Türk Olduğunu Hissetmek (Türk Hissetmemekte Direnenler)

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        İnsanı ve özellikle Türkleri çok iyi tanıyan ve bilen Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan on yıl sonra söylediği nutku şöyle bitiriyordu: “Ne mutlu Türk’üm diyene”. Burada Türk olup olmamak önemli değildir. Asıl olan kendisini Türk hissetmek ve Türk’üm diyebilmektir. Devletimizin yeni döneminde Türk’üm demek büyük bir mutluluktur. 

         

        İşte söyleyeceklerimiz bu esas etrafında olacaktır. Yine söyleyeceklerimizin iki esas temeli, kaynağı vardır. Bunlardan ilki, Anadolu’nun bir köşesinin insanı olarak bizzat kendimin duyguları ve hissettikleridir. İkincisi ise okuma-yazmayı öğrendikten, yani 1950’lerden sonraki okuduklarımdan, büyüklerimden duyduklarımdan oluşmaktadır.

         

        İnsanın kendisinin ait olduğu milleti, kümeyi veya etnik zümreyi bilmesi onun farkına varması dikkate değer bir husustur. Aslında insanlar, belli bir zaman geçince, olgunluğa erişince bu hususlara dikkat edebiliyorlar. Yani hayatlarının daha geç devirlerde, yani kendilerini yetiştirdikten sonra, aidiyetlerine, ne olduklarını veya olmaları gerektiğine karar veriyorlar. Bu aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir gerçek olup bu ilimlerin de araştırma konuları içinde yer alır. Biz tarihçiler için mesele, biraz daha değişik bir görünüş arz eder; nedenlerine fazla inmeden sadece görüntülerine göre hüküm verebiliriz. Ancak kendimden başlayarak bazı gözlemlerimi nakletmekten geri durmayacağım.

         

        Yukarda bu hususta öncelikle kendimden, yakın çevremden söz edeceğimi belirtmiş idim. Çünkü bu konuda başkalarının, değiştirebilecekleri düşüncelerini değil, kendimin, hiç olmazsa kendime karşı değiştiremeyeceğim kanaatlerden söz edebileceğim. Benzer gözlemleri ve duyguları bu satırları okuyanların da hissettiklerini görür gibiyim. Mesela ben, en yakınlarımdan ana-babamdan başlayarak,  yakın ve uzak akrabalarımdan ve çevremden Türk olduğumuza dair bir söz ve ifade duymamıştım. Bizler ve komşularımız hepimiz birdik, bizler Yatağanlıydık.  Yatağan köyümün adı olup, bazı evlerde yaşıyanların Ürerli (Yüregğilli) , Gaysalı (Kaysarlı) veya Kuucaklı(Kuyucaklı) diye anıldıklarını duyuyorduk. Demek ki orada yaşayanlar da bizlere Yatağanlı diyorlardı, Türk değil.

         

        Yöremizde değdim gibi herkes birdi; sadece oturulan köy farklıydı; sadece Honaz’da “ellik gâvurlar”ın olduğunu sonradan duymuştum. Ne yazık ki Honazlı “ellik gâvurların, komşularına ne dediklerini (yani Türk, Müslaman veya ‘gâvur ‘(!)) bunu ilk ağızdan bilmem mümkün olmadı. Ama şimdilerde seziyorum ki eğer aramızda farklı kimseler olsaydı belki de o zikredilirdi. Sadece farklı olarak “Yörük”lerin adı geçmektedir bizim çevrede. 

         

        Benzeri bir olayı, tarihî kaynaklarda da görür gibi olmuştum. Mesela herkesin aynı ve sonraki bildiklerimize göre Türk olduğu bir ortamda yaşayan Aşıkpaşazade’nin eserinde de benzerini görecektim. Anadolu kökenli hayatında Aşıkpaşazade demek ki, Türk’ü fazlasıyla duymamış olacak ki ne Türk kavramına ne de doğrudan Anadolu kavramına bir önem vermemiştir. Çünkü o bu kavramlar zihninde, etkili bir yer işgal etmiyordu. Buna karşılık başkalarıyla daha çok ihtilatta olan Mehmed Neşri’nin eseri Kitab-ı Cihannüma’da genel olarak Türk’e, Aşıkpaşazâde’den daha çok rastlanır. Çünkü o , Türk olmayanların ortamında da bulunmuştur,. Hele Avrupa sahasında uzun süreli bulunduğundan oradan bakılınca doğudaki memleket demek olan Anadolu kavramını çok duymuş, bilmiş ve de kullanmıştır.

         

        İnsanımızın, yani Türkçe konuşan Türk kültürüyle haşır-neşir olan insanların kendilerini de Türk hissetmeleri için acaba ne gereklidir? Acaba diyorum, kendisini Türk hissetmek için illâ bir yabancı ortamda mı bulunmak gerekiyor? Yabancı bir kimse, kendisine Türk diye hitap edince mi Türk olunuyor. Böyle olunca, Türk olmayanlar karşılarındaki insanı, kendisinin Türk olduğunu hissetmese de onu Türk kabul ediyor, Türk olarak hitap ediyor ve onun adeta Türkleşmesini sağlıyor denebilir. Türkler, kendilerinin çoğunlukta olduğu ortamlarda kendilerini niye böyle hissetmiyor veya hissettiklerini göstermiyorlar

         

        Türk hissetmeme duygusunun, yani bu olumsuzluklarını kökenleri acaba nelerdir? Burada, tabii ilk akla gelen, başka etnik kimlikten gelen kimselerin bu husustaki dirençleridir. Bu türlü dirençleri, günümüzün güçlü büyük devletleri kırmıştır ki, buna aşağıda ayrıca temas edeceğiz.  Bunun dışındaki sebepler ne olabilir; Bu konuda bazı çözümlere henüz ulaşamamış olmakla birlikte, bazı gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

         

         

II.

 

 

        Türklerin veya Türk oldukları kesin olan kimselerin, kendilerini Türk hissetmemeleri konusu da önemli bir gerçektir. Gerçi bu oldukça az sayıda görülebilen bir husustur. Bunun pek çok sebebi olabilir. Biz burada tarihten bazı misaller vermek istiyoruz. XIV yüzyıl ortalarının Türkçe yazılmış bir eser olan Menakıb-ül ‘Kudsiye de bu toprağın ve ülkenin insanlarının, gayrimüslimler hariç olmak üzere iki ana kesime ayrıldığını görürüz: Şehrî ve Türk. Şehirli ile Türklerin birbirinden tefrik edildiği bu ayırımı, ilk bakışta yadırgayabilirsiniz. Fakat aslen Türk olan Mevlana Celaleddin’i Rumî’nin memleketi Konya’da, o zamanlarda Türk’ün çoğu zaman olumsuzluklarla anıldığını lütfen hatırlayın? Burada geçmiş zamanı sorgulamak istemiyor, fakat sadece bir gerçeğe temas etmek istiyoruz.

         

        XIII ve XIV yüzyıllarda demek ki şehirlerde oturanlar kendilerini hiç de Türk hissetmiyorlardı. Onlar kendilerini, o şehirle, şehrin adıyla özdeştiriyorlardı. Nasıl ki benim köylülerinin kendilerini köyleriyle özdeşleştirdikleri gibi. Oysa aslen Türk olan, fakat bir süredir şehirde oturanlar, adeta Türk’den ayrılmış gibi olmakta idiler. Bir başka ifade ile onlar için Türk, ancak yabancı, taşrada, kırda-bayırda veya dağda oturanlar demektir.

         

        XX. yüzyılın ikinci yarısında yakından öğrendiğim bazı gerçekler olmasa, bu ayırımın, yani Türk’ün köylü, taşralı, dağda-bayırda oturanlar demek olduğunun geçmişte kalmış bir anlayış olduğunu iddia edebilirdik. Türk’ün, toplumun entelektüel kesimindeki anlamının, gerçek şekilde bilinmesi bu ayırımın XX yüzyılda, hiç olmazsa ilk yarısında da devam ettiğini kesinlikle gösteriyor. Dolayısıyla şehirli bir insan, Türkçe konuşmasına, Türk kültürüyle iç içe olmasına rağmen kendisini bir şekilde Türk hissetmekten hisleri alıkoyuyor idi.

         

        Türk ordusunun bazı subaylarının, Türk kavramına, mesela sınıf arkadaşları Alpaslan Türkeş kadar önem vermediklerini çeşitli vesilelerle okuyunca, kendimce şöyle yorumlamıştım. Türkeş, Kıbrıs’ta Türk olmayanların ortamında yaşamış, bu kavramı ruhunda erken bir zamanda hissetmiştir. Bu ülkede doğan, çevresinde hep Türk’ü görenler ise bu kavrama, Türkeş’in neye bu kadar önem verdiğini bir türlü layıkıyla değerlendiremiyor ve hatta garipsiyorlardı. Ancak onların da zamanla Türk olmayanlarla temas etmeleri sonucunda Türk kavramına biraz daha sıcak baktıkları anlaşılıyor. Ama yine de hele eğer şehir kökenli ise belirli bir umursamazlık söz konusudur.

         

                    Elbette kendisini Türk hissetmek, aynı zamanda insan oluşunun şuuruna varmayı da engelleyecek değildir. Hele asıl amaç Türk Devleti’ne hizmet olunca da Devletine hizmet edenlerin onun için ter ve kan dökenlerin varlığı apayrı bir netice de doğuruyor. Gerçi burada “İslam” apayrı bir yeni unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

         

                    Türkiye’yi yönetenlerin de ülke içiyle ilgili meselelerle Türk’e hiç de önem vermezler veya vermez görünürken, başka ülkelerle ve devletlerle olan münasebetlerde kendilerini Türk hissetmeleri de benzer gerçeğin bir yankısıdır.

         

                    Ülkemizin yakın yıllardaki bazı gerçekleri, Türk kavramıyla ilgili hususlarda, Türk milliyetçilerini dikkatli olmaya zorlamaktadır.

         

  1. Milliyetçilerin görev anlayışı, namusluluk ve diğer hususlarda mükemmel olmaları gerekir. Bunun yakından gördüğüm olumsuz örneklerinden üzüldüm. Derslerini çok iyi yapmayan, derslerine vaktinde ve düzenli gitmeyenlerin söyleyecek sözlerine ne derece güvenilir ve inanılır ki?

         

  1. Şehrî ve Türk ayırımımın,  etkilerinin günümüzde yaşıyor ihtimaline karşı nasıl hareket etmek gerekir. Günümüz Türkiye’si ve Türkleri de artık çok büyük çoğunlukla “şehir”lerde oturmaktadır.

         

         

  1. Bu sonuncu unsuruna dayanarak, Türk ile “şehir” gerçeğini kesinlikle barıştırmak ve kaynaştırmak ihtimali acaba var mıdır?

         

         

        Son hususlar ve sorular üzerinde biraz daha durmak istiyoruz.

         

         

        II, yazımızın başında, XIII ve XIV yüzyıl Anadolu’sunda görülen Türk ile Şehrî’nin farklılık gösterdiğine dair gerçeğin, günümüze kadar gelmiş olabileceğine kısaca temas etmiş idik. Şimdi onu biraz daha açalım.

         

        Osmanlı döneminde, Devlet’in bir “imperium” olması dolayısıyla bütün imperiumlarda olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nde de devleti kuran Türk’e karşı bir olumsuzluk başladığı gerçektir. Öyle ya devletin varlığı için sadece Türkler değil, yeni Türk olmuş zümreler de ter ve kan dökmektedirler. Burada yeni “Türk olmuş” terimini özellikle kullandım. Genç araştırıcıların üzerinde durabilecekleri bir konudur bu. Çünkü Osmanlı döneminde, ırkı veya etnik kimliği ne olursa olsun, bir Hristiyan, Osmanlı Devleti’nin büyük imkânlarından yararlanmak için Müslüman olursa, bu olaya Avrupalıların kullandığı kavram  “Türk olmek”dir, burada “Müslüman olmuş” denmez.

         

        Avrupalılar için karşılarındaki Müslümanlar içinde hâkim unsur Türklerdir ve muhtemelen bundan dolayı bu kavram, XIX. yüzyılda dahi kullanılmakta idi. Türk’ün Batılılardaki bu geniş ve etkin anlamına karşılık, Osmanlı insanı için Türk, Hammer’in de işaret ettiği gibi,  bozkırın veya genel anlamıyla taşranın haşin ve yaramaz çocuğudur. Ancak bu düşüncenin sadece İstanbul’a, yani payitaht insanlarına ait olması, kaynakların zenginliği açısından olağandır. Bozkurt Güvenç,  Beykoz’da oturan yakınlarının, bir köydeki akrabaları geldiğinde onu “Türk” diye tanımladıklarına Hatıralarında temas ediyor. Fakat bu gerçek sadece İstanbul’a mahsus değildir.

         

                    Türk’ün taşra şehirlerinde de aynı anlamı gösterdiğine Ankara ve Tavas’daki (Yarangüme değil, bugün nedense adı Kale olan gerçek Tavas) iki canlı misal şahitlik ediyor.

         

        Prof. Dr. Muzaffer Arıkan, bir sohbetinde Ankara ve Haymana da oturan akrabaları arasındaki ilişkileri anlatırken, Ankaralıların, Haymanadaki köyden gelen akrabalarını “Türk” diye tanımladıklarını nakletmiş idi. Benzer bir olayı, Tavaslı bir sürücünün ağzından, bir doktor nakletmiş idi. Ben bunları gerçi bir kitabımda da değerlendirmiş idim (Türk, Türklük ve Türkler, İstanbul 2006,IQ yayınevi).

         

                     “Şehir” kavramının daha erken devirlerde, XIII yüzyıl sonrasında Anadolu insanının oluşumundaki etkili yerine temas etmek gerekir. İstanbullu “şehrî”lerden kaynaklandığı anlaşılan yaygın kanaat, şehir ile Türk’ün bir bağı olamayacağı yolundadır. Bu kanaatin kökeninde Menakıb ül Kudsiye’de yankısını bulan anlayış da elbette etkilidir. Fakat bunu gerçekte ülkemizin kültürel alandaki İran etkisinin göstergesi olarak da kabul etmek gerekir. Nasıl olmasın ki Türk, İç Asya’dan, mesela Fergana’dan kopup batıya yöneldiğinde İran sahasından geçmek zorunda idi. İranî unsur ise Türk sayesinde bir önem kazandığından geçenleri de etkiliyordu. Bu etkilenmenin XIII yüzyıldaki görüntüleri bir hayli çoktur.

         

                    O zaman aklımıza gelebilir? Günümüzde bazı cahillerin zannettikleri gibi, Türkler şehirlere hiç yerleşmediler mi? Günümüz veya XIII-XIV yüzyıllar şehirler halkı gerçekten Türk değil, hep yerli Rum veya İranî unsur mu idi? Veya bu şehir halkı büyük kitleler halinde İslamiyeti kabul etmiş de Türk’ten ayrı şehir halkı oluşmuştu? Her nasıl düşünülürse düşünülsün gerçek böyle değildir. Türk Beyi, XI yüzyılda Ankara kalesini Bizans’tan aldığında ordusunun bir bölüğünü kalede kale eri olarak yerleştirdi; Mengücek Gazi Divriği kalesi, Artuk Bey de Mardin kalesi için aynısını yapmıştı. Bu durum Anadolu sahasındaki bütün kale şehirler için gerçektir. Hem kaleye yerleştirilen Türkler öyle bekâr da değillerdi. Aralarında elbette bekârlar vardı, ama önemli bir kesiminin eşi ve çocukları, bir menzil geriden gelip katılmıştı.

         

                    Böylece kale-şehirlerde erken bir devirde kaleye yerleştirilen, kalede oturmaya mecbur ve mahkûm olan Türkler, zamanla kendilerini şehirle özdeşleştirdiler. Eğitim ve dinî etkilerle de yeni özellikler kazanmaya başladılar. Sonunda kendilerini, kale sahası dışındaki öteki Türklerden ayırmaya başladılar. Kendilerini ayrı, farklı görmek arzusu, tüm insanlarda olduğu gibi, Türk insanının da eskiden beri görülen bir yaygın hastalığıdır.

         

                    Şehirli Türkler sadece batıda değil, Türkistan sahasında da benzer görüntü içindedirler. Hem orada İranî unsur, şehirlerdeki bu ayrımı her zaman desteklemiş ve etkilemiştir. Z. V. Togan hocam oradaki eski şehirlere dâhil olan Türklerin zaman içinde, Türk gibi olmadıklarını zannedenlere karşı, onlara “kent türkü” deyimini kullanmış idi.

         

                    Kendini illâ ötekilerden farklı ve hatta üstün görmek ayrı bir gerçektir. Bu gerçeğin alt görüntüsü şehirli Türklerin, bir başka ifade ile 3 nesil önce şehre dâhil olmuş olanların birden kendilerini büyük kitleden ayrı ve farklı görmek hastalığı kabul edilebilir. Türk kökenli oldukları kesin olan şehir halkının, çevrelerindeki bu yaygın anlayış ile kendilerini Türk hissetmemelerini anlayabiliyoruz. Ancak bu anlayışın zaman içinde gerilemiş olduğu apayrı bir gerçektir. Çünkü Türk ile şehir artık o kadar zıt ve düşman unsurlar değildir.

         

         

III

         

         

                    Günümüzde, kapitalist anlayışın etkin olmasıyla şu husus sorulmaya başlandı. Kendimi Türk hissedersem bana getirisi ne olabilir? Gerçi bu anlayış, sadece son iki yüzyılın kapitalist âleminde değil, dünya tarihinin binlerce yıllık geçmişinde de görülebilir. Bunun aksini düşünmek de bir getiri/kazanca yol açabilir. Türk değil, başka etnik kimlik benimsersem getirisi daha çok olabilir mi?

         

        Günümüzde herkesin bildiği bir gerçek vardır, Amerika Birleşik Devletleri’nde, kendi oluşumunun bir neticesi olarak XX. yüzyılda dahi bambaşka etnik kimliklere sahip insanlar, kendilerini Amerikalı olarak görebilmektedirler. Tarihi çok sevdiği söylenen, fakat onun özüne inemeyen Türk insanı, nedense geçmişiyle ilgili önemli hususları hatırlamaz. Oysa dünya tarihinde benzeri oluşumları her gün görmemize rağmen, İnsanların neden Türk olmak istemediklerini anlamak mümkün değildir.

         

                    Elin zencisi, simsiyah bir Afrika kökenli Fransız olabiliyor; hatta geçenlerde İsveçli olup, milli takımda dahi oynayan birisini gösterdiler. Etnik kimlik demek ki çoğu zaman ve çoğu yerde etkili değildir. Benim ülkemde, “Türk” deyince tedirgin olanları görünce, durumu anlamakta zorlanıyorum. Gerçi tarihçi olmamın verdiği bilgi temeli sebebiyle durumu sezebiliyorum. Bu hususun, çoğu zaman tek gerekçesi aklıma gelir. Türk olmanın veya kendisini Türk hissetmenin getirisi nedir?

         

                    İşte burada aslen Türk olsalar bile, başka nedenlerle olsa gerek, Türk olmayı bir kenara bırakan nice insanlar varmış. Bunu da yadırgamıyorum. Avrupalı, Türk’ü yüzlerce yıl çok olumsuz açıdan anladığı ve kabul ettiği için, Türk olanlara, bundan gurur duyanlara hiç de sempati ile bakmaz. En iyimser olanları sadece bu gerçeği kabullenir. Ama birisi eğer Türklerin ortamında Türk’ten zulüm gördüğünü söylerse, hele şimdilerde Ermenilerin yaptığı gibi, geçmişte bir de atalarını Türklerin katlettiğini söylerse, yabancılar tarafından hoş karşılanır, etrafında bir sempati halesi oluşur. Derler ki “demek sen de ‘zalim’(!) Türk’ün kurbanlarından birisin, o halde sana yardım etmek gerek”.

         

                    Görülüyor ki Avrupa’da ve dünyada Türk olmanın getirisinden çok, Türk olmamanın getirisi ve kazancı vardır. Bu görüntünün ülkemiz içindeki uygulaması da hemen aynıdır. Çok yakınlarımdan bilirim, Türk olmanın bir kıymeti harbiyesi yoktur, fakat daha alt kimlikle ortaya çıkmanın havası ve edası tamamen ayrıdır. Türk olduğu veya Türk olması ihtimali çok güçlü olanların bu duygular sebebiyle Türk’e uzak durdukları söylenebilir.

         

                    Geçmiş yüzyıllarda, mesela Reşideddin, XIII. yüzyılda ‘Moğol’ olmanın büyük itibarından ve getirisinin çokluğundan söz edip, herkesin Moğolluğu benimsediğini ifade etmiş idi. Hatta o, bunun Türkler arasında da oldukça çok olduğunu belirtmekte idi. Bir kısım Türk tarihçileri Reşideddin’in bu tavrının, tarihi geçmişi olmayan Moğollara Türk’ün haşmetli geçmişinin ve tarihini yamayarak onların gururunu güçlendirdiği ifade etmiştiler (Ş. Günaltay, İ. Kafesoğlu). Moğollara Türk tarihini XIII. yüzyıl sonlarında köken olarak, yamayarak onların güçlenmesini sağlamak bir yorumdur.

         

        Biz günümüzde bu olayı, herkesin Amerikalı olabildiği gerçeği ile birleştirmek istiyoruz. Nitekim İbn Haldun’un ifadesiyle XV. yüzyıl artık bir Türk devri olduğundan, bu defa herkes Türk olmanın peşindedir. İbn Haldun, Temür Beğ’i görüp konuştuğunda bu gerçeği ifade etmiş idi. Çünkü Türk olmanın, Türk Devleti’nde hizmet etmenin getirisi, kazancı ve faydası çoktur. Gerçi burada XV. yüzyılın ardından, artık Osmanlı Devleti adını alan Türk Devletinde, yukarıda bir imparium olmanın gerekleriyle Türk kavramı biraz gerilemiş idi. Hatta önceden gizliden gizliye, fakat sonra da açıkça bir Türk düşmanlığı da başlamış idi.

         

        Bu durumu, yani kendisini Türk hissetmenin Müslüman âleminde fazla bir etkisi olmadığını söyleyebiliriz. Fakat Batı âleminde Türk olmak, doğrudan Müslüman olup, Türk Devleti’nin hizmetine girmek demektir.

         

        Evet, Türk Devleti’nin hizmetine girmenin getirisi ve kazancı çoktur; kendi ülkesinde aylık 5 altın kazanabilen birisi Türk Devleti’nin hizmetine girerse en azından 50 altınlık bir gelire sahip olabiliyordu. Böylesine bir yüksek getiri sebebiyle, Batılılar doğrudan Türk oluyor, doğulular ise Türk adıyla değil, fakat Osmanlı adıyla yine Türk devletinin hizmetine girip Türk oluyorlar idi. Bir başka ifade ile ismen ifade etmeseler de kendilerini Türk hissediyorlardı.

         

        Burada Osmanlı Devleti’nin yüksek ekonomik durumunun, günümüz aydınları arasında yeteri kadar anlaşılamadığının farkındayım. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Osmanlı Devleti’ni ve idaresini kötülemek anlayışının uzantıları ne yazık ki günümüzde de yer yer devam etmektedir. Bunun acı örneklerine şahit olduk ve tarih profesörlerinin Osmanlı Devleti’nin övülecek hiçbir yönü olmadığını, ekonomisinin tamamen yağmaya dayandığını belirten raporlarını okumuştuk. Oysa XVIII yüzyıl sonlarında dahi, Osmanlı Devleti’nin ekonomik yapısı çok ama pek-çok güçlü idi.

         

        Burada Mustafa Nuri Paşanın Netayic ül Vukuat’ından bir olay aktararak misal vermek isterim. 1768-74 savaşında Müslüman kardeşlerinin güç durumda kaldığını öğrenen Hind Müslümanları aralarında topladıkları ve kendilerine göre önemli sayılan bir parayı İstanbul’a gönderirler. 1780’li yıllarda para divana gelir;  Sadrazam, gülerek teşekkür eder ve der ki, “Gönderdiğiniz parayı, divan üyelerinden herhangi birisi, mesela Kaptanpaşa babamız (Cezayirli Gazi Hasan Paşa) yarın sabah bize getirebilirdi”. Osmanlı devlet adamlarının kendi gündelik hesaplarında dahi bu kadar büyük para bulundurmaları, Osmanlı ekonomik hayatının dev boyutunu gösterir. Dolayısıyla bu büyük ekonomik getiriden istifade etmenin şartı, Müslüman, yani Türk olmaktan geçiyordu.

         

        İsterseniz sonraki gelişmelere değil, Osmanlı Devleti’nin yok oluş sürecine dönelim. Devletten çokları birer ikişer çekip ayrılırken, Müslüman olan Arnavutlar dahi çekip giderken, geride kalanlar Osmanlı kimliğinin çatırdadığını gördüler. Onlar da Osmanlı idiler, Araplar da Osmanlı ve Müslüman idiler; ama devletine silah çektiler. Ve geride etnik kimliği belirsiz gibi olan zümre kaldı. Bunların bir kısmı için Türk, hala taşralı, köylü, dağlı anlamını içeriyordu.

         

         

        Burada Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin kendisini Türk hissetmesi olayına da kısaca temas etmek isterim. Çünkü Milli Mücadele yıllarında Türkler ile öteki etkin kimliklilerin çekişmesi de yaşanır. İstanbul’a taşradan, bir şehir olmasına rağmen Selanik’ten gelen Mustafa Kemal Paşa, İstanbullular için Türk idi. Mustafa Kemal Paşa bunu benliğinde hissetti ve kendisine destek olanların çoğu da taşralılar idi (M. İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa gibi).

         

                    1919’da Yunan ordusunun İzmir’e çıkmalarıyla başlayan olaylar, Türk kavramının öne çıkmasında daha da etkili oldu. Burada artık Müslümanlık kadar, Türklük de öne çıkacaktır. Gerçi Milli Mücadele’de “kâfir”e karşı mücadele unsuru da etkili oldu. Ama Cihan Harbi’ne katılanlar, karşılarında kendilerine ateş eden bazı Müslümanları görünce onların yaptıklarına şaşırdılar. O zaman dinî kimliğin yanında bir de Türklüğün etkili olduğunu hissettiler. Cezayir Müslümanlarının veya Hind Müslümanlarının Türk Müslümanlarına karşı savaşlarında etkili olan, onlara silah çektiren unsur Türklük idi.

         

                    Sonrasında Türk kavramı öne çıktı, Türklük hissi etkili olmaya başladı. Etkili de oldu. Osmanlı kimliği, tarih sahnesinden silinince Türk kimliği öne çıktı. Şimdilerde Osmanlı kimliğini öne çıkarmak çabası, tarihin akışına hiç de uygun değildir. Önemli olan Türk olmak kadar, kendisini Türk hissetmektir. Böyle olması gerekir ki, binlerce yıldır böyle olagelmiştir.

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele