş bağladılar. Bunları tarih etmemin sebebi, benim üzerimde tesiri olmasından dolayıdır. Bütün bunlar benim ruhumda çöküntü hasıl etmedi, yavaş yavaş bunu hazmetmeye başladım. Babamın ölmesine hala müteessirim, ama onun ölmesi benim tavazzuhumda, teşekkülümde bir takım değişikliklere sebep oldu. Hayatı anladım ve insanın kendisiyle ilgili hususları ihmal etmemesi gerektiğini öğrendim. Her şeyi benim kendim yapmam lazım geldiğini anladım. Bunlar, Meşrutiyet’in başında oluyor. Çünkü benim geçen asırdan iki senem var, onu kimseye vermem. Ne yapmamız lazım gelirse, ben hep kendim yapıyorum, annem bunu yapacak iktidarda değil. O zaman bugünkü gibi de değil, kaç-göç fazla, böyle, kadınların değil kendileri, sesleri bile mahrem.

         

        Orta mektebi Menba-ı İrfan’da okudum; Menba-ı İrfan hususi bir orta mektepti. Lisesi yoktu. Liseyi mutlaka resmi bir yerde okumak lazım geliyordu. O zaman İstanbul’da üç lise vardı. 1911’de daha Balkan Harbi başlamamıştı. Gelenbevi Lisesi, Vefa Lisesi ve Mercan Lisesi. Haseki’de oturuyoruz, bizim eve de yakın diye Vefa’ya gireyim dedim. Şahadetnamemi gösterdim, sen hususi orta mektepte okumuşsun, seni imtihansız alamayız dediler. Bizde imtihana girdik, üç gün sonra gelin kapıda ilan ederiz dediler. Üç gün sonra gittim, baktım listede ismim yoktu. Hatta kazanamamıştım. Hemen yılmadım ben, çünkü her şeyi kendim yapmak mecburiyetindeydim. Mercan’a gideyim dedim; Mercan’da Eminönü’ne yakın, Rüstem Paşa Camisi’nin yanında, Şu Halil Ethem Bey’in, Osman Hamdi Bey’in babası, Sadrazam Ethem Paşa’nın konağı. Oraya gittim, orda da aynı şeyi söylediler. Bu iş aynı gün oluyor, hayat böyle. Evrakımı aldım, imtihana girdim. Kimseye şikâyet edeceğim falan yok. Sonra başka bir baskı altındayım: o da annemin baskısı. Beni çok serbest büyütmekle beraber, onda da arkadaş alerjisi var; beni hemen hemen arkadaşsız büyüttü. Bana hiçbir arkadaş gelmez, ben hiçbir arkadaşa gidemem, her şeyi kendim yapmak durumundaydım. Bütün bunları bir araya getirdiniz mi, insanların herhangi yaşta olursa olsun, nelere maruz kalabileceğini anlıyoruz. Üç gün sonra gittim, baktım kazanmışım. Hâlâ hal edemediğim mesele budur. Üç gün evvel niye kaybettim, üç gün sonra niye kazandım! Hadi, bu sefer mektebe gitmek biraz zorlaştı; bakın bir taraftan arzu ettiğim bir şey oluyor ama arkasından zorluklar geliyor. Derken lise de bitti. Burada bir hususu açıklamak istiyorum: Babasız baba sevgisinden mahrum büyüdüğüm için, lise hocalarımı baba gibi telakki ettim, baba gibi bağlandım onlara. Hocalarımın resimlerini topladım, sözlerini topladım. Lise hocalarımı asla unutmadım ve onlardan aldığım feyizlerin ne olabileceğini defterime de yazdım, bu hatıraları bugün hala muhafaza ederim.

         

        O zaman hali vakti yerinde olanlar Galatasaray’da okurlardı. Biz ise değil oraya gitmek, Galatasaray’da okumak, o yoldan tesadüfen geçecek olsak, üzüntümüzden bakamazdık bile oraya. Yani hayatın germ’ü serdinin her şeklini aşağı yukarı böyle gördüm.

         

        Tıbbiye’ye girmem de bir âlem oldu. Askeri Tıbbiye’ye girdim. Tıbbiye o zaman Haydarpaşa’da idi, devam edeceğim ama bazen vapur parası bulamaz, gidemezdim. O zaman civardaki hastanelere devam etmeye başladım, bir iki doktor beni evlat gibi sevdiler. Fakülte’ye gidemediğim günlerde hocalarım da kolaylık gösterdi; bende bu müsamahadan istifade ederek iki hususi mektepte resim ve müsahabat-ı ahlakiye hocalığı aldım. Bu şekilde Tıbbiye’yi bitirdim. Fakat hekimlik yalnız Tıp Fakültesi’ni bitirmekle olmuyor, başka şeylerde yapmam lazım dedim, kendi kendime.

         

         

        Bir insan her şeyi bilmeli. Her şeyi bilmek için de önce kendi vücudunu, kendi kabiliyetini bilmeli. Şimdi anlıyoruz ki insanınkabiliyeti namütenahi ve bu kabiliyetlerimizi inkişaf ettirmeyip yalnız bir noktada kalırsak çok basit olur ve o kabiliyetlerimizi anlayamamak olur.

         

         

        Eski zihniyetten size bir misal vereyim: Tıbbiye’ye girdim 1920-21’de resme merak ediyorum, 1922-23’de de ressam Rıza Bey’le tanışıyorum. Onun tesiri altında kalıyorum. Resim yapmaya başlıyorum. Fakat o zaman ki zihniyet bunu kabul etmiyor; sen doktor olacağına Sanayi-i Nefise’ye girip ressam olsaydın. Şimdi bu vaziyet karşısında ben ne yapayım; resmi bırakamam. Hemen şeytan bana bir akıl verdi, kültür konusunda şeytan beni baştan çıkarttı.

         

        Daha sonra 1928-29’larda Paris’e gittim, orada Prof. Marcel Labbe ile tanıştım, onun yanında çalışmaya başladım. Baktım o d

        a resim yapıyor; yaptığı resimleri gösterdi, gayet mükemmel suluboyalar. Burada Salon de Medicienne vardır, her sene ben orada resim teşhir ederim, dedi. Siz de süsleme üzerine çalışıyormuşsunuz, onları da koyalım, dedi. Dediğini yaptım, eserlerim orada teşhir edildi. Bütün bunlar benim fikrimi kuvvetlendiren şeyler oldu. Bir gün başka bir şey işittim: Marcel Labbe, Figaro gazetesinin critigue litteraire’i imiş. Edebi eserleri ona veriyorlar, o bunların tahlilini yapıyor.

         

        O sırada Amerika başta olmak üzere bütün dünya hastaları Paris’e gelirlerdi. Yüzlerce hekim var, muayenehaneleri kum gibi kaynıyor, fakat bu yüz hekimin içinde yedi tanesi hepsinden mükemmeldi. Kim bu yedi kişi: Pastör’ün muavini Dr. Ruth, sonra Widel, Widel bir cemiyet kurmuş: Napolyon’u Sevenler Cemiyeti. Kendisi de reis. Sekiz-on kişi sık sık toplanıyorlar. Napolyon’u konuşuyorlar. Sonra Jansen vs. Bunlar kültürde ileri insanlar ve devamlı kültür üzerine konuşuyorlar. O zaman ben kültürün insanlara ne kadar faydalı olduğunu da oradan öğrendim. Bütün bunları bir araya getirecek olursak, benim üzerimde hocalarım kadar, bu hadiselerinde tesiri olduğu görülür.

         

         

        Bu arada başka bir şey daha öğrendim, 1959’da Amerika’ya gittiğim zaman. Biz 300.000 kabiliyetle doğarmışız, herkeste aynı bu. Bu fabrika, bu malı çıkartıyor. Amerika’da Peygamberleri laboratuvarlara sokmuşlar, kapasitelerini ölçmüşler. Bizim Peygamberimiz bu 300.000 kabiliyetin 45.000’ini inkişaf ettirmiş. Neden hepsini ettirmemiş, lazım değil ki, çünkü insan yemek yerse, doyarsa, tekrar yer mi? Einstein’ı laboratuvara sokmuşlar, tahlil etmişler kafasını, 20.000 bulmuşlar. Demek o kadar kâfi geliyormuş. Sözlerinden, eserlerinden, doktrinlerinden anlaşılıyor bunlar. Şunu orada öğrendim: Bir insan kendisini yalnız bir branşa verirse, hayatına kastediyor, ömrü azalıyor ve kendi sahasında da ileri gidemiyor.

         

         

        İlmi konular üzerinde, sanat konuları üzerinde çalışırken bir şeye daha inandım: Arşiv kuramasak ilim yapamayız. Öyle beş-on kitap karıştırmakla ilim yapılmaz. Çünkü o beş-on kitapta zaten her şey mevcut. Benim topladıklarımın bugünkü durumunu arz edeyim: Bin tane hatıra defteri, seyahat defterleri, not defterleri, faraza mütefekkir olan zevatın defterleri. Sizin bile bir dosyanız var bende. Bunlar böyle zamanlarla toplandı, evde bunlarla meşgul olmak zorlaştı. Bende tuttum bunlardan bin defterimi Süleymaniye Kütüphanesi’ne verdim, şimdi yüz tane daha vereceğim. Evde beş-altı yüz defterim daha var. Bunları Süleymaniye’de yazma kitaplar arasına koydular, fişlere geçirdiler.

         

         

        Benim prensibim şuydu: Bir şey duydum mu, onun içinde Türk kültürüyle ilgili neler varsa, resimlerini olsun, malumatını olsun ne kıymetler varsa hepsini topladım. Bu beni ilgilendirir, bu ilgilendirmez demedim ve bu beni ilgilendirmez sözünü kimsenin söylememesini isterim. Çünkü biz bu şifahilik yüzünden neler kaybetmişiz neler. Andre Gide’in “anılarımızı bir yere tespit etmekle onları ölümden kurtarırız” mealinde bir sözü var. Çünkü kafa içinde o eser gidiyor. Benim en çok üzüldüğüm şeylerden biri de bu. Çok kuvvetli bir mazimiz var, muazzam bilgiler var, fakat şifahi, hiçbir şeyi kaydetmemişiz, onlar da kaybolup gitmiş.

         

         

        Hâlâ kütüphanelerdeki kitapların adediyle iftihar ederiz ve onların sayısının çoğalmasına bakarız; ama diğer Avrupa kütüphaneleri gibi, arşivine ve diğer kültür kısımlarına hiç önem vermeyiz. Avrupa ile farkımız bu. Yani o yola gitmesek ve o yola gidenlere bir değer vermesek, hiçbir şeyi hal edemeyiz. Bir de bir insan az değerli olup da bir yere sahip oldu mu, kendini bir şey zan ediyor. Ben bu kadar senedir kütüphanelerdeyim, bana kütüphanelerin tasnifiyle meşgul olan bir kimse gelip de bir kelime sormamıştır. Sorarsam, benim bilmediğimi anlarlar bunlar diyor. Bu zihniyet hala kalkmamıştır. Bu kadar senedir kütüphanelerden çıktığım yok benim, biri gelip de ben şunun şurasını okuyamadım diye sormadı. Bir müsteşrik gelir sorar, bizimkiler sormaz. Biz bu zihniyetimizi değiştirmezsek, uzun zaman bu folkloru da ele alamayız. Folklor nedir? Her şeydir folklor. Yaşantımız folklor, sizi görmemiz folklor. Siz hiçbir şey söylemeseniz, ben size baktım mı ne ilhamlar alırım içinizden. Farkında olmadan ben sizinle değil ama içinizle konuşurum. Yani bu folklor o kadar mühimdir, ama hala da bu folklorun önemi anlaşılamamıştır. Onun için folklora ait olan bu konuşmaların büyük faydası olduğuna kaniyim.” demiştir,

         

        Aynı zamanda bir şehir aşığı olan Süheyl Ünver gezip dolaştığı her şehir için ayrı bir anı defteri tutar, gördüğü ve tecrübe ettiği şeylerle ilgili bu defterlere not düşerdi. Osmanlı’ya payitahtlık yapmış, İstanbul, Bursa ve Edirne şehirleri başta olmak üzere gezdiği şehirlerin daha önce hiç adım atmadığı sokaklarını keşfe çıkar ve mutlaka kıyıda köşede kalmış belgelenip resimlenecek bir güneş saati, Osmanlı mimarisi, eski bir kapı kalıntısı, bir kemer ya da bir çeşme keşfederdi. Çoğu günümüze ulaşamamış bu eserlerin birçoğunun varlığından, bugün üstadın çizmiş olduğu karakalem ve suluboya resimler ve minyatürler sayesinde haberdarız. 

         

        “Biz Tanzimat’tan beri Batı kültürü ve sanatı ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bizim çok zengin bir kültür mirasımız var, acaba bizim çok zengin kültürümüzle çağdaş denilen Batı kültürünü birleştirmek mümkün mü? Yani minyatürleri, tezyinatı olduğu gibi mi devam ettirelim, değiştirelim mi? Ne dereceye kadar değiştirelim? Değiştirmek mümkün mü? Acaba değiştirmek bozuyor mu, yoksa geliştiriyor mu? İtalyan Rönesans’ı nasıl oldu? İtalyan Rönesans’ını yapan Leonardo da Vinci, Michel Angelo, Raffaello 50-60 kişi bunlar. Biz de onların yaptıkları gibi çalışacağız. Onlar ne yaptı? Mazinin en güzel, bir daha yapılamaz derecede nefis parçalarını topladı. Ondan yeni kompozisyonlar yaptılar. Rönesans bu. Naisance doğum, Rönesans yeniden doğum. Ve bu suretle Avrupa hem mazisinden faydalanmayı ihmal etmedi hem de mazisinin kompozisyonlarını aynen almadı, ona yeni şekiller vererek karşımıza çıktı. O zaman büyük adamlar gelmiş çok güzel konuşmuşlar ve konuşmaları bütün dünyada örnek olmuş ve düşüncelerini en güzel şekilde ifade etmişler. Bunların içinde en hatıra gelenlerden üç-beş tanesini yukarıda söyledim.

         

        Ben 1936-55 arası bilfiil Akademi’nin kadrosunda hoca idim. Fakat Akademi’de benim fikirlerime hürmet edilmedi, bunlar üzerinde durmadılar. Akademi, Türkiye’nin Rönesans’ını yapabilirdi, ama yapamadı. Onlar işin kolayına gidiyorlar Türk süslemesinin bugün canına okuduk. Biz bir elli sene daha Türk süsleme sanatı Rönesans’ını yapamayız.

         

        Türkiye’de eskiden sohbet vardı. Yahya Kemal’in vefatıyla o da bitti. Şimdi, benimle tanışmak isteyen biri yanıma geldiği zaman, kâğıdını kalemini çıkar seninle başka türlü konuşmam diyorum. Konuşunca not aldırıyorum. Çünkü bu konuştuklarım benim malım değil, bunlar herkesin malı, bunları herkesin duyması, öğrenmesi lazım, sohbetler lazım.

         

        Türk mutfağında israf yoktur. Bu da işten artmaz dişten artar darbımeselinin bir icabıdır. Bir defa Fatih Sultan Mehmet bu israfın önünü almıştır. Onun mutfak defterleri bize güzel misaller vermektedir. Lakin sonraları yemeklerde israfsız tenevvülere ehemmiyet verilmiştir. Sarayda yemek listelerini daima çeşnicibaşı hazırlar. Mutfak deyip geçmemeli, bu bir milletin yaşamadaki zevkini ve seviyesini gösterir. Her ne kadar biraz da refaha dayanırsa da tarihimizde az refahlı insanların da yemeğe ehemmiyet verdikleri görülmüştür.

         

        Türkler dünyanın en güzel ve kendilerine en uygun olan yerlerinde mevcudiyetlerini muhafaza ederek yaşadıkları zamanlarda her gördükleri faydalı şeylerden istifade etmesini bilmişlerdir.

         

         

        Fransa’nın en büyük aşçısı Prof. Montaigne, muhterem dostumuz Esat Fuat Tugay’a bilmünasebe yemek pişirmesini ve yemesini biz Türklerden öğrendik. Haçlı muharebelerine kadar bizdeki yemek, yemek değildi, diyerek garpte yemek çeşitleri ve pişirme usulleri hakkında çalışan ve eser neşredenlerin de fikirlerine tercüman olmuş ve doğru söylemekle büyük bir kadirşinaslık göstermişlerdir.

         

        Ben sırf folklor noktasından; altmış senede altmış bin kitabı okumayarak, ama karıştırarak bazı şeyler topladım. Çünkü altmış bin kitap okunmaz, karıştırılır, okudum dersem inanmayın. Ben kitap okumaya gelmedim, kitap karıştırmaya geldim. Peki, bu altmış bin kitaptan ben ne öğrendim? Ben hala bazı kitapların fihristlerini bile yapıyorum. Bir hattat kaç Kur’an-ı Kerim yazdı? Merak edilecek şeyler o kadar çok ki, saymakla bitmez. Nihayet ben ne yaptım, tarih arşivimi, Fatih devri arşivimi Tarih Kurumuna verdim. Onlarda kadirşinaslık gösterdi, bir oda tahsis ettiler. Bin beş yüz Minyatür, tezhip ve resmi buraya verdim. Türk kültür arşivimi de Süleymaniye’ye verdim. Rasathane’ye müteallik olan aletler vardı, onları da Rasathane’ye verdim, hepsini dağıttım” demiştir.

         

        Fethi Tevetoğlu Süheyl Ünver Görüşmesi

        5 Ağustos 1989 günü Fethi Tevetoğlu’nun İzmir’de ziyaretimize gelmesi dolayısıyla düzenlediğimiz toplantıda Hocamızın “Size önemli şeyler anlatacağım, teybiniz var mı? Bunları kaydedin” diye sözlerine başladığı konuları ve genel sohbetimizin bir bölümünü kapsamaktadır. Ne yazık ki o an yanımızdaki teyp çalışmadığından tutuğum notlardan;

         

        “Yıl 1936, Beyazıt Cami içindeki kütüphanede “Veliyuddin Efendi’nin Şakaik-ı Numaniye Zeyl’i vardır. Bunu tanıyorum, bu eski şairlerin biyografisidir. Samsunlu şair ve âlimleri tarıyor çıkarıyorum, (Devir), 18. asır, okumak oldukça güç, dalmış kendimi vermişim, bir el omuzuma vurdu. Baktım bir İstanbul Beyefendisi. Buyurun dedim. Af edersiniz, askeri tıbbiyede mi, asker öğretmen misiniz? Ben Tıp talebesiyim, dedim. Siz ne arıyorsunuz diye sordu? Söyledim. Ben seni başka yerlerde de gördüm, siz beni tanımadınız mı? Ben Süheyl Ünver, dedi. Özür diledim. Sen bana asistan olur musun, dedi. Ben bir idealle (Tıbbiyeye) girdim, bir taraftan doktor, bir taraftan Türk milliyetçisi olacağım, dedim. İyi ya işte, yarın benim muayenehaneme gel, dedi. Sözleştiğimiz yere gittim, içeride Akil Muhtar ve üç kişi vardı. Nabi Kasternak, Prof. Necmettin Yarar, Feridun Nafiz Uzluk Süheyl bey beni görünce işte söylediğim genç bu hocam, dedi. Bana bir yazma cönk çıkardı, 4. Murad’ın Başhekiminin bir kitabı “ŞİFA KİTABI”, ben okudum. İçinde ilaç isimleri, macunlar var. Kelimeleri bildiğim için okudum. Evlat sen bizimle çalışır mısın, dedi. Çok minnettar kalırım dedim. Beni alıp götürdüler Beyazıt Dişçi Mektebinde Beyazıt Kütüphanesi Müdürü İsmail Saip Sencer’e verdiler. Keşf’üz Zünun adlı eseri Türkçeye çeviren zat, daha sonra bu kitabı Gülhane’ye hediye ettim. Başladık okumaya, İsmail Saip Sencer hoca tarikattan bir adamdı. Bugün Kompitürün (Bilgisayar-Google), insanda bir örneğini arasanız onda bulursunuz. Hangi kitap nerede, filan kitabın numarası ne bilirdi. Alman Prof. gelir, Türkologlar gelir kitap sorarlar, sözlerine “Zannı acizanemle” diye başlar, filan yerde kitap eksiktir, filan yerde tamamdır derdi. Adamlar şaşırırlar, araştırırlar, bakarlar doğru. Mükrimin Haliller, İ. Saip Hocaya gelirdi.

         

        Sadettin Nüzhet, tüberküloz idi, hastalandı. Annesi, hanımı, üç çocuğu perişan kaldılar. Hastaneye yatınca, Ansiklopedi çıkamaz oldu, ben de Tıp talebesiyim, ATSIZ’A YOLDAŞ maddesinde 4-5 büyük sayfa beni orada neşretmiş, ister istemez bir şükranlık duyuyorsunuz. (Bunlar Nakşibendi).

         

         

        Ben dini duyguları, milli duygulara ağır basan bir terbiye almışımdır. Atsız, öyle derdi. Yunus’u bize Hafizanım teyze (F. Tevetoğlu’nun annesi), öğretmiştir, derdi.

         

         

        Minber gazetesinde Atatürk’ün takma adla yazdığı yazıları buldum ve FORUM dergisinde, ATATÜRK’ÜN MİNBERİ-MİNBERİN HATİBİ başlığıyla yazdım. Prof. Şerafettin Turan, çıkan 2-3 makalemi görmüş, pek hoşuna gitmemiş, bunlar eski TDK üyeleri. Benim Atatürk’ün Minber’de kullandığı takma ad Atatürk’ün olamaz dedi. Ben ilmi, ağırbaşlı bir üslupla cevap verdim, sustu.”

         

        Fethi Tevetoğlu da Süheyl Ünver gibi tıp doktoru, yazar, araştırmacı, milliyetçi, Türkçü ve Turancı. Ömrünü Türklüğün yükselmesi ve ilerlemesi uğruna, harcadı ve bu dünyadan göçtü.

         

        Süheyl Ünver’in Başlıca Eserleri,

         

        Uygur Hekimliği, 1936 İstanbul

         

        İslam Tababetinde Türk Hekimlerinin Mevkii ve İbni Sina’nın Türklüğü, 1937 İstanbul.

         

        Anadolu Beylikleri ve Tıp Tarihimiz, 1938 İstanbul.

         

        Selçuklular Döneminde Tıp, 1940 İstanbul.

         

        Tıp Tarihi, 1943 İstanbul.

         

        İlim ve Sanat Bakımından Fatih Devri albümü, 1943 İstanbul.

         

        Ressam Nakşi, Hayatı ve Eserleri, 1943 İstanbul.

         

        Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, 1946 İstanbul.

         

        Ressam Nigari, 1946 İstanbul.

         

        Ali Kuşçu, Hayatı ve Eserleri, 1948 İstanbul.

         

        Hattat Ahmet Karahisar, 1948 İstanbul.

         

        56 Türk Motifi, 1967 İstanbul.

         

        Kahvehanelerimiz ve Eşyası, 1967 İstanbul.

         

        İstanbul Risaleleri, 5 Cilt. 1995-96 İstanbul.

         

        Eserlerinin liste ve bibliyografyası farklı zamanlarda Türk araştırmacıları tarafından yayımlanmıştır.

         

         

        Sonuç

        1986 yılında İstanbul’da ahirete göç eden Prof. Dr. Ünver, pedagojik bir bakış açısına da sahip olduğu vasiyetnamesinde şöyle demektedir; “Beni sakın öldü sanmayın. Bütün hayatımın yaşanmış senesi Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Türk Kültürü arşivimle binlerce not ve hatıra defterimin içinde, içindekileri ve resimlerim emirlerinize amade. Ben hayatımda Tanrımın lütfu, büyüklerim, eş ve dostlarımın teveccüh ve dualarıyla cidden bahtiyar bir ömür sürdüm. Darısı dostlarımın başına. Boş vakit geçirmeyip benim gibi her şeyi değerlendirin. İnanın ki diğer insanları bıktıracak kadar çok yaşarsınız. Boş geçen her vakit sizleri ölüme götürür. Acıyın kendinize.”

         

        Süheyl Ünver, bilgisinde kıskanç olanları asla hoş görmeyen bir insandı. Ahmet Güner Sayar onunla ilgili şöyle demektedir: “Sönmeyen bir heyecan ve dinmeyen bir çalışma aşkıyla eserler verdi”. Yanında taşıdığı çantasında suluboya takımı eksik olmazmış. Gördüklerini defterine not eder, ayrıca konuştuğu talebelere yanlarında kâğıt kalem taşımalarını ve konuşulanları not etmelerini istermiş.

         

        Süheyl Ünver, milletinin kültürüne âşık ve bu kültürün nesilden nesillere aktarılmasına çok ehemmiyet veren bir kişiliğe sahip bir Türk milliyetçisiydi. Hollanda müzelerini gezerken bir sergide İznik mamulü çini eserlerin altında Küçük Asya “Asia Minor” etiketini okuyor ve çok üzülüyor ve bunu düzeltmek için derhal müze müdürlüğüne başvuruyor. Çünkü “bunlar Türk eseridir” ve “bu çinilerin altına Türk eseri olduğu yazılmalıdır diyor”.

         

        Ahmet Süheyl Ünver, kütüphanelerin tozlu raflarında kalmış pek çok yazma eserin ortaya çıkmasına hizmet etmiştir. Geleneksel sanat ve ilim dünyamıza yaptığı eşsiz katkılarıyla Türkiye’nin son dönemlerde yetiştirdiği, en değerli münevverlerimizden biridir.

         

        Türk kültür ve sanat tarihçiliği Ahmet Süheyl Ünver’e çok şey borçludur. Türk tarih, kültür ve sanat hayatına eşsiz eserler kazandıran değerli Türk evladının unutulmamasına ve yeni nesillere tanıtılmasında çok büyük yararlar vardır. Çünkü Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver, gerçekten unutulmaması gereken bir Türk münevveridir.

         

        Son dönem kültür, sanat ve fikir dünyasına yaptığı yeri doldurulmaz hizmetler ve üstün çalışmaları ile geride bıraktığı eserler, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Türk Tarih Kurumu, Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü ve kızı Gülbün Mesara’nın arşivlerindedir. 14 Şubat 1986’da İstanbul Kalamış’taki evinde hakkın rahmetine kavuşan bu değerli Türk milliyetçisini, Türk ilim ve kültür âlemine yapmış olduğu değerli hizmetlerden dolayı, rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.

         

        Ahmet Süheyl Ünver, Türk kültürünün hemen her alanında geçmişte yaşananları bir tarihçi titizliğiyle tespit etmeye çalışmıştır. Diğer yandan yaşadığı dönemi de belgelendirmeye çalışmıştır. Türk kurum ve kütüphanelerine emanet ettiği defterler, geleceğin kültür tarihçilerini beklemektedir.

         


         

        * TİKA-Araştırmacı

        1 Ayşe Mimaroğlu, Hocaların Hocası Ahmet Süheyl Ünver, Perspektif Dergisi, Eylül/Ekim 2013 yıl 19. Sayı 224 Köln/Almanya

        2 Mehmet Kaplan, İnci Enginün, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver ile Bir Konuşma, Kaynaklar Dergisi, Sayı 1. Eylül, Ekim, Kasım 1983 Ankara

        3 Ahmet Güner Sayar, Aykut Kazancıgil, Gülbün Mesara, Süheyl Ünver Bibliyografyası, 1998-İstanbul

        4 Ahmet Güner Sayar, Süheyl Ünver, Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri, 1994-İstanbul

        5 Osman Ergin, Dr. A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, 1952-İstanbul

        6 Gönül Özdemir, Garp Dillerinde Dr. A. Süheyl Ünver Bibliyografyası, 1970-İstanbul

        7 Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt 8. Dergâh Yayınları, 1998 İstanbul

        8 Ekrem Kadri Unat, Ord. Prof, Dr. Ahmet Süheyl Ünver, Armağan 1986-İstanbul.

        9 Süheyl Ünver’in İstanbul’u, 1996 İstanbul

        10 Bahri Ata, Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver’in Kültür Tarihçiliğine Bir Bakış, (1898-11 1986), Türk Yurdu Dergisi, Cilt 31, Sayı 281, Ocak 2011.

        12 Celal Öcal, Atsız’a Yoldaş’ın Anlattıkları, Yeni Orkun Dergisi, Sayı 20, Aralık 1989-İstanbul


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele