Gönül: İçimdeki Dış

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

         

        Gönül, Türkçe sözlüklerde dar anlamda “Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı.” olarak açıklanır. “Yürek, kalp” olarak kavrandığı da olmuştur. Geniş anlamda ise, sözcüğe “Duyguların, ruhsal kıpırdanmaların, iç çabaların taşıyıcısı; kişiyi Tanrı'yla, insanla ve dünyayla içten bir ilişki içine koyan, ruhun derinliklerindeki güç; duygunun bağlılık, birliktelik duyuran kavrayıcılığı.” tarzında anlamlar yüklenmiştir.[1] Bazı modern okumalarda ise, gönlün “zihin, altıncı duyu organı” olduğu gösterilmek istenmiştir.[2]

         

        Gönül sözcüğünün etimolojisi üzerine ise farklı görüşler ileri sürülmektedir. Acı olan Türk düşüncesi adına temel bir kavram olan gönül üzerine özellikle kökbilimsel anlamı da içeren araştırmaların yapılmamış olmasıdır. Az sayıdaki yüzeysel bilgi içeren Türkçe Etimoloji sözlüklerinde ise, “gönül/könül” sözcüğünün Orhun Yazıtlarına yapılan küçük atıflar çerçevesinde eski Türkçedeki “sada, avaz, ünleme” anlamına gelen “kög” sözcüğünden türemiş olabileceği ve “göğüs” anlamında kullanıldığı yazmaktadır.[3] Bizce göğüs (kögüz) sözcüğünün gönlü tam olarak karşılayıp karşılamayacağı tartışılmaya açılmalıdır. Elbet gönül, “avaz, ses, kükreme” anlamlarına gelen “kög” sözcüğüne “us” sonekinin gelmesiyle Divan-ı Lügat-üt Türk’te de geçtiği şekliyle“ kögüz” olarak yazılan, günümüz Türkçesinde ise, biraz yumuşatarak yazılıp söylenen “göğüs” kelimesiyle özdeşleştirilebilir. Dikkat çekici olan, bu tarz çözümlemenin kavramın doğrudan doğruya, daha önce kısaca etimolojik dökümü verilen Eski Yunanca “phrenes” ve “phronesis” ile anlam ilişkisine sahip olabileceğini düşündürmesidir. Ancak biz gönül kavramının eski Yunanda olduğu gibi dıştan içe temellendirilmesine karşı değiliz Lakin bizim nazarımızda gönül, Türk’ün emanet ahlakı söz konusu ise, dışsal bir çözümlemeden daha ziyade içe tekabül eden bir duyuş olduğundan gönlün içten dışa bir okumaya da tabi tutulabileceğini, dahası, okunması gerektiğini düşünmekteyiz.

         

        Türk düşünce dünyasında gönül, içle alakalıdır. İnsanın “İç âleminin derinliğini, enginlik ve zenginliğini bütün boyutlarıyla ifade eden sınırsız güçtür.”[4] Elbette iç dışa da yansır. Esasen emanet ahlakı bağlamında kavramı özelleştirirsek, iç ve dış bir bütündür. Bizim bütüncül bakmayı deneyen birçok modern okumadan ayrıldığımız husus, hareketin yönü bakımındandır. Tekrar etmek gerekirse, eski Yunanda nous olarak görünen bizim gönül adını verdiğimiz içtir. İç öze tekabül ettiğinden zahiri gösterge olan logos (rasyonel yeti ya da hesabi akıl) tarafından tam olarak idrak edilemez. Bütünlüğün herhangi bir indirgemeye maruz bırakılmadan sağlanabilmesi için logosun nous esasında belirlenmesi gerekmektedir. Ama modern okumalarda logos ile nous belirlenmek istenmektedir. Bu tarz bir okumada hareketin yönü içten dışa değil, dıştan içe doğrudur. Geçmiş bölümlerde çeşitli yönlerden temellendirildiği gibi, tabiatı itibarıyla gönlün söz esasında okunması mümkün olmadığından dıştan içe hareketlerde indirgeme kaçınılmaz hâle gelmekte ve bütünlük sağlanamamaktadır. Bu durumda gönül kelimesinin kökbilimsel dökümü araştırılırken kavramsal içeriği modern okumaların karşı karşıya kaldığı ikilik doğuran indirgeyici tavırlardan sakınarak birliği kuracak olan içselliğe yönelmek gerekir. Zira gönül ikiliğin değil, birliğin mahalidir.

         

        Gönlün tezahürü olan Türkün emanet ahlakının dayanaklarını tespit edilirken dıştan içe değil de içten dışa bir çözümleme denemesi yapılmak istenirse, çıkış itibariyle, gönül sözcüğünün “kög” ve “us” bileşiminden daha ziyade “gön/kön” kelimesinin veya kökünün “ul/ül” eki ya da sözcüğüyle birleşmesinden oluşmuş olabileceğini de öngörebiliriz. Böylece gönül kavramını bizce Türk tefekkürü ve ahlakı adına daha doyurucu olan içten dışa bir okuma imkânı da doğar. Bu öneri logos esasında da dayanaksız değildir. Çünkü günümüz Türkçesinde “gön” olarak telaffuz edilen “kön”, deri anlamına gelmektedir. Ayıca “kön”, düzgünlüğü anlatan “köni” sözcüğüyle de ilişkili bir sözcük olmalıdır. Zira Divan-ı Lügat-it Türk’te geçtiği gibi, “köni er” “güvenilir kişi” demektir. “Ul” ise, her türlü duvarın temeli için kullanılın bir sözcüktür.[5] Ayrıca “öl/ül”, “su” anlamına da gelir.[6] Suyun hayatiyetle alakalı olduğu çok açıktır. Öte yandan deri dıştır. Su ise içtir. Cana kana tekabül eder. Ul sözcüğünün her türlü ayakta durana temel olması da dikkate alındığında “ul” kelimesinin dışı ayakta tutanı karşıladığı hemen fark edilir. Dışın sağlamlığı ve düzgünlüğü, tabi ki, dıştan çok içe bağlıdır. Bu durumda bizim ileri sürdüğümüz etimolojik çözümleme önerisi doğruysa, gönülde iç ve dış bütünlük arz eder. Bir başka deyişle; ten ve tin birlik esasında var olmaktadır. Ancak logos bağlamında bir öncelik sonralık yapılmak istenirse, aslolan tindir. Zira tin olmadığında ten anlamsızlaşmaktadır. Öte yandan kavramın cesareti anlatan “göğüs” sözcüğünün kökünün rasyonel yetiyi karşılayan “us” ile birleştirilerek okunması da makul bir açıklama sunar. Ancak bu tarz çözümleme, ifade edildiği gibi, dış esasında iç aramak olur. Sonuçsuz kalır.

         

        Gönül esasen içten dışa açılan bir bütün olmasına rağmen, zamanla gönlün ağırlıklı olarak ya da sırf içe tekabül eden bir derinliğe dönüşmesi, incelenmesi gereken bir husustur. Ancak kelimenin kökü, bizim çözümlememizde de vurgulandığı üzere, için bir şekilde dışarılaşmış olduğunu düşündürmektedir. Fakat insan tabiat olarak elbette dışa daha yakındır. Şayet o bu durumun farkında değilse, iç dış tarafından kontrol edilmeye başlanır. Bu ise, içte olanın dış esasında bulunamamasını doğurur.

         

        Netice huzursuz edicidir. Huzursuzluk ise, aşılmak istenen bir bunalımdır. Varılan boşluğun yaşattığı sıkıntıdan kurtulmak isteyen insan, dıştan içe doğru hamleler yapmaya başlar. Artık gönül yöneldiği, aradığı, her türlü huzursuz edici dışa karşı dayandığı ve bulduğu sandığı içtir. Burada iç-dış ayrılmasının kronikleşmesinde dış esasında yapılan başarısız temellendirmelerin hatırı sayılır bir etkiye sahip olduğunun altı çizilmelidir. İşte emanet ahlakı olarak kavramsallaştırdığımız 13. yüzyıl Türkiye’sinde zirveyi gören Türk ahlakının ilham kaynağı olan gönül felsefesinde eski Yunandan destek alan parçalanmanın önüne geçilir. Parçalanan birlik, yeniden tesis edilir.

         

        Gönül felsefesi, bizce İslam felsefesinin içidir. Ancak felsefeler, gönül esasında okunabildiği kadar logos üzerinden de temellendirilebilir. Bu nedenle gönül, İslam felsefesine iç olsa da Batı felsefelerinde görüldüğü şekliyle eski Yunan’dan mülhem yorumlamalara İslam felsefesi üzerine yapılan çalışmalarda da sıkça rastlanır. Lakin İslam filozofları biraz dikkatlice incelenirse, özellikle hem meşşâî (peripatetik/Aristotelesçi) hem de işrakî bağlamlı temellendirmelerde logos bağlamında karşılaşılan indirgeyici duruştan kurtulmak isteyen gayretlere rastlanır. Burada özellikle Farabi, İbn Sina, Suhreverdî ve İbn Arabî gibi filozoflarda çok açık olan bu durumun delillendirilmesine girilmeyecektir. Zira bu ayrı bir çalışma konusudur. Biz İslam felsefesinde hissedilen parçalanmanın İslam felsefesi adına ilk olarak Türkistan coğrafyasında Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesevî’nin gönül felsefesiyle açık seçik kavrandığını ve birliğin yeniden tesis edildiğini ifade etmekle yetinmek istiyoruz.[7]

         

         

        Gönül ve Ahlak

         

        Piri Türkistan’ın hakikati bulan gönlü emanet ahlakının lazımıdır. Çünkü gönül nice zamandır yaşanan ikiliği gidererek birliğin sağlandığı tek mahaldir. Mahal, yer ile karıştırılmamalıdır. Arapçada “mahal” “kurak olmak”, “yağmuru kesilip kuraklaşmak”[8] anlamındadır. Kelimeye yüklenen anlam, gönlün mahal ile niçin ilişkilendirildiğini açıklar. Mahal gönlü idrakte bir eğretilemedir. “Kurak olma” hâli, aslî değildir. Hâle açıktır. “Hâl”, “bir şeyin değişmesidir.”[9] Esasen mahal, belirsizliktir. Cansızdır. Hareketsizdir. İçsizdir. Ancak iç olmaya hazır bir bulunuştur. Zahiri anlamda kurak bir yer, nasıl su ile yeşerirse, bâtınî anlamda da gönül sadece hakikatle canlanabilir. Fakat mahalin hakikate iç olmasıyla, kurak bir yerin su ile hayat bulması eşdeğer değildir. Zira yer ve mahal hakikati temsilde ayrı kategorilerdir.

         

        Burada mahal için “kategori” kavramı gönül denilen iç, arzu edildiği tarzda dile aktarılamadığından kerhen tercih edilmiştir. Çünkü gönül esasında “mahal”, kategori değildir. Ama “yer/topos” bir kategoridir. Mahal ile yerin arasındaki ayrım, bir şeye “iç olmak” ile bir şeyin “içinde olmak” arasındaki fark gibidir. Mesela zamana iç olmakla zamanın içinde olmak özdeş değildir.

        İç olmak, belirsizin belirlenmesidir. İçinde olmak ise, iki belirlinin yeniden belirmesidir. Belirsizin belirmesi, birlik esasında olur. Belirli olandan başka belirlemelere geçme ise, birliktelikler kurmak demektir. Gönlün hakikatle görünür olması, sadece birlik esasında mümkündür. Çünkü hakikat gelmeden gönül, gerçekte “var” değildir.

         

        Bir şeye “iç olma”, “bir” olmayı; bir şeyin “içinde olma” ise, “birlikte” olmayı doğurur. Bir olmakla birlikte olmak özellikle sonuçları itibarı ayrışırlar. “Bir olma”, tinden tene bir dönüşümdür. İlk beliriştir. Geri dönüşü de yoktur. Zira bu beliriş mananın zahir oluşudur. Hakikatin hak olarak tezahür etmesidir. Hak olarak görünmek birlikteliğin sağlanmasıdır. Hakikatin hakkı kuşatmasıdır. Birliğin birlikteliklerle yaşanabilmesidir.

         

        Hakikat, numenal; hak ise, fenomenal âlemdir. Tinsel olan hakikat, tensel boyutta sadece hak olarak görünebilir. Hak olarak tezahür eden, her ne kadar hakikatin bir yansıması da olsa, hiçbir zaman hakikati tam olarak verememektedir. Elbette hak olan, hakikati, fark eder. Ama ne olduğuna karar verme de zorlanır. Bu nedenle hak boyutunda hakikat ne inkâr edilir ne de vazgeçilir. Ancak hakkı bilenler, hakikatten kesinlikle kuşku duymazlar. Hakkı teslim etmek suretiyle de hakikatte yaşarlar. Hakkın hak olarak bilinmesi ise, sadece hakikatte yaşamakla gerçekleşebilir. Hakikatte yaşamak, hakikatle hak üzerinden “bir” olabilmektir. Ancak gönül sahibi olarak gönlü bilenler, hakikatle hakikatte “bir” olabilirler.

         

        Gönül, gönül ehli olmadan idrak edilmez. Bu nedenle gönlün, birlikteliği esas alan logos ile açılması, mümkün olmaz. Logos ile açmak, iç olmayı değil, içinde olmayı gerektirir. İçinde olmak mahal ile değil, yer ile sağlanır. Yer, içinde olduğumuzdur. İçinde olmanın, iç olmadan farkı, geri dönüşe imkân sunan bir değişim olmasıdır. İçinde olunanın dışına her zaman çıkılabilir.

         

        İçinde olma bir takım ortak çıkarlar doğrultusunda gerçekleşen bir birlikteliktir. Birliktelik, iki ayrı unsurun bir araya gelerek yeni bir durumda buluşmasıdır. Yeni durum bir çıkar ortaklığıdır. Tenden tine yükselmeye çalışan hesabî bir hamledir. Birlik ise, hasbidir. Hesap kitap işi değildir. Zira hesaba ve kitaba gelmez. Birliğin hesap kitap işi olmaması, hesabi olan birliğin ihmal edildiği anlamına gelmez. Hasbiliğin farkında olduğu, hesabiliğin eninde sonunda yanıldığıdır. Hasbi yaklaşım, evdeki hesabın çarşıya uymadığının bilir. Hasbiliğin hesabiliği kuşattığının da idrakindedir. Doğru hesabın sadece hasbice yaşandığında sağlanabileceğinden ise, hiç kuşku duymamaktadır.

         

         

        


         

        


        

        [1] Bkz. TDK, Büyük Türkçe Sözlük, gönül kelimesi: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&view=bts (10.02.2015).


        

        [2] Mesela bkz: Hacer Tokyürek: “Eski Uygur Türkçesinde ‘Gönül’ Sözü”, Bilig, YAZ 2013/SAYI 66, s. 248. http://yayinlar.yesevi.edu.tr/index.php?action=show_article&bilig_id=55&article_id=867 (10.02.2015).


        

        [3] [ Orhun Yazıtları (735) : közde yaş kelser tıda köŋülde sıgıt kelser [gözden yaş gelse gönülden ağıt gelse] ] bkz. http://www.etimolojiturkce.com/kelime/gönül (10.02.2015).


        

        [4] Mahmut Kaya: “Gönül” bkz. http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php (10.02.2015).


        

        [5] Kaşgarlı Mahmut, DLT, s. 241 (kön), 242 (köni), 554 (ul).


        

        [6] Fuzulî Bayat: Türk Mitoloji Sistemi, Ontolojik ve Epistemolojik Bağlamda Türk Mitolojisi 1, Ötüken Yayınları, 2. Basım, İstanbul 2011, s. 323.


        

        [7] Piri Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, Türk dünyasının en önemli manevi mimarıdır. Kurucusu olduğu tarikata daha sonra Yesevîlik denilecektir. Anadolu’yu Türkleştirenler Hoca Ahmed Yesevî’nin Alperenleridir. Türkleşmek İslamlaşmak demektir. (bkz. Hoca Ahmed Yesevî: Divan-I Hikmet, Hazırlayan: Dr. Hayati Bice, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 2010, s. 9, 10). Malum olduğu şekliyle Tasavvufî tarikatlar, sülûk silsilesi bakımından dört halife üzerinden Hz. Peygamber’e kadar ulaşırlar. Hoca Ahmed Yesevî’nin önemi, Peygamberden gelen üç ayrı kolun kısa sürede Türkistan coğrafyasını kuşatan Yesevilik’te birleşmesinden ileri gelmektedir. (bkz. Selçuk Eraydın: Tasavvuf ve Tarîkatler, Marifet Yayınları, 3. Baskı İstanbul 1990, s. 367). Hoca Ahmed Yesevî’nin Piri Türkistan olması ise, birleştirici kudreti harekete geçiren ilk Türk ereni olması hasebiyledir. Anadolu’yu pirlerinden aldıkları birlik nefesiyle mayalayan alperenler, Türkü nice asırlar iri ve diri kalmasına vesile olmuşlardır.


        

        [8] Bkz. “mahal” kelimesi, Mevlüt Sarı: Arapça Türkçe Lügat, İstanbul 1982, s. 1415.


        

        [9] Bkz. “hâl”, kelimesi, M. Sarı: Arapça Türkçe Lügat, s. 367.


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele