Akıl Tutulması Sisleri Arasında Suriye, Vekâletçiler ve Türkiye

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

        

         

        Dünden Bugüne Olup Bitenler

         

        Suriye’de, Atsız’ın Fatımiler karşısında yenilgisi akabinde, Melikşah tarafından yönetim 1077’de Tutuş’a verilerek burada Suriye Selçuklu Devleti kuruldu. Lakin devlet zihni olarak henüz kan asabiyesi düzeyinde hareket eden Tutuş geniş bir intisab bağı kuracak asabiye ve güçten mahrum olduğu için 1095’te Ayn Seylem’de Süleyman Şah ile giriştiği asabiye mücadelesindeki vefatını müteakip devlet oğulları Rıdvan ve Dukak elinde Dımaşk ve Halep olarak ikiye bölündü. Bütün gittikçe parçalanmakta idi. Devletin Halep kolu 1118’de Artuklular ve Dımaşk Kolu’da 1104’te Börilerin eline geçerek parçalanma devam etti. İlgazi’nin ölümünden sonra oğullarından Süleyman, Meyyafarikin’e; Timurtaş, Mardin’e; yeğeni Süleyman da Halep’e hâkim oldular. Devam eden yıllarda Halep bölgesi Eyyûbiler ve Moğolların eline geçecektir. Böriler ise Zengilerin 1154’te Şam bölgesini ele geçirmesi ortadan kalktılar. Bölge görüleceği üzere 11. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar Selahaddin Eyyubî tüm bölgeyi Musul, Halep ve Kahire eksenin bütünleştirinceye ve Memlûkler bu bütünleşmeyi Moğollar, Haçlılar ve Haşhaşilerin baskısından nihai olarak kurtarıncaya kadar 13. yüzyıl sonlarına kadar devam etti. Suriye, bu bakımdan parçalanmaların içerisinden Memlûk ve sonraki Osmanlı asırlarında Bilad eş-Şam olarak bütünlüğünü korudu.

         

        19. yüzyıla geldiğimizde ise yeni bir parçalanma dönemi başlayacaktır. İngiliz ve Fransız işgali sonrasında Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi akabinde bölgede Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail gibi pek çok devlet ortaya çıktı. Bölge bir daha parçalanmışlık kaderi yaşamaya başlamıştı. İşgalin travması altında yeniden etnik ve mezhepsel algılara dönen bölge kavga ve kaosu aşarak yeni bir bütünlüğün resmini çizemedi. Arap Baharı sonrası süreç ise bölünmüşlüğün daha derin bir bölünmüşlüğe evrileceği endişesini doğuran bir manzara göstermektedir. Suriye içerisinde ve Irak’ta yaşanan etnik ve mezhepsel içerikli parçalanma emareleri bunu ifade etmektedir. Melikşah’ın yüksek iradesinden birleşip sonra birkaç asır parçalanan coğrafya Osmanlı sonrası süreçte de yeni bir parçalanmalar süreci yaşamaya devam ediyor. Bugün ortaya çıkan etnik ve dini görünümlü anomaliler tamamen buna dairdir. Bölgenin Haşhaşiler odağından yaşadığı iç kaos, bugün IŞİD ve PYD merkezinde bir etnik ve dini vekalet mücadelesi halinde sürüyor. Parçalanmayı öngören yerel ve küresel imajinasyon, bölgenin hassas dokularından üretilen aktüel vesayet cihatçıları ve etnikçileri ile beraber bölgesel iç ve dış politikaları yönetmeye devam ediyor. Tıpkı Haçlıların ve Moğolların Sis merkezli Ermeni Baronluğunu ve Haşhaşileri bir zamanlar kullandıkları gibi zamanın tezahürü olan yapılar da kullanılmaktadır. Değişmeyen tek şey bölünmenin devamıdır.

         

        Suriye’de, uçağımızın düşürülmesinden uçaklarımızın bombalamaya başladığı bir sürece şahit olmaktayız. Temkin bu bakımdan önemlidir. Bastığımız her yer mayınlı ve sorunludur. Dün Ayn-el Arab’ta dünyayı ayağa kaldıranlar bugün Suruç’ta benzer bir yaygarayı koparmaktalar. Aktörler yine aynı, birisi sınırlarımızın ötesi idi diğeri sınırlarımızın içinde yaşanıyor. Vekâletçilerin kavgası arasında önünü görmeye çalışan bir Türkiye.

         

                    Türkiye, sınırlarındaki gelişmelerden tedirgin. Özellikle sınır ötesine dair unsurların sınırlarımız içindeki eylemleri bu kaygıyı daha da yükseltiyor. Ülke içindeki etnik ve dini görünümlü vekâletçiler karşılıklı alan açma yarışındalar. Kan ve sakal kavga ediyor. Etnik bir kimlik mensubu olduğunu iddia eden terör mensupları sakal peşinde, dinî olduğunu ifade eden zümreler ise etnik bir kanın uzantısı olduğunu iddia eden diğer terörün kanını dökmenin peşinde. Karşılıklı bu itiş kakış sürgit devam ederken Türkiye’nin iç politikasında bir haklılık yarışı da başladı. HDP üzerinden derin analizler yapanlar, Hükümet üzerinde yüksek okumalar, dış politikamıza dair derin yorumlar, açılımı ve çözüm sürecine dair yüksek fikirler bu kaosu anlamak adına ileri sürülen parçalanmış fikir haritamızın analiz araçları. Lakin sınırlarımız ve ötesindeki oyun devam ediyor. Kimseden bu oyunun orta ve uzun vadesine dair bir öngörü yok; bu işin taraflarının yöntemlerine işaretle insanları düşünebilir hâle getirmek gibi derdi olan da yok. Tedirginlik ve kaos içerisinden rant dermek yarışı. Suruç’ta patlayan bomba, Türkiye’nin iç siyasetindeki kutuplaşma ve açılım süreci ile bölgede palazlanan damarın, Suriye’deki gelişmeler dâhilinde ranta dönüştürülme çabalarından biri olarak görülebilir. Her hâlükârda Suriye Baas’ı ve destekçileri İran ve Rusya’nın istedikleri muhtemel tablolarla karşı karşıyayız. Zira Rejim muhalifler ile arasına IŞİD ve PYD’den bir duvar örerek kendisini biraz daha geriye itmiş durumdadır. Suriye ise parçalanmaya devam ediyor. Bu süreç Türkiye’yi sınırlarında daha tetikte durmaya itiyor. Bataklık kurumadan sivrisineklerin bitmeyeceği aşikâr. Bu sınır endişelerine etnik ve dini vekâletçilerin çatışmaları öncülüğünde gelen tehdidin biraz daha dışarıda karşılanıp önlem alınma düşüncesini doğurduğu görülüyor. Bu yolla hem etnik hem de dini vekâletçilerin önü kesilip iç politikada ve dünyada, teröre dair duruşla alakalı bir görüntü diplomasisi gerçekleştirilmeye, çalışılıyor. Yaşanan Cerablus bombardımanı da malum mutabakat da göz önüne alındığında bu cümleden okunmalıdır. Bu süreç Halep bölgesinin yeniden bütün bir Suriye hayalinin temsilcisi ÖSO?!! tarafından kontrol edilmesini de sağlaması ön görülüyor olabilir. Bu manada atılan taşın hangi kurbağayı ürküteceği, süreçte yaşanarak görülecektir. PYD-PKK bloğunun arkasındaki güç, IŞİD yapısının destekçisi yapılar, Suriye’de vekâlet savaşı yürüten bölge ve küre devletleri, hepsi bu oyunun içinde olarak aksi sada vereceklerdir.

         

        Bu müdahale esnasında ABD’nin Suriye olayları boyunca süren kırmızı çizgisiz politikası da mutabakatlara rağmen göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin oyunun içinde etkin bir aktör olarak bulunmaması tüm tarafların ana önceliğidir. Bunun beş yıllık süreçte her fırsatta ortaya koydular. Bir yandan çözüm süreci yürüten Türkiye’nin karşısına Irak ve Suriye’de uzun vadeli sorun oluşturacak siyasi alt yapıların oluştuğu senaryoların konulması, diğer yandan muhafazakâr bir içerik taşıyan hükümetin IŞİD terörü ile sınanması sürecinde Türkiye iki yönlü baskılanarak dengesi bozulmak istenmektedir. Türkiye Suriye’de müdahale ile bir alan açacaksa bunun Suriye’nin bütünlüğüne hizmet edecek kuvvetlere teslim edileceği bir süreci yönetebilmelidir. IŞİD’in temizle terk et, politikasının Türkiye eliyle gerçekleşmesi telafisi zor bir kendi kalesine gol olacaktır.

         

                    Haçlılar ve Moğollar karşısında parçalanan ve birkaç asırda dengesini bulabilen Suriye, Osmanlı sonrası dönemde yeni bir dalgalanma ve kırılma ile karşı karşıya olduğu aşikâr. Bugün değişik isimli aktörler ve faktörler muvacehesinde gelişen süreç, yeniden şekillendirilmek istenen bir coğrafyanın direniş kasılmalarıdır. Kutadgu Bilig’de Yusuf has Hacib’in şu tespitleri belki yaşananlara biraz daha gündelik kaostan sıyrılıp bakmamıza yardımcı olabilir. “Cemaatler çok, camiler azidi; şimdi camiler çoğaldı, cemaatler azaldı.Dinle, takva sahibi, insan ne der; ey iyi insan bunu gönlüne yerleştir. Hani, doğruluk ile hareket eden kim var; hani Allah rızası için iş gören kim var? Dünyanın her tarafı baştanbaşa bozuldu; buna bakıp hayret eden kimse var mı? Müslümanlar karıştı, birbirlerinin etlerini yiyorlar; kâfirler ise, tam bir huzur içinde yaşıyorlar. Müslümanın malı çalındı, yapma edildi; haramı helalden ayıran ve buna riayet eden nerede? Fesad ve fısk o kadar sesini yükseltti ki, insan geceleri uyuyamıyor; ilim ve Kur’an’ın sesi hiç duyulmuyor bile. Gönüller katılaştı, diller yumuşadı, doğruluğun kendisi gitti, ancak kokusu kaldı. Oğul babaya babalık eder, oğul bey ve baba ise, kul oldu. Hayat zorlaştı, endişe çoğaldı; hırs ve tamah gittikçe arttı, huzur azaldı. Fakir, dul ve yetimlere şefkat gösteren yok; dünyayı başka bir kalıba koydular da hayrete düşen yok. Hâkim, bilgisi geniş, dünyayı tecrübe etmiş, cömert ve eli açık olan insan çok güzel söylemiş. Dünyanın sonu geldi; nizam bozuldu; iyiler kötülere bakarak, değiştiler.Akıllı anlar, bilgili bilir; yıl, ay, gün geçtikçe dünya günden güne bozuldu. Oğul-kız babaya hürmeti bıraktı; ihtiyar kelimesi insana bir hakaret sözü oldu. Nizam ve kanunların hepsi değişti; ak ve kara birbirinden farksız oldu. Bunlar kıyamet gününün alametleridir; alameti görülürse, gelecek olan gelir. Kadir Tanrı encamımızı hayretsin; bu fitne, bela ve kötü adetleri ortadan kaldırsın.[1] Modernitenin kadim bağlarından kopararak anlamsızlaştırdığı insanımıza 11. asırdan manifesto niteliğindeki çağrı böyle nihayete eriyor. Şekillerin asılların yerini aldığı, usul kaybedildiği için vusulün söz konusu olamadığı alametleri görünene dair, gelecek olana dair ikazların yapıldığı bu ölümsüz kısım böylece biter. Hayret eden, uyanık bir insan arar Yusuf Has Hacib. Olan bitene karşı uyanık, gözü gören, kulağı duyan ve aklı idrak eden insanı arar. Camileri çok, ama insanları gibi içi boş camileri çok bir ortamdan bahseder. Bize ne kadarda tanıdık tespitler. Müslümanlar karıştı birbirlerinin etlerini yemekteler tespitine zamanımız kadar uygun düşen az zaman vardır. Irak, Suriye, Mısır ve Yemen’e azıcık bir bakmak kıyametin alametleriyle gelecek olana dair bizi nasıl uyardığını, ama bizde hayret edecek bir akıl kalmadığından nizamı bozulan bu düzeni anlamaktan çok uzaktayız. Şii, Selefi vs. söylemlerle ortaya çıkan fitne anaforu. Bu çerçevede son yaşananlar ne kadar da eskiden yaşanmış demeden edemiyor insan. Bugün yaşananlara dair güncel tumturaklı çok laf edilip, derin analizlere girişilerek güncel kavga sürdürülebilir belki, ancak olan bitenin ana damarı anlaşılmadan gündelikçi tefekkür bizi yarına bile ulaştırmayacaktır.

         

                    Türkiye için IŞİD ile mesafesini ortaya koymak öte yandan da PKK örtülü siyasi yapıya karşı durarak iç ahengi bozmadan dışarıda dengeye oturmak; içinde kobralar olan bir kutudan Alaeddin’in sihirli lambasını çıkarmaya benziyor. Diyelim ki çıkardık, cin şişeden çıkınca ondan üç dileğimiz ne olacak, toplumca bunu düşündük mü hiç? Umulur ki, iç siyasetin geçici patikalarındaki hesaplar bizi büyük otobanda yayan bırakmasın. Hükümet kurma telaşındaki bir Türkiye, şu anda Suriye’de bombalama yapıyor. Erken seçim sürecine girecek olursak bu karmaşada seçimin anlamı ne olacaktır. Kimsenin vazgeçilemez olmayacağı ve kimsenin de hiçbir şeyin garantisi olmadığı unutulmamalıdır. Kendisini bu ülkenin sigortası yerine koyan akıllar var ise her ne hâl olursa olsun sürecin bizi toptan yaralayacağını, milletin zihni ve kalbinde mahkûmiyetten kurtulamayacağı unutulmamadan, mevcut gündem yönetilmelidir. Bugün geldiğimiz nokta milletin yeni bir siyasi dalgayı hayal eder bir orta vade süreci açacağı da değerlendirilmelidir. Zira şu andaki tüm siyasi söylemler kutuplaşmanın bir ucunda iç ve dış gelişmelere aksi sada olma noktasında yaralı görülmektedir. Bu bakımdan bölgeyi dizayn edenler bu psikolojik ortamda iç siyasette de bir düzenlemeye gitmek isteyeceklerdir. Bu süreçte bu dahi unutulmamalıdır.

         

                    Sınırımız ötesindeki çatışmanın İran-Rusya-Baas üçlüsünün arzu ettiği hâlden başka bir hâle dönüşüp dönüşmeyeceğini gelecek zaman ve devletimizin hamleleri gösterecektir. İçerideki sakal-kan kavgasının ülke genelini siyasi ve sosyal bir kırılmamaya sürüklemesinin tedbirleri alınmalıdır. Öte yandan ise etnik-dinî vekaletçiler üzerinden dış politikadaki anaforun üstesinden gelecek temkinli adımlar sürmelidir. Suriye olayının bölge ve ülke tansiyonunu zaman zaman yükselttiği anları son beş senede çok yaşadık, bugün yaşanan olaya da aynı temkin ve uyanık zihinle bakmakta fayda olacaktır. Bölgemiz Osmanlı sonrası kaos ve parçalanma sürecini yaşamaya ve mihenksiz kalmışlığın acılarını yaşamaya ne yazık ki devam ediyor. Tabiatın boşluk kabul etmeyen doğası ülkemizde ve çevremizde kendisini göstermeye devam ediyor. Dileriz etnikçi ve dinci vekâletçilerin patronları müşterek mefkureler ile şiddeti ülkemize yönlendirmezler. Zira bölgede teorik ve pratik planda sahada oyun kurma ihtimali olan tüm unsurlar farklı bir maslahatın peşine düşmüş görülüyor. Küresel müşterekler ise vaat edilen yarına doğru ilerlemeye devam ediyorlar. IŞİD ile yaşanan yeni süreç, bu bağlamda ortaya çıkması muhtemel yeni şovlarda askerlerimizi gördüğümüz acılara yol açmadan kapanır; zira kimin eli kimin cebinde belli değil. Asıl soru Selahaddin nereden gelecek? ABD’den mi, yoksa Rusya’da mı? Cin bu sorunun cevabını bilir mi acaba?

         

         

        Güncele Dair Olanları Anlamak

         

        Akıl tutulması yaşanmakta ülkemde. Laik müttefik!!! PYD ile Cihatçı ISIS (DAEŞ veya IŞİD olarak isimlendirilen örgüt) arasında kalan ülkeme dair bir trajedidir bu. Bir yandan siyah terörle mücadele ederek Batılı müttefiklerimize rüştümüzü ispat davası ve zarureti. Diğer yandan ülkemize hançerini dayamış diğer etnik vekâletçi dayatması ve bunların Suriye’deki müttefik uzantıları. ISIS ile katiyen ilişkisi olmadığını göstermek zorunda kalan bir ülkenin uçakları, Suriye’de bir bölge açmak adına bombalamada bulunurken öte yandan içeride, bu süreci yararına devşirmeye çalışan diğer bir grupla uzun hikâyesinin yeni bir aşaması olarak çatışmaya giriyor. Türkler ve Kürtler yine bu “bu ülke”de arada kalmış durumda. Bölgesel ve küresel bir takım dayatmalar bağlamında iç ve dış politikamızda kritik zamanlar yaşamaktayız. Akıllar yarını göremeyecek kadar daralmış, basiret önünü göremez ve feraset maveraya bakamaz hâlde. Çözüm süreci umutlarının başka bahara kaldığına mı üzülmeli!!! Yoksa ISIS ile aramızda organik bir dava olmadığını göstermek telaşımıza mı, sevinmeli meçhuller yumağı. Yine makûs kutuplaşma içinde olup biteni aklıselimle tartışmayan medeniyetin çocukları, kavganın diline sarılmak zorunda kaldılar. Yine kan asabiyesi intisap ümranına galebe çaldı. Akıllar yine politikanın dar koridorlarına sıkıştı kaldı. Wittgenstein’in “Şişenin içinden dışarı çıkmak isteyen ama sürekli cama çarpıp sersemleyen sineğe: Dışarısını görebilirsin bunu anlıyorum, ama asla dışarı çıkamazsın! Sen cama toslamaya mahkûmsun.” aforizmasındaki bir hâl devr-i daimini yaşar gibiyiz. Mahkûm muyuz biz!!!

         

        Türkiye bir süredir ABD ve Avrupa ile soğuk bir dönem yaşıyor. Bunun pek çok sebebi olmakla sebeplerden birisi İslamofobik bir unsur; bölgemizde zuhur etmiş olan ISIS gerçeğidir. Suriye olayı bağlamında bölgemizde el-Kaide’nin yeni bir metamorfozu olarak icat olunan ISIS’in hesabı, kurucularına sorulacak yerde fatura siyaseten bize de çıktı. Şimdi söz konusu ISIS operasyonları, Batı ile uyumlu uluslararası hukuk söylemleri ve görüşmeleri, İncirlik’in açılması ol cümleden faaliyetler olarak basından zihinlerimize yansımakta. Bu yolla Türkiye bölgedeki Suriye sorunun belki bir nihai sona evrilmesini düşündüğü gibi ISIS ile arasındaki ilişkiye dair ithamlarla kaybettiği prestij ve itibarı yeniden revize etmeye çalışıyor olabilir. Bu yolla dış politika kulvarlarında Suriye özelinde yeni bir meşruiyet zemini teşkili ile sürdürülebilir bir ilişki ağı teşkili düşünülüyor olabilir. Bunun iç yansıması olaraksa bir takım tutuklamalarla birlikte ISIS bağlantılı gruplar denetim altına alınıp kontrolsüz eylemlerin önüne geçilip dışarıya bu konudaki kararlılık gösterilmeye çalışılıyor. F-16’ların bu konudaki faaliyeti ve tarafsız bir bölge oluşturulması çalışmaları bu cümleden ilerliyor. Lakin burada ISIS bölgeden uzaklaştırıldıktan sonra oraya PYD güçlerinin doğrudan ya da bir koalisyon kılıfı ile sokulmayacaklarına dair bir uzlaşı var mıdır, meçhul? Salih Müslim’in Suriye ordusuna katılacağız tarzı salvoları da olup bitenin gideceği yeri göstermesi bakımından manidar görünüyor. Her şey bittiğinde Ayn el-Arap olaylarında Batı’nın kahraman müttefiki (!!!) olan bu güçlerin kendileri için mevut arazilere yerleşmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur ve Türkiye’nin bu manadaki kırmızı çizgisini koruyacak reel bir zeminde görünmemektedir. Lakin her hâlükârda Suruç olayları sonrası ortaya çıkan fevri aksülamelimiz Batı ile olan soğuk ilişkilere yararlı bir iç sonuç doğurabilir ve beklenenin bu olması da muhtemeldir. Bu arada Tunus vb. yerlerdeki ISIS eylemlerine bakarak güvenlik tedbirleri konusunda dikkatli olunması zarureti, burada temas edilmesi gereken diğer bir husus olarak derkenar edilecektir. Selefi tutum ne yazık ki Mısır’dan başlayan süreçte bazı küresel yaklaşımlara fayda sağlamak noktasında konumlanmaktadır. Bu bakımdan vekâletçi özelliği ve muhtevası göz ardı edilmediğinde, akıl tutulmamızdan kurtulup makul bir cihetten olaya bakmak mümkün olacaktır. Konu dinî muhtevalı bir grup değil din görünümlü bir vekâlet meselesidir.

         

        İç politika öncellikleri aklımıza giydirilmiş deli gömlekleri oldu. PKK hedeflerinin aynı anda vurulmaya başlanması ve buna bağlı yaşanan gelişmeler ise bittiği ifade edilen çözüm sürecinin temellendiği sağlıksız zeminde rüzgâr ekenin fırtına biçeceği bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Lakin her halükarda PKK hedeflerine düşen bombalar Türkiye’de belirli bir sağduğu çevresinde olması gereken buydu sadalarına yol açmaktadır. Elinde silah tutana çiçekle gitmenin namert sofrasına mert gidilemeyeceğinin aşikâr olduğu günlerden geçiyoruz. Her hâükârda içerideki ve dışarıdaki bu operasyonların Batı’nın sadık ve laik müttefiki PYD gibi yapılara dair olmadığı ve olamayacağı ortadadır. Zira ISIS’e karşı herkesten önce cepheye koşan bu sadık müttefik Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de rüştünü ispat etme davasındadır ve Batılı güçler tarafından takdirler desteklenmektedir. Bu bakımdan yürütülen operasyonun “terör” odağında olduğu Batılı müttefiklerimize gösterilmeye çalışılmaktadır. ABD’den teröre karşı mücadele desteği sözleri gelirken Avrupa’dan operasyonların sınırlarına dair hatırlatmalar gelmektedir. Her hâlükârda siyasetin kaygan zemininde HDP ile kavga başlamış ve parti kapatma tamtamları yeniden çalınmaya başlanmış bulunmaktadır. İntisap ümranı yerine kan asabiyesinin dikenli yollarına sapılmaktadır. Aslan Binbaşımız gibi aslanlara mal olan bu süreçte şehitler, cenazeler ve ağlayan çocuklar belli bir hissiyatı yeniden yükseltmektedir. Malum partinin malum örgütle ilişkisi, Suruç olayları ile başlamadığı gibi, ondan sonrada bitecek değildir. Akıl tutulmamızın bir ayağı da budur. Yüksek bir siyasetin takip ettiği zorlu yolda önüne yeniden çatışma zarureti hâsıl oldu. Bunun dış politika yansımaları yanında iç politikada yansımaları şüphesiz bazı beklentileri karşılayacak ve neticeler verecektir. Devletin bu tercihi umulur ki, daha önceki benzer süreçlerdeki hatalar göz önünde tutularak yapılır. Mücadelenin etnik bir isimle değil bir terör tercihine dair olduğu her fırsatta ifade edilmelidir. Zira vekâlet etnikçileri terör üzerinden bir topluma fayda sağlamaktan ziyade belirli çıkarların tahakkuk aracı olmak ötesinde bir mana ifade etmemektedirler. Akıl tutulmamızdan çıkmanın önemli bir hususu da belli bir etnik kimliği ötekileştirmekten ziyade olup bitenin etnik görünümlü bir vekâlet taşeronluğu olduğunu anlamaktır. HDP siyaseti ve toplumunun da galiba ortaya koyması gereken eğer koyabilirlerse bu vekâletçiliğin parçası olmadıklarını ifade ve ispattır.

         

        Türkiye’nin aklını tutan ISIS ve PKK meseleleri Suriye olaylarında Baas Rejimi’nin Türkiye’nin önüne koymak stratejisi içinde olan konulardı. Bu yolla hem kendilerine zaman kazandırma ve hem de rakibe iç ve dış ortamlarda prestij kaybettirmeyi hedefliyordu. Rusya ve İran tandeminde gelişen süreçte Türkiye’nin tutumu maliyetli hâle getirilerek bedel ödetilmeye çalışılıyordu. Bugün başlayan ISIS ve PKK olaylarını değerlendirirken bu çerçevenin de göz ardı edilmemesi akıl tutulmasından çıkmak noktasında önemlidir. Bölgede menfaat devşirmek derdinde olanların tümü, parçalanan bir coğrafyaya ve ondan devşirecekleri maslahata yatırım yapmaktadırlar. Lakin günün sonunda bu coğrafyada kalacak ve sınırlarında ateş yanmaya devam edecek olan Türkler, Araplar ve Kürtlerdir, bunu müdrik olmadıkça bedel ödenmeye devam edilecektir. Olaya dini ve etnik savunmalara girişmeden aklıselim ile yaklaşıp değerlendirmek zarureti aşikârdır.

         

        Silah sesleri arasında makuliyetin sesi duyulmaz olur. Kutuplaşarak olaya bakmak ise olup bitene dair idraki körleştirir. Hükümet çalışmalarını tamamlayamamış ülkemizde çatışmanın dar yollarında güvenlikçi politikaların etrafımızı sarmaladığı günlerden geçiyoruz. Yarın yeni aşamalara evrilecek bu sürecin sonunda Suriye, Irak ve ülkemize dair kritik sonuçların ortaya çıkacağı kesindir. Önemli olan bu sürecin gönülleri parçalamasına izin verilmemesidir. Zira silahın yarası iyileşse de gönül yaraların tamir etmek o kadar kolay değildir. Şu an devletin yürüttüğü mücadeleye akıl tutulması tuzaklarına düşmeden ve konuyu siyasetin bazı sathi değerlendirmelerine kurban vermeden görmek mecburiyeti vardır. Önceki akılların ve tedbirlerin sonuç vermediği değerlendirilerek şimdiye şekil vermek gerekliliği düşünülmektedir. Günün sonunda kazanan bazı bölge devletleri, PYD ve Baas olacaksa yarınımıza sabotaj var demektir. Vekâletçi unsurların yönlendirdiği bir ülke aklının yarını kuramayacağı ortadadır. Bu bakımdan zaman birlik olmak ve aklımızı tutanlara karşı müşterek vicdan ile karşılık verme zamanıdır. Ya da Wittgenstein’in dediği, üzerinde konuşulamayacak meseleler hakkında susmak lazımdır, yaklaşımı ile konuya yaklaşırsak meselelerimizi başkaları konuşup çözmeye devam ederken biz tutuk akıllarla yok olmaya devam ederiz. Olmadı Wittgenstein aforizmasındaki gibi “Eğer doğruyu söylemek işimize yaramıyorsa neden doğru söyleyelim ki?”, der ıslık çalarak menfaatimizin peşinde devam eder gideriz.

         

         


        


        

        [1] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, (Çev. Reşit Rahmeti Arat), Ankara, 1998, s.464-465.


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele