Ülkücüler ve Politika

Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

        

         

         

        Kendisini ülkücü hareketin siyasal partisi olarak tanımlayan ve gerçekten de siyasi hayatlarına bakıldığında kamuoyu tarafından böyle bilinen siyasal partiler varken bir kısım ülkücüler niçin başka partilerde siyaset yapmakta ya da siyasete soyunmaktadır? Bir kısım ülkücülerin bu tercihleri, ilkesel olarak bir tutarsızlığa tekabül eder mi? Türkiye siyaseti yine çok önemli addedilen bir seçimin ardından muhtemelen yenilenecek ya da erkene alınacak bir seçime yaklaşırken, bu sorular sorulmayı hak ediyorlar. Bu yazıda bu konu tahlil edilmeye; anlaşılmaya çalışılmıştır.

         

        Öteden beri bazı ülkücüler, “ülkücülerin partisi” olarak addedilen partiler dışında kalan siyasal oluşumlarda siyasete dâhil oldular veya siyaset yaptılar. Bu partiler “ülkücülerin partisi” değildi, ama Türkiye siyasetinin temel ayrımında sağda yer alan ve derece itibarıyla milliyetçi/muhafazakâr partiler oldular. Bir başka şekilde söyleyecek olursak, bu partilerin de milliyetçi/muhafazakâr bir tonu vardı. Bu ton, bu partilerde siyaset yapacak ülkücüler için hem bir makuliyet / meşruiyet oluşturuyor hem de bu partilerin milliyetçi/muhafazakâr seçmeni rahatsız edecek politikalara yönelmelerini önlemede derece itibarıyla etkili oluyordu. Siyaset yapılan partinin iktidar olması hâlinde, iktidarın milliyetçileri memnun edecek politik veya kültürel kararlar alması ülkücüleri memnun dahi ediyordu. Bu şekilde arkadaşlarını bu partilerde gören ülkücüler, siyasal büyüklerinin bu arkadaşlarına dair sert siyasal söylemlerine pek de kulak asmıyorlardı. Bu sert söylemleri ülkücüler, siyasetin tabiatı gereği söylenen sözler olarak kabul ediyor; kitlede öyle önemli çatlama ve yarılmalar olmuyordu. Bu tespitlerimizin haklılığını, yaşı 1970’li ve 1980’li yılları hatırlayacak kadar olanlar teslim edeceklerdir. 1970’li yıllarda “ülkücülerin partisi” var iken diğer sağ-merkez partilerde siyaset yapan ülkücüler, camiası tarafından öyle ciddi tepkilere maruz kalmamışlar, hatta bu kimselerin sağ-merkez partilerdeki varlıkları o zor günlerde işe yaramıştır. Bu durum olağanüstü/geçiş dönemlerinde çok daha fazla kendisini göstermiş; örneğin 1980 sonrası yenilenen siyasi hayatta ülkücüler, dönemin iktidar partisi olan ANAP’ta ve müteakiben DYP’de siyaset yapmışlar ve hatta bakan olabilmişlerdi. Ülkücü olarak tanınan bu siyaset adamlarının bakanlık yaptığı yerlerden ülkücüler istifade etmişler; devlet bürokrasisinde, akademiyada, iş dünyasında kendilerine alan açmışlar ve çoğalmışlardı. Kaldı ki bu partiler az önce vurgulandığı gibi derece itibarıyla milliyetçi idiler ve bu nitelikleri onları ülkücüler nazarında derece itibarıyla kabul edilir kılmaktaydı.

         

        Peki bugün için aynı tespitleri yapabilir miyiz? Yani elan ya da hayatlarının önemli bir kesitinde tercih ve duruşlarından dolayı efkar-ı umumiye tarafından ülkücü olarak bilinen insanların, “ülkücülerin partileri” olarak bilinenler dışında kalan partilerde siyaset yapmalarını nasıl değerlendirmek gerekmektedir?

         

        Bu sorunun cevabını aramaya geçmeden önce şu tespiti yapmalıyız: Politika/siyaset yapmak, düşünen, karar veren, yapan eyleyen insanoğlunun en fazla arzu ve hırs gösterdiği alanların başında gelmektedir. Bu öyle bir hırs ve arzudur ki; insanlar akademideki kürsüsünü, bürokrasideki makamını, iş dünyasındaki popülaritesini geçici bir süreliğine de olsa terk edebilmekte, siyasete atılabilmektedir. İnsan bu arzusunu ister tamamen nefsi bir tercih olarak, ister daha kutsal bir haleye büründürerek “halka hizmet” etiketi altında yapıyor olsun sonuç değişmemekte; siyaset yapma arzusu bazı insanların başını döndürmektedir. Hele bir de kendinizde bir takım mümeyyiz vasıfların ve enerjinin bulunduğuna inanıyorsanız, bu arzunun önüne geçmek güç görünmektedir. Saikı ne olursa olsun, siyaset yapmak isteyen bu insanların bu tercihleri insanidir, tabiidir ve anlaşılabilirdir. Ancak, hâl böyle olmakla beraber bu olgu biraz daha yakından bakılmayı ve daha derin tahlil edilmeyi de gerektirmektedir. Çünkü Türkiye siyaseti ve onun problem alanları, öyle gelişmiş ve oturmuş Batı demokrasilerinin sorunlarından oldukça farklı ve yakıcıdır. Gelişmiş ve oturmuş Batı demokrasilerinde ne bizdeki gibi etnik ayrıştırıcı talepler, ne de siyasal akımlar arasında öyle aşılmaz çatlaklar mevcuttur. Bu ülkelerde siyaset, ülkenin coğrafyasını, bayrağını, dilini tartışmamakta; tüm ilgi ve gücünü ekonomik refaha sosyal gelişmeye tahsis etmektedir.

         

        Türkiye siyaseti Tanzimat’tan bu yana aralarında derin ihtilafların bulunduğu siyasal görüşlerin bir arenası gibidir. Son iki yüz yıllık tarihimizi böyle görmek mümkündür. Geride bıraktığımız yüzyılın ilk çeyreğinde biz bir imparatorluk kaybettik. O yıkıntının enkazından yeni bir devlet çıkarttık. Ancak bu, yeni devlet hakkında mutabakatımız hâlâ sorunlu ve tüm siyasetimiz bu sorunlu alanlara dayanmaktadır.

         

        Bu tespitin devamı olarak söylemek gerekir ki, Türkiye siyaseti tarihsel arka plana ve sosyo/kültürel çatışma alanlarına bağlı olarak Cumhuriyet döneminde de derin ayrışmalara uğramaya devam etmiştir. İçten içe büyümekle beraber tek parti döneminde su yüzüne çıkamayan bu ayrışma, 1946 seçimleriyle birlikte iyice görünür olmuş, 1950’den sonra ise Türkiye siyasetinin temel niteliği hâline gelmiştir. 2000’li yılların başına gelinceye kadar klasik anlamıyla kısaca sağ ve sol olarak tarif edilebilecek olan bu ayrışmayı kabaca, %65 sağ (milliyetçi, muhafazakâr, sağ liberal), %35 sol (sol, sosyalist, komünist ve etnikçi) biçiminde ifade etmek mümkündü.

          

        Çok partili Türkiye siyaseti, içinden geçmekte olduğumuz yıllarda, 2000’li yılların başından itibaren klasik dönem diye adlandırabileceğimiz yaklaşık altmış yıllık (1946-2002) dönemdeki karakteristik özelliklerinden farklılaşmış; artık klasik sağ-sol ayrımı ile izah edilemeyecek kadar anlam kaymasına uğramıştır. Türkiye seçmeninin tercihini hâlâ %65 sağ, %35 sol olarak tasnif etmek mümkündür ama artık ne sağ ne de sol kavramı, klasik dönemdeki içeriklerine sahiptir: Çünkü hâlihazırda sağı iskân etmiş partilerin arasında, bunların ortak elemanlarından oluşan bir kesişim kümesi bulunmamaktadır. Kanaatimizce kimse AK Parti ile MHP arasında öyle çarpıcı bir ortak elemanlar kümesinin bulunduğundan bahsedemez. Nitekim bu iki parti için de klasik sağın alamet-i fârikası olan devlet, vatan, millet gibi değerlerden aynı şeylerin anlaşıldığını ve bu değerlere aynı duygusal anlam çerçevesinin yüklendiğini söyleyemeyiz. Aynı şekilde klasik ayrımıyla sol içinde yer alan CHP ile HDP arasında da öyle ortak elemanlardan oluşan bir kesişim kümesinden bahsetmek kanaatimizce mümkün değildir. Nitekim yukarıda sıraladığımız kavramlara, bu iki siyasal hareketin yüklediği duygu ve anlam çerçevesi aynı olmadığı gibi, klasik tanımı gereği sol için alamet-i fârika olarak adlandırılabilecek olan demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramlarda bir mutabakatın bulunduğundan bahsetmek de mümkün değildir. Özellikle sol yelpaze içinde mütalaa edilegelen etnikçi parti ya da partilerin bugün için tüm tonlarıyla klasik sol dünya görüşünün herhangi bir yerinde mütalaa edilebilmesi ise hiç mümkün değildir.

         

         

        Türkiye Siyasetinin Çok Önemli Bir Eksiği: Merkez Partisi

         

        Türkiye’de bu gün için bir merkez partiden bahsetmenin imkânı bulunmamaktadır. Oysa Türkiye siyasetinin geleneksel karakteri her zaman güçlü merkez partilerine sahip olmasıydı. Türkiye siyasetine mahsus bir özellik olarak sağda da solda da yer alan en büyük (ve iktidar alternatifi) parti merkez parti kabul ediliyordu. Çünkü o dönem bazı siyaset bilimciler merkezi muhayyel bir yer alarak tarif ediyorlar; buna bağlı olarak bu iki partiyi merkez sağ ve merkez sol olarak tanımlıyorlardı. Bu anlamıyla 1980’lere gelinceye kadar sağda Adalet Partisi, solda ise tüm radikal renklerine rağmen Cumhuriyet Halk Partisi merkez partilerini teşkil ediyorlardı. Şöyle ya da böyle; Türkiye siyasetinde bir merkez vardı ve diğer siyasal hareketler sağda ve solda bu merkezi işgal eden partilerin sağına ve soluna yerleştirilirdi.

         

        Merkez parti kavramı üzerinde durmamızın nedeni şudur: Türkiye siyasetinde Merkezi teşkil eden partilerin sağına veya soluna yerleşen partiler, derece itibarıyla ideolojik tonu ağır basan partiler olarak kabul edilmişlerdir. İdeolojik partiler ve onun mensupları, siyasal yelpazenin uçları olarak tanımlanabilecek yerleri temsil ediyor olmakla beraber, bu partilerin mensuplarının merkez partilerinde siyaset yapmaya tevessül ve teşebbüsleri, kendi dava arkadaşları tarafından da bir müsamaha ile karşılanıyordu. Çünkü bu dava arkadaşlarına göre nihayetinde, tonu biraz düşük olsa da merkez partileri kendi ideolojik renklerine de sahip idiler. Bu şekilde merkezin, merkezin sağında ve solunda yer alan diğer siyasal oluşumlara mensup kişilere kapıyı açması, siyasette hem bir yumuşaklığa hem de bir girişkenliğe neden oluyor; ayrıca söz konusu merkez partilerinin iktidar olması hâlinde dava arkadaşlarının yetkili ve etkili olma şansları, merkezin sağında ve solunda sıralanan bu partilere ve onun mensuplarına yararlı hâle gelebiliyordu. Gerçi, merkezin sağına ve soluna hizalanmış ideolojik partilerin liderlikleri, resmi ağız olarak merkez partisine yönelen dava arkadaşları için biraz sert bir söylemi benimsiyordu, ama bu söylem, seçmen üzerinde öyle kalıcı bir etki yaratmıyordu. Hatta seçimler sonucu ortaya çıkan çok parçalı yapı, merkez partisini zaten kendi sağında ya da solunda yer alan partilerle koalisyona mecbur ediyor; yine bu gelişme de siyasette bir yumuşamayı ve sükûneti netice veriyordu.

         

        2000’li yıllara gelinceye kadar Türkiye siyaseti bu resme sahiptir. Ancak 2002 yılında yapılan seçimle oluşan tablo, Türkiye’de tek partili bir siyasal yapıyı sonuç vermiştir. 2002 seçiminden bu yana tek başına iktidar olan bu yapının, son yapılan 7 Haziran seçimlerinde almış bulunduğu oy aslında bu partinin 2002 yılında parlamentonun %67’sini teşkil eden oyunun çok üzerinde teşekkül etmiş olmasına rağmen, bu defa “temsilde adalet, yönetimde istikrar” amacıyla sisteme monte edilen; amacı koalisyonları engellemek olan baraj nedeniyle aynı sonucu vermemiştir. Yüzde 41’lik oy bu partiyi bu defa iktidar yapmamıştır.

         

        Esasen toplumun %41’ini temsil etmek, bir partiye merkez sıfatını vermeye yetmelidir. Bu nedenle olsa gerek bazı yazar ve siyaset bilimciler, zaman zaman bu partiyi merkez olarak tanımlamaktadır. Ancak, her defasında seçmenden onay almış bulunan bu yapının tabanına bakarak, merkezin burada toplandığını iddia edenlerin bu görüşleri isabetli görünmemektedir. Çünkü 2002’nin son aylarından bu yana Türkiye’yi yöneten siyasal yapının, özellikle son birkaç yıldır yapıp etmelerine bakıldığında, bir merkez parti kokusu ve tadı almak mümkün olamamaktadır. Aksine çeşitli faktörlerin etkisiyle elde edilen bu sonuçlarla iktidar eden siyasal yapı, toplumu daha radikal hâle getirmiş bulunuyor. Nitekim bu olgu iktidar partisi mensubu önemli bir siyaset adamı tarafından; “Toplumun yarısı bizden nefret ediyor.” tespitiyle dile getirilmiştir. Bu tespitten hareket ettiğimizde Türkiye’de bir merkez partisinden söz etmek mümkün değildir. Olsa olsa çeşitli faktörlerin etkisi altında konsolide olmuş bir toplum kesiminden bahsedilebilir. Çünkü, eğer toplumun geri kalan yarısı -az önce zikrettiğimiz siyaset adamının tespitiyle- muktedir partiye saygı duymuyor, onu anlayışla ve belirli bir müsamaha ile karşılamıyor veya tolere etmiyorsa, böyle bir siyasal tabloda merkez partisinden söz etmek mümkün değildir. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; seçmenin yarısının bir partide temerküz etmesi o partiyi merkez partisi yapmaya yetmemektedir. Çünkü bir kitle partisini merkez partisi yapan şey, böyle bir toplanmadan ve destekten daha çok o partinin ilkeleri, kabulleri, toplumun tamamına yaklaşımındaki tavrı ve tarzıdır. Toplumun yarısını çeşitli sosyokültürel ve sosyoekonomik nedenlerle konsolide etmek, merkez partisi olmak için yeterli değildir. Dolayısıyla, toplumun diğer yarısı tarafından “nefretle karşılandığı söylenen” bir partide siyaset yapma; bu partinin siyaset çatısının altına girme, merkezde siyaset yapma anlamına gelmemekte; aksine diğer ideolojik veya siyasal öbeklere mensup kişilerin böyle bir partide siyasete koyulmaları, bu partilerin siyasal pazarından istifade ederek kişisel hırs ve hedeflere ulaşmanın bir yolu olarak okunmak zorundadır. Bu son cümleyi kendilerini dava adamları olarak tanımlayanlar için ise şöyle kurmak mümkündür: Böyle bir partide siyaset yapan dava adamları, davası ve idealleri için değil, kendi kişisel hırs ve hedefleri için siyaset yapmış olmaktadırlar. Kaldı ki bu hâle gelmiş bir siyasal partinin, kendi dışından gelmiş dava adamlarının davalarına tahsis edecekleri ne imkânları ne de niyetleri olamaz. Bu ilişkiden, söz konusu siyasal parti bir kazanç elde etmeden böyle insanlara alan açmaz. Parti bu ilişkiden, dava adamlarının ismi ve varsa nüfuzu üzerinden oy devşirmeyi, böylece dava adamlarının kendi ideolojik partilerinin etki alanını daraltmayı amaçlarlar ve bunda da derece itibarıyla başarılı olurlar. Nitekim Türkiye siyasetinde yaşanan durum budur.

         

         

        Ülkücüler ve Politika Yapma

         

        2002 yılına gelindiğinde Türk seçmeninin MHP’ye verdiği merkez partisi olma fırsatını MHP heba etti. Bunun nedenleri üzerinde çok şey söylenebilir ama netice budur. Milletin, bir miktar da deneme amaçlı 1999 yılında yapılan seçimle açmış olduğu bu kredinin bir şekilde heba edilmesinin ardından yaşanan seçimde, hatırlanacağı üzere MHP barajın altında kaldı. Bunun neticesinde sadece iki partiden oluşan bir parlamento tecelli etti. 2002 yılının sonlarından başlayan bu süreçte ülkücüler, geçmiş yıllarda yaşanan MHP-BBP ayrışmasının ardından en ciddi kırılmalarını ve yol ayrımlarını yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar. Özellikle 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ile başlayan bu süreçte, bu ayrım ve kırılma, sadece siyasi parti temelli değil, ideolojik olarak da görülür oldu. Özellikle, 1980 öncesinin cezaevi görmüş ülkücüleri geçmişleriyle ve kendileriyle hesaplaşırken, faturayı kendi tercihlerine değil, o günkü büyüklerine ve devlet denilen aygıta kestiler. Muhitlerini yenileyemeyecekleri için dava arkadaşlarını terk etmediler, ama derece itibarıyla ideolojilerini mahkûm ettiler. Bunun neticesi olarak çok farklı guruplar biçiminde öbekleştiler. Tüm bunlara bağlı olarak özellikle 12 Eylül Referandumunda olmak üzere tüm siyasal süreçlerde, özellikle iktidar partisinin siyasal gücü ve devlet aygıtının da imkânlarını kullanmasıyla, ülkücülere yakışmayan ayrılık ve çatışmalar ortaya çıktı. Bu psikoloji, bu arkadaşlarımızın siyasal/ ideolojik duruş ve tercihlerini etkiledi ve hâlen de etkilemeye devam ediyor. MHP’nin 1999 seçimlerinde yakalamış olduğu oy oranını bir türlü yakalayamayışı, son yapılan seçime kadar bu oranın altında; %13-15 aralığında sabitlenmesi, hem MHP’nin ülkücüler üzerinde siyasal baskısını ve cazibesini ortadan kaldırmış hem de sayıları hayli artmış olan ülkücülerin siyaset yapabilecekleri alanı kısıtlamış oldu. Bunun sonucu olarak özellikle eski ülkücüler, bağımsız ülkücüler vs. adı altında bir takım ülkücü guruplar veya yapılar, iktidar partisinin gücü karşısında siyaset yapma arzularını iktidar partisinin alanı içerisinde karşılama yoluna gittiler. Bu tam da iktidar partisinin istediği bir şeydi. Çünkü her ne olursa olsun “ülkücülerin partisi” olan MHP ve BBP ile iktidar partisi arasında Türkiye’nin hayati meselelerinde derin görüş ayrılıkları oluşmuş; hatta bu ayrışma noktalarının en temelini teşkil eden politikalar, ülkücüler nezdinde Türkiye’nin beka sorunu olarak görülmeye başlanmıştı. Tam bu şartlarda bir takım ülkücülerin iktidar partisinde siyaset yapma hevesleri, iktidar partisinin işine yaramıştır.

         

        Son yapılan seçim Türkiye’ye bir hükümet bahşetmedi. Muhtemelen, Anayasa gereği seçimler yenilenecek. Eğer böyle bir süreçle karşı karşıya kalınırsa ülkücülerin aşağıda işaret etmeye çalıştığımız hususlarda bir kere daha düşünmek mecburiyeti var gibi görünmektedir.

         

        Öncelikle belirtmek gerekir ki; son seçimin galibi partinin, başta “çözüm süreci” olmak üzere yapıp ettikleri ve niyetleri, MHP ve BBP’li ülkücülere göre Türkiye’yi belirsiz bir geleceğe ve felakete götürmektedir. MHP ve BBP tüm siyasetini ve politik duruşunu bu mesele üzerinden oluşturmakta ve bunun maliyetine de katlanmaktadır. Ancak bu maliyete katlanmak istemeyen ülkücüler de vardır ve son seçimin galibi parti, önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de bu ülkücüleri saflarına katarak, kendi gücünü artırmayı, MHP ve BBP’nin maliyetini artırmayı amaçlayacaktır. Son seçimin galibi parti bunu şimdiye kadar başarıyla gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki seçimde bunu bir kere daha başarırlar mı bunu bilmiyoruz. Ancak gelmiş olduğumuz şu kritik süreçte son seçimin galibi parti içerisinde siyaset yapmak isteyen ülkücülerin, şu soruların cevaplarını hem kendi vicdanlarına hem de kamuoyuna samimi olarak vermek mecburiyetleri vardır.

         

        *Başta çözüm süreci olmak üzere son seçimin galibi parti ile Türkiye’nin geleceğini ve belki de akıbetini ilgilendiren politik tercihlerde mutabık mıdırlar? Eğer mutabık iseler pek tabii ki bu arkadaşlarımızın bu politik adres tercihinde kendileri açısından bir çelişkiden söz edilemez.

         

        *Eğer mutabık değillerse son seçimin galibi partiden siyaset yapmak istemelerini, salt siyaset yapma arzularının tatmini olarak mı anlamalıyız?

         

        *Eğer böyle anlamalıysak, bu arkadaşlarımızda, siyasal hırs ve arzu davalarına galebe mi çalmıştır?

         

        Hadi soruyu biraz daha yumuşatalım:

         

        *Bu arkadaşlarımızda müthiş teknik ve siyasal kapasiteler vardır da -ki olabilir- bu vasıfları kendi arkadaşları ve partileri tarafında takdir edilmemiş olduğu için; eğer siyasete dahil olmazlarsa millete hizmet anlamında ülke, çok ciddi kaynak kaybına uğrayacak olduğu için mi böyle bir tercihte bulunmaktadırlar?

         

        *MHP ya da BBP yönetimi ve yapısı üzerinde yaptıkları eleştiriler, bu arkadaşların bu günkü siyasal adres tercihlerinde bulunmasını meşrulaştırır mı?

         

        Son sorumuz da şu olsun:

         

        Siyasete soyunduğunuz son seçimin galibi parti iktidarını devam ettirdiğinde, sizlerin bu birikimi, donanımı, beceri ve kapasiteleri, iktidarın politikalarını ve kararlarını etkileyecek ve iktidarı davanıza hizmet eder hâle mi getirecektir? Son on küsur yılda bu oyuna katılan arkadaşlarınız ve ağabeyleriniz bunu başarmışlar mıdır?

         

         

         

         


Türk Yurdu Ağustos 2015
Türk Yurdu Ağustos 2015
Ağustos 2015 - Yıl 104 - Sayı 336

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele