Bilim Teknoloji Diye Bir Meselemiz Var mı?

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336


 

Ar- Ge ve inovasyon olmadan zenginliğe giden yol yoktur.

Hatıralara türbedarlık ederek kaç sene barınılabilir?

Bilim-teknoloji meselesi Sakarya meydan muharebesinden veya

TRT yayıncılığından daha mı az önemlidir?

 

 

Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr,

teknoloji üretmeyen ülkenin kaderini küresel güçler,

komşuları ve düşmanları tayin eder.

 

        Ülkemizin refahına katkıda bulunabileceğimiz biricik mesele bilim ve teknolojiye gereken önemi vermekten geçtiği hâlde toplum gündeminde gerektiğince yer almıyor. Hafif sanayi denilen tekstil, plastik ürünleri, domates, limon, fındık, zeytin, incir, basit makina ihracatıyla sağlanabilen hayat standardı ve güvenli yaşama ortamı mevcut durumdur.

         

        Türkiye’de ülkenin refahına katkıda bulunacak düzeyde bilim ve teknoloji üretiminin olmaması toplum önderleri ve aydınlar tarafından halledilmesi gereken birinci öncelikli mesele olarak görülmüyor. Batı toplumlarının zenginliğinde ana kaynağın orijinal bilimsel buluşları endüstrileşmeye çevirip pazarlamak olduğu bilindiği hâlde görmezden geliniyor veya üzerinde düşünülmüyor. Tarih, ülkemizin 300 yılı aşkın zamandır çektiği sıkıntıların temelinde bilim-teknolojide çağın gerisinde kalmamızın yattığını fısıldıyor: “Bilimde geri kalmışlıktan kurtulmadan stratejik bir coğrafyada huzur içinde yaşanamaz.” diye. Duyan yahut ilgilenen var mı bilmiyoruz?

         

        “Dünyada Bilim-Teknoloji Yarışı, Ar-Ge İnovasyon” başlıklı konferanslarımda tarihin bu fısıltısını gençlere duyurmaya çalışıyorum. İyi şeyler yapabilmek için önünde bol vakti olan genç zihinleri bilim insanlarının kişilikleriyle, çalışmalarıyla, başarılarıyla heyecanlandırmak, onların yoluna çekebilmek ve özendirmek istiyorum. Lâkin… Meselenin ehemmiyetini bilmeyen yöneticiler duvarını aşmak pek müşkül. Mesela bir valimiz Hacivat-Karagöz için destek olduğunu söylerken bilim teknoloji için imkân bulamıyor. Belediye başkanları halka aşure dağıtmak için, şehrin her mahallesinde iftarlar vermek için bol bol imkân bulurken bilim teknoloji konferansı için bulamıyor. Bir başkası boş salonu vermemek için bahaneler sayıyor vs. Millî Eğitim Bakanımız da okul müdürlerini aile birliğinden çıkardı, kültürel etkinlik yapamasınlar diye elini kolunu bağladı çok şükür (!).

         

        Fen liseleri olmuş tıp fakülteleri hazırlık lisesi. En seçkin gençlerin okuduğu bu okulların mezunları çoğunlukla Tıp fakültelerini tercih ediyorlar. Bilim adamı olmak, araştırma yapmak, yeni teknoloji geliştirme arzusu öncelikleri içinde değil. Görebildikleri en refahlı insanlar tıp doktorları olmalı ki, tercihlerini hekim olmak için kullanıyorlar. Her türlü siyasi-sosyal çabanın üstünde hayat memat meselesi olarak gördüğüm bilim-teknoloji işini nasıl gündeme aldırabiliriz derdindeyim. Sizin gündeminizde Doğu Türkistan, Kırım, Kerkük, Kıbrıs, PKK, PYD, Suriye olabilir. Hatta ilk seçimleri mutlaka kazanmak olabilir. Saygı duyarım, ama bunların çözümünü bilim teknoloji işini başarmakta görüyorum. Burada şu soruyu sormanın zamanıdır: Toplum, aydınlar ve yöneticiler için bilim teknoloji diye bir meselemiz var mı?

         

        Kestirmeden cevap vereyim yok. Olsaydı Mehmet Akif ağabeyim yüz yıl önce sitem etmezdi:

         

        “Niye ilmin adı yok koskoca millette bu gün? / Çünkü efkârı umûmiyye aleyhinde bütün.”

        “İbni Sînâ’ları yüzlerce doğurmuş iklim / Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin, ne akîm.

         “Bu cehâlet yürümez, asra bakın, asr’ı ulum” (Bilimler Asrı)

         

        12 Mart gelince İstiklal Marşı için, 18 Mart olunca Çanakkale Şehitlerine şiiri için baş tacı edilen Mehmet Akif Bey bilim-teknoloji, medreselerdeki bilim karşıtı eğitim, hatta bilim düşmanlığı gibi konulardaki şiirleri için bırakın baş tacı edilmeyi, görmezden gelinir. Bu mısraları mesaj vermek için değil de iş olsun diye söylemiş kabul ediyoruz demektir.

         

        Akif’in siteminden yüz yıl geçti bir kişi çıkıp da “Mehmet Akif’in mesajını aldık. Büyük hatalar yaptık, hatalarımızdan ders aldık. Pişman olduk, artık bilime önem vereceğiz.” diyeni duyan, gören, bilen var mı?  “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır!” işin en kolayı.

         

        Şöyle seslenmek geliyor içimden:

         

        “Yine kazanacaksın Türkiye’m, bilim teknoloji de neymiş? Bilim teknoloji olmadan kalkınma olmaz, vatan korunmaz, dirlik-düzen sağlanmaz, Ar-Ge ve inovasyon olmadan zenginliğe giden yol yoktur diyenlere kulak asma. Boş ver ki huzur (!) bulasın.

         

         “Her ne var ışk (aşk) imiş âlemde… İlim bir kıyl u kâl imiş!” (İlim dedikodudan ibaret imiş) diyen Fuzulî senin atan değil mi? “Teknoloji üretmeyenler teknoloji üretenlerin ayakları altında kalırlar” diye söylense de düşünmeğe değmez. Zaten ayakaltında kalmak da nedir ki? En çok Endülüs Müslümanları gibi din değiştirmeye zorlanırsın, biraz ırza namusa tasallut ederler, biraz imha edilirsin, Karabağ’daki gibi biraz canlı canlı derimizi yüzerler o kadar. Hristiyanlığı şeklen kabul edip de özde Müslüman kalmaya çalışan Endülüs Müslümanlarının (Moriskolar) başına gelenleri merak etmenin kimseye faydası olmaz. Ramazan ayında morisko komşusuna domuz eti ikram eden İspanyol’un yemedi diye engizisyona ihbarda bulunduğunu bu yüzden cezalandırıldığını bilsek ne bilmesek ne? Hattâ “Bunlar ne biçim Hıristiyan, her yemekten sonra ağızlarını çalkalıyorlar, Aralık ayında bile yıkanıyorlar” diye ihbar edilip hapse atılanlar dünde kaldı.”[1]

         

            Mehmet Akif ağabeyim can sıkıntısından bir beyit daha söylemiş. 

         

             “Çünkü yerleşme için gezdiği yerlerde fünun / Önce gayetle büyük hürmet arar, sonra sükûn.”

         

        “Biz hareketli bir milletiz. Bilime ayıracak ne zamanımız olur ne de hürmetimiz, hele de sükûn asla” deyip burada bırakalım.

         

         

        Bilim Rağbet Gördüğü Yere Göç Eder

         

        Bilim Çin’de baş verdi. Çinlilerin izni ve haberi olmadan tüccarlar, köleler vs. tarafından dünyaya yayıldı.[2] Johan Gutenberg’in bulduğu söylenen Matbaa aslında Çin işi. Çinli baskıcılar, tahta kalıplı basım endüstrisi kurdular. 953 yılında Konfüçyüs’ün klasikleri 130 cilt olarak basılıp halka satıldı. (Gutenberg’den 500 yıl önce.) Tek tek harfler dökerek baskı yapmak da Pi Sheng adında bir Çinlinin işi.[3] Batılılar her şeyi neden kendilerine mal etmişler ayrı bir konu. Ahmet Rıza Bey bu işe kafa yormuş.[4]

         

        Bilim-Teknoloji rağbet gördüğü yerlere göç etti. Bağdat, Endülüs, Türkistan Bilimin yeşerdiği ortamlar. İslâm’ın ilme verdiği değeri idrak eden Halife Mansur ve Me’mun, Mısır’dan, Bizans’tan, Hipokrat’ın, Öklid’in, Eflâtun’un ve Aristo’nun eserlerinin kopyalarını Bağdat’a getirttiler. Laboratuvarları olan üniversiteler açarak ilerlemenin ortamını hazırladılar. Yöneticiler âlimlere refah sağlamasaydı âlimler kendilerini araştırmalara veremezlerdi. Bilim öğrenmek isteyen Avrupalılar, İslâm dünyasına koşuyordu. Pierre le Venerable, Endülüs’e ilk geldiği zaman, İngiltere’den, Astronomi öğrenmeye gelmiş bir sürü insan gördüğünü hikâye eder. Adelard ve Barthe, Reading gibi matematikte ün yapmış İngilizler, tahsillerini Endülüs’te yaptılar. Kilise mensuplarının bir kısmı, içlerinde iki de papa olmak üzere tahsillerini tamamlamak için Kurtuba’ya gittiler. İbn Sina’nın Kanun Fit Tıb adlı eseri 19. yüzyıla kadar tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutuldu, İncil’den sonra en çok basılan eser unvanı var. Fatih, Akşemsettin ve Sarıca Muslihittin’in birlikte yaptıkları 680 kg’lık gülleyi 1.200 metre ileriye atan Şahi adlı top fizik, kimya, matematik harikası. Preveze’de, Mohaç’ta teknolojik üstünlüğümüzle kazandık. Osmanlı donanması topları dâhil, bir tek çivi, bir metre atlas ithal etmeden tamamen kendi tersanelerimizde, kendi imkânlarımızla yapılıyordu.

         

        Peki ne oldu da Mehmet Akif ağabeyim: “Niye ilmin adı yok koskoca millette bu gün? / Çünkü efkârı umûmiyye aleyhinde bütün.” dedi. Mehmet Niyazi Özdemir’e göre önemli sebeplerden biri, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği Eşari zihniyetli âlimler.

         

        “Eş’arîlik Arap âlemine tamamen hâkim olunca, varlıklarını hür tefekküre borçlu bulunan ilimler, Maveraünnehir’e göç ettiler. Birûnî’ler, Harezmî’ler, İbni Sînâ’lar, dünya ilim âleminin yüz akı daha pek çok âlimler orada yetiştiler. Medreselerde Eş’arî zihniyeti hakim olunca, insana sevap kazandırmıyor gerekçesiyle fizik, matematik gibi felsefeye dahil olan ilimler, medreselerden atılmaya başladı….Böylece bilim pazarı kesatlığa uğrayıp, yıkılmaya yüz tuttu.”[5]

         

        Medreselerin yozlaşması: Kanuni döneminde, padişahın bazı kişileri alt kademelerde müderrislik yapmadan üst kademelere ataması, ilmiye mensupları arasındaki bozulmanın başlangıç noktası oldu. İltimas ve rüşvetle pek çok kişi, kadılık (her türlü davaya bakan mahkemelerin başkanları) ve müderrislik (medresede ders veren profesör) görevlerine atandı. Rüşvet ve iltimasın alabildiğine arttığı bir toplumda, bilginin ve faziletin ayırıcı ve üstün özelliği kalmadı. Her mevki, akçesi olanların eline geçti.

         

        Kadızadeliler, devletin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulabilmesi için camilerin Hz. Peygamber dönemindeki gibi tek minareli olması gerektiğini, başta Sultan Ahmet Camisi olmak üzere, fazla minarelerin yıkılmasını, kaymakam, vali, kadı, subay çocuklarının doğuştan babalarının unvanına sahip olmasını ve maaşa bağlanmasını istediler. Söyledikleri yapılmayınca isyan çıkardılar. Köprülü Mehmet Paşa, mallarına el koyup liderlerini Kıbrıs'a sürdü. Millet beladan kurtuldu ama mesele bitmedi. Bilim ve teknoloji meselesine bundan sonra önem verelim diyen olmadı.

         

        Refah ve huzur içinde insanlar, tertemiz medeni şehirler, tabiatla barışık sanayi, tüm dünyaya örnek bir millet olmak için önceliğimiz bilim, ar-ge ve inovasyon olması gerekirken başka konularla oyalanmaya devam ediyoruz.

         

        Var olmanın ve var etmenin kuralları her gün değişiyor. Bizi bugüne kadar getiren anlayışımızın bundan sonra bizi taşıması imkânsız. Domates, limon satarak bayrağı gönderde tutacağımızı düşünmek akla ziyan. Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatı, Halep, Karabağ, Kaşgar, Gümülcine, Myanmar, Habeşistan, Filistin daha kaç yüzyıl boynu bükük duracak?  Biz hangi güçle ayakta duracağız? Hangi güçle kardeşlerimize, insanlığa hizmette bulunacağız? 

         

        Türkiye, bugün bilim teknoloji üretimi için yapması gereken, yarın yapması gereken, uzun vadede yapması gereken ödevlerini ötelemektedir. Türkiye teknoloji konusunda Türkiye ile yarışmıyor, dünya ile yarışıyor. Rakiplerimiz olan milletler bilim teknoloji alanında bizden çok daha hızlı koşmuşlar ve koşmaya devam etmekteler. Bu bakımdan yapabildiklerimizi bilerek ve yapamadıklarımızı itiraf ederek, vakit kaybetmeden işe koyulmalı, var gücümüzle işe asılmalıyız. Türkiye dün yapabildiği ve hâlihazırda yapageldiği iş yapma biçimiyle geleceğe gidemeyeceğini kabul etmeli, yeni bir çalışma sayfası açmalı, uygulanabilir projeler geliştirerek kuvveden fiile geçmelidir. İktidarlar değişse de bilim teknoloji politikaları kesinlikle değişmemeli. Makedonya’dan İzmir’e göç etmek zorunda kalan babanın: “Oğlum Türkiye’ye sahip çıkacaksın. Gidecek başka vatanımız yok.” ikazını biliyoruz. Vatana ancak bilim teknoloji ile sahip çıkılabileceğini ise düşünmeye, bunun için gayret göstermeye çalışmıyoruz. Bilim teknoloji işinde ülkemiz ağır, çok ağır bir uykuda.[6]

         

        Gaspıralı İsmail Bey’in Hindistan dönüşü Sultan Abdülhamit Han ile Türklüğün durumunu konuşup karşılıklı gözyaşı döktüklerini, sarılıp ağlaştıklarını biliyoruz. Ağlamak yerine sıkıntılarımızın bilim ve teknoloji meselesini ihmal edişimizden kaynaklandığı teşhisini koyabilselerdi, “Yiğit, düştüğü yerden kalkar.” misali çözüm için bilim-teknolojiye sarılma kararı verselerdi, Gaspıralı İsmail Bey’in “Sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (açmalı)? Gaflet sahrasında serilip kalmış koca bir milleti ne ile ayağa turguzmalı (kaldırmalı)?” sorusuna birlikte cevap vermiş olacaklardı.[7]

         

        Sakarya muharebesine lojistik destek sağlamak ve kazanmak için Tekalifi Milliye Emirleri çıkarıldı.[8] Her evden bir çift çorap, çarık, çamaşır istendi. Öküzlere, arabalara, tüccarın malına el konuldu, yeter ki muharebe kazanılsın diye. Ve kazanıldı. TRT yayıncılığı için elektrik faturalarına yüzde 3,5 ekleniyor. Bilim teknoloji meselemiz için ne yapıyoruz? Hangi fedakârlığa katlanıyoruz? Yahut bizden fedakârlık niçin istenmiyor? Bilim teknoloji meselesi Sakarya Meydan Muharebesi’nden yahut TRT yayıncılığından daha mı az önemlidir? Birçok insan hayır için, öbür tarafta kendisine faydası olsun diye menkul-gayrimenkul bağışta bulunuyor. Bilim-teknoloji için bağışın sevap olduğunu bilip de bağışlamak isteseler ne yapacaklar? Böyle bir vakıf, kamu kuruluşu, STK var mı? Yoksa bu aydınların, vatanseverlerin ayıbı değil midir?

         

        Gündelik meseleleri bir yana bırakıp da bu meseleye ne zaman öncelik verilecek? Öncelik verilmesi için ne yapmamız gerekiyor?

         

        Hüküm: Ar-Ge inovasyonsuz kalkınmak ütopyadır. Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr, teknoloji üretmeyen ülkenin kaderini küresel güçler tayin eder.

         

         

         “Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yoktur.” 

         

        “Antoine-Laurent de Lavoisier (1743-1794): Hukuk tahsili yapmıştı ve Fransız barosunun üyesi idi. Yüz bin Frank kadar yıllık gelirini kimya deneyleri için harcıyordu. Bugün bildiğimiz 108 elementin 20’sini bulma şerefi Lavoisier’e aittir. Solunum konusunda deneyler yaptığı bir sırada kıskanç bir kimyacının iftirasına uğradı. Vergi toplamada usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle tutuklayıp 5 dakikalık bir yargılama sonucu 28 kişiyle birlikte giyotine gönderip infaz ettiler. Savunması sırasında böyle bir dâhinin bilime yaptığı hizmetlerin dikkate alınmasını isteyenlere mahkeme başkanı yargıç Coffinhal’in söylediği şu söz tarihe geçmiştir. “Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yoktur.” (Adrian Berri, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK Yayınları 1996,.s170.) 

         

        


         

        


        

        [1] Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, Doç. Dr. Ahmet Özdemir, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara-1997, s. 131.


        

        [2] Halkın Bilim Tarihi, Clifford D. Conner, TÜBİTAK Yayınları, Ankara-2005, s.181.


        

        [3] a.g.e. s. 182.


        

        [4] Batının Politik Ahlâksızlığı, Osmanlı Ayan Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey, Boğaziçi Yayınları, İstanbul-2009, S.96-117.


        

        [5] Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği, Mehmet Niyazi, Ötüken Neşriyat, İstanbul-2011, s.37, 39.


        

        [6] MÜSİAD Araştırma Raporu. Küresel Rekabet için Ar-Ge ve İnovasyon. S.175- 2012 İstanbul.


        

        [7] Gaspıralı İsmail Bey – C.S.Kırımer - Yayına Hazırlayan Ramazan BAKKAL  Avrasya Bir Vakfı Yayınları.2001.


        

        [8] Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Dr. Selahattin Tansel, 4. Cilt., Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara-1978, s.102.

         


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele