Gagavuzlar

Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

        Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi Moldova Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan idari bir yapıdır. Yaklaşık 175 bin kişiden oluşan nüfusun çoğunluğunu Gagavuzlar oluşturmaktadır. Onları sırayla Ruslar, Moldovanlar, Bulgarlar ve Ukraynalılar izlemektedir.

         

        Günümüzde Gagavuzların yaşadığı coğrafya sadece Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda Moldova, Bulgaristan, Ukrayna, Kafkasya, Yunanistan, Romanya, Makedonya, Türkiye, Kazakistan, Özbekistan; hatta Brezilya ve Arjantin’i de içine alan bir coğrafyada da Gagavuzlar bulunmaktadır. Toplam nüfuslarının ise yaklaşık 300 ile 400 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yaklaşık 140 bin kadarı Gagavuzya’da yaşamaktadır.

         [gid]93[/gid]

        1831 kilometrekare büyüklüğe sahip Gagavuz Özerk Bölgesinin başkenti Komrat’tır. Diğer önemli şehirleri ise Çadır-Lunga ile Vulkaneşti’dir. Bağcılığın ve şarapçılığın çok geliştiği bölgede ana geçim kaynağı tarımdır. Ayrıca büyük çoğunluğu şarap fabrikası olmak üzere az sayıda da olsa sanayi tesisi bulunmaktadır.  Doğal olarak işsizlik ve buna bağlı olarak da dış göç had safhadadır.

         

        XX. yüzyılın son çeyreğinin özellikle de 1985 yılının Doğu Avrupa’daki tüm insanlarda olduğu gibi Gagavuzların yaşamında da çok büyük bir yeri bulunmaktadır. Çünkü belirtilen tarihte Mihail Gorbaçov, Komünist Parti Genel Sekreterliği’ne getirilmiştir. Böyle bir gelişme ise başta Sovyetler Birliği olmak üzere tüm Doğu Avrupa’da yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur.  

        Özellikle uygulamaya konan Perestroyka yani “yeniden yapılanma” ve Glasnost yani “açıklık” politikaları, ülkede siyasal, kültürel ve sosyal yaşamda köklü değişikliklere yol açmıştır. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi olarak başlayan hareketler, kısa süre içinde halkların bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştür. Bu süreçte yer alan halklardan biri de Gagavuzlar olmuştur. Peki, ama kimdir bu Gagavuzlar?

         

        Dimitrov’a göre Gagavuzların etnik kökenleri hakkında çok sayıda teori bulunmaktadır. Bazı tarihçilere göre Gagavuzların geçmişi, Gökoğuzlara dayanmaktadır. Başka bazı tarihçilere göre Gagavuzlar, Keykavus’un ardından Sarı Saltuk liderliğinde Dobruca’ya gelip yerleşen Selçuklu Türkleridir. Üçüncü bir görüşe göre ise Gagavuzlar, Türkleşmiş Bulgarlardır.

        Gagavuz kavramı resmi olarak ilk defa, 1817’de yapılan nüfus sayımında kullanılır. Fakat Gagavuzlardan bir ulus olarak ilk kez bahsedilmesi gündeme gelmesi 1837’de ünlü Rus yazarı Tolstoy ile olur. Bu gelişmeyi 1854’te de Keppen’in Gagavuzların etnik kökeni hakkında çalışması izler. Fakat Gagavuzların etnik kökeni hakkında asıl çalışmalar, yine XIX. yüzyılda Çek bilim adamı İreçek, Polonyalı filolog Kovalski ile Rus tarih profesörü Golubovskiy tarafından gerçekleştirilir.

         

        Radlov, Moşkov, Manov, Mladenov, Cebeci, Acaroğlu ve Ülküsal’a göre Gagavuzlar, Oğuzların torunlarıdır. Balasçaev, Halil İnalcık ve Kemal Karpat gibi bilim adamlarına göre ise Gagavuz sözcüğünün kökeni Keykavus’a dayanmaktadır ve dolayısıyla Gagavuzlar, Selçuklu Türkleridir. Fakat Manov ve İreçek’e göre bu tezin bilimsel geçerliliği bulunmamaktadır.

        Manov, Anadolu’dan gelen İzzettin Keykavus ve tebaasına Gagavuz denemeyeceğini çünkü onlara Selçuklu Türkü dendiğini ifade etmektedir. İreçek ise Selçuklu Türklerinin Dobruca’da kısa bir süre kaldıklarını ve daha sonra Kıpçak ülkesine göç ettiklerini ve dolayısıyla Gagavuzların Selçuklu Türkleri olamayacağını belirtmektedir. 1881’de Varna’da yayımlanan “Svobodna Bılgariya” yani “Bağımsız Bulgaristan” gazetesinde ise Gagavuzlar’dan Kumanlar diye bahsedilmektedir. 1912’de yayınlanan “Varna Kazıbilim Derneği Haberleri” adlı yayın da bu konuda Bağımsız Bulgaristan gazetesi ile aynı görüştedir. Yani onlara göre de Gagavuzlar, Kumanlardan gelmektedir. Evet, Gagavuzların kökeni konusunda birçok iddia ve çalışma bulunmaktadır. Fakat bu konuda en kapsamlı çalışmaya Kowalski’de rastlamaktayız. Kowalski’ye göre Gagavuzların bir millet olarak ortaya çıkış süreci üç farklı dönemde gerçekleşmiştir.

         

        Kowalski’ye göre Gagavuzların uluslaşma sürecinde en alt tabakayı kuzeyden gelen bir Türk topluluğu oluşturmuştur.İkinci tabakayı ise Osmanlılardan çok daha önce bölgeye güneyden yani Anadolu üzerinden gelen Türkler meydana getirmiştir. Üçüncü ve son tabakayı ise Osmanlıların bölgeye yerleştirdiği Türk koloniler oluşturmuştur. Kısaca Kowalski’ye göre Gagavuzlar da diğer tüm uluslar gibi farklı toplumların, halkların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir ulustur.

         

        Gagavuzların kökeni konusunda Bulgar ve Yunan iddialarına gelince. Onlara göre Gagavuzlar, Osmanlı Sultan’ının bir emriyle anadillerini terk edip Türkçe konuşmaya başlamış olan Bulgarlar ya da Yunanlardır. Fakat bu iddiaların bilim çevrelerinde pek destek gördüğü söylenemez.

        Aslında Gagavuzların, Bulgar ve Yunan olamadıklarının en önemli kanıtı günümüzde Gagavuzya’da, Moldova’da, Ukrayna’da bulunan köy yerleşimleridir. Yapılan araştırmalar da göstermektedir ki, bu ülkelerde Gagavuz, Bulgar ve Yunan köyleri birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış ve adlandırılmıştır. Kısaca herkes birbirini ve köylerini çok iyi bilmekte ve dahası birbirlerini ayrı uluslar olarak görmektedir.

         

        Bulgarların, Gagavuzların ve Yunanların ayrı etnik gruplar olduğunu Bulgar yazarların XIX. yüzyılın sonuna doğru kaleme aldıkları Varna ile çevresindeki yerleşimlerle ilgili satırlarda da görmekteyiz. Bunlardan biri olan Nikola Naçov, 1879’da kaleme aldığı yazılarında konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

        “Ne yazık ki, Varna bir Bulgar kentine benzemiyordu. Nüfusunun çoğunluğunu Türkler, Gagavuzlar ve Tatarlar oluşturuyordu. Bulgar’a çok ender rastlanıyordu.”

         

         

        Evet, yazar Naçov’un Varna gözlemlerinden yola çıkarak Gagavuzlarla Bulgarların iki ayrı etnik grup olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Ancak yazarın bu konudaki görüşleri salt Varna ile sınırlı değildir. Aynı bölgede bulunan Pravadı ile ilgili gözlemleri de yazarı benzer sonuca ulaştırmıştır.

        “Pravadı’nın nüfusu 3 bin 500 civarında. Bunların çoğunluğu Türk, geri kalanlar ise Bulgar ve bunların arasında birkaç Gagavuz, Yahudi ve Tatar da var.

         

        Varna ile ilgili gözlemlerini kaleme alan salt Naçov değildir. Yine ünlü bir Bulgar yazarı olan İvan Vazov da bölgeyi ziyaret etmiş ve gördüklerini kâğıda dökmüştür. Yazar, Varna’nın demografik yaşamıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

        “Varna’yı görünce şaşırdım. Ben burayı Bulgar şehri sanırdım. Oysa burada Gagavuz sesinden, Yunan sesinden başka bir şey duyulmuyor.”

         

         

        Sonuç itibariyle akli ve bilimsel çalışmaların ışığında denilebilir ki, Gagavuzlar, kökeni ağırlıklı olarak Oğuzlara dayanan Kıpçak, Peçenek ve Selçuklu Türklerinin kaynaşmasıyla oluşmuş bir ulustur. Aslında bu konuda asıl önemli olan insanların kendilerini ne olarak gördükleri, bu konuda ne hissettikleridir.

        Bu konuda asıl yol gösterici olan gerçekte ulusların sözlü ve yazılı tarihidir. Özellikle de atasözleri, masalları, fıkraları ve destanlarıdır. Olaya bu açıdan baktığımızda Bizim aramız Türklan bir sovan zarı kadardır Gagavuz atasözü, bu insanların kendilerini ne olarak gördüklerini, bu konuda ne hissettiklerini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

         

        Hristiyan dinine mensup olan Gagavuzlar, dil ve kültürel özelliklerbakımından Türk kültürünün bir parçasıdırlar. Günümüzde ağırlıklı olarak başta Gagavuzya olarak tanımlanan Güney Moldova’da olmak üzere, Ukrayna’nın Odesa ve Bolgrad şehirlerinde bulunmaktadırlar.

        Evet, günümüzde Gagavuzlar daha çok Gagavuzya ile Ukrayna’da yaşamaktadırlar. Fakat bu, ağırlıklı olarak XVIII. ve XIX. yüzyılda yaşanan göçlerle ortaya çıkmış bir fotoğraftır. Oysa öykünün başlangıcı kavim göçlerine ve asıl olarak da sonrasında yoğun bir şekilde yerleşilmiş bulunulan Dobruca ve Trakya bölgelerine kadar gitmektedir.

         

        Oğuzların batıya göçü, biri güneyden biri de kuzeyden olmak üzere iki koldan olur. Gagavuzların yani onların atalarını oluşturan Oğuzların, Balkanlara gelişi ise Karadeniz’in kuzeyinden olur. XI. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelen bu olay Balkanlarda noktalanır.

        Bizanslıların Uz ya Uzi demesinden dolayı Avrupalıların, Uz olarak tanımladığı Oğuzlar, 1065’de 600 bin kişiden oluşan kalabalık bir grupla Tuna’yı geçerek güneye doğru ilerler. Ağırlıklı olarak Kuzeydoğu Bulgaristan ve Dobruca bölgesi olmak üzere Balkanlara yerleşirler. Rus kaynakların Torki, yani Türk diye bahsettiği bu insanlar, bir süre sonra Bizans’ın etkisiyle Hristiyanlaşırlar.

         

        Gagavuzlar, XIV. yüzyıl başlarında Balik Bey önderliğinde günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Varna yakınlarında bir devlet kurarlar. Başkenti Balçık olan bu devletin varlığı, 1417’de Osmanlı Devleti’nin sınırlarına dâhil olmasıyla son bulur.

        Evet, bu gelişmeyle birlikte Gagavuzların devlet olarak siyasi varlığı son bulur. Fakat halk olarak varlığı devam eder. Fakat XVIII. yüzyılla birlikte bu süreç yeni bir boyut kazanır. Sürekli hale gelen Osmanlı-Rus savaşlarıyla birlikte Gagavuzların göçü yeniden başlar. Ama bu sefer nehir tersine akar.

         

        Çarlık Rusyası’nın da teşvikiyle Gagavuzlar bu sefer gruplar halinde güneyden kuzeye doğru yollara düşerler. Yolculuk ya da bir başka deyişle göç, günümüzde Moldova ve Ukrayna arasında ikiye bölünmüş olan Besarabya’da son bulur. 

        Gagavuz göçünde özellikle 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması’nın çok büyük etkisi bulunmaktadır. Çünkü anlaşmayla Çarlık Rusyası Osmanlı Devleti’ndeki Hristiyan nüfusun hamisi konumunu elde etmiştir. Başlayan yeni bir süreçtir. Doğal olarak Gagavuzlar da bu süreçten etkilenir. Çünkü 19. yüzyılda birçok sosyal, siyasal ve kültürel olayda asıl belirleyici olan etnik kimlikten çok dinsel kimliktir. 

         

        Göçlerle birlikte günümüzde Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi olarak bilinen coğrafyada ilk Gagavuz yerleşimlerinin temeli atılır. 1770’de Çadır ve Orak adıyla iki köy kurulur. Bunu daha sonra diğerleri izler.

        Özellikle 1877-78 yılında yaşanan ve 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’yla birlikte bu süreç daha da hızlanır. Çünkü hem savaş hem de Çarlık Rusya’nın teşviki ve gelenlere toprak vermesi nedeniyle göç edenlerin sayısı hızla artar. Şimdi başlayan yeni bir dönemdir. Rusya’nın ve Rus kültürünün hâkim olduğu yeni bir dönem…

         

        Gagavuzlar, başlayan yeni dönemden pek memnun değildirler. Başka bir deyişle başlayan bu yeni dönemden rahatsızdırlar. O kadar ki rahatsızlık, 1906 yılının ocak ayında isyana dönüşür. Gagavuzlar, asimile olmamak kısaca, millî kültür ve kimliklerini koruma amacıyla harekete geçerler.

        Atmaca Pavli oğlu Andre’i Galatan önderliğinde Gagavuzlar, hem Ruslara hem de Moldovanlara karşı ayaklanır. Ayaklanma kısa sürede Komrat’ta cumhuriyetin ilanıyla sonuçlanır. Ancak içeride siyasi çalkantılar, dışarıda ise Japonya’ya karşı yaşanan yenilgi nedeniyle zor günler yaşayan Rusya’nın bu gelişmeyi kabul etme gibi bir niyeti yoktur.

         

        Ayaklanmanın ikinci haftasında Rus askerleri Komrat’a girer ve isyanı sert bir şekilde bastırır. Büyük umutlarla başlayan bağımsızlık hareketi ve cumhuriyet de böylece kısa bir süre içinde sonra ortadan kalkmış olur.

        Aslında müdahaleyle son bulan sadece ve sadece ayaklanma ve cumhuriyettir. Ancak1906 direnişinin ruhu, duygusu ve düşüncesi her zaman yaşatılır. Günümüzde Gagavuz bayrağında yer alan yıldızlardan birinin temsil ettiği duygu ve düşünce bu direniş ve hükümettir.

         

        Gagavuzların özgürlük düşüncesi 1985’de Mihail Gorbaçov’un, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne getirilmesiyle yeni bir boyuta taşınır. Tüm uluslar ve halklar gibi Gagavuzlar da uygulamaya konan Perestroyka ve Glasnost politikaları sonucu haklarını almak için harekete geçerler. 1987’de Gagavuz Halkı Örgütü’nü kurarlar.

        Örgütlenme ve mücadele kısa sürede meyvelerini verir. 12 Kasım 1989’da özerkliğin temeli atılır, 31 Ekim 1990’da da Gagavuz Millet Meclisi oluşturulur. Stefan Topal Cumhurbaşkanı seçilir. Ortam gergindir. Moldava ile çatışma an meselesidir. Fakat akıl galebe çalar. Moldova ile ortaya çıkabilecek kanlı çatışmalar Türkiye’nin Kişinev Başkonsolosu Ender Arat’ın devreye girmesiyle ortadan kalkar.

         

        Arat, ortaya koyduğu akılcı politikalarla Gagavuzları ikna eder. Bu sayede onların Rus azınlıkla ortak hareket etmelerinin önüne geçer. Aynı zamanda Moldava’nın kültürel ve sınırlı yönetsel özerklik önerilerini kabul etmelerini sağlar. Barış tesis edilmiştir. Hem Komrat hem Kişinev gelişmelerden memnundur.

        Tüm bu gelişmeler sonucu Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu, 23 Aralık 1994’de Gagavuz Yeri’ne özel statü verilmesini öngören kanun tasarısını kabul eder. 5 Mart 1995 tarihinde yapılan referandumla da Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nin sınırları belirlenir. Gagavuzlar ve Gagavuzya böylece resmi olarak tarih sahnesindeki yerini almış olur.

         

        Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nin statüsünü düzenleyen yasa, Gagavuzlara pek çok haklar tanır. Bununla kendi bayraklarına, ulusal marşlarına, sınırlı yetkilerle de olsa yasama ve yürütme erki bulunan meclislerine sahip olurlar. Yasaya göre başkanlık makamı, Gagavuz Yeri’nin en yüksek merciidir ve bölgedeki tüm idari birimler bu makama bağlıdır.

        Başkenti Komrat olan Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nin resmi dili Gagavuzca, Moldovanca ve Rusçadır. Gagavuz Parlamentosu’nun Moldova Anayasası’na ters düşmemek şartıyla yasa çıkarma yetkisi bulunmaktadır. Ayrıca yasanın 6. maddesine göre bütün yeraltı ve yerüstü kaynaklarının mülkiyeti de Gagavuz Yeri Özerk Bölge İdaresi’ne aittir.

         

        Gagavuzların yaşamında göçlerin ve sürgünlerin çok büyük yeri bulunmaktadır. O kadar ki, her yeni siyasal gelişme ve ekonomik bunalımın Gagavuzlar için anlamı göçten ve acıdan başka bir şey değildir. Bu konuda 1909 yılında yaşanan kıtlık ve sıkıntıların pek çok Gagavuz için anlamı yine sadece ve sadece göç ve acı demektir. 

        Yaşanan kıtlık ve bunalımın etkileri çok ağır olur. Binlerce Gagavuz yaşama azmi ve umuduyla son bir asırdır olduğu gibi gene yollara düşer. Bu kez hedef atalarının geldiği Orta Asya’dır. Çok sayıda Gagavuz yeni bir hayat kurar. Fakat geride kalanlar için sorunların bittiğini söylemek pek doğru değildir.

         

        Bunun böyle olduğu kısa bir süre sonra anlaşılır. Birkaç yıldır süren ve artık çekilmez hale gelen kıtlık ve açlık sebebiyle 1925 yılında yine binlerce Gagavuz ülkesini terk etmek zorunda kalır. Bir kısmı yine Orta Asya’ya bir kısmı da çok daha uzak bir yer olan yeni kıtaya, Brezilya’ya gider.

        Fakat Gagavuzlar en trajik göçü, daha doğrusu adından da anlaşılacağı üzere sürgünü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşar. Bölgenin Sovyetler Birliği’ne bırakılmasıyla pek çok Gagavuz, işbirlikçi ve burjuva olduğu gerekçesiyle doğdukları topraklardan sökülüp atılır.

         

        Gagavuzların İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları acılar ve sıkıntılar bu kadarla sınırlı kalmaz. Özellikle 1946’da meydana gelen gıda sıkıntısı nedeniyle var olan yiyeceklere el konulması sonucu on binlerce kişi açlıktan ölür. Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulması ise acıları katmerleştirir.

        Çünkü bu süreç, Gagavuz topraklarının Ukrayna ve Moldova arasında gelişi güzel paylaşılmasına yol açar. Buna bağlı olarak da Gagavuzlar iki ülke arasında bölünür. Yüzde 80’i Moldova yüzde 20’si Ukrayna’da kalır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise pek çok Gagavuz, bu kez ekonomik nedenlerle ülkesini terk eder. İş bulmak amacıyla başta Rusya ve Türkiye olmak üzere başka ülkelere giderler. 

         

        Göçler, Gagavuz varlığı ve kimliği için her zaman en büyük tehlikeyi oluşturmuştur. Çünkü göçler nedeniyle Gagavuz nüfusu, bir türlü artmaz. Dahası başka ülkelere giden Gagavuzlar da varlıklarını ve kimliklerini sürdürmede büyük sorunlar yaşar. Zaman geçtikçe, kalabalık grubun içinde eriyip yok olurlar.

        Günümüzde özellikle Rusya’da yaşanan bundan başka bir şey değildir. Gidenlerin bir kısmı ev alıp oraya yerleşmekte, ailelerini de yanlarına almaktadırlar. Bu gelişme ise din birliği ve yıllarca hâkim olan Rusçanın ortak iletişim dili olması gibi nedenlerle Gagavuzların, hızla asimile olmasına yol açmaktadır.

         

        Toprakları vatan yapmak zordur. Özellikle de yerleşilen topraklar stratejik açıdan tehlikeli bir bölgeyse… Gagavuzlar açısından Besarabya’ya yerleştikten sonra yaşanan da bundan başka bir şey değildir. Çünkü bölge Romanya ve Rusya arasında sık sık egemenlik mücadelesine konu olmaktadır. 1918’de imzalanan Brest Litovsk Anlaşması’yla Gagavuzya, Romanya’nın egemenliğine girer. 1947’de ise Sovyetler Birliği’nin bir parçası olur.

        Romanya egemenliği, 1925’de yaşanan göç hariç, Gagavuzlar açısından oldukça huzurlu ve mutlu olarak değerlendirilebilecek bir dönemdir. Özellikle de 1931 sonrası. Evet, 1931 yılının Gagavuzlar için anlamı ve önemi çok büyüktür. Çünkü 1931, Gagavuzların çok büyük önem verdikleri ve saygı duydukları Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Bükreş’te göreve başladığı yıldır.

         

        Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Bükreş Büyükelçisi olduğu 1931-44 arası, aynı zamanda Gagavuzların yoğun bir şekilde Türkiye’nin gündemine geldiği dönem olur. Tanrıöver sık sık Gagavuzların yaşadığı toprakları bölgeyi ziyaret eder. Elçilik memurlarını önemli bir kısmını Gagavuzlardan oluşturur. Bu arada onların Türkiye ve Türk kültürüyle bağlarını sağlamlaştırmak için de elinden geleni yapar. 

        Tanrıöver, bu amaç doğrultusunda Gagavuzya’da Türkçe eğitim veren okullar açtırır. İhtiyaç duyulan kitapları Türkiye’den getirtir. Ayrıca var olan öğretmen açığını ortadan kaldırmak için pratik bir yola başvurur. Romen hükümetinin katkılarıyla, öncelikle bu ülkedeki Türk öğretmenlerden yararlanır. Bu arada Türkiye’den talep ettiği 80 öğretmen de Mustafa Kemal Atatürk tarafından zaman geçirilmeden ivedilikle gönderilir. Kemal’in Öğretmenleri öyküsü de böylece başlamış olur.

         

        Tanrıöver, Gagavuzların Türk Kültürüyle ilişkilerini daha sıkı tutmak amacıyla Türkiye’ye de öğrenci gönderir. İlk aşamada 40 öğrenci seçer. Bu sayı daha sonra 200’ü geçer. Fakat asıl kavga, Gagavuzya topraklarında verilir. Gönderilen öğretmenler, görevlerini yerine getirebilmek için canla başla mücadele eder.

        Ancak başlayan İkinci Dünya Savaşı hayalleri yok eder. Bir kısmı savaşla birlikte döner. Bir kısmı ise her şeye rağmen görevleri bitmediği, sorumluluklarını yerine getiremedikleri gerekçesiyle çalışmalarını sürdürür. Ancak bölgenin Sovyetler Birliği’ne geçmesiyle, onlar için kötü günler başlar. Hepsi, Türkiye’nin adamı oldukları gerekçesiyle tutuklanır ve 25 yıl hapis cezasına çarptırılır. Yeni adres Sibirya’daki toplama kamplarıdır.

         

        Sibirya’ya gidenlerden bir tek Ali Kantarelli adlı öğretmen hayatta kalır. O da ancak Kuruşçev tarafından çıkarılan af sayesinde Gagavuzya’ya dönebilir. Onun da 1980’de ölmesiyle “Kemalin Öğretmenleri” öyküsü de böylece son bulmuş olur.

         

        Fakat son bulan sadece öyküdür. Çünkü Kemal’in Öğretmenleri’nin ruhu Gagavuzya’nın semalarında, insanların yüreklerinde her zaman var ola gelmiştir. O kadar ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Gagavuzya’ya giden öğretmenlerin insanlar tarafından büyük kabul görmesinde bu ruhun büyük etkisi vardır.  

         

        Gagavuzca, yaşayan Türk lehçelerinden biridir. Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi ve Türkiye Türkçesiyle birlikte Türk dilinin Oğuz grubunu teşkil etmektedir. Bu üç lehçeden Türkiye Türkçesine en yakın olanı Gagavuz Türkçesidir.

        Gagavuzca, tarih boyunca pek çok dilden etkilenmiş ve bugünkü şeklini almıştır. O nedenle günümüz Gagavuzcasına baktığımızda yapısında Arapçadan ve Farsça ’ya, Rusya’dan Romenceye kadar pek çok sözcük bulunmaktadır. Fakat tüm bunlar, Bulgar yazar Naçov’un, “Gagavuzlar Ortodoks Hristiyandır, ama Türkçe konuşurlar” sözünde de olduğu üzere Gagavuzca’nın temiz bir Rumeli Türkçesi olması ve rahat anlaşılması gerçeğini değiştirmez.

         

        Gagavuzlar değişik zamanlarda, etkilendikleri kültür ya da egemenlikleri altında bulundukları ülkelere bağlı olarak pek çok değişik alfabe kullanmak zorunda kalmışlardır. 1918’den 1932 yılına kadar Kiril alfabesini, 1932’den 1957’ye kadar Latin Alfabesini kullanmışlardır.

        1957 yılıyla birlikte bu konuda yeni bir gelişme olur. Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Yüksek Sovyeti’nin kararıyla Rus Alfabesine birkaç harf ilave edilerek, Kiril esaslı Gagavuz Alfabesi hazırlanır. 1957’den 1996’ya kadar da bu alfabe kullanılır. 1996’dan sonra tekrar Latin Alfabesine geçilir. 

         

        Gagavuzca, tarih sahnesine edebiyat dili olarak geç dönemde çıkar. Bu konuda özellikle 1930’lardan itibaren hızlı bir gelişme yaşanır. Bunda da en büyük katkıyı Gagavuzların milli kahramanı ve ünlü yazarı ‘Mihail Çakir’ sağlar.

        Çağdaş Gagavuz edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Çakir, 1934 yılında Gagavuz Türkçesiyle ilk gazeteyi çıkarır. Yine aynı yıl “Besarabyalı Gagavuzların İstoryası” yani “Besarabyalı Gagavuzların Tarihi” ile “Gagavuzlar için Dua Kitabı”nı yayımlar. 1939’da ise Gagavuzca-Romence Laflık adlı eserini yayınlar ve İncil’i Gagavuzca’ya çevirir. Günümüzde ise Gagavuzların sesi olarak çıkan ‘’Meydan Gazetasi’’ Çakir’ın bu misyonunu üstlenmiştir.

         

        İkinci Dünya Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin ilk yılları Gagavuz edebiyatı açısından duraklamanın yaşandığı bir dönem olur. Fakat Romen kimliğini ve kültürünü dengelemek isteyen Moskova’nın, Gagavuz kimliğini ve kültürünü tanıması yeni bir sürecin başlangıcı olur.

        Moskova, bu insanları yanına çekmek ve kendine bağlı kadrolar yetiştirmek amacıyla çok sayıda Gagavuz gencine yüksek tahsil görme olanağı tanır. Ayrıca Kişinev Üniversitesi’nde Gagavuz Bölümü açar. 1957’de de Gagavuz Dili ve Edebiyatı’nın ayrı ve bağımsız bir varlık olarak kabul eder. Aslında bununla Gagavuzların da ayrı bir etnik grup olduğu kabul edilmiş olur. Fakat tüm bunlara rağmen 1957 yılından günümüze kadar Gagavuz Türkçesi ile ancak 25-30 civarında edebi eser yayımlanabilir.


Türk Yurdu Şubat 2014
Türk Yurdu Şubat 2014
Şubat 2014 - Yıl 103 - Sayı 318

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele