Türk Dünyası, Millî İdeoloji ve Felsefenin Önemi Üzerine Prof. Dr. Selahattin HALİLOV ile Söyleşi

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

        

         

        Azerbaycan Türklerinin yetiştirdiği ilim ve fikir adamlarının en seçkin simalarından biri olan Prof. Dr. Selaheddin Halilov ile "Türk Dünyası ve Felsefenin Önemi Üzerine" konuştuk. Prof. Dr. Selaheddin Halilov Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ilgi alanını bütün Türk dünyasına yöneltti ve Türklüğün yükselmesinde felsefenin önemine dikkat çekti. Alanında çok sayıda esere sahip olan Profesör Halilov, son olarak İstanbul'da “Uluslararası Felsefe Araştırmaları Merkezi” kurdu. Bu merkezin amacı, Halilov'un felsefi görüşleri ve Türk dünyasında felsefe konusunda yaptığımız söyleşiyi, ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

         

        - Biz Türk Yurdu okuyucularına Selahattin Halilov’u nasıl tanıtabiliriz? Bize kendinizi tanıtır mısınız?

         

        - Ben felsefe araştırmacısıyım. Önce fizikadan (fizik) başlamışım. Fizik bilimi yeni bilgiler ve keşifler sağlayarak bütün insanlığa sunuyor. Bu bilgilerden herkes faydalanıyor. Farklı milletlerin farklı fizik bilimi olmuyor. Çok geniş halklar bu bilimi kullanırlar. Beşeriyete ait bir alan. Fakat her halkın ve milletin özel durumları var, her ferdin ve ailenin problemleri var. Bunların da çözümlenmesi gerekir. İnsanlık için, millet için, birey için bu ihtiyacı görmek lazım. Bu üçü arasında ilgi kurmak lazım.

         

        - Akademik çalışma hayatına fizikle başladınız ve felsefeye dönüş yaptınız. Bunun sebebini nasıl izah edersiniz? Neden felsefe?

         

        - Dediğim gibi fizik bilimi millî olmadığından, millete doğrudan hizmet etmiyor. İnsanlığa hizmet ediyor ama bu da tartışılır. Bana göre büyük devletlere, onların yürüttüğü stratejiye hizmet ediyor. Onlar bu bilimi kendi çıkarları için kullanıyorlar. Atom bombası buna örnek verilebilir. Ben bu durumdan rahatsız oldum. Felsefeye geçtim. Özellikle Türk dünyası ve doğu dünyası fizik gibi bilimlerin ne işe yaradığının farkında değil. Bu bilimlerle ilgilenen herkes kendi işini yapar. Fizikçi fizikasını yapar, biyolog biyolojisini yapar. Elde ettiği bilgileri birileri kendi milletinin aleyhine kullansa bilmez. Benim keşfimi kim kullanacak onu bilmez. Ben bu durumu fark ettikten sonra felsefeye geçtim. Yani ben bir fizikçi olarak fizikanın amacını, millete hizmetini, insanlığa hizmetini araştıra araştıra geldim, nihayet felsefeye geçtim.

         

        Şimdi bizim saf fizikçilerimiz, bizim bilim adamlarımız kendilerine güvenirler. Alçak dağları yaratmış gibi. Böyle bilim adamlarını görürsünüz yani. Onlar anlamazlar ki bunların hizmeti kimin içindir. Sen bizim için mi çalışırsın. Yaptıklarını Amerika nereye kullanıyor? Sen Türkiye olarak en yeni keşifleri kullanmak iktidarına, teknolojisine sahip misin? Yok. Kimde o teknoloji? O işleri kim bilir? Amerika, sonra Almanya… Yani bu meseleleri öğrenmeden, “Bu bilim sonunda, kime lazımdır, kim kullanır, ne içindir?” bilmeden meseleyi çözemeyiz. Bilimin içerisine girip geceni gündüzüne katıp kafanı yormak ve yeni yeni şeyler icat etmek ve kendini kandırmak… Sonra da milletine hizmet ettiğini düşünmek saflıktır. Büyük güç bütün hepsini alır ve kendi menfaati için kullanır. Hepsini o kullanacak. Bu globalleşme veya küreselleşme denen hadisenin bir anlamı da bu.

         

        - Şimdi felsefeyle ilgili olarak bu manzaranın bütününü görmek mümkün oluyor değil mi? Bu fizik veya tabiat bilimleriyle uğraşırken daha küçük parçalarla uğraşıyor insanlar. Felsefe ile daha büyük resmi görme imkânına mı sahip oluyoruz?

         

        -Bu bilimlerde dünyanın küçük bir bölümünde, küçük bir alanda, dar bir ihtisas alanında, kendi çalışmaları çevresinde düşünebilirsin. Ancak orayı düşünürsün. Bir de onun farklı boyutları vardır. Devletlerin stratejisinden etkilenir. Kime sorsan “Bu bilim iyi bir şey mi?” diye, herkes öyle olduğunu söyler. Biz de inanırız. Hâlbuki öyle değil. Bilim yumru gibi bir şey, yuvarlak bir şey. Onun istikameti olmaz. Nereye döndürürsen o tarafa, nereye tıklasan o tarafa gidecek, istikamet veren, başka bir şey.

         

        - Nedir istikamet veren?

         

        - İdeoloji diyorlar. İdeoloji olması lazım, ama onun da temeli felsefedir. Bir bilimin de ideolojisi olmalıdır. Her bir milletin de ideolojisi olmalıdır. Bu bağlamda, geniş alana götürende, orda bilimin yeri, eğitimin yeri, ahlakın yeri, dinin yeri, sanatın yeri vb. hepsinin yeri anlaşılacak. Bütün bunları böyle büyük alanda, geniş bir bakış açısıyla ancak felsefe öğretir. Başka bilim sahaları hususi sahalardır. Onlar dünyanın gidişatına, insan hayatının manasına genel olarak bakmazlar. İnsan hayatından insanlığın manasına geniş alanda milletin hayatı var. Fert, millet ve beşeriyet… Bu üçü geniş alanda felsefenin alanına dâhildir. Başka hiçbir bilimin konusuna dâhil değildir. Ona göre ben mecbur oldum ki millete hizmet etmek istersem felsefe ile uğraşmam gerekli. Bilem ki millete ne lazımdır, amacı nedir, biz nereye gitmek istiyoruz, neden bu işi yapmak istiyoruz? Bu sorulara cevap bulmak için felsefeye başladım.

         

        - Felsefeye yönelmenizi ben biraz Gökalp’a benzettim. Gökalp imparatorluğun yıkılma sürecine girdiği dönemde milleti nasıl kurtarırız endişesi ile sosyolojiye yöneliyor. O dönemde millet olmak siyasi birlik için ön planda ve Osmanlı da millet ile kurtulmalı deniyor. O zaman milleti doğru tanımlayarak çıkış yolunu bulabiliriz deniyor. Bunu yapacak olan da yeni bilim sosyolojidir. Siz de millete hizmet edebilmek ve yön çizebilmek için felsefeye ihtiyaç olduğunu gösterdiniz.

         

        - Çok iyi bir sual verdiniz. Önce felsefe, sosyoloji değil de önce felsefe, sonra sosyoloji. Daha çok felsefe, yani şimdiye kadar bizim bütün çalışmalarımızın eksiği felsefe. Gökalp’ın çalışmalarında felsefi altyapı var. Ama daha çok sosyoloji önde. Hâlbuki bizde felsefemiz gelişmeli ki, onun üzerinde millî sosyoloji fikrini kuralım. Sosyoloji ancak millî felsefi fikir üzerinde olabilir. O zaman sosyolojinin gerçek faydası olur. Aslında fizik hakkında, biyoloji hakkında dediğim, konu sosyoloji için de geçerlidir. Sosyoloji ile somut bir toplum hakkında bilgi öğrenilmesi insanlığın faydasına görülür, ama öyle değildir. Bu bilgiler millete hizmet edecek şekilde kullanılırsa faydalı olur. Aksi takdirde büyük güçlerin hizmetinde milletin aleyhinde kullanılabilir. Millete faydalı olabilmek, geleceğini aydınlatmak için doğru metotlar kullanmak gerekir. Bunu da felsefe ile yapabiliriz.

         

        Ziya Gökalp’ı hatırlattınız. Çok önemli bir şey demek istiyorum. Maalesef siz de o sözü dediniz, çünkü hepimiz öyle düşünüyoruz maalesef. “Milletin kritik dönemlerinde” hepimiz için önemli bir ölçü gibi. Ziya Gökalp da, Ahmet Ağaoğlu da bu durumda ne yapmamız gerektiğini düşündü. Fakat milletin buhranlı olmayan dönemlerinde düşünmek gerekmez mi? Sakin devirlerde sanki her şey yolundaymış gibi elimizi kulağımızın dibine koyarız ve yola düşeriz. Yol bizi nereye atar? Ama sakin devirlerde felsefe yapmak lazım. O felsefe, hemen o buhranı önleyecek düşünceler üretir. Zaten buhrandan önce o kritik dönüş. Önce felsefe diyecek ki, bizi bu gözlüyor, bizim beklentimiz budur, toplum buna doğru gidiyor. Biz böyle bir toplumla karşılaşacağız. Bunun için neye hazır olmamız lazım. Maksat odur ki önceden desin. Olandan sonra bunu öğrenmek biraz gecikmiş bir şeydir. Önceden bilmek lazım. Böyle bir şey olacak. Yanlış yol olabilir. Onu önlemek için bu işi yapmak lazım. Bunları ancak felsefe sağlayabilir.

         

        - O zaman yine felsefeye dayanmamız gerekir diyorsunuz. Peki, örneği var mı? Yani felsefe tarihinden mi yola çıkıyorsunuz?

         

        - Hep öyle… Şimdi Avrupa’nın gelişmesi tarihine bakın. Ne zaman oldu yeni devir denilen dönem ve kapitalizmin doğuşu? On altı ve on yedinci asırlarda başladı. Newton ve Galileo fizik kanunlarını keşfetti. Bilimde bir devrim oldu. Yeni bilgilere ulaşıldı. Sonra bilimden teknolojiye geçiş oldu. Sonra bilim ve teknoloji üzerinde endüstriyel bir cennet kuruldu. Sanayi gelişti. Onun sayesinde bütün diğer gelişmeler oldu. Bunların hepsinin temelinde felsefe vardı. Yakın dönem Avrupa tarihinde bunu görüyoruz. İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerdeki gelişmelerin arka planında felsefe alanındaki başarılar var. Felsefe temel olur sonra inkılap olur. Sonra da toplumdaki diğer gelişmeler görülür. Ekonomide ve siyasi güçte önemli gelişmeler görülür. 18. yüzyıl Fransızların, 18. yüzyıldan sonra Almanların egemenliği görülür. Kant’ın temsilciliğinde büyük Alman felsefesi gelişmeye başladı. Buna bağlı olarak siyasi, iktisadi bütün sahalarda Almanya gelişti. 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında bu gelişme Rusya’ya geçti. Rusya’da muhteşem bir fikir canlanması baş verdi. Daha çok edebiyat içinde. Çünkü doğuda felsefe de edebiyatın içinden çıkar. Batı’da bilimden çıkar. Doğu’da edebiyattan çıkar felsefe. Ve Rusya’da Tolstoy gibi Dostoyevski gibi ondan önce de Turgenyev gibi Gogol gibi Puşkin gibi yazarlar yetişti, dünya çapında. Bolşevik inkılabı bu gelişmeyi durdurdu. Gelişmenin yönünü ideolojiye çevirdiler.

         

        - Şimdi orada, Sovyetler Birliği kurulmadan önce Rus kültüründe ve milletinde dünya çapında bir yükselme mi oldu? Bolşevik ihtilaliyle beraber o, kesintiye mi uğradı?

         

        - Evet çok büyük bir yükselme başladı. Fakat ihtilaldan sonra buhran başladı. Bir çöküntü yaşandı. Açlık, sefalet Rusya’da baş alıp gitti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden bir kalkınma gayreti başladı. Ben bunları neden anlattım? Biz de Rusya’nın içerisindeydik. O Rusya’daki gelişme (19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başı) Azerbaycan’a da etki etti. Bu süreç millî şuurun yükselmesine sebep oldu. Felsefe, sadece felsefe değildir. Millî şuuru besleyen bir millî felsefe vardır. Fransız millî felsefe fikri, Alman felsefe fikri, hepsi millîdir. Rusya içerisinde de bizim de Türk millî felsefe fikri yayılmaya başladı. O dönemde Osmanlı’da böyle bir zemin yoktu. Millî düşünce ve gelişme Azerbaycan’da bu şartlarda kendisini gösterdi. Fransız aydınlanmasının etkisi görüldü. Mesela Akhundzade (Mirza Fatali Akhundov 1812-1878) bu gelişmeleri gördü. Biz de bu dünyevi fikre katılalım, kendimizi bir toplum olarak idrak edelim, biz de akılla toparlanalım ve bilimle gelişelim ve bilimle ileri çıkmış halkların sırasına gelelim dedi. Çok ziyalı süreçler başlamıştı. Yeni gelişmeleri takip edebilmek ve yeni bilgileri alabilmek için alfabe değişikliği fikri burada doğdu, Rusya Türklerine yayıldı. Sonra Osmanlı Devleti’nde tartışıldı. Akhundzade’nin açmış olduğu fikir yolunda Kırım Türklerinden Gaspıralı İsmail, Kazan Türklerinden Zeki Velidi Togan gibi fikir adamları ilerledi. Rusya’da başlayan millî felsefe bize de millî şuur kazanma konusunda fayda sağladı.

         

        - Batı’daki felsefenin yol açtığı millî şuur süreci adım adım Rusya üzerinden Türklere geçmiş oluyor. Rusya’daki Türkler üzerinden de Osmanlı’ya geçmiş oluyor.

         

        -İstikametin biri bu. Biri de Osmanlı’nın Avrupa ile alakası vardı. Balkanlar tarafında. Kanalın biri Balkanlardan biri buradan. Ama daha güçlü harekat oradandı.

         

        - Bizde Türkçülük düşüncesinin gelişiminin iki kanaldan beslendiğini ve özellikle Rusya Türklerinin millî şuur geliştirmelerinde millî felsefelerin büyük etkisi olduğunu belirtiyorsunuz. Hatta Rusya’da gelişen millî felsefenin bizi harekete geçirdiğini iddia ediyorsunuz. Felsefe ile milliyetçilik düşüncesinin ilişkisini kurmanız çok önemli.

         

        - Felsefe ile şuuru açılan insan kendisinden başka bir de milletinin olduğunu fark eder. Felsefe hadiselere daha genel yaklaşır. Farklı değer verme imkânı yaratır. Sonra millî düşünce millî şuur yaratır. Felsefi fikri olmayanda millî şuur da olmaz. Felsefe düşüncesi Avrupa’da 17. yüzyılda gelişti. O zamana kadar Roma’dan sonra Hristiyanlığın katı egemenliği oldu. Her şeye karışan, her şeye müdahale eden agresif biri vardı. Yeni dönemde bu egemenlik sona erdi. Din, bilim birbirinden ayrıldı. Felsefe gelişmeye başladı. Bu milletlerin şuur kazanmasına yaradı. Millî devletlerin doğmasını sağladı. Fakat Osmanlı’da bu ortam yoktu. Din ile bir araya getirilen bir toplum vardı. Millî tefekkür yok idi. Osmanlı’ya biz Türk devleti diyoruz ama Türk devleti değildi. Daha çok İslam devletiydi. Benim kanaatim. Türk düşüncesi, Türk devleti, millî devlet anlamında Atatürk’ten itibaren başladı.

         

        - Millî şuurun kazanılmasında felsefedeki gelişmelerin çok etkili olduğunu söylüyorsunuz. Bu aynı zamanda bir çağdaşlaşmayla, modernleşmeyle paralel mi? Siz zamanın etkisi ifadesini mi kullandınız veya o anlama gelecek bir ifade?

         

        - Felsefede de metafizik meseleler var. Epistemoloji meseleleri var. Farklı alanlar var. En çok aydınlanma. Felsefede aydınlanma bir hareket gibi. Bu millî hareketin temelinde. Yani felsefenin kendisi de bir metodoloji olarak yine düşünme geleneği yaratmak bakımından önemlidir ki, topluma da toplumun geleceğine de stratejik bir yanaşma mümkün olsun. Ve geleceği öngörü imkânı versin. Yani buna ancak felsefe verebilir. İdeoloji felsefeye dayanmalıdır. İdeoloji olmasa yönlendirme mümkün değil. Sadece bilim üzerinde kurulan bir memleket inkişaf eyleyebilmez.

         

        - Peki bizde, Türklerde ve Müslümanlarda iki kategori şeklinde de düşünebiliriz veya iç içe kategoriler olarak da düşünebiliriz. Felsefe konusunda eksikler olduğunu zaten siz de söylediniz. Ne yapılabilir? Köklerde dayanak noktaları var mı? Bir yenileşme hareketi yapılabilir mi veya yapılabiliyor mu? Şu anda nasıl görüyorsunuz? Yani doğudan kastınız, mesela İslam felsefesinin köklerini mi kullanmak gerekir? Batı’yla mukayeseli bazı değerlendirmeler yapıyorsunuz.

         

        - Dinî düşünceyle millî düşüncenin farklarını değerlendirmek lazım. Bunlar farklı şeylerdir. Dinî düşünce sabit bir şeydir. Yani gelişmez. Aynı ilkeler, kurallar, yasalar vs. değişmez ki. Yorumların değişmesiyle risklerin değişmesi aynı olmuyor. Özelliği budur ki bu değişmez. Maalesef değiştikçe kötüye doğru değişir. Hep aşağı doğru gider. Çünkü yüksekten başlıyor. Peygamberimizden daha iyi dinî prensipleri kim bilecek? Ondan sonra halifeler gelir. 4 halife gelir. Biraz aşağı iner. Ondan sonra hep ine ine gidiyor. Kalkamaz iner. İnmesin diye, bizim çalıştığımız nedir? Dinde temelleri koruyalım, o sabitleri, prensipleri koruyalım denir. Bu durum fanatizme yarar.

         

        -Türk dünyasına gelecek olursak, Türklerin önünde ne engeller görüyorsunuz? Bu bahsettiğiniz gelişmeyi engelleyen unsurlar nelerdir?

         

        - Şimdi bu gelişmeler sadece Türklere bağlı değil. 21 yüzyılda bütün halklar için büyük problem var. Artık bütün dünya küre. Şimdiye kadar bu dünya doğu prensibiyle idare oldu. Yani kim güçlüyse o idare ediyor. Şu anda güçlü olan da ABD’dir. Daha önce Sovyetler ve Amerika hiç olmazsa bir denge yaratıyordu. Şimdi bir güç var. Diğerleri diyemez ki ben de varım. Aslanın avları pay etme usulü gibi. Diğerleri pay isteyemez. Kime ne ister verir, kime ne ister vermez. Zaten hepsini kendi yemiyor da kalanını kim ne istiyor ona veriyor. Ama o paylıyor. Biz ona vereceğiz o paylayacak. Bizim de artık düşüncemiz buna uygunlaşıyor. Yeni teknolojiyi oradan alıyoruz. Sağ olsunlar icat ediyorlar. Biz de kullanıyoruz. Yoksa ne kullanırdık bunun yerine. Ya o mobiller, arabalar yine Almanlar, Amerikalılar onu yapmasaydı biz de ona benzetip taklit etmeseydik yapamazdık. Şimdi de yine en iyileri onlar yapıyor. Onlara minnettarlık ve onlardan beklemek ve onları taklit. Biz de onların yaptığını gelip yapalım. Bilim bu sayede gelişti. Biz de bunu geliştirelim. Orda bir şey kurdular. Atom elektrik istasyonu. Gel biz de kuralım vs. bunların hepsi taklittir. Bizden gelmiyor. Onlar yapıyorlar. Ama onlar öyle şeyler yapıyorlar ki, hiç bildirmiyorlar bize. Biz sadece bildirdiklerini görüyoruz ve onları yapıyoruz. Onların kendisini önde tutan şeylerini bilmiyoruz. Gizlilik dönemi var. Gizlilik döneminde açıklamazlar onu. En iyi teknolojiler, en çağdaş idealar gizli saklanır.

         

        - Peki o zaman bizim dünyadaki gelişmelerden bağımsız bir şekilde Türklerin kaderini etkilememiz mümkün görünmüyor.

         

        - Sizin bana verdiğiniz soruya ben hâlâ cevap vermemişim. Yani Türklerin durumu nasıl ve neyi yapmamız lazımdır? Durumu aydınlatacağım. Dünya çapında durum nedir? Oraya geliyorum. Felsefeyi vurgulamak istemiyorum. Millî düşünce üzerinde duruyorum. Aynı zamanda millî düşünce de o zaman faydalı olabilir ki, millî felsefi fikri onun üzerinde kurulsun. Felsefe araç, maksat değil, amacımız değil. Maksadımız millete hizmet. Onun için bizim eksiğimiz felsefenin olmaması olur. Şimdiye kadar da biz onların felsefesiyle kendimize millî bir düşünce kurmak istiyoruz. Yani çağdaş düşünceyi onların felsefesi üzerine kurmak istiyoruz. Gülünç olan budur. İki şey var. Ben Türkiye’ye 1994 yılında geldim. Ve o vakitten de bu Türk dünyasının felsefi fikir ve ideolojilerini kurmak için çabalar başlandı. Geldim gördüm ki, Türkiye’de böyle bir felsefe var mı? Felsefe kurumu var mı? Onun başında kim durur? Ben Azerbaycan felsefe derneği başkanı olarak gidip göreyim, dedim. Türkiye’de iki felsefe derneği olduğunu gördüm. İki farklı düşünce merkezi var. Biri Batı yönlü, biri millî dinî yönlü. Ben her ikisiyle de tanıştım. Her ikisiyle meslektaşlık ilişkisi yürüttük. İstanbul’da Kuçuradi’nin davetiyle Dünya Felsefe Kongresi’ne katıldık. Necati Öner (bu ikinci derneğin başkanı) bir toplantı düzenledi. Bakü’de Türk Dünyası Felsefe Kongresi topladık. Türk dünyası filozoflarını bir araya getirdik ve ortak Türk felsefi terminolojisi konusunda biz üç kişinin rehberliğiyle çalışma başlattık. Bu başlattığımız faaliyetler 2003 yılında belli bir mertebeye geldi. Sonra da 2008 ve 2010’da Bakü’de Büyük Türk Dünyası Felsefe Kongreleri gerçekleştirdik. Ve nihayet İstanbul’a geldim. Türk dünyası felsefe merkezini burada kurdum. Adını “Uluslararası Felsefe Araştırmaları Derneği” olarak koyduk.

         

        - Bu anlattığınız sürecin sonucunda şimdi içinde bulunduğumuz merkez kurulmuş oldu. Bu merkez hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

          

        - Türk dünyası felsefe merkezi ideasının resmi kuruluşu oldu bu dernek. Derneğin kısa adını UFAD olarak belirledik. Logosunda hem harfleri hem de Boğaz köprüsünü kullandık. Altına “Doğu Batı Felsefe Köprüsü” ifadesini kullandık. Ufa, aynı zamanda Rusya’daki Türk topluluklarından Başkurdistan’ın başkenti. Merkezi Üsküdar’da Anadolu yakasında kurduk. Doğu’nun Batı’ya bakan kısmında. Burada Türk dünyasının millî düşüncesi ve ideolojisi üzerine araştırmalar yapılacak, düşünceler geliştirilecek.

         


        

        Derneğin kuruluş amacı tüzükte şöyle açıklanıyor: “Türkiye’de ve Türk dilinin konuşulduğu ülkelerde felsefi düşüncenin gelişmesi ve yaygınlaşması için araştırmacılık ve maarifçilik faaliyeti göstermek, Türk felsefecilerinin kendi aralarında haberleşmesini ve onların iş birliğini temin etmek; ulusal ve uluslararası düzeyde ortak kabul görmüş belirli standartlar çerçevesinde felsefe alanında faaliyet gösteren akademik eğitim ve araştırma kurumlarıyla bir arada faaliyet göstermek amacı ile kurulmuştur.”

        Kurucuları: Prof. Dr. Salahaddin Halilov, Prof. Dr. Kenan Gürsoy, Prof. Dr. Rahim Acar, Prof. Dr. Tahsin Görgün, Senail Özkan, Doç. Dr. Nebi Mehdiyev, Dr. Kemale Veliyeva

         

        Dünyanın gidişatı gösterir ki, millet kendisini terkip etmeyince, o milletin ne ekonomik ne siyasi ne de başka sahalarda gelişmesi mümkün değildir. Ne de millî devletçilik stratejisinin olması mümkün değildir. Millî devlet biçim olarak olabilir. Arazisi, ahalisi bir millete ait olabilir. Ama ideolojisi yoksa mahiyet itibarıyla millî devlet değildir. Sosyoloji burada bize sadece olmuş şeylerin bilgisini verir ama ideolojisini ve stratejisini veremez. O sebepten felsefe ile bunu sağlamalıyız. Millet ne olmak istiyor? Amacı nedir? Nereye gitmek istiyor? Ona daha uzak bir devirden başlamış bir şuur lazımdır ki, o da felsefe ile ortaya çıkar. Bizim sorumuz Türk felsefi şuuru denilen bir şey var mı? Türk millî felsefi fikri denilen bir şey var mı, mümkün mü? Bu suali böyle koyalım. Asıl felsefede, millîlik de olması lazım.

         

        -Değerli hocam bu sohbeti bir başlangıç olarak kabul edelim. Sizinle konuşmamız gereken çok şey var. Okuyucularımızın sizin düşüncelerinizle tanışması ve öğrenmesi lazım. Türkçülük konusunda zihin yoranların mutlaka sizi okuması lazım. Millî bir felsefe ve ideoloji olmadan milletin hayatına yön verilemeyeceğini açık bir şekilde anlatıyorsunuz. O zaman bu noktada eksiklerimizi tamamlamak için seferber olmalıyız. Aydın olmanın gereği kendi milletinin yolunu açmaktır. Geleceğin inşa edilmesinde katkı sağlamaktır. Bugün sizin açıklamalarınızla ve başlattığınız hareketle tekrar kendimize dönme imkanı bulduk. Okuyucularımız da çok istifade edecekler. Yazılarınızla Türk Yurdu dergimizde daima görmek istiyoruz. Teşekkür ediyoruz.

         


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele