Büyük Türkiye Ülküsünden Yeni Türkiye Çıkmazına

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

        

         

        Ziya Nur’un “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” adını taşıyan bir kitabı var.[1] Kitap Erol Kılınç’ın “Birkaç Söz” başlığı altında Taşer hakkında güzel bir giriş yazısı ile başlıyor. Kitap, Ziya Nur’un Dündar Taşer’le yaptığı sohbetlerden seçilmiş bir derlemedir. Ziya Nur, kitabında mümkün olduğunca dışarda kalarak Taşer’in ağzından fikirlerini aktarmaktadır.

         

        Kitap’ta özellikle yakın tarihimizle ilgili oldukça ilginç ve ufuk açıcı bilgiler sunuluyor. “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” kitabını özellikle “Yeni Türkiye” söyleminin öne çıkarıldığı günümüz Türkiye’sinin hal-i pür melâlini gereğince takdir edebilmek için her Türkiye sevdalısı, okuyup incelemesi gerekir. Dikkatlice yapılacak olan küçük bir karşılaştırma, “Büyük Türkiye” ideali ile “Yeni Türkiye” söylemi arasındaki keyfiyet farkını açıkça gözler önüne serecektir.

         

        Sorulması gereken sual şudur: Memleket ve millet meselelerini idrakte ve nerede nasıl tavır almamız gerektiği hususunda “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” kitabı gibi elimizde nice yol gösterici ve istikamet verici bilgi ve belgeye sahip olmamıza rağmen, 2015’in Türkiye’sinde içine düştüğümüz garabetin sebebi hikmeti nedir?

         

        Esasen farklı açılardan yanıtlanabilecek bir sualdir yönelttiğimiz. Lakin aradığımız, beylik laflarla da geçiştirilebilir: Cahilliğimizden, geçmişe bigâne kalışımızdan, iş bilmezliğimizden ya da hainliğimizden dem vurulabilir. Biz de soruna kendi noktainazarımızdan bir çözüm önerisi getirmeyi deneyeceğiz. Ancak meseleyi ele alırken Taşer’in Büyük Türkiye’si idealinden aldığımız istikameti, günümüz Türkiye’sinde yer arayan Yeni Türkiye söyleminin eleştirisine yönelterek hareket alanımızı daraltacağız.

         

        Anamdan sıkça duyduğum bir atasözü var: “Hesapsız kasap, ne et kor ne de masat.” Atasözü, âdeta, Türkiye’nin son dönemlerde sergilediği siyasetin arzuhalidir. Hesap, akıl ve çıkar ile alakalı bir kavramdır. Elbet, salt çıkarcılık, bizim geleneğimizde hoş görülmez. Ancak, insan, menfaatini kollayan bir varlıktır. Dikkat edilmesi gereken, hesap kitap işinin diğerlerini zarar ve ziyana uğratmadan yapılmasıdır. Buradaki “diğerleri”, insanın maddi ve manevi anlamda kendisi dâhil bütün varoluşu kuşatan bir bilinci içine alan geniş bir idraki karşılar.

         

        Sorun açıktır: genelde son birkaç yüzyıllık, özelde AKP iktidarı döneminde hesap, doğru düzgün yapılamamıştır. Acı da olsa, hâlâ yapılamamaktadır. Daha kötüsü, Türk halkının ve siyasilerin büyük kısmı, “yanlış hesabın” farkında değil gibi hareket etmektedirler. Bu durumda ekserimizin arızalı bir zihne sahip olduğu söylenebilir mi? Sualin yanıtını sizlere bırakarak zihinden zihniyete yönelmek istiyorum.

         

        Zihinler, alenileşip yaygınlaştıkça zihniyetler teşekkül etmeye başlar. Zihniyet, dünden bugüne ve bugünden yarına nasıl baktığımızı gösteren önemli bir düşünüş biçimidir. Tarihi ve gerçeği hakkıyla değerlendirme kapasitesine sahip olmayan düşünüşler, maalesef, Türkiye’yi içinden çıkması gittikçe güçleşen dâhili ve harici olaylarla karşı karşıya bırakmıştır, bırakmaktadır ve bırakacak görünmektedir.

         

        Türkiye, artık, içten ve dıştan kuşatılmıştır. Bölünüp parçalanma tehlikesi kapıdadır. En sağlam tedbirleri almada yol gösterici olan tarihi tecrübelerden zihniyet bulanıklığı sebebiyle yeterince istifade edilememektedir.

         

        Son zamanlarda zihni karışıklar, Türk’ün yurdunda Türkü ve Türklüğü hedef almışlardır. Türklükle hesaplaşmak istenmektedir. Türk’ten ve Türklükten ne anladıkları hususunda zihinlerinin duru olmadığı seziliyor. Ama Türk’ten ve Türklükten korktukları aşikârdır. Belki de bu yüzden Türk ve Türklük ifadesini dile getirmekten bile imtina etmektedirler. Dahası Adı Türkiye olan bir vatanda Türk’ün olmadığını dillendirerek komik durumlara düşmektedirler.

         

        Bugün Türkiye’de siyaset yapan büyük çoğunluk, işgal ettikleri makamları ve kullandıkları yetkileri Türk’ün hoşgörüsünün, merhametinin ve adaletinin bir sonucu olduğunu kavrayamayacak kadar zavallıdır. Çünkü “Türkler yenilebilirler; mağlup edilemezler.” diyen Napolyon’u hiç duymamışçasına laf etmekte ve davranış sergilemektedirler. İzan fukarası oldukları açıktır. Öyle ki, hâlâ yaşadıkları oy kaybının ve karşılaşılan son seçim tablosunun sonuçlarını okumaktan acizdirler ve hiç ders almaksızın aynı yolda yürümenin yollarını aramaktadırlar.

         

        Bize göre, son seçimle açığa çıkan sonuçlardan alınması gereken birçok dersten en önemlisi şu olmuştur: Türkiye sahipsiz değildir. Buna en açık kanıt seçim sonuçlarıdır.

         

        İktidar partisi ve devletin başı, kullanabildiği bütün imkânları kendi lehlerine seferber etmiştir. Âdil olmamıştır. Hakka tecavüz edercesine büyük bir algı operasyonuna girişmiştir. Bütün bunlara rağmen, istenilen hedefe ulaşılamamıştır. Netice itibarıyla iktidar partisinin son dönemlerde hakikati öteleyerek salt inşacı ve yapısalcı bir yaklaşımı ilke edinen bütün bu girişimleri akim kalmıştır. Bunun bize öğrettiği, inşa denilen sürecin gerçeği dikkate almadan istenilen sonucu her zaman vermeyeceğidir.

         

        İktidar partisi, sahip olduğu devlet gücünü kullanmak suretiyle hakikati değiştirebileceğini ve yeni Türkiye söylemiyle yapmaya çalıştığı gibi, karşılığı olmayan ve olmayacak olan bir hayale kapılmış ve hayal kırıklığına uğramıştır.

         

        Seçim sonuçlarından çıkan bir diğer uyarı ise, zayıf öngörülerle birleşen çıkarcı yaklaşımların faydadan çok zarar getirmiş olmasıdır.

         

        Niçin böyle oldu? Sonuç, amaçta gizlidir. İktidar partisi yeni Türkiye söylemiyle milleti kimliksizleştirerek yığın oluşturma hevesine kapılmıştır. Övünmesi gereken Türk kimliğinden rahatsız olduğunu sürekli hissettirmiş, Müslümanlığı Türklüğe alternatif bir yapılanma olduğu yanılgısına düşmüştür. Oysa Türkiye’de Türklük, birliği sağlayan esastır. Müslümanlıkla da özdeştir.

         

        Hükümet, yanlış hesap yapmıştır. Yanlış hesabın ise Bağdat’tan döneceği, ehline malumdur. Bu nedenle Dündar Taşer’in büyük Türkiye’sinin, Türk kimliği altında birleşmiş bir birlikte yaşam felsefesiyle Campenella’nın “Güneş Ülkesi”ne konu olmuş “düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türklerin vatanının, birliksiz bir birliktelik öneren yeni Türkiye söylemleriyle kimliksiz bir yığına dönüştürülmesi mümkün değildir.

         

         


        


        

        [1] Bkz. Ziya Nur: Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, İrfan Yayınevi, Beşinci Baskı, İstanbul 1991.


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele