Türk Ocaklarının Yeni Yüzyılında Yeni Hedefler

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Milliyetçi Düşüncenin Serüveni

         

        Türk Ocaklarının 100. kuruluş yıldönümünü kutladık. Hepimize hayırlı olsun. Türk Ocaklarının yeni yüzyılında Türk milletinin önüne yeni hedefler koymak durumundayız. Bunu yaparken geçtiğimiz yüzyılda fikriyatımızın yöneldiği problemleri, geliştirilen teklifleri unutmamak ve mukayeseler yapmak durumundayız.

         

        Onun için bu yazıda ele alınan konularda yüz yıl içinde ne gibi değişiklikler olduğu, gerek Türk milliyetçiliğinin konuya yaklaşımında ne gibi değişmeler olduğu, hangilerinin artık birer problem olmaktan çıktıkları, hangilerinin yeni problem alanları ortaya çıkardıkları anlatılmaya çalışılacaktır.

         

        Türk milliyetçisinin fikri meşgalesi Türk milletinin meseleleridir. Bu meselelere çözüm aramak, teklifler geliştirmek, meselelerin çözüme yönelik muhtelif görüşleri tartışmak, bunları yaparken aklın, ilmin gösterdiği yoldan yürümek onun bütün zihni mesaisini alır.

         

        Osmanlının çöküş yıllarında Tanzimat’la gündeme gelen Türkçü düşünce, bir savunma refleksi olarak ortaya çıktı. Osmanlının hâkim unsuru olan Türkler, batıdan esen milliyetçi rüzgârlara kapılan etnik grupları devlete bağlı tutabilmek için milliyetçilik yapmamalıydılar. Nitekim öyle oldu, elde kalan toprakları ve milleti bir arada tutabilmenin yolu, kalan asli unsuru Türklerin kendilerini idrak etmesiydi. O güne kadar Osmanlıcılık denmiş, sadece Türkler Osmanlı olmuştu. İslâmcılık denmiş, sadece Türkler ümmet olmuştu.

         

        1912’de Türk Ocakları kurulduğu zaman Türkçülerin problemi Türk’e Türklüğünü anlatmak, Türk kültürünün, sanat ve edebiyatının tanınmasını ve gelişmesini sağlayacak çalışmalar yapabilmekti. Fakat o dönemdeki Birinci Dünya Harbi ve İstiklal Harbi, ilim ve irfanlarıyla hizmet etmek üzere yola çıkan aydınlarımızın, millete canlarıyla kanlarıyla hizmet etmesine sebep oldu. Rahmetli Cemal Gürsel’in aşağıdaki sözlerini bir sohbet esnasında rahmetli Alparslan Türkeş aktarmıştı: “Birinci Dünya harbinde Harbiye’yi yeni bitirmiş, genç bir mülâzım-ı evveldim. Suriye cephesindeydik. Oradan İstanbul’a gönderdiğimiz mektupların üzerine adres kısmına İstanbul yazmazdık, Akkurum yazardık. Çünkü Türk Ocaklarından aldığımız terbiyeye göre Türklerin ilk devletinin başkentinin adı Karakurum olduğuna nazaran şimdiki başkentinin adı da Akkurum olmalıydı.”  Nitekim Tekin müstear ismiyle o yıllarda yayımlanan “Turan” kitapçığının kapağında da basıldığı yer “Akkurum -‘Kader’ Matbaası” yazılıdır.[1]

         

        Özellikle Çanakkale Savunması ve Sakarya Meydan Muharebesi yedek subay harpleri olarak bilinir. Yani yeni devletin kuruluşunu sağlamak için verilen kurbanlar arasında ilim ve irfan vardı; vatanın istiklâli için bu millet ilim ve irfanını şehit verdi. Cumhuriyeti bu tarafıyla da değerlendirdikleri için onun değerini herkesten daha iyi bilen Türk Milliyetçileri, bazı zamanlar devletin resmi ideolojisi tarafından “aşırı cereyan, tehlikeli ideoloji” vs. şeklinde değerlendirildikler hâlde, cumhuriyete ihtimam göstermişler, onu daima korumuş, kollamışlardır. Bugün de Türk Milliyetçilerinin aynı hassasiyet içinde olduğundan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

         

        Cumhuriyetten sonra genel merkezi Ankara’da, bütün yurt sathında şubeleriyle faaliyet gösteren Türk Ocakları, 1918’den önceki dönemdeki kadar etkili olmamakla beraber, fikirleri itibariyle o dönemin devamı niteliğindedir. Türk Yurdu dergisi o günlerin Türk Ocakları hakkında fikir vermektedir: 30 Kasım 1911’de çıkmaya başlayan Türk Yurdu daha Türk Ocaklarının yayın organı olmadan önce Şubat 1912’den itibaren “Türklük Şüunu[2]” diye bir bölüm neşretmeye başlar. İlk zamanlar 15 günlük, daha sonra aylık çıkan Türk Yurdu’nda bu “Türklük Şuunu” bölümünde Türk dünyasının her yöresinden haberler, bilgiler vardır. Cumhuriyetten sonra da devam eden bu bölümdeki bilgiler, Sovyetler Birliğindeki Türk Cumhuriyetleri, Kazakistan, Özbekistan, Kırım vs. hakkında önceleri A.Y. sonraları A. B. imzasıyla yayımlanır ve Türk Ocaklıların kardeşlerimizi ne kadar yakından takip ettiklerini gösterir.

         

        Türk Ocaklarının 1931’de kendini feshetmesinden sonra da milliyetçiler boş durmadı. 1940’lı yıllarda Türk Yurdu dergisi 7-8 sayı çıktı. İkinci Dünya Harbi sona ermişti. Atsız Bey, Orkun’da iki sayı üst üste yayımlanan açık mektubunda eğitim bakanlığında yuvalanan komünist kadrolara ve faaliyetlere işaret etti. Günün şartlarından kaynaklanan bir tavır olarak dönemin hükümeti Atsız ve arkadaşlarının, onları mahkemede 3 Mayıs 1944’te destekleyen gençlerin üzerine gitti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs Nutku’nda milliyetçileri ırkçı ve Turancı olarak suçladı. Aylarca süren tutukluluklar, mahkemeler sonunda beraatla bitti. Ama milliyetçi düşüncenin kamuoyunda algılanması üzerinde meydana gelen menfi etkiler yıllarca devam etti. Öyle ki kimi milliyetçi muhafazakâr aydınların “Milliyetçiyiz, ama Turancı değiliz.” şeklinde bir açıklama zarureti hissetmeleri, 1990’lara kadar sıkça karşılaşılan bir durum olmuştur.

         

        Türk Milliyetçileri üzerinde ikinci önemli darbe 12 Eylül 1980 ihtilâlını yapan yönetimin talimatıyla açılan “MHP ve ülkücü kuruluşlar” davasıdır. Davanın iddianamesi, MHP ve ülkücü kuruluşları, “1912’de Türk Ocaklarının kuruluşuyla faaliyete geçen bir suç örgütü” olarak niteliyor, yani sadece 583 sanığı değil, bir fikri ve onun tarihini mahkûm etmeye uğraşıyordu.

         

        Türkiye’nin Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Dünyası gerçeğine hazırlıksız yakalanmasının sebeplerini işte buralarda aramak gerekir. Sovyetler Birliği’nde kardeşlerimiz var diyen Türk Milliyetçileri haklı çıkmıştı; ama Türkiye onların sesini boğduğu için bu gerçeğe hazırlıksız yakalanmıştı.

         

        Türk Milliyetçiliği de soğuk savaşın bittiği, yeni dönemin başladığı gerçeğini kavramak için gerekli zihni etkinlikleri yapacak durumda değildi. Nasıl olabilirdi ki, milliyetçi düşünürlerin tutuklandığı, milliyetçi düşüncenin devlet kurumları tarafından “rejime düşman ideoloji, aşırı cereyan” olarak nitelendiği dönemlerde adeta paralize olmuş bir milliyetçi fikir hayatı söz konusuydu.

         

        Şimdi, geçen zamanları kapatmak, gerekli fikri atılımları yapmak durumundayız ve buna imkânımız vardır.

         

         

        Büyük ve Müreffeh Bir Türkiye

         

        Türkiye, Türk Ocaklarının 100. yılında, kuruluş dönemlerinin problemlerinden kurtulmuş bir Türkiye’dir. Halen dev problemlerimiz vardır; ama 1552’de Kazan’ın Ruslar tarafından alınmasıyla çekilmeye, yeni bir Cezir dönemine giren Türk denizi 1922’den beri yükselmeye başlamıştır. Tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti yanında bugün BM’de kardeşlerimiz vardır. Bu imkânları iyi değerlendirmek, Allah’ın bir lütfu olarak önümüze çıkan bu tarihi fırsatı heba etmemek için Türkiye, cihanşümul bir güç olmalıdır, büyük olmalıdır. Bunun için problemleri çözmek, yanlışlarımızı görüp onlardan dönmek, yapmamız gereken hamleleri akılla ve dikkatle yapmak durumundayız.

         

         

  1. Bütünlük Nasıl Sağlanabilir?

         

        Türkiye içinde en önemli problem Kürtçü etnik fitnedir. Bütünlüğü sağlamak için gayret göstermek herkesten önce bize düşüyor. Sabırla ve doğru tespitlerle konuyu özellikle ana dili Kürtçe olan kardeşlerimize anlatmak gerekiyor.

         

        Türkçe konuşan ana damar kendisini bir etnisite olarak hissetmeye zorlanıyor. Bu, Türklerin son derece yanlış ve haksız bir konuma indirgenmesi demektir. Türkler Anadolu’ya 1044’lerden hatta daha öncelerden itibaren bir etnik gruptan, bir soydan, aynı dili konuşan aşiretler, obalar hâlinde geldiler. Burada nüfus bakımından da üstünlük sağladılar. Fakat hiçbir bağnazlık içinde girmeden bu topraklarda adaletle hükmettiler. Kendileri buradaki devletlerine Türkiye demediler; Selçuklu, Osmanlı dediler. Ama dışarıdan Türkiye denildi. O hale geldi ki Balkanlarda Müslüman olan birisine “Türk oldu.” denildi, giderek Türk sözü Türkiye topraklarında yaşayan ümmetin özel adı hâline geldi. Türk sözü bir milletin, “İlây-ı Kelimetullah” için, “nizam-ı âlem” için uğraşan bir milletin adı oldu. O millet bu topraklarda adalete dayanan bir medeniyet kurdu.

         

        Demek oluyor ki, bizi “millet” yapan önemli tutumlardan birisi, bu ana damarın, hiçbir ayırım yapmadan bu topraklarda yaşayan herkesi kendinden, yani Türk kabul etmesidir. Bugün de öyledir. Türk sözü, sadece Türkçe konuşan ana damarı değil, onlarla birlikte bütün vatandaşları ifade eden bir sözdür. Türk, Anadolu’daki inanç, kültür gruplarından birisi değil, hepsidir. Frankfurt’ta, Köln’de, Berlin’de, Münih’te sokaktaki bir Türk’ün Türkmen mi, Kürt mü, Alevi mi, Sünni mi olduğuna dışarından bakarak tavır ve davranışlarına göre hükmedemezsiniz. Almanlar da bunların hepsine Türk derler; kimi eyalet hükümetlerinin ve kimi partilerin ayırımcı uygulamalarına rağmen Alman kamuoyu hepimizi bir bütün olarak görür.

         

        Bu tutumdaki bir değişiklik, yani Türklerin bu topraklarda yaşayan herhangi bir grubu, meselâ Kürtçe dediğimiz Kırmançça, Zazaca veya Soranice konuşan gruplardan birini veya birkaçını kendinden saymaması, Türk saymaması PKK’nın ve diğer Kürtçülerin dayatmasına boyun eğmek anlamına geliyor. Böyle bir tutum değişikliği giderek Türkçe konuşmayan bütün diğer grupları da kendinden saymamaya doğru gelişirse işte o zaman Türkçe konuşan ana damar bir etnik unsur durumuna düşer. 

         

        Batılı ülkeler PKK’ya niçin destek oluyor, Fransa niye “Türkler Ermenileri yok etmedi.” demeyi yasakladı? Kara kaş, kara göz hepimizde var. O hâlde Türk’ü sevmeyen Fransız, İngiliz, Alman, Rus ve Amerikalı Kürt’ü niçin sevsin? Bu sorunun cevabını Türkiye’de herkese anlatmak gerekiyor: Batılılar Türkleri Müslüman oldukları için sevmiyor, o hâlde Müslüman olan Kürtleri de sevmeleri beklenmez. Anadolu’dan bizi söküp atma projelerini hayata geçirmek için, İslâm’ı bu topraklardan atmak için bizim gücümüzü bölmeleri gerekiyor.  PKK ve Kürtçü etnik fitneye Batı’dan gelen desteğin başka bir sebebi yoktur. Dolayısıyla PKK’ya ve Kütçü etnik fitneye destek olan herkes, İslâm’ı bu topraklardan söküp atma projesine hizmet etmiş olmaktadır.

         

         

  1. Eğitimde Hedefler

         

        Türkiye’nin ikinci önemli problemi, milletine yabancı aydın problemidir. Eğitim gerekli bilgi ve kültür donanımına sahip, milli ve manevi değerleri özümsemiş insanlar yetiştirmekten yıllar içinde uzaklaşmıştır. Eğitimde bütün dünyada görülen kalitesizleşme bizde de çok hissedilmektedir. Yabancılaşma, kendi halkını küçük görme, batıya hayranlık bir kısım aydınımızın 1912’de de müşahede edilen hâliydi. Bugün böyle olan aydınların oranında çok büyük bir artış var. Üstüne kalitede ciddi düşüş var. Dünün Batıcı aydınları, bugünün Batıcı aydınlarından daha bilgiliydiler; kelime dağarcıkları daha zengindi. Milliyetçi, muhafazakâr aydınlar için de aynı tespiti yapmak durumundayız.

         

        Eğitimde Türk Ocaklarının göstereceği hedef Asım’ın neslidir. Bugünkü nesil, milliyetçi, ülkücü, dindar ve ilmi zihniyet sahibi olarak yetiştirilmelidir. Dindarlıktan kastımız, vicdanında Allah korkusu olan tertemiz Müslümanlar olarak yetişmeleri ve yaşamalarıdır. Bu nesil gerçek münevverler olmalıdır. Bu nesilden ciddi mütefekkirler çıkmalıdır. Eğitim sistemimiz müteşebbisler ve kendi alanında mütehassıslar yetiştirebilmelidir.

         

        Türkiye’yi yine bir Selçuklu kartalı gibi semalara yükseltecek bir nesil yetiştirmek durumundayız. Kartalın başı, güçlü ve istikrarlı bir yönetim, doğru ve çabuk karar verme mekanizmasıdır. Kartal da bütün diğer kuşlar gibi, kuyruğu olmazsa dengeyi sağlayamaz. Adil bir yönetim, bu kartalın kuyruğu mesabesindedir. Bacaklar güçlü olursa kuş, uçmak için gerekli ilk sıçramayı yapabilir. Serbest piyasa ekonomisinin temel taşı müteşebbisler bir bacağı, halkın iradesine saygıyı esas alan bir parlamenter sistem, yani demokrasi ve insan hakları diğer bacağı simgeler. Kanatlardan birisi Türklük kavramı ve etrafında birlik ve beraberlik yani milli tesanüt, diğeri manevi değerler etrafındaki bütünlüktür.

         

  1. Bilim ve Teknolojide Hedefler

         

        Bize has bir bilimsel yaklaşım vardır. Bugüne kadar, her bilimsel bilginin Batı’dan çıktığı yakın geçmişe ve günümüze bakarak, bizim bilimsel bir geçmişe sahip olmadığımızı zanneden nesiller yetişti. Bu yanlışı düzeltmek gerekiyor. Uluğ Beg, Ali Kuşçu, İbni Sina, Farabi, Harezmî gibi büyük bilim adamlarını çıkardığımız, cebirde, geometride, tıpta, astronomide, sibernetikte bu bilim dallarının öncüsü sayılacak bilgiler ürettiğimiz yeni nesillere aktarılmalıdır.

         

        Bizim Batı ile farkımızın, kâinatı ve içindeki varlığı, bunların hareketi, özellikleri vb. olayların birer sistem dâhilinde cereyan ettiği, bu sistemi oluşturan işleyiş biçim ve düzeninin, ateist bir anlayışla ve şüpheyle değil, Allah’ın ayetleri olarak algılanıp, araştırılması olduğu, okullarda iyi anlatılmalıdır.

         

        Teknolojide öncelikler iyi belirlenmelidir. Türkiye, savunma teknolojilerinde dışa bağımlılığı asgari -gelişmiş ülkelerin- düzeyine indirmelidir. Varlığımızın teminatı için, bölgemizde istikrar için buna mecburuz.

         

        Rusya 1992’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kaybettiği nüfuzu bölgede tekrar elde etmeye çalışıyor. Putin dönemiyle de bunda bir ölçüde muvaffak olduğu söylenebilir. Çin’le Şanghay İş Birliği Örgütü çerçevesinde geliştirdikleri iyi ilişkiler aradaki problemleri ve rekabeti şimdilik örtmüş görünse de, iki ülkenin ihtiyaçları, büyüme eğilimleri her an karşı karşıya gelebileceklerini öngörmemizi gerektiriyor. Yani Rusya’nın gerileme süreci, Putin dönemi gibi bazı fasılalarla da olsa, devam edecektir. Osmanlı da Köprülüler döneminde, IV. Murat döneminde, III. Selim, II. Mahmut dönemlerinde hatta Sultan Abdülaziz, II. Abdülhamit dönemlerinde böyle fasılalar yaşamış, ancak yıkılmaktan kurtulamamıştı. Çarlık Rusya’nın yerine Bolşevik rejim geldi; bizde de Osmanlı’nın yerine cumhuriyet. Ancak Bolşevik Rusya dibe vuran bir Çarlık Rusya’sının yerine kurulmadı, biz Birinci Dünya harbi bittiğinde dibe vurmuştuk. Cumhuriyet ile bizim gerilememiz durdu.

         

        Rusya, henüz dibe vurmamıştır. Tarih bize gösteriyor ki, Türklüğün kaderiyle Rusluğun kaderi birbirine zıttır. Bileşik kaplar gibiyiz. Biz yükselirken onlar düşüyor, onlar yükselirken biz düşüyoruz. Yeni bir dönemde bu değişebilir mi? Yani birlikte yükselebilir miyiz?

         

        Böyle bir değişiklik için de bizim güçlü olmamız, caydırıcı vasfımızın yüksek olması gerekiyor. Dugin’in öngördüğü gibi, Rusya’nın inisiyatifinde bir Avrasya, bizim bölgede yıllardır alamadığımız haklarımızın yine başkalarında kalması demektir. Hazar Havzası’ndaki petrol ve doğal gaz, Sibirya ve Zerefşan’daki altın, Tanrı Dağları’ndaki uranyum vb. zenginlikler, o topraklarda yaşayan insanlarındır. Bugüne kadar devam eden sömürü düzeninin artık sona ermesi gerekir. Rusya buna razı olacak mı? Sadece bu açıdan baktığımız zaman bile bölgede Ruslukla Türklüğün çıkar çatışmasının hâlen devam ettiği görülür. Rusya’nın Hazar havzasındaki insanlara, kardeşlerimize haklarını iade etmesi, buradan çıkan petrol ve doğal gazın satışından elde edilecek gelirin ilgili ülkelerine ait olduğunu kabul etmesi için, bizim güçlü olmak mecburiyetimiz vardır. Elbette bölgedeki zenginliklere göz diken başkaları da var. Onların da isteklerin vazgeçmeleri, bizim güçlü olmamıza bağlıdır.

         

         

        Türk Dünyasında İş Birliği ve Müştereklikleri Artırma

         

        Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları’nda “Türkçülük ve Turancılık” bölümünde bugün yeniden güncel hale gelmiş bulunan bir duruma işaret eder[3]:

         

        “Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk bir milletin adıdır. Millet kendisine özgü kültürü olan bir insan topluluğu demektir. O hâlde Türk’ün yalnız bir dili ve bir tek kültürü olabilir.

         

        “Ne var ki, Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmaya çalışıyorlar. Meselâ Kuzey Türklerinden bir kısım gençler bir Tatar dili, Tatar kültürü meydana getirmeye uğraşıyorlar. Bu davranış, Türklerin başka bir millet, Tatarların başka bir millet olduğu sonucunu doğuracaktır. Uzakta bulunduğumuz için, Kırgızların[4] ve Özbeklerin nasıl bir yol tutacaklarını bilmiyoruz. Bunlar da birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür meydana getirmeye çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakutlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türklerinin kültürü içine almak daha da güç görünüyor.

         

        Bugün kültür yönünden birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri, yani Türkmenlerdir. (…) Demek ki Türkçülükteki yakın ülkümüz, Oğuz Birliği yahut Türkmen Birliği olmalıdır. Bu birlikten amaç -şimdilik- Oğuzların yalnız kültür yönünden birleşmesidir.

         

        Türkçülüğün uzak ülküsü ise Turan’dır. (…) Bugün bilim yönünden ispatlanmış bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, Tatar, gibi Türk boylarının dil ve gelenek bakımından, kavim yönünden bir birliğe sahip bulunduğudur. Turan kelimesi, Turlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir topluluk adıdır. O hâlde Turan kelimesini bütün, bütün Türk boylarını içine alan bir kavram olarak kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi bugün yalnız Türkiye Türklerine verilen bir isim olmuştur. (…) Benim inanışıma göre, bütün Oğuzlar yakın zamanda bu ad altında birleşeceklerdir. (…)

         

        Türkçülerin uzak ülküsü, Turan adı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. (…)

         

        (…) Yüz milyon Türk’ün bir millet hâlinde birleşmesi, Türkçüler için en kuvvetli bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türkçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. (…) Gelecekte Turan ülküsünün gerçek olması da mümkündür. Ülkü geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü durumunda bulunan milli devlet bugün Türkiye’de gerçek olmuştur.

         

        O hâlde, Türkçülüğü, ülküsünün büyüklüğü noktasından üç dereceye ayırabiliriz: 1- Türkiyecilik, 2- Oğuzculuk yahut Türkmencilik, 3- Turancılık.

         

        Bugün gerçekleşen yalnız Türkiyecilik vardır.  Fakat ruhların büyük özleyişle aradığı Kızılelma, gerçek alanında değil, hayal alanındadır. Türk köylüsü Kızılelma’yı hayalinde canlandırırken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten Turan ülküsü geçmişte bir hayal değildi. Milattan 210 yıl önce Hun hükümdarı Mete, Hunlar adı altında bütün Türkleri birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek hâline gelmişti.”       

         

         Bu sözler, Türk Ocaklıların yüz yıl önceki “Türk Dünyası” algılamasını yansıtmaktadır. Bugün karşımızdaki Türk Dünyası gerçeği bizi Ziya Gökalp’ın kültürel yaklaşımının yerine çok boyutlu bir yaklaşıma götürmektedir. Sadece kültürel değil; iktisadi, siyasi bir Turancılık bugün artık hayal değildir. Önce Türkmenlerin kültürel birliği sonra Turan kültürel birliği gibi bir öncelik sonralığa da ihtiyaç yoktur. Meselâ Ziya Gökalp’ın hiç bahsetmediği Uygurlarla Türkmenler arasında, Azerbaycanlılarla Özbekistanlılar arasında Türkiye kültürüne yakınlık bakımından fark sanıldığından daha azdır.

         

        Bugünün kültürel problemi, dil ve alfabe birliği sağlamaktır. Türkçe konuşan topluluklar, yakın bir zamanda alfabe birliği sağlarlarsa kültürel birlik çok kolay bir şekilde sağlanacaktır. Ondan sonra edebi dil olarak eski iki - Çağatay Türkçesiyle İstanbul Türkçesi- lehçeye ilaveten bir de Azerbaycan edebi lehçesi söz konusu olacaktır ki, bunlar arasındaki ortaklığın artması ve tek bir edebiyat diline doğru evirilmeleri, ortak alfabe sayesinde, mümkün olacaktır. 

         

        Siyasi yakınlaşmaya gelince, bugün “Neysek O”yuz; keşkeler “Hal”i değiştirmiyor. Bizi bugüne geçmiş getirdi. Keşkeler bu geçmişi değiştirmiyor. Gerçekçi bir gelecek kurgusu için bugünün gerçeğini iyi bilmek durumundayız. Bugünün gerçeğini anlamak için de geçmişi iyi bilmek durumundayız. O hâlde geçmişi doğru bir şekilde anlamak, ibret almak hâli iyi anlamak için ve gelecek kurgusu için gereklidir, hâli değiştirmek için değil.

         

        Siyaseten bugün bağımsız devletlerimiz var. Hazar Denizi’nin öbür tarafındaki kardeşlerimiz ayrı birer ulus devlet hâlinde geleceğe yürüyorlar. Birlikte yürüseler gelecekte var olma şansları daha fazla olacak. Aralarındaki benzerlikler ayrı birer ulus devlet olma gerçeğini değiştirmiyor. Ama tersine, ayrı birer ulus devlet olmaları da aralarındaki benzerlikleri ortadan kaldırmıyor. Geleceğe birlikte yürümeleri, ulus devletleri ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; bu ulus devletlerin iş birliği yapması anlamına geliyor.

         

        Bu iş birliği Rusya’yla Çin’le, Şanghay İş Birliği Örgütü ile mümkün değildir. Çünkü hidrokarbon gelirinin paylaşımı problemdir. Rusya, bu kaynakların batıya transferindeki aracı konumunu devam ettirmek istemektedir. Kardeşlerimiz de gelirin gerçek sahibi olarak transferi doğrudan yapma hakkına sahiptirler, ama bu hak ellerinden alınmıştır. Haklarını elde edebilmelerinin yolu iş birliğidir.

         

        İş birliğinin yolu, Türk iş birliğinden geçmektedir. Nitekim 3 Ekim 2009 tarihinde Nahçıvan’da dört Türk cumhuriyeti (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye) böyle bir işbirliği anlaşmasını imzaladılar: “Türkçe Konuşan Ülkeler İş Birliği Konseyi” kurulmasına karar verdiler. Buna Türkmenistan ve Özbekistan’ın da bir an önce katılmasını bekliyoruz.

         

        Türkiye’nin AB’ye girme macerasını, Türk İşbirliği Konseyi ile karşılaştırınca Turan Birliği’nin gerçekleşme şansının ne kadar yüksek olduğu görülüyor. Şöyle ki;

         

        Yunanistan AB’ye 1957’de müracaat etti. Yunanistan AB’ye girer, biz girmezsek, aramızdaki Ege Kıta Sahanlığı ve Kıbrıs gibi meselelerde, avantajlı konuma geçecekti. Bu ve başka sebeplerle biz de müracaat ettik. 1963’te Ankara Antlaşması’nı imzaladık. Bizden çok sonra müracaat eden, bizimle birlikte aday ülke statüsüne alınan Hırvatistan bile tam üye oldu veya olmak üzere; Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya daha önce tam üye olmuşlardı. AB, Yunanistan’ın kendisini tam üye kabul ettiği gibi Güney Kıbrıs Rum kesimini de, bütün antlaşmaları bir tarafa atarak, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak içeriye aldı. Şimdi de 6 aylık dönem başkanlığı Kıbrıs Rum kesiminde. Bize gelince AB’de, aradan geçen 55 yıldan sonra, tam üye olacak mıyız, olmayacak mıyız belli değil. Üstelik bazılarımızın bu AB sevdasını anlamak da mümkün değil. Bunların durumu iyiye gitmiyor; ekonomik olarak batan üyelerini kurtarma çabaları bir müddet sonra çıkar çatışmasına dönüşecek. Bu AB’ye niye girelim? Oradaki kardeşlerimizin hatrına, onların Türkçelerini, müziklerini, dinlerini unutmamaları için AB üyesi ülkelerle iyi ilişkiler devam etmelidir, ama o kadar. Türkiye AB ile yaptığı Gümrük Birliği Antlaşması başta olmak üzere bütün antlaşmalarını gözden geçirmelidir.

         

        Türk İşbirliği Konseyi’ne gelince, 1992’de başlayan ilişkilerimizin 17. yılında konsey kuruldu. Konseyden önce, TÜRKSOY 1993’te, TÜRKPA 2008’de kuruldu. Şimdi iş adamları konseyi, üniversiteler arasında iş birliğini artırma, bilgi değiş tokuşu gibi konular Türk İş Birliği Konseyi’nin gündeminde. Bu 20 yıl içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın (DTM) verilerine göre, Tacikistan da dâhil, kardeşlerimizle dış ticaret hacmimiz 10 milyar doları bulmuş vaziyette ve bunun ithalat-ihracat dengesine bakıldığında, her ikisi de 5 milyar dolar civarında olmakla beraber, ithalatımızın birazcık fazla olduğu görülüyor. Buna kayıt dışını eklersek rakamların daha da büyük çıkacağı açık; nitekim Türkiye İhracatlar Merkezi verilerine göre rakamlar DTM verilerinden daha yüksek.

         

        Bu iş birliğini artıracak yolları geliştirmek durumundayız ve bu imkânsız değil. AB üyesi ülkeler arasındaki benzerlikle ve birlikte olmanın menfaatiyle bizimkini karşılaştırınca çok açık bir fark ortaya çıkıyor. Onlar bir arada olmadan da varlıklarını devam ettirebilir. Biz bir arada olmak zorundayız. Onlar arasındaki kültür ve dil benzerliği bizimkine nazaran çok düşük düzeylerde.

         

        Elbette bu avantajlara karşılık işin zorlukları da var. Hem de çok zor, içten ve dıştan gelen zorluklar bunlar. Dışımızdaki zorluklar deyince, bizim birliğimizden ürkecek güçler geliyor. Bölgede Çin ve Rusya başta olmak üzere, Ermenistan ve İran bizim birliğimizden rahatsız olacaklar. Onlara anlatmamız lazım bu birliktelik, üçüncü taraflara karşı bir savunma birlikteliği değildir. BM’de, başka uluslararası platformlarda birbirimize destek veriyor olmamız, diplomatik bir iş birliğidir.

         

        İçimizdeki zorlukların başında psikolojik direnç geliyor. Meselâ alfabe birliği bizim için çok önemli bir konudur. Ancak buna başta alfabe birliğinden yana olan dilcilerimizin gösterdiği direnci kırmak gerekiyor. Bizimki diyor ki “29 harfi elletmem, Atatürk’ün yaptığı Harf Devrimi’ni deldirtmem!”, Azerbaycanlı diyor ki “ğ harfine ne gerek var?” Oysa bu sadece Türkçede değil, Kazakçada da var; sadece kendisinde yok olduğunu göremiyor, görmek istemiyor.

         

        İkincisi “Rusya ne der?” sorusudur. Kardeşlerimiz yıllarca kendilerini yöneten ve sömüren Ruslar karşısında psikolojik olarak “Hayır!” diyebilecek duruma henüz gelmiş değillerdir. Bunun zaman içinde Türkiye’nin savunma gücü arttıkça kırılacağını varsaymak durumdayız.

         

         

        Cihanşümul Mesajlar

         

        Yirminci asırdan bu asra birçok problem devroldu. Bunların başında çevre meseleleri geliyor. İkinci Dünya Harbi’nin doğurduğu acıların ölçülmesi bile mümkün olmadı. Giderek nimetlerle külfetlerin toplumlar arası paylaşımında büyük bir dengesizlik ortaya çıktı. Üstelik bu dengesizliğin başlıca sorumlusu olan ve aslan payını da alan kuzey toplulukları, nimetlerden daha da fazla yararlanmanın yollarını aramaktan vazgeçmediler. Bu dengesizliğin doğurduğu sosyal acıların, güneydeki açlık ve sefaletin bir gün kendilerine de zarar vereceği bilincinde değiller.

         

        Küresel ısınma, su ve toprak kaynaklarının azalmasından kaynaklanan iklim değişiklikleri, insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Küresel ısınmanın başlıca sebebi olan atmosferdeki sera gazlarının yol açtığı hava kirliliği yanında, su ve toprak kirliliğine yol açan kimyasal atıklar, nükleer atıkların meydana getirdiği zararlı etkiler ilim adamları tarafından durmadan anlatılıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin çoğunun kabul ettiği Kyoto Protokolü’ne göre sera gazları salınımı belirli gelişmişlik düzeyindeki ülkeler 1990’daki orandan 2012’ye kadar %5 azaltacaklardı. 2012 geldi. Kyoto Protokolü’nün güncellenmesi gerekiyor. Teklif edilen metinde 2012, 2020’ye uzatılacak ama %5 de biraz artacak. Bu metin 2007’den beri müzakere ediliyor, ama bir türlü mutabakat sağlanmadı, 2015’e kadar da sağlanamayacağı söyleniyor. Üstelik Kanada, Kyoto Protokolü’nden imzasını çekti.

         

        En ileri ülkelerin en ilkel hesaplarla hareket ettiğini gördükçe, Türk Milletine olan güvenimiz tazeleniyor, güçlü olmamızın insanlık için de bir gereklilik olduğu düşüncemiz pekişiyor. Dahası Türk Milliyetçiliğinin bir savunma refleksi olarak filizlenirken bile, diğerlerinden çok daha mütekâmil -ötekini insan kabul eden - bir milliyetçilik olduğunu fark ediyoruz.

         

        Küreselleşme sürecinden geçilen şu günlerde küreselleşmenin birçok alanda tezahürüne şahit oluyoruz. Hamburger türü yiyecekler, kola türü içecekler, Madonna ve Michael Jackson türü müzik ve Hollywood türü sinema hemen akla geliveren örnekler. Finansta ve reel sektörde, uluslararası rekabet gözle görülür düzeylerde. Bu arada Güneydoğu Asya’dan yükselen sermayenin ne kadar bağımsız olduğu, eğer öyleyse ne kadar diğergâm olacağı şimdilik bilinmeyen, çünkü denenmemiş hususlardır.

         

        Küreselleşmenin müşahede edilmesi gereken birinci alan adalet alanıdır. Nimetlerle külfetlerin dağılımındaki adaletsizliğin önüne geçmek için küresel adalet gereklidir. Bu da bir kültür meselesidir. On altıncı asırda Almanya köylüsünü Türkiye’de çiftçilik yapmaya özendiren olgu, onların feodal beye ürünün %80-90’ını vermesi; Türkiye’de ise, Hıristiyan tebaanın devlete haraç (veya cizye) olarak ürünün, cinsine göre değişmek üzere en fazla %50’sini vermesiydi. Osmanlı’nın büyük olduğu dönemlerde, adaletiyle aranan bir yönetim olduğuna dair çok örnek vardır. Nizam-ı Âlem ve İlây-ı Kelimetullah kavramlarını, “yeryüzünde Allah’ın adaletiyle hükmetmek” şeklinde anlamak gerekir.

         

        Gerçek şu ki, insanlığın akıl gönül birliğini kurmuş yeni bir medeniyete ihtiyacı var. Medeniyetleri, hükmetme iradesini kuvveden fiile çıkarabilmiş kültürler kurmuştur. Bu gelecek medeniyet bizim medeniyetimiz olacaktır. Akıl ruh beden dengesini kurabilmek her kültürün harcı değildir. Bu bizim kültürümüzün gelişme çağlarında oluşturduğu bir dengedir. Buda kültüründe gönül öne çıkar, mistik bir miskinlik söz konusudur. Batı ise rasyoneldir; aklın ve beden gücünün öne çıktığı kültürlerdir Batı kültürleri. Bu dengeyi atalarımız kurmuştur.

         

        İnsanlığın ihtiyacı olan küresel adaleti sağlayacak medeniyet hamlesini yapabilecek kültürel yapı bizde var. Tek eksik, güç olabilmektir. Türk dünyasında birlik çalışmalarının geldiği nokta, Türkiye’nin 1923’ten beri geçen 89 yılda geldiği nokta, bu iradeyi kuvveden fiile çıkarabileceğimizin işaretlerini veriyor. 

         


        


        

        [1] Bu kitap hakkında bir çalışmayı İbrahim Atabey arkadaşımız şu an yapıyor.


        

        [2] Şuun: olaylar, işler


        

        [3] Ziya Gökalp, 1995, Türkçülüğün Esasları, 2. Baskı (Sadeleştiren Yalçın Toker), s.29-33, Toker Yayınları, İstanbul.


        

        [4] O tarihlerde Rusçada ve Batı dillerinde Kazaklarla Kırgızlar ayırt edilmiyordu. O bakımdan Gökalp’ın Kırgızlar sözünden bugünkü Kazakları ve Kırgızları birlikte anlamak gerekir. 


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele