Ankara Türk Ocağı Binası Mimar Ârif Hikmet Koyunoğlu

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

                    Ankara merkez Türk Ocağı Binası’nın yapımına Mimar Ârif Hikmet Bey, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’in emriyle 1927 yılında başlamıştır. Kuruluşundan itibaren yurdun dört bir köşesinde açılmış bulunan ve çalışmalarını başarıyla sürdüren Türk Ocaklarının geçmiş yıllar içinde olduğu gibi, Cumhuriyet’in ilanından sonra da önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Milletçe vermiş olduğumuz Millî Mücadele kazanıldıktan ve zaferle sonuçlanarak Cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra Reisicumhur (Cumhurbaşkanı) seçilen Gazi Mustafa Kemal, ne zaman yurt içinde bir geziye çıksa, millete seslenmek lüzumunu duysa, gittiği şehir veya kasabadaki ilk uğrağı, varsa Türk Ocağı olmuştur. Konuşmasını, kendi ifadesiyle tekrar edelim, “Türk’ün has ocağı” olarak gördüğü o çatının altında yapardı. Bunu doğrulayan pek çok konuşması kayıtlara geçmiştir. Bu kayıtlardan biri, 11 Ekim 1924’te ziyaret ettiği Şebinkarahisar Türk Ocağı defterine yazmış olduğu şu iki cümledir:

         

        “Türk Ocağı, Türk’ün has ocağı, varlık ve birlik ocağı, yüksek alevlerle tütsün, muhitine nûrlar saçsın; yaşasın ve yaşatsın. Türk Ocağı, Türklük güneşinin ocağıdır. Asırlarca bunu söndürmek için çalıştılar. Bu ocak hepimizi aydınlattı.”

         

        Gazi Paşa, gezilerinde ocakları ziyaret ederek bazı önemli açıklamalarını orada yaparken şeref defterine onları öven, tarihimizdeki yerini anlatan böyle sözler yazardı. Ne zamana kadar? Türk Ocakları,1931 yılında bir kurultay kararıyla yerini Halkevlerine bırakıncaya kadar. Ocaklarla ilgili sözlerinden birini daha hatırlatalım; 19 Ekim 1925’te Konya Türk Ocağı defterine takdirkâr bir ifade ile şu cümleleri yazmıştı:

         

         “Gördüm ki ocağınızın yanışı, parlayışı değişmiştir. Ocak’ın alevi çok yükselmiştir. Bu alevin Türk afâkını ne kadar nurlandırmakta olduğunu düşünerek bahtiyarım. Mesainizi, azim ve ciddiyetinizi mütezayit görmekle memnun olurum.”

         

         

        Ankara Türk Ocağı ve Koyunoğlu

         

                    Bu girişi biraz da, geride kalan elli, altmış yılı aşkın bir süre önce, Ankara Türk Ocağı’nın faal bir üyesi olduğumuz için yaptık. 1950’den sonraki yıllarda Türk Ocaklılar, daha önce Halkevlerine devredilen binalarına kavuşma imkânı buldukları için, biz de 1927-1930 yılları arasında yapımı tamamlanarak hizmete giren bu tarihî binada Türk Yurdu dergisini yayıa hazırlayanlar arasında yer alıyorduk. Öğrenci bursu karşılığında, yeniden yayın hayatına girecek olan derginin“Neşriyat Memuru” olarak. Uzun yıllar onun sıcak, kucaklayan çatısı altında bazen şiir okuyan gençler arasına katıldığımız,  bazen özel toplantılarının konuşmacısı olarak görev aldığımız,  bazen de ya alt kattaki kütüphanesinde kitap okuyup ders çalışmak ya da üst katta bulunan büyük salonda üniversiteli arkadaşlarla bir araya gelerek sohbet etmek üzere toplandığımız zamanlar olmuştur.

         

                    Bu satırların yazarı gibi, pek çok insanın hayatında da Ankara Türk Ocağı’na ait o görkemli bina, onunla ilgili hâtıralar sebebiyle unutulmaz bir yere sahip. Ankara Türk Ocağı’ndaki neşriyat memurluğu görevimiz bittikten hemen sonra, çalışma hayatımızı Ankara Radyosu’nda sürdürmüş olduğumuz için, çeşitli programlar hazırlarken bu binanın tarihi ile de ilgilendik ve mimarı Ârif Hikmet Koyunoğlu ile tanışarak kendisiyle binanın yapımı ve yaşadığı dönem hakkında sorulardan oluşan bir sohbet imkânımız oldu. Görüşme günü, kızı Özcan Koyunoğlu (Gündüz) Hanımla birlikte geldiler, Ocak binasının üst katındaki büyük salonda sohbet ettik, sorular sorduk ve tabiî bu arada konuştuklarımızı banda kaydetmeyi de ihmal etmedik. Bu yazı, Arif Hikmet Bey’in o gün anlattıklarından önemli olanları, Ocak binasının yapılışı ile ilgili olarak kaydettiklerimizi sizlerle paylaşmak üzere kaleme alındı.

         

         Sohbete geçmeden önce, bu eseri bize kazandıran mimarı, değerli insanı tanımanın doğru olacağına inanıyorum. Türk Ocağı’nın inşa edildiği yıllara rastlayan dönemde Etnografya Müzesi ile birlikte, yine aynı görkemli görünümleriyle Himaye-i Etfal Cemiyeti(Çocuk Esirgeme Kurumu) , Hariciye  (günümüzde Kültür Bakanlığı ), Maarif Vekâleti ve Adliye vekâletleriyle Lâtife Hanım Okulu binaları, onun Ankara’da mimarimize kazandırdığı eserlerdir. Bu eserlere ilerleyen yıllarda İstanbul, Bursa ve değişik yurt köşelerindeki çalışmalarını da eklememiz gerekir.

         

         

                    Ârif Hikmet Koyunoğlu Kimdir?

         

        Ârif Hikmet Koyunoğlu, 1893yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Hayat hikâyesini anlatan yazılarda bu tarih 1888 olarak verilmiştir; ama Hasan Kuruyazıcı ‘nınYKB yayınları arasında yer alan “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Mimar: Ârif Hikmet Koyundılu” adlı eserde, doğum yılına ait birçok belge ile bu tarihin 1893 olduğu, çoğu yerde geçen 1888 tarihinin yanlışlığı, herhangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Doğru ve kesin olarak doğum tarihi budur (Kuruyazıcı, 2008: 14-17)

         

        Ârif Hikmet, Kadı İsmet Bey’in ikinci evliliğini yaptığı Fatma Virditer Hanım’dan dünyaya gelen çocuğudur. Doğduğunda, amcası Şeyhülislâm Ârif Hikmet Beyefendi’nin adı ona verilmiştir. O daha iki yaşındayken babasının Kartal kadılığından tayini dolayısıyla yeni görev yeri Gebze’ye giderler. Bu, aslında bir çeşit sürgündür. Burada beş yıl kaldıkları için ilköğrenimine de Gebze’de Hâfız Receb’in mahalle mektebinde başlar. O devrin âdeti gereği, hocaya ”Eti senin, kemiği benim.” diye teslim edilerek. Küçük Ârif Hikmet, elifbayı ancak bir yıl içinde öğrenebilir. Daha sonra ona babası hususi hocalar tutmak durumunda kalır.

         

         Baba İsmet Bey, yaşlılığın yanı sıra bir de hastalanarak iyileşmeyince, araya giren tanıdığın yardımıyla1900 yılında, sürgün hayatı son bulur, ailece İstanbul’a dönerler. O da, Aksaray’da zamanın tek özel okulu olan Mekteb-i Osmaniye’de ilkokul öğrenimine devam eder. Bu okulda bir resim öğretmeni vardır: Hoca Ali Rıza Efendi. Öğrencisinin resim yapma konusundaki yeteneğini, sanata olan duyarlılığını görerek onu mimarlığa yönlendirir. Çocukluğu sırasında Yıldız Sarayı’na yaptıkları bir ziyarette, babasının Başmabeyinci olan bir tanıdığı vasıtasıyla Padişahı (Sultan II.Abdülhamid Han’ı) görme imkânını bulur. Çok muhteşem bir koltukta oturur, ressam Zonaro’ya resmini yaptırırken o da bir köşeden seyreder.

         

        Daha önce Gebze’deki evlerinde olduğu gibi, ev işlerine yardım eden, mutfak ve bahçe işlerine bakan hizmetliler yoktur artık… Ailenin, babaya bağlanan sınırlı emekli aylığı (on lira)  ile sıkıntı çektikleri, geçim zorluğu içinde yaşadıkları bu yıllarda o,Vefa İdadisi öğrencisidir.  İşte o günlerin birinde, babasının isteği üzerine karşılaştığı bir acı durumu şöyle anlatıyor:

         

        “Bir gün babamla beraber yaya olarak Fatih’e, Sultanselim’e, Unkapanı yoluyla Eminönü’ne, orada öteberi aldıktan sonra Taşkasap’taki eve kadar yürüyerek gelmiştik. Bunu söylemekten kastım, babamın sağlığının tamamen yerinde olduğunu anlatmaktır.

        Ertesi gün sabahleyin babam beni çağırmıştı.  Pencerenin önündeki koltuğunda oturuyordu. Yanına oturmamı söylemiş ve “Hikmet, ben bugün öleceğim. Çok müşkül bir vaziyette kalacaksınız. Kesemde yalnız bir kuruşum var. Cenaze masrafı için epeyce para lâzım. Kocamustafapaşa’daki arsamızı satmak için sözleşmiştik. Kırk lira peyi bugün vereceklerdi. Al bu makbuzu, oraya git, selâmımı söyle, kırk lirayı al. Onu cenaze masrafı yaparsınız.” demiş ve beni kucaklayarak yanaklarımdan, gözlerimden öpmüştü.”Size bir şey bırakamadım. Fakat şuna emin ol ki, insan yorulmadan para sahibi olursa, onu da yorulmadan, düşünmeden, kolayca sarf eder. Allah sana sağlık ve kuvvet versin. Namusunla çalış, emin ol ki, bütün güçlükleri yenersin ve kimseye muhtaç olmazsın.”

         

        Bu sözleri duyan annem ve ablam gülümsediler. Babam şakacı bir kimse olduğundan, yine şaka ediyor sanıyorlardı. Annem, “Kuzum, kocacığım, böyle acı şakalar yapma. Daha arslan gibisin, çok güzel ve neşeli zamanlar geçireceksin.” demişti.

         

        Babasının dediklerini yapmak için Ârif Hikmet evden çıkar; ama parayı alıp eve döndüğünde onu ölmüş bulur! Babası, annesinin o söylediklerini, yaptığı yorumu yalanlar gibi hayata veda etmiştir. 14 yaşında Vefa Lisesi öğrencisi olan Ârif Hikmet, ölen babasının geride bıraktığı annesi ve ablasıyla baş başa kalır. Üstelik büyükçe bir meblağ borç bırakmıştır arkasında.

         

        “Allah’tan ümit kesilmez” derler ya, zamanın Şeyhülislâmı Cemaleddin Efendi, ölüm haberini ve arkasında büyük bir borç bıraktığını duyunca oğlunu çağırtır, başlarına gelebilecek durum hakkında onu bilgilendirir. İslam dinine göre, yetim kalan bir çocuğun -babasına ait de olsa- borç ödeme mecburiyeti yoktur. Tereke memurları, şahsi, kullandıkları gerekli eşyalar dışında kalanları satarak, toplanan parayı onlar arasında taksim eder. Bunun dışında da herhangi bir şekilde hak iddia edemezler.

         

        Ârif Hikmet durumu annesine anlattığında babasının bir Musevi’de iki kıymetli eşyası bulunduğu hatırlanır, bir yakınları aracı olarak onları rehinden kurtarır, borçlulara gereken para da böylece ödenir,  sıkıntıdan kurtulurlar. Ârif Hikmet, “Faizcinin parasını ve bütün borçları tamamen ödedikten sonra” diyerek devam ediyor, “bizlere on para bile kalmamıştı. Yalnız kalbimiz rahattı, babamızın ardından bir fena söz bile söyletmemiştik. Herkes onu rahmet ve saygı ile anmıştı.”

         

        Şeyhülislâm Cemalletin Efendi’nin aileyi, babamın ölümünden sonraki o günlerde darda bırakmadığı görülür. Ancak, onlara bağlanan dört yüz kuruş aylıkla sıkıntılı bir dönem yaşanmaya başlanır. Ana oğul, daha ucuz bir eve taşınırlar.  O, çalışarak hem okur, hem de evin geçimini sağlamak üzere Beyazıt Meydanı’nda kiraladığı ufak bir dükkân köşesinde defter, kalem kâğıt gibi okul malzemeleri satar, para kazanır. Dersleri aksatmamak için de dükkânı Azerbaycanlı bir genç ile beraber işletirler. Kazandıklarını da aralarında bölüşürler. Ticaret hayatına, geçim derdi yüzünden biraz erken atılan Ârif Hikmet, okul arkadaşları kullanacakları malzemeleri ondan almaya başladıkları için geçinip gittiklerini anlatıyor.

         

        Bu arada daha iyi gelir getirecek giriştiği başka bir iş daha olur: Yazma, yemeni işleri… Kandilli’deki bir atölyede tülbent üzerine kalıpla desen çıkarmayı becerir, onlarla çalışmaya başlar. Resimleri, desenleri iyi çizdiği, kalıpları kımıldatmadan bastığı için patronu ona daha büyük işler verince kazancı iyice artar, eskisi kadar olmasa da sıkıntısız bir hayat yaşamaya başlarlar.

         

         

        Sanayi-i Nafise Mektebinde

         

        Öğrenimini aksatmadan sürdüren Ârif Hikmet, Vefa Lisesinden mezun olur olmaz Sanayi-i Nefise Mektebine girmek üzere açılan imtihanlara katılır ve mimarlık bölümünü birincilikle kazanır.(Yıllar sonra adı Güzel Sanatlar Akademisi olarak bilinen okulun kuruluştaki adı buydu.  1980’li yıllardan sonra da üniversitenin bir fakültesi hâline getirildi, Akademi kelimesi de yerini Fakülte’ye bıraktı.)

         

        Hayatının sıkıntılı bir başka dönemi de böylece başlamış oluyordu. Derslerde kullanılması gereken kâğıt, kalem, sulu boya, pergel takımı, resim tahtası, kalemler vb. malzeme o kadar çoktur ki, hepsini alacak parayı bulmak meseleydi onun için. Ne var ki bizim tecrübeli, becerikli akademi öğrencisi, hepsinin üstesinden gelmeyi bildi. Resim tahtası mı lazım?  Yatağının altındaki kalın mukavva, bu işi görür der ve masa konusunu halleder! Şansı da yaver gider: Mukavvanın üzerine kaplaması gereken kâğıtları, durumu öğrenen bakkal, para almadan verir.

         

         Bundan sonra yaşadıkları daha önemlidir.  Bu uyduruk resim tahtası üzerine derste yaptığı çizimini çok beğenen resim hocası Mösyö Valeri, ona kullanacağı bazı malzemelerle birlikte çok güzel bir resim tahtası alıp hediye edecektir. O, bu hocası ile ilgili hatıralarını bir konuşmasında şöyle anlatıyor: “Bunları senin için aldım. Hiç üzülmeden neşe ile çalışmana bak. Ben de senin gibi kimsesiz, yetim bir çocuktum. Bunun için senin hâlini herkesten daha iyi anlarım,” demişti. Teşekkür etmiş, elini öperek çalışmaya başlamıştım. Bu hayırsever hocamla, İtalya Harbi sırasında mecburen memleketine gidinceye kadar samimî bir dost gibi anlaşmış ve çalışmıştım.”

         

        Öğrenciliği sırasında üstesinden geldiği işlerden biri İstanbul Belediyesinin, Sarayburnu’na doğru bir alanı park yapma girişimiyle ilgilidir. Çalışmalar sırasında halkın girmemesi için bu arsanın etrafına tahta perde çekilmesi işini o üstlenir. Sultanahmet Pazar yerinden seçtiği güçlü kuvvetli küfeci çocukları çalıştırarak hem de sermayesi olmayan bir ticaret adamı gibi... Birkaç keser, testereye ihtiyaç vardır, bunun için gereken parayı da hocası – aynı zamanda Belediye Fen Heyeti Reisi – mimar Terziyan Bey’den alır.

         

         1908 yılında başlayan mimarlık öğrenimini 1914 yılında tamamlar. Buradaki hocalarından biri Vallaury, diğeri Mongeri’dir. Öğrenimi sırasında babası ölünce Ressam Hamdi ve kardeşi Halil Ethem Beyler, onun yetişmesinde maddî bakımdan kendisine destek olurlar. Müze Müdürü Ressam Hamdi bey, İstanbul Askeri Müzesi’nde bazı işleri görmekle onu görevlendirir. Bu arada, ayrıca hocası Cuilio Mongeri ile Saint Antoine Kilisesi’nin yapımında çalışır, geçimini böylece bu yoldan sağlar. Fotoğraçılığa merakının orta mektep yıllarına uzandığını, Phebus Fotoğrafhanesinde çıraklık yaptığını ve akademi öğrencisiyken arkadaşlarının resimlerini çektiğini de söylemeliyiz.

         

         

        Türk Ocağı Üyesi

         

        Fransız inkılabıyla birlikte Avrupa’yı etkisi altına alan milliyetçilik hareketi Balkan halkının da ayaklanması ve bizden kopmasıyla Türk milliyetçilik hareketini de ateşlediği ve Türk Ocaklarının bunun sonucunda doğduğu gerçeği biliniyor. 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti ve 1912’de Türk Ocağı kurulduğunda Ârif Hikmet, genç bir akademi öğrencisidir ve Mimar Kemalettin Bey’in izinde, onunla aynı düşünce etrafında birleşen mimarların başlattıkları millî mimari akımının etkisi altındadır. Türk Ocağı’na üye olması işte bu yıllara tesadüf eder. Bakın o günleri kendisi nasıl anlatmakta?  Ona kulak verelim, mimarımızın ağzından dinleyelim:

         

        “Türk Ocağı açılmıştı. Bu benim amacıma uygun bir teşekküldü. Türklüğün yükselmesi, bu aziz milletin bütün anlamıyla yüksek bir seviyeye ulaşması için çaba sarf eden bu hayırlı cemiyet benim çalışmalarım için de ideal bir yer olacaktı. Ben de ona katıldım ve kendi alanımda, Ocak büyüklerinin de teşvikiyle senelerce çalıştım. Ocak’ın asıl beğendiğim hali, onun hiçbir siyasî teşekkülle alâkadar olmaması, yalnız ilm ü irfan sahasında ve hiçbir tesir altında kalmayarak çalışması idi. İlmî,  fenni, edebî konferanslar; lisan, musiki dersleri verilirdi ve büyük kitaplığımızda yüzlerce genç istedikleri gibi serbestçe çalışırlardı.”

         

        Balkan Savaşı yapılırken askere alındığında Ârif Hikmet Bey’in o kabına sığmaz hâliyle başından çok şeyler geçer, çok badireler atlatır. Hatıralarında bunları uzun uzun kaleme alırken çıkan çatışmalar sırasında yaralandığını, bu badireyi atlattıktan sonra İtalya’ya gönderildiğini, Napoli Hastanesinde tedavi gördüğünü, bir süre bu şehrin caddelerinde aylak aylak dolaştığını, sonra da bir gemiye tayfa yazılarak İskenderiye’ye geldiğini ve gemiyi terk edip limandaki polislere sığındığını, onların da kendisini Medresetü’l-Polis kampına yerleştirdiğini, orada başından geçenleri, sonunda da İstanbul’a, vatana dönüşünü ve annesine kavuşmasını uzun uzun anlatır.

         

        Dönüşünde, akademideki öğrenimine 3. sınıftan devam eder. Bir yandan derslere girer, bir yandan da açtığı büroda mimarlıkla ilgili işler ve fotoğrafçılıkla geçimini temin eder. 1 Kasım 1914’te Rusya savaş ilân edince ertesi yıl Ocak ayının sonunda tekrar askere alınan Ârif Hikmet’in hayatında yeni bir dönem başlayacaktır. I. Dünya Savaşı sırasında Doğu cephesinin ihtiyat zabit vekilidir. Erzurum’da bulunduğu bu savaş yıllarında, negatif film olmadığı için fotoğraf çekmede o zaman kullanılan camları yanında taşıdığını Hasan Kuruyazıcı’nun yazdığı kitaptan öğreniyoruz. Ondaki bu fotoğrafçılık merakı ömrü boyunca devam etmiş, bunun sonucu olarak çekmiş olduğu bir arşivi dolduracak kadar fotoğraf, bizlere tarihi aydınlatmakta yarar sağlamıştır.

         

        Cepheye giden arkadaş grubuyla yolculukları sırasında Ulukışla’da geçen bir hatırası, mimarlık mesleğine olan tutkusunu göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir. Yollara geçit vermeyen yoğun kar yağışı ve vasıta beklenmesi sebebiyle bir gün kaldıkları Ulukışla ile ilgili bu hatırası şöyledir:

         

        “Burada en mühim eser Ulukışla’nın eski Ulu Han’ı, Kervansarayı idi (Öküz Mehmet Paşa Hanı). Oraya gittik. Mesyek itibarıyla bu günün sözcüsü bendim. Hanın dört cephesinde dört kapısı vardır. Bu kapıların taş işçiliği Türk mimarisinin eşsiz numuneleridir. (…) Dehlizlere doğru devam eden bir çok oda kapıları açılmıştır. Dikkat edilecek olursa bu odalardan biri çok süslü ve güzel şöminelidir. Bu oda her halde hanın önemli misafirlerine ait olacaktır.”

         

        Cepheye ulaşmak üzere yaptıkları yolculuk günlerce sürer. Onun ifadesiyle” Türklerin en ileri bir sanat üssü” Niğde’den geçer yolları. Sultan Alâeddin Camii buradadır, onu gezer, inceler; sonra Erciyes Dağının heybetli görünüşü altında güzelleşen şehir, Kayseri’de Hundi Hatun Türbesi ve Medresesi görünür:

         

         “Hundi Hatun Türbesi kırmızımsı taşlarla inşa edilmiş olup, etraf uçları mukarnaslarla süslüdür ve süslü bir altlık üzerindedir. Bu vaziyette türbe yukarıya doğru uçmak, yücelmek gibi bir anlam taşımaktadır. Türbenin içinde güzel bir mihrap vardır “Hundi Hatun Türbesi çok güzeldi,” diyor sözlerini bağlarken. Sonra Sivas, yolları üstünde “Sultan Hanı”na varılır. Arkadaşlarına anlatır:

         

         “Bu harap bir halde olan bina, o devirdeki uygarlığımızın, mimarîde ne kadar ileri olduğumuzun güzel bir belgesidir.” Çifte Minare, Gök Medrese, Şifahiye derken Erzincan, Fırat’ın karşı yakasına geçiş, yol üzerinde Mama Hatun Türbesi’ni ziyaret, Kargın, Cinis, Dursun Beyin Konağı ve nihayet gün ışırken Erzurum!

         

        Sonrası, savaş günleri ile geçer. Bu arada şunu sözlerimize ekleyelim: Enver Paşa’nın emri gereği Avusturyalı bir zabitten kayak dersleri alırlar, kaymayı öğrenirler. Palandökende üç ay süren bir eğitimden geçip verilen görevlere gidilir. O, önce kömür arama işiyle görevlendirilir, sonra cephe ihtiyaç gösterince on misli düşmana karşı savaş yiğitlerin arasına katılır. Onun savaş günlerinde bile, yol boyunca gördükleriyle ilgili olarak bu anlattıkları, daha öğrencilik günlerinden itibaren Ârif Hikmet Bey’in millî mimarimize gösterdiği ilgi ve verdiği önemi ortaya kıymakta. Akademide mesleğinin öğrenimini yaparken daha işin başında Türk mimarisi hakkında bilgisi ve düşünceleri olduğunu bu hatırasından öğrenebiliyoruz.

         

                    Ârif Hikmet Bey’in, askerlik görevi sırasında, mesleğinin ilk eserlerinden biri olarak Erzurum İttihat ve Terakki Fırkası’na ait kulüp binasının yapımını gerçekleştirdiğini de hatırlatalım… Daha sonra 4 Aralık 1918’de terhis edilen Ârif Hikmet Bey, Mütareke sırasında İstanbul’a döner. Dönüş sonrası başından geçenleri anlatırken Ârif Hikmet’in hatıralarında yer verdiği bir olay vardır:

         

                    Mütareke İstanbul’u: Annemle Davutpaşa iskelesi civarındaki eve yerleştik. İstanbul işgal altında idi. Çalışacak, beni alakadar edecek iş yoktu. Ne yapmak lâzım diye düşünürken İngilizler tarafından tevkif edilmiştim. Savaşın ilk yılında Erzurum’da Müslüman olmuş bir Ermeni subayın ihbarı ile tevkif edildiğimi çok sonra anlayabilmiştim. Çünkü tevkifimde hiçbir neden söylenmeden Köprü üzerinde yakalamışlar, Beyoğlu’nda İngiliz karakolu yaptıkları bir otel binasının bodrumu katındaki penceresiz bir yere kapatmışlardı. Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordum.

         

                    Nihayet İngilizlerin askerî mahkemesine çıkarılmıştı. Sordukları sualler hep tarihleri, yerleri ile çok doğru idi. Bunları bu kadar doğru olarak nereden haber almışlardı?  Mahkeme salonunda birkaç ecnebi, şapkalı dinleyici vardı. Onların arasında gözüm o Erzurum’da Müslüman olan Ermeni zabiti görünce hakikati anlamıştım. Savcı diyordu ki: Sen filan tarihte Erzurum’un büyük kilisesinin çan kulesini, yanına topladığın ahaliyi teşvik ederek yıkmışsın. Ermeni mezarlığındaki mezar taşları ile İttihad ve Terakki Cemiyeti binasını yapmışsın ve saire.

         

                    Hepsi doğru idi. Fazla cevap vermeden savcıya sormuştum: Burası neresi? Bir Ermeni mahkemesi mi? Siz İngiliz mahkemesi diyorsunuz, Ermenilerin vekâletini mi aldınız? Bu sözlerim üzerine biraz tartaklanarak yine hapse gönderilmekte iken, o sahte Müslümanın yanından geçiyordum, sırıtarak yüzüme bakıyordu. Anasına, avradına, dinine küfrettim. Söylemedik fena sözü bırakmadım. Bir müddet hapishane olan o bodrumda yattık. Yer betondu, yatak filan yoktu, günde bir ufak ekmek veriyorlardı, bunun yarısını da farelerle paylaşıyorduk.

         

                    Bir müddet sonra yine bir Ermeni arkadaşım imdadıma yetişmişti.  Bu, mimar Aram Artirik idi. Haber almış ve izin alarak yanıma gelebilmişti. Konuştuk, sen hiç cevap verme, ben bir avukat arkadaş ile geleceğim, onunla görüşelim, dedi gitti. Ertesi gün Aram bir avukatla geldi. Erzurum’da yaptıklarımı, bunların sebeplerini anlattım. Mahkeme gün geldi, güzel İngilizce de biliyordu, söze başladı: “Ben de bir Ermeni’yim, fakat hakkın müdafiiyim. Hikmet Bey mimardır. Erzurum’un imar planına göre tanzimine başlamış, yeni açılacak yollar üzerinde ne gibi bina varsa, camii olsun, türbe olsun, yıkılması icap ediyordu. Hatta Erzurumluların çok itikat ettikleri bir velinin türbesi de bu yıkılanların arasındaydı. Çan kulesine gelince, bunun eski ve maili inhidam (çökme tehlikesi altında) olduğu hakkında rapor verilmiş; kendi kendine yıkılacak olursa yanındaki evleri de yakacak ve birçok kişinin ölümüne sebep olacaktı. Bir kaza olmasın diye hükümet tarafından bu yıkılma esnasında Hikmet Beyin nezaret etmesi emredilmişti. Mezar taşları ile inşaata gelince, hangi dine, millete ait olursa olsun, terk edilmiş yazısız taşların ortalarda sürünmemesi için kullanılmalarında bir mahzur görülmemişti. Bütün bu hareketlerde Hikmet Beyin bir kastı, fena bir niyeti olsaydı, ben de bir Ermeni olarak onu müdafaa eder miydim?” diyerek uzun bir müdafaa yaptı ve bir hafta sonra yakayı kurtardım. Hapisten çıktıktan sonra o teresi günlerce aradık, benden korkusundan Paris’e kaçmıştı.”

         

                    Evlenmesi bu döneme tesadüf eder. Mübeccel Hanım’la hayatını birleştirir; onları birbirlerinden ancak ölüm ayırabilir. Genç mimar Ârif Bey, işgal altında geçen, acı günlerin yaşandığı bu dönemde mimarlık yapamadığı için hayatını tabelacılık, fotoğrafçılık ve foto muhabirliği gibi işlerde çalışarak kazanır. Cağaloğlu’daki “Yer altı Fotoğrafhanesi”ni açan, fotoğrafçılık mesleğinde ilk adımı atan Türklerden biri de olmuştur.

         

                    1920’li yılların başlangıcı, Türklüğün bir dönüm noktasıdır… Millî Mücadele’nin başladığı bu günlerde onun İstanbul’dan kaçarak Anadolu’ya geçtiğine şahit oluyoruz (1921). Ankara’ya ulaşıp Kuvayımiliyecilere katılmak için İstanbul’dan bu kaçışında, Polis Müdürü Nevzat Bey’in yardımını gördüğünü yine ondan öğreniyoruz. Ankara’ya geldikten sonra da Şer’iye ve Evkaf Vekâleti İnşaat ve Tamirat Heyet-i Fenniye dairesinde bir süre mimar olarak görevlendirilir. Savaş sırasında yanan binaların tamir keşiflerini hazırlar ve bizzat tamirat işlerini yürütür, Şeriye Vekâletinin yarım kalan bu tür çalışmalarını tamamlar, sonlandırır. O günleri anlatırken “O devirde Ankara, Anadolu’nun bakımsız bir köyü gibiydi…” dedikten sonra, memurlukla mizacının bir türlü bağdaşamadığını anlamış ve Taş Han’ın karşısındaki bir yeri tamir edip kiralayarak serbest çalışmaya başlamıştır. Kapıya asılan tabelâda Türk İnşaat Evi yazılıdır.  

         

         

                    Dumlupınar Şehitleri için Anıt 

         

                    Cumhuriyet’in ilanına birkaç ay var. Büyük Millet Meclisi’nde heyecanlı günler geçirilmekte ve başkent Ankara, bütün devlet erkânının ve fikir adamlarının bir arada bulundukları, evlerde sık sık toplantılar yaptıkları hareketli, canlı bir dönem yaşamaktadır. Ârif Hikmet Bey’in de çalıştığı bu dönemde, başta Gazi Paşa, vekiller, mebuslar, Hamdullah Suphi Bey olmak üzere, devrin yönetim kadrosu, söz sahibi kişileri ile ilişkileri çok iyidir. Türk Ocakları dolayısıyla Hamdullah Suphi Bey’i sık sık görebilmekte, onunla görüşebilmektedir. Geniş ve sözü geçen insanların yer aldığı bir çevrenin içinde olduğu için Dumlupınar’da dikilmesi düşünülen anıt dolayısıyla ilk akla gelen isim de onun ismi olur. Bu anıtla ilgili olarak hatıralarında şunları yazmaktadır:

         

                    “1923 Mayıs ayı sonları idi. Akşam Keçiören’de bir evde Gazi bana dönerek ve cebinden bir not çıkararak “Yeni kurulacak devletin ilk anıtı Dumlupınar’da yapılacak. Adı da “Şehit Asker Anıtı” olacak,” dedi ve notu bana uzattı. Emir gereğince Dumlupınar’a gittim, anıtı yaptım. Topraktan çıkan bir kol Türk sancağını dik tutuyordu. 1924 yılında anıt kendileri tarafından açıldı. Çok beğenmişlerdi.”

         

                    Dumlupınar’daki bu anıt,onun ilk eserlerinden biridir ve aynı yıl içinde kendisine bir de Hacı Bektaş -ı Velî Türbesi’nin onarım işi verilir. Çok önemsenen bu onarımın onun tarafından yapılması neden istenmiştir? Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelirken önce Kırşehir’deki Hacı Bektaş Dergâhı’nı ziyaret ettiği biliniyor. O dönemde postnişin Cemalettin Efendi’dir. Geceyi, yemek yiyip içerek birlikte geçirirler ve bu süre içinde önemli bir görüşme yapılır. Nedir bu görüşme, niçin yapılmış, neler konuşulmuştur?

         

                    Yıl 1920. Gazi, Büyük Millet Meclisi’nin açılışını gerçekleştirmeden önce yapmaktadır bu ziyareti. Hacı Bektaş Dergâhı’na uğraması elbette sebepsiz değildir! Torunu Veliyettin Ulusoy Efendi, yaptığı son açıklamalarından birinde bir noktayı da aydınlatmıştır. Gazi Paşa’nın, “aralarında kalması kaydıyla”  daha o zaman Cumhuriyet’in ilanını dedesine açıkladığını yazmakta. Söz konusu bu kişi, yani postnişin Cemalettin Efendi (Ulusoy) Birinci dönem Büyük Millet Meclisi’nde Kırşehir mebusu olarak yer alacaktır… Ârif Hikmet Bey’in görevlendirilerek o tarihlerde kendisinden bu türbeyi neden onarılması istendiği herhâlde şimdi daha iyi anlaşılıyor.

         

                    Ayrıca bu onarım vesilesiyle bir gerçeği ifade etmek de gerekecek: Ârif Hikmet Koyunoğlu, yüzyıllar öncesinden gelen Türk yapı geleneğine has mezar taşları ile ilgilenmiş bir mimardır. Bu taşların sanatımızda biraz da heykelin yerini aldığını bilen,  bu sebeple konuyla ilgisi ve bilgisi olan ve konuya ait belgeleri millî arşivimize kazandıranlar arasında yer alan bir insandır. O, seçtiği mesleğin gereği olarak çalışmalarında her zaman hem bilinçli olarak hem de özenle Türk mimarlık geleneğini sürdüren hocalardan ilham almış, kendini bu görüşe adayarak yetişmiştir.  Millî sanata daima öncelik tanımış ve Cumhuriyet ilân edildikten sonra ilk on-on beş yıllık dönemin başkent Ankara’sında yükselen binaların bu görüşler doğrultusunda, millî birer yapı olmalarına önem vererek inşa edilmesinde adı geçen bir mimardır, bunu da unutmamak gerekir.

         

        1940’lı yılların Ankara’sında çocukluğunu yaşamış ve o görkemli yapıların önünden her geçtiğinde bilmeden de olsa, bu güzelliği iftiharla seyrederek büyümüş bir insan olarak,  mimar Koyunoğlu’na,  ilerleyen zaman içinde Türk Ocağı’nda bir araya gelişimizde, yapılan binaların artık ‘beton yığınından ibaret’ bir durum arz ettiğini, bunun sebeplerini sorduğumuzda vermiş olduğu cevabı ilgi çekici olduğu kadar düşündürücüydü:

         

         “Bugün dünyada modern mimarî hâkim ama, Avrupa ve onun dışındaki bazı ülkelere, milletlere bakın, her millet kendi millî mimarlığının hususiyetlerine dikkat eder ve eserine bunu yansıtır. Bizde de modern mimarî olsun, fakat üzerinde Türklük hissini göstersin. Biz şümullü bir mimarlığa sahibiz.”

         

         

                    Türk Millî Mimarisi ve Koyunoğlu

         

                    O, hayatını bir mimar olarak sürdürdüğü için, hayat hikâyesinin bu bölümünde, bu konudaki görüşlerine yer vermenin doğru olacağını düşündük. Ankara’da çalıştığı yıllarda Türk Ocağı’nın faal bir elemanıdır. Türk Yurdu dergisinde yer alan çeşitli tarihlerde yayımlanmış yazılarındaki görüşleri derledik,  diyor ki Ârif Hikmet Bey:

         

                    “Bütün dünya sanatkârları iman ederler ki Türk’ün çok yüksek bir mimarisi vardır. Bu mimari, dinî ve içtimaî eserlerde de pek muvaffakiyetli bir çalışmaya sahne olmuştur. İçtimaî mimarîmiz hakkıyla tetkik olunursa modern bir Türk mimarisinin esaslarını tespit etmek mümkün olabilirdi.”

         

                    Zamanında bu alandaki çalışmaları, gördüğü eksiklikleri, şahidi olduğu yanlış uygulamaları dile getirdikten sonra şunları ekliyor: “Türk mimarlarını bugünün düşüncesine göre yetiştirmelidir. Bunun için Türk mimarlarını yurdumuzda çalışan ecnebi adamların yanına verirsek gülünç oluruz.”  Böyle dediği için, eleştirilere muhatap olmuş, hatta ona karşı olanların hışmına uğramıştır, fakat görüşlerini, düşüncelerini dile getirmekten geri kalmamıştır. O, eski Türk mimarlığının bize bıraktığı sanat değeri yüksek eserlerini örnek gösterir, musikide, resimde millî zevk nasıl ön planda yer alıyorsa, mimaride de aynı yol izlenmelidir: 

         

                    “Mimarîde de milletler aynı ruhla hareket ediyorlar. Vücuda getirilen eserler modern dahi olsa, üzerinde ’ milliyetinin rengi’ sabit bir renkle işlenmiştir. Esasen inanılması lâzım gelen bir tarihî hakikattir ki, bütün yenilikler eskiyi tetkikin bir neticesidir. (…) Hiçbir milletin güzel sanatlarını kopya mümkün değildir ve olamaz. Medenî cereyanlar uğradığı muhitlerde ayrı ayrı şekiller alırlar. O şekillerini hepsi medenîdir, fakat renkleri ayrıdır.”

         

                    Aynı yıllarda yine Türk Yurdu dergisinde mimarlık üzerine yayımlanan başka bir yazısının, bu millî konuda nasıl değişmez görüşleri bulunduğunu doğrulamaktadır. Yazının başlangıcında, içtimai ve sıhhi ihtiyaçların vücut verdiği evler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, savunma amacıyla yapılmış kaleler, bayındırlığın önemli eserlerinden olan köprüler dâhil, bütün bunların hepsinin incelenmesi, nasıl yapıldıklarının araştırılmasının gerektiğine işaret ettikten sonra şöyle der:

         

                    “Eski Türk mimari ve inşaatının o kadar yüksek ve kıymetli eserler vardır ki, bunların fen sanat nokta-i nazarından ehemmiyet derecesi ve kıymetlerini ancak ciddî bir surette yapılacak tetkikat meydana çıkarabilir.

         

                    Binaenaleyh eski sanatlarımızın tetkiki millî borçlarımızdan birisi, belki de birincisidir. Bazen deniliyor ki, garbın medeniyet sistemlerini aynen alıyoruz, niçin mimarisini, musikisini aynen almayalım? “

         

                    Mimar Ârif Hikmet Bey’in bu soruya cevabı açık, anlaşılır bir dille şöyledir:

         

                    “Medeniyetin sıhhî ve içtimaî ihtiyaçlarını tetkik etmiş ve yurdunda bir sanat bir sanat yeniliği vücuda getirmek üzere çalışan mimar ve sanatkârlarımızın yapacakları tetkikat binalarımızda millî bir benlik temin edecektir. Medeniyetin nûrlu ışığına doğru giden Türk münevverleri günden güne beynelmilel bir panayır yeri halini alan mahellelerden, bunlardan kurtulmak istiyor. Asrın güzideleri, Türk mimarlarından Türkün bugünkü evini ve onunu katî şeklini bekliyor.”

         

                    Mimarın, aynı dergide yazdıklarından birkaç cümleyle bu konuyu bağlayalım: “Tarihte manasız ve israfla değil, hakikat, iktisat ve fazilet ile var olan Türk mimarisi, yalnız dinî değil, manasının bütün şümulüyle ve ilmî delilleriyle aynı zamanda medenî ve beledî bir mimarîdir. 

         

         

                    Yurt Sathındaki Çalışmaları

         

                    1925 yılı, onun yoğun çalışmalarını içine alır. Bursa’da göçmenler için Karacoba, İkizceoba örnek köyleri onun tarafından bu yıllarda yapılmış, kızı Özcan Hanım bu yıllarda dünyaya gelmiş, Eskişehir Çarşı Camisi’nin yapımını tamamladıktan sonra Etnoğrafya Müzesi ile Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) nun yapımına yine bu yıllarda başlamıştır.

         

                     Onun hayat serüvenini anlatırken yüksek öğrenim yıllarında Halil Ethem Bey ile ilişkisinden söz etmiştik. Onun mezar taşları, bu taşlar üstüne işlenen yazılar konusunda çalışmaları, hatta bir de küçük boyutta, fakat değerli kitapçığı bulunmaktadır. Mezar taşları konusuna yönelmesinde, yüksek öğrenimi sırasında ona yardımcı olan Halil Ethem Bey’in teşvikkâr olacağını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sanat tarihiyle uğraşanlar da çok iyi bilirler ki mezar taşları, bu değerli bilim adamının işlediği, üzerinde durduğu bir konudur ve bu alanda yazılmış ilk eserler de onun tarafından kaleme alınmış, onun hizmetleri arasında bulunmaktadır.

         

                    Ankara Türk Ocağı’ndaki sohbetimizde, eski günleri anlatırken hem Türk mimarisi, hem de önemli bazı kişilere hazırladığı kabir ve mezar taşı çizimlerinden de bahsetti. Bu çizimlerden biri Ziya Gökalp ile ilgiliydi. Ârif Hikmet Bey, zaman zaman Gökalp’in, kiracı olarak Keçiören’de oturduğu eve gider, onu ziyaret edermiş. Hatta bir seferinde, üstadın, hiç ağzını açmadan, sadece onu dinlediğini,  evden ayrılırken de “Yine gel, konuşalım !” demesine duyduğu şaşkınlığı anlattı. Ziya Gökalp’in de, Mehmet Âkif’ in de mezar çizimlerini o yapmış, taşlarını o hazırlamıştır. İlki için on bin lirayı bulan bir harcama yapıldığı anlattı.(Fakat bu arada da bazı kişilerin çalışmasına engel olmaya kalkıştığını açıkladığını da söyleyelim. Sormadık, çünkü engellenmek istenilen çalışmasının, Mehmet Âkif Ersoy ile ilgili olduğunu sadece tahmin etmiyor, daha doğrusu öyle olacağına inanıyorduk.)

         

        Arif Hikmet Koyunoğlu’nun, çalışmaktan yılmayan ve kendi işini kuracak, yürütecek kadar müteşebbis bir ruha sahip insan olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Devlet hizmetinde çalışması uzun sürmez, kendi bürosunu açar ve serbest çalışmaya başlar. Tam o yıllarda hem Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde hem Türk Yurdu dergisinde, başta mimarlık olmak üzere bazı konularda yazılar kaleme almaktadır. Bu işleri yaparken İstanbul ile ilişkisini kesmemiş ve İleri gazetesinin muhabirliğini de üstlenmiştir.

         

         

                    Türk Ocağı Üyesi, Türk Yurdu Yazarı

         

                    1924 Yılında Türk Yurdu dergisinin Ankara’da tekrar yayım hayatına girmesi söz konusu olduğunda ona da bir mektup gönderilerek yazı istenmiş; mektup” Trabzon Mebusu Nâbizade Hamdi” imzasını taşımakta:

         

        “Muhterem Hikmet Beyefendi Hazretleri; Türk Ocağı Merkez Heyeti (Türk Yurdu) nu bütün kıymetli muharrirlerinin muavenetini temin suretiyle Ankara’da neşre karar vermiştir. Bu karar yakında tatbik olunacaktır. Mecmuanın matlup mükemmeliyeti haiz olabilmesi için zât-ı âlilerinin de muaveneti kabul buyurmanızı ve ilk eserinizi mümkün mertebe az bir zaman zarfında göndermek lütfunda bulunmanızı hasseten rica ederiz. (Türk Yurdu)  çok kıymettar muavenetinizin şükranını ve sa’y nispetinde edâya daima hazır bulunacaktır. Muvafakat cevabınızı bekler, hürmetlerimizi takdim ederiz efendim.”

         

                    O yıllarda Türk Ocağı nerededir, çalışmalarını ne şekilde, hangi şartlar altında ve nasıl yürütmektedir? Türk Ocağı, önceleri o zamanki adıyla “Yahudi Mahallesi”nin bulunduğu Hamamönü’ndeki Şengül Hamamı’nın tam karşısında yer alan, Rumlardan kalma bir mektepte faaliyet göstermektedir. Bu mekân; ilim, irfan ocağı için uygun bir yer değildir; yeni bir mekâna ihtiyaç vardır, bu durum konuyla ilgisi olanlara duyurulur. Sonraki gelişmeleri yine Arif Hikmet Bey’den öğrenelim: “Bütün mimarlara mektup yazılmış, bana da geldi, resmini hazırladım verdim. Müsabakaya girenler arasında Mimar Kemalettin Bey, Vedat Bey, Muzaffer Bey, Macar Konsolosu Tahi,. Hocam Mongeri ve diğer önemli mimarlar var. Jüri, Nafia’daki bazı mühendislerden, âlim ve filozof insanlardan ve birkaç ecnebi mimardan meydana geliyordu.”

         

        “ Ziya Gökalp de jürideydi.” diyor anlatırken, onun adını da ilave ediyor, ama Ârif Hikmet Bey’in ilerleyen yaşı sebebiyle tarihlerde bazen yanıldığını, kimi isimleri karıştırdığını tespit ettik yıllar sonra Türk Ocağı’nın üst katta bulunan büyük salonda yaptığımız konuşma sırasında.  Hasan Kuruyazıcı da kitabında bu hatıraya yer vermiş, fakat dipnotunda o tarihten iki yıl önce Gökalp’in öldüğünü de hatırlatmayı ihmal etmemiştir.

         

        Projesi kabul edilirse de onun bina inşaatına başlayacağı günlerde başı, bir türlü dertten kurtulmaz. Yaptığı işlerin karşılığını Belediye’den alamaması iflasına sebep olur. Evi, arabası neyi varsa hepsini elden çıkararak borçlarını öder ve sıfırdan başlayarak, cebinde beş parası olmadığı hâlde yapım işine girişir. Celal Bey (Bayar)  İş Bankası’nın başındadır; gücünün yettiğince, bazen de Akademi’den hocası - Ziraat Bankası binasının mimarı- Mongeri’nin bulduğu ve yapmasına aracı olduğu işlerle hayatını ve çalışmalarını sürdürür. Ulus’ta gördüğümüz Ziraat Bankası binasındaki saçak süslemelerinin çizimi ve renklendirmeleri o günlerde yaptığı işler arasındadır. Bu çalışmalarını açıklarken “Büyük ustalarla işe başladım,” diyor ve hemen eklemeyi de ihmal etmiyor: “Büyük ustalar diyorum, onlar kimlerdi? Bizim çocuklar, başta Bahri olmak üzere yeğenim İsmet, Şinasi güzelce çalışıyorlardı. Ben de etraf konturlarını, gölgelerini ve sair tamamlayıcı kısımlarını yapıyordum.”

         

        Bu işleri yaparken Ocak binasının inşaat talimatnamesini düzenler, yapımı eksiltme yoluyla Avusturya’nın Rellah şirketinin üstlenmesini sağlar. Bütün bunları gerçekleştirdiği o günlere ait notları var:

         

        “O zamanlar Yedigün ve Hâkimiyet-i Milliye gazetelerinde yazılarım yayımlanıyordu. Avusturyalı mimar Holzmeister’in Ankara’ya gelip binalar yapmaya başlaması üzerine bir yazı yazmıştım, hatırladığım kadarıyla şöyleydi:

         

        “Hoş geldin Holzmeister, bu memlekette yeni bir inşaat, yeni bir inşaî çığır açmak doğru bir şeydir. Bütün dünya ileriye doğru gidiyor. Yalnız memleketin sevebileceği yeni bir Türk modern mimarisi düşünülmelidir. Ankara yeni hükümet merkezi olmuştur; bu şehri, İstiklâl Savaşı’nın kahramanlarının sağladıklarını bilen, anlayan Türk sanatkârları yapmalıdır. Bu şehrin benliğini ancak Türk mimarları verebilir. Mimar Holtzmeister büyük mevki sahibi ve sanatkâr bir adamdır. Fakat bizim memleketin inkılâbını kavrayacak, onun eserlerini ortaya koyacak bir adam değildir.”

         

        Bu yazı ve başka bir yazısı yüzünden devrin ileri gelenleri tarafından önce uyarılan mimar Ârif Hikmet Beyin, sonra gazetede yazı yazması engellenir, telif hakları da ödenmez. Bu kişiler Halk Partisi’nden Recep Bey (Peker), o zamanlar adı “Kel Ali” olarak tanınan, bilinen Ali Bey ( Çetinkaya) ve yazılarının yayımlanmaması emrini veren Başvekil İsmet Paşa’dır… Ağaoğlu Ahmet Beyi de bunlara ilave edebiliriz: ”Artık seni gazetecilikten affeyledik!” der, Doğulu şivesiyle…

         

         

        Tarihî Binanın İnşaat Safhaları

         

                    Namazgâh Tepesi üstündeki Türk Ocağı binasıyla bazı yapıların çalışmalarına başlaması işte bu döneme tesadüf ediyor. Ankara’daki merkez Türk Ocağı binası, konusunu ayrı bir bölüm olarak işleyeceğimiz için onun hayat hikâyesini anlatmaya devam edelim. Ankara'da bulunduğu yıllarda yapmış olduğu en önemli eserlerden biri Etnografya Müzesi olmak üzere, diğerleri başta Türk Ocağı ile Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu), Adliye, Büyük Otel, Celal Bayar Evi, Hariciye ve Maarif Vekâleti (günümüzde Kültür Bakanlığı) binalarıdır.

         

                    Zamanla Ankara'da iş imkânı sınırlı hâle gelince 1935 yılında İstanbul'a yerleşir ve hem eski eserlerin onarımı üzerine çalışmalarını, hem de bunun yanı sıra mimarlık mesleğini sürdürerek geçimini sağlar ve doğduğu şehirde hayatının geri kalan yıllarını, günlerini geçirir.  Yine bu yıllarda açılan milletlerarası bir yarışmada birincilik kazanan Koyunoğlu’nun çalışmalarına, Bursa’da Tayyare Cemiyeti Tiyatro ve Sineması’nı, Eskişehir’de Çarşı Camisi, Kâğıthane’de Sadabat Kasrı Cami ve müştemilatının restorasyonu ile İstanbul ve İzmir olmak üzere çeşitli şehirlerde bulunan köşk ve yapıları ilâve edebiliriz.

         

         

        Türk Ocağı Üstüne Sohbet

         

        Onunla konuşma imkânı bulmam bir şans eseri. Türk Ocağı ile ilgili bir sohbet sırasında, binanın mimarı Ârif Hikmet Bey’in o günlerde Ankara’da bulunduğunu öğrendim. Kendisine ulaşmamda kızı yardımcı oldu. Onunla bir gün ve saat tespit ettik ve Türk Ocağı’nın büyük salonunda üçümüz bir araya geldik. Yapacağımız sohbeti benim Radyo programımda değerlendireceğimi, bu sebeple banda kaydedeceğimi biliyordu. Çaylarımız geldi, küçük bir sehpa üzerindeki ses alma cihazı kayda hazır durumda, konuşmaya başladık. Önce, Millî Mücadele sonrası Ankara ile ilgili hâtıralarını anlatarak söze başladı. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, savaşın en hareketli günlerinde Ârif Hikmet Bey Ankara’dadır.

         

        Gazi Mustafa Kemal Paşa ile aralarında belki pek büyük yaş farkı olmadığı için, biraz da yaptığı binaların onun tarafından takdir edilmesinin de payı bulunmuş olacağından, aralarında bir yakınlık olduğunu gördük, onu dinlerken öyle düşündük…

         

         

         Tarihî Binanın İnşaat Safhaları

         

        O yıllardaki Ankara’nın durumunu anlattığı zaman, binanın yapımı sırasında büyük sıkıntılar yaşadığını hissettik. Bir yandan savaş sonrasının yoklukları, bir yandan hiç beklenmedik şekilde çekilen sıkıntılar… İnşaat işlerinin üstesinden gelmek kolay değil. Öylesine bir yokluk çekiliyor ki anlattıklarına göre, ara ki aradığın malzemeyi bulasın! İnşaatta en gerekli malzeme, tuğla, kiremit, çimento, demir gibi şeylerin bulunması zor. İşi binbir güçlükle yürüttüğünü anlattı konuşmasında… Eskiden Rum, Ermeni ustalarından yararlanırlarmış.  Mübadelede bu ustalar kendi memleketlerine veya başka ülkelere gitmişler. Bu yüzden, Ankara Türk Ocağı binasının Namazgâh Tepesindeki yapım çalışmalarına başladığı zaman,  onun bazı işlerini de Kayseri’den getirttiği ustalar üstlenmişler.

         

        Çalışmaların bir an önce başlanması gerektiğini söyleyen Ârif Hikmet Bey, o zamanki durumu şöyle açıkladı: “Uzun zaman alacak taş işçiliğine bir an evvel başlamak lâzım geliyordu. Büyük bir yer hazırladım, bu çalışmalar için. Böyle işlerde her taş, mermer kullanılmaz; mermerler Marmara Adası’ndan getiriliyordu. O kadar uzaktan geliyorlardı, ama Ankara’da onları taşımak büyük külfetti. Vagonlardan indirilmeleri için vinç falan yoktu. Dağılıp dökülmeden inmelerini hazırlattığım rampalarla yapabildik. Daha önce Etnoğrafya Müzesini inşa ederken bayağı tecrübe kazanmıştım.”

         

        Bunları söyledikten sonra, o eski günleri hatırlamış gibi bir iki isim vermenin doğru olacağını düşünmüş olacak ki, Mimar Sinan döneminden bu yana benzeri az görülen bir kimse olduğunu belirterek şöyle devam etti konuşmasına: “ Taşçı ustabaşım Hüseyin Avni Efendi idi. Onunla çalışan yardımcılarıyla beraber gece gündüz demeden çalıştılar.”

         

        Binanın mermer kolonlarının yekpâre olması için büyük bur çalışma örneği verdikleri anlaşılıyor. Hüseyin Usta, Marmara Adasına giderek istenilen büyüklükte mermerler kestiriyor, onları kullanıyorlarmış. İnşaatı üstlenen yabancı bir firma. Bu şekilde çalışıldığını görünce, korkuya kapılmış; “ya ustalar çok para isterlerse?” Onun, bu durumdan endişe duyulması üzerine ilgililerle arasında geçen konuşmayı anlattı, dedi ki: “Onlar, fazla para ödenir diye korkmasınlar, bunun için para isteyen kimse yok. Biz, sanat için böyle çalışıyoruz. Nasıl anlaşma, mukavele yapılmışsa kimse çıkıp ondan fazlasını istemez, rahat olsunlar.”

         

        O günlere tanık olan yeğeni Orhan Alsaç’tan, amcasının Ankara’ya atanmasından sonra, Ârif Hikmet Beyin inşaat sırasındaki halini öğreniyoruz: “O zaman dayım Ankara’daki Türk Ocağı merkez binasını yapıyordu. Ben dokuzuncu sınıfa, Ankara Lisesi’ne kaydoldum. O zaman okul Ankara taşından yapılmış bir binada, takriben şimdiki İhtisas Hastanesinin olduğu yerde idi.”

         

        Yeğen Alsaç’ın sözünü ettiği okul, dediği gibi tam bugünkü Yüksek İhtisas Hastanesi’nin inşa edildiği yerdedir. O zamanlar “Taş Mektep” olarak anılıyordu ve bu satırların yazarı da 1940’lı yılların başında ortaokulun birinci sınıfını orada okumuştur. Bizim öğrencisi olduğumuzda, hastane de yoktu, başka yapılarda… Ön tarafta, bulvara bakan Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nin binası yükseliyordu. Bugün bildiğimiz şekliyle bir bulvar da yoktu ya… Alsaç’ın hatıralarını sürdürelim:

         

        “Öğle tatillerinde ben Türk Ocağı şantiyesine dayımın yanına giderdim. Bazen beraber yemek yerdik. Çoğu zamana da tuzlu halka alırdı dayım, hem nu yer hem binayı dolaşırdık. Büyük salonun koltukları, avizesini, sahne tesislerini ve bütün binanın süsleme işlerini beraberce dolaşırdık ve ben onun ustalara verdiği talimatı dinlerdim. Şark salonunun süslemeleri yapılırken hatıra olsun diye tavandaki lâlelerden bir tanesini de ben boyadımdı.

         

         Dayım müthiş çalışkan ve bilgili, üstün becerikli bir mimardı. Kaba inşaatı harici ince inşaatının hemen her safhasını dayımın yanında olarak yaşadığım için biliyorum, o binanın yapılmasında bir tek yardımcısı olmadan dayım çizmiş, tarif etmiş, hatta birçok detaylarını alçıdan yapıp resimden anlayamayan ustalara göstererek tarif etmiş, yaptırmış ve birçok süslemelerini de bizzat yapmıştır. Yardımcı deyince bir mimar yardımcı kastetmedim. Yanında tek bir ressam yani teknik ressam yoktu.

         

        ….Eski üslûptaki süslemeleri yaparken büyük bir hayranlıkla izlerdim onu. Yaptıklarını maviye çekmekte yardım ederdim ona. Şimdiki ozalit yerine kullanırdık o kâğıtları. O kâğıt şeffaf orjinaliyle beraber büyük şasilere konulur, güneşe tutulur; sonra mavi kâğıt adi suda banyo edilirdi. Banyoda çizgiler mavi üzerine beyaz olarak çıkardı. Onun için de adı maviye çekmekti. Şimdi düşünüyorum da kopya işini dahi dayım yapıyormuş.”  (Kuruyazıcı, 2008 / 260.s)

         

        Türk Ocağı binasının yapıldığı yıllardaki yokluklar anlatılacak gibi değildir. Fakat bütün buna rağmen Ârif Hikmet Beyin, işini başarıyla sürdürdüğünü görüp hayret etmemek mümkün değil. Daha önceleri Ankara'da taş ocakları varmış, ama o yıllarda bu ocakları çalıştırıp taş çıkaran kalmamış. “Tuğla” diye yapılanlar ise, iki üç santim kalınlığında, işe yarar cinsten değil. Kendisi tuğlacı ustaları bulur, yakın köylerde tuğla yaptırmaya başlar. Ne büyük zorluklar çektiğini düşünün, kireç trenle Kütahya’dan getirtilmektedir.  O tarihte ondan başka iş gören bir inşaat bürosu, bir mimar yoktur yeni devletini yeni başkentinde… Ankara’da üç otomobilin bulunduğunu, birinin Gazi’ye, birinin Erzurumlu Nafiz Bey’e, üçüncüsünün de ona ait olduğunu o sohbetimizde yine kendisinden dinledik.

         

        Mimarla yaptığımız bu sohbette bize, Gazi’nin bu inşaata büyük bir ilgi gösterdiğini, fırsat buldukça işlerin nasıl gittiğini görmek için sık sık uğradığını, onunla aralarında geçen konuşmaları anlattı. Bunlardan biri Ankara Türk Ocağı Sahnesi’nde, yer alması için emir verdiği Bozkurt sembolüyle ilgilidir. Türk Ocağı binası yapılırken, salonunun sahnesi, öyle düşünülmüş ki, tiyatro eserl


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele