Dersim’in Nedense Konuşulmayan Tarihçesi

Ocak 2012 - Yıl 101 - Sayı 293



        1935’den beri adı Tunceli olan Dersim’in tarihî, sosyal, ekonomik ve psikolojik yapısı, coğrafi durumu dikkat nazara alınmadan, sadece 1937-1938’de yapılan iki askerî harekât üzerinden yapılacak bir değerlendirme çok eksik kalır. Çünkü buranın şartları 1935’den sonra ortaya çıkmadı. Bölgenin Anadolu’nun başka hiçbir yerine benzemeyen kendine özgü özellikleri, yerleşik bir aşiret düzeni, sosyal, kültürel ve psikolojik yönleriyle yüzyıllar boyunca kendisini çevresinden farklı kılan bir yapısı mevcuttur. Bu tablo, ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik gelişmelere paralel olarak son dönemlerde değişmeye başlasa bile geçmişten gelen çizgiler farklı formatta da olsa devam ediyor.

         

        Dersim, Osmanlı Devleti bünyesinde sürekli bir problem olmuştur. 11.yüzyıldan itibaren bölgeye gelip yerleşen aşiretler coğrafi durumun da etkisiyle çevreye entegre olamadılar. Gelenek ve göreneklerine, inanç yapılarına sıkı sıkıya bağlı kalarak, kendilerini çevreden tecrit ettiler.

         

        Dersim’in toprak yapısı büyük kısmıyla tarıma elverişli değildir. Coğrafi durumu nedeniyle yollar ve dolayısıyla ulaşım son derece elverişsizdir. Hayvancılık ekonominin ana unsurudur. Bölgedeki madenlerin işletilmeye başlanmasından sonra 20. yüzyılın başlarından itibaren küçük çapta da olsa oluşan sanayi ile ticaretin tamamına yakını yüzyıllar boyunca Hristiyanların ve özellikle Ermenilerin elinde bulunuyordu. Tarım alanlarının sınırlı olması aşiretler arasında sık sık arazi ve otlak anlaşmazlıklarına yol açıyor, kavgalara neden oluyordu.

         

        Bölgenin sosyal yapısı büyük nispetle aşiretlerden oluşuyordu. Başlarında bulunan bir veya birkaç reis tartışılmaz bir otoriteye sahipti. Çemişkezek ve Çarsancak kazalarında yaşayan halkın dışındaki aşiretlerin tamamına yakını Alevi (Kızılbaş) inancını benimsemişti. İnanç önderleri olan dede ve seyyidlerin kitle üzerinde etkileri büyüktü. Bazı aşiretlerin reisliği de seyyidler tarafından yürütülüyordu. Osmanlı kayıtlarında reisler ağa sıfatıyla geçer.

         

        Osmanlı Devleti Yavuz Sultan Selim döneminde, bölgenin siyasal ve sosyal statüsünün belirlenmesinden sonra uzun yıllar bölgeyle ilgilenmek gereğini duymadı. Bunun sonucu olacak Dersim feodalitesi yerleşip kökleşti. Ancak 18. yüzyılın ortalarından itibaren Dersim aşiretlerinin çevre halkı üzerindeki baskısının giderek tırmanması neticesinde, payitahta iletilen şikâyet ve istekler üzerine, asayişi sağlamak maksadıyla önlemler alınmaya çalışıldı. Mesela 1754’de Çarsancak kazasından Divan-ı Hümayun’a iletilen şikâyetler yörenin en etkili aşiretlerinden Şeyh Hasanlılar’ın eşkıyalık yaptıkları, can ve mal güvenliğinin kalmadığı, mahallinde üzerlerine gönderilen askerlerin de bunlarla baş edemedikleri anlatılıyor; Erzurum ve Diyarbakır eyaletleri valilerinin duruma müdahale ederek asayişin sağlanması, aşiret ileri gelenlerinin idam edilmeleri, diğerlerinin de ıslah edilme ihtimali bulunmamasından dolayı sürgün edilmeleri isteniyor.

         

        Aşiretlerin çevre halkına baskı ve saldırılarına devam etmesi üzerine, payitahttan Maden Emini, Palu Hâkimi, Kemah Voyvodası, Erzincan Ayanı ve Kiğı Beyi’ne emirler gönderilerek saldırıların önlenmesi istenir. Devlet arşivlerinde buna benzer pek çok yazışma vardır. Mesela 1780’de Gümüşhane, Kuruçay, Kemah, Çemişgezek, Eğin ve Tercan kazası ahalisinin Divan-ı Hümayun’a sundukları dilekçede aşiretlerin saldırılarından dolayı can, mal ve namus güvenliklerinin kalmadığı, halkın eşkıyanın şerrinden başka yörelere göç etmeye başladıkları anlatılıyor ve aşiretlerin bu tutumlarını değiştirmeye niyetli olmadıklarından bahisle, buralardan vakit geçirilmeden sürülmeleri isteniyor.

         

        Bu tarihlerde Erzurum Valisi’ne gönderilen fermanda şöyle deniyor: “…Kuzican ve Kemah ve Gürcaniş derunlarında bulunan ekrâd ile Kemah ve Erzincan Boğazı’nda ve Sarıkaya’da oturan ekrâd hulûl-i bahara dek etraflan îhata, mêzkur Şeyh Hasanlu ve Dersüm’lü ve Güvenlü vesâir mahallerdeki ekrâd-ı Şekavet mu’tâdın dahi bi-mennihi teâlâ evvel bahar bu yerlerden kaldırılmaları ve başka yerlere iskan edilmeleri…” emredilmiştir.

         

        Ancak alınan sert tedbirlere rağmen asayiş sağlanamadığından, bölge halkının korku ve huzursuzluğu sürdüğünden, yazışmalardan anlaşıldığı üzere tedbir alınması yönündeki talepler sık sık tekrarlanmıştır. Alınan bütün tedbirlere rağmen 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Devletin Dersim mıntıkasında denetim ve kontrol kurması mümkün olamamıştır. Tanzimat Fermanı’yla birlikte yeni idarî teşkilatlanmaya geçilirken, bölge Dersim Sancağı adıyla yapılandırılmış, devlet otoritesini sağlamak üzere askerî harekât başlatılmıştır. Bunun amacının hudutlu olduğu belirtilen bölgede “…Dersim Sancağı denilen mahal Harput ve Erzurum eyaletleri civarında ve Çarsancak ve Çemişgezek ile Kiğı kazalarının vuslatında vâkî olarak ekser kura ve mezraları zikrolunan kazalarla” hudutlu olduğu belirtiliyor, “…Üç-dört yüz seneden beru içlerine hükümet girmemiş ve kendilerü dahî dağ ve ormanlarda gezerek” yaşamakta olan aşiret mensuplarını asayişi bozacak davranışlarından vazgeçirmeye çalışmak, silahlarını teslim etmeyi sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bir yıl kadar süren harekât oldukça başarılı sonuçlanmış, bazı aşiretler askere direnmeye çalışsalar da tutunamayıp dağılmışlar, bunların bir miktar silahına el konulmuştur.

         

        Payitahta gönderilen arzlarda bilhassa iki noktaya dikkat çekilmiştir: 1- Bu aşiret mensuplarının çift ve çubuğa alıştırılmaları suretiyle ıslaha çalışılması, 2- Silah teslim etmeyen bazı aşiret mensuplarının dağ ve ormanlara savuşarak saklanmak suretiyle tehdit unsuru olmakta devam ettikleri, dolayısıyla bunların her an yeni saldırılar düzenleyebilecekleri dikkate alınarak bölgede yeterli sayıda asker bulundurulması.

         

        Devlet asayişi sağlamakta zorlandığı gibi vergi de toplayamamaktadır. Harput valisinin 13 Mart 1857 tarihli yazışmasında “… Koçgiri aşireti eşkıyasının tefrîk, ahz ve giriftleriyle icrâ olunan ıslahâttan dolayı aşîret-î merkûme ahalisî tarafından teşekkül” ettikleri ve bundan böyle uygunsuz kişileri aralarında barındırmamaya söz verdikleri bildirilmiştir. Ancak vergi ve asker alma konusunda başarısız kalınmıştır.

         

        Devletin çok zor şartlar içerisinde bunaldığı bu dönemde Dersim meselesinde çaresiz kalan merkezî yönetim bölgedeki bazı kaymakamlıkları aşiret reislerine vermek suretiyle onlar üzerinden kontrolü sağlamaya çalıştı. Bu durum aşiretlerin tahakkümcü yapısını daha da güçlendirmiş, eşkıyalık olayları giderek tırmanmıştır. Eşkıyalık yapan aşiret reislerinden bazılarının yakalanıp sürgüne gönderilmeleri neticesinde geçici bir süreyle de olsa, nispî bir sükûnet sağlansa da Kızılbaş inancına sahip aşiretlerin çevredeki Sünni halka yönelik baskıları ortadan kalkmamıştır. Özellikle Cebel-i Dersim denilen bölgede aşiretler saldırgan tutumlarını sürdürdüler. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başlarken, Devletin otoritesini kabul etmeyen Mansur Ağa isimli nüfuzlu bir aşiret reisi, daha önce sürgüne gönderilen aşiret reisleri için af çıkarılmasını, yerlerine dönmelerinin sağlanmasını, isteklerinin kabul edilmemesi durumunda Rus ordusuyla birlikte hareket edeceklerini söyleyerek payitahta karşı açıkça şantaj yapmıştır. Zor durumda olan Osmanlı Devleti’nin bu istekleri kabul etmesine rağmen bölgesel gücü ellerinde bulunduran seyitler ve reisler (ağalar)sözlerinde durmamışlar, hem eşkıyalığı sürdürmüşler, hem de Çarlık ordusuyla işbirliği yapmışlardır. 1877’de Koçuşağı Reisi Ahmet Ağa, Eğin ve Çemişgezek bölgelerine saldırmış, bazı aşiretlerin birleşerek ortak hareket etmesi karşısında bunlarla muharebeye başlayan Eğin Kaymakamı Osman Bey saldırganları üç gün süren çarpışmadan sonra püskürtmeyi başarmıştır. Aynı tarihlerde bir başka saldırıyı Kırgam Aşireti yapmış, Hozat’ı basarak yağmalamıştır. Osmanlı Devleti bir taraftan Rus ordularıyla cephede savaşırken diğer yandan bu eşkıyayla uğraşmak zorunda kalmıştır.

         

        93 Harbi’nden sonra da durum değişmemiştir. 1892’de Koçuşağı ve Samuşağı aşiretleri birleşerek çevreye zarar vermeye başlayınca Dersim Mutasarrıfı Ali Şefik Paşa, bunlara karşı harekât başlatmıştır. Ancak aşiretlerin birlikte hareket etmeleri sonucu devlet güçleri büyük zayiat vermiş, bir miralay ile elli asker hayatını kaybetmiştir. Diğer vilayetlerden takviye güçlerin gelmesi üzerine aşiretlerle barış antlaşması yapılmıştır. Ancak aşiretlerin tutumu değişmemiştir; verdikleri sözleri tutmamışlar, alıştıkları şekilde davranmayı sürdürmüşlerdir. Soruna çözüm bulma amacıyla 1894’de 4. Ordu Müşirliği’ne Zeki Paşa getirilerek bölgenin ıslahı görevi kendisine havale edilmiştir. Ne var ki, bu tedbirler de sonuç vermemiş, Dersim’e bitişik kaza ve köylerin yanı sıra Erzurum, Erzincan, Malatya ve Ma’mûretü’l-Azîz gibi vilayetlerin halkı zor durumda kalmışlardır. Halkın sürüp giden bu eşkıyalığa karşı şikâyet ve talepleri telgraf hatlarının işlemeye başlamasından sonra daha da yoğunlaşmıştır.

         

        Dersim Sancağı mutasarrıfı Arifî Paşa’nın Dâhiliye Nezareti’ne sunduğu raporda şu ifadeler dikkat çekicidir: “Dersimlilerin saldırganlıkları hayat kaygısından kaynaklanmaktadır. Dersim halkı seyid ve ağaların elinde esirdir. Dersim’de ıslahat yapabilmek için burada mevcut askerî kuvvetin takviye edilmesi gerekir. Ancak bu yapılırken aşiretlerin elinde bulunan her türlü silahı toplamak icap eder. Askere gitmeyenleri ve ayrıca şekavete teşvik eden ağa ve seyyidleri Dersim’e ayak basmamak üzere bu bölgeden çıkarmak lazımdır. Katilleri ve suçluları derhal yakalayarak adliyeye teslim etmek gerekir. Bu tür icraat Dersim’de asayişi temin edecektir. Zira Dersimlileri öğüt ve bağış yoluyla veya ettikleri yeminlere aldanarak ıslah etmek mümkün değildir.”

         

        Buna benzer bütün yazışmalar ve belgeler Dersim’de sürüp gelen eşkıyalığın, saldırı ve soygun olaylarının, asayiş sorununun halledilmesi için etkili önlemler alınması hususunda genel bir görüş birliğinin bulunduğunu, bölgede görev yapan bütün yöneticilerin ortak fikrinin bu yönde olduğunu gösteriyor. Dikkat edilmesi gereken en önemli husus, yapılan tespitlerin problemin temelinde Kürtlük ve Alevilik şeklinde etnik nitelikte bir algıya dayalı olmamasıdır. Temel sorun tarih içerisinde bölgenin kendine özgü yapısının, reis ve seyidlerin katı ve otoriter hâkimiyetleri altında, feodalitenin, aşiret düzeninin, asayişsizliği buralarda yaşantının bir parçası halinde sürüp gelmesidir; aşiretler bir yandan kendi aralarında çatışırken, diğer yandan çevre halkı her an mallarına ve canlarına vaki olacak bir saldırı ihtimali karşısında sürekli korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.

         

        19 Mayıs 1908 tarihinde 2000 kadar aşiret mensubu Laçin Uşağı’nın merkezi olan Kakder müfrezesine saldırmışlar ve askerlerin bulunduğu tepeyi ele geçirerek telgraf malzemesine el koymuşlardır. Aynı gün Diyap Ağa idaresindeki aşiretler Çemişgezek civarındaki köylere saldırmışlar ve Pertek civarında da yağmada bulunmuşlardır (Prof. İbrahim Yılmazçelik-Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı, Syf:153).

         

        Dersim de sorunlar meşrutiyetin ilanından sonra da devam etmiştir. Çıkarılan af kanunuyla bazı reis ve seyidlerin cezai takibattan kurtulmaları herhangi bir pişmanlığa ve davranışlarını değiştirmelerine yol açmamış, alıştıkları şekilde davranmaya devam etmişlerdir.

         

        1909 yılında 4. Ordu Komutanı olan İbrahim Paşa, Devlet merkezine gönderdiği bir raporda; Dersim Sancağı’nın 54 aşiret ve 500 köyden meydana geldiğini belirttikten sonra buradaki icraatta tedibat ve ıslahatın bir arada yapılması gerektiğini ve özellikle ıslahata önem verilmesini istemiştir (Prof. İbrahim Yılmazçelik, Dersim Sancağı, Syf.158).

         

  1. Dünya Savaşı sırasında Dersim aşiretleri genellikle bekle-gör politikası izlediler. Doğu Anadolu’ya işgal harekâtı başlatmış olan Rus orduları saflarında yer alan Ermeniler, Dersim aşiretlerini yanlarına çekebilmek için büyük çaba gösterdiler. Bazı aşiretler bu davete olumlu cevap verip işbirliği yaparken, bazıları savaşın seyrine göre tavır alma kararıyla olayları izlemeyi tercih ettiler. Tehcir sırasında bölgedeki Ermeni ahaliden çok sayıda insan aşiretlere sığındı, onların kimliğine bürünerek bölgede kalmayı başardı. Tehcir edilen Ermeni kafileleri yol boyunca aşiretlerin saldırılarına maruz kaldılar. Kafileleri sevk eden askeri birlikler sayıca yetersiz olduklarından, silahlı Dersimlilerin saldırı ve yağmalamaları önlenemedi. Pek çok Ermeni aşiret mensubu saldırganlar tarafından öldürülüp yanlarındaki para ve mücevherata el konuldu. Ruslar çekilirken önde gelen aşiret reislerinden Seyid Rıza, ilk başlarda tarafsız kalanlardandı. Daha sonra Devletin kalıcı olduğunu görünce Ermenilerle çatışmaya yöneldi. Hükümet Bektaşilerin başı olan Çelebi Cemalettin Efendi vasıtasıyla Dersimlileri Türk ordusuyla birlikte olmak üzere telkinde bulunması amacıyla bölgeye gönderdi. Ancak Dersimliler Çelebi’ye umulan yakınlığı göstermediler, tavsiyelerine uymadılar.

         

        Dönemin etkili Kürtçü liderlerinden Nuri Dersimi şunları söylüyor: “Harp içerisinde Dersim Türk egemenliğinden kurtulmuş ve özerklik kazanmıştı. Fakat ne yazık ki bölgenin güneyinde Kürtlerden oluşan Hamidiye alayları ile uzun zamandır kölelik yapan köylüler yine kendilerini kullandırttılar ve Kürtlerin yararının aksine Rus ordularına ve Ermeni kardeşlerine karşı gönüllü birliklerle birlikte bir intihar savaşı sürdürdüler.”

         

        Rusların çekilirken bıraktıkları silahların çoğunu ellerine geçiren aşiretler savaşın sonlarına doğru daha etkili bir güç haline gelmişlerdi. İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti 1918’de geniş bir ayaklanma hazırlamak için bölgeye elemanlar göndermeye başladı. Sivas’ın bazı kazalarında veteriner olarak çalışan Nuri Dersimi ve Kürt Teali Cemiyeti üyesi Haydar ve Alişer kardeşler, bu girişimlerin başında yer alıyorlardı. Kısa bir süre sonra bu fitne çabaları sonuç verdi. Sivas-Dersim arasındaki bölgede, Zara, İmranlı ve Divriği havarisinde Millî Mücadele döneminin en önemli problemlerinden biri olan “Koçgiri İsyanı” patladı. Bu esnada Batı cephesinde kritik bir dönemden geçiliyordu. TBMM Hükümeti henüz derlenip toparlanmadan, bir yandan ileri harekât başlatmış olan Yunan ordusuyla savaşırken, diğer yandan Düzce ve Yozgat gibi bölgelerde ortaya çıkan iç ayaklanmaları bastırmaya çalışıyordu.

         

        Bu olayın en önemli tarafı etnikçi Kürt hareketinin ilk defa olarak siyasî bir taleple ortaya çıkması, o zamana kadar bölgede eşkıyalık olayları, asayiş meselesi görünümünde sürüp gelen eylemlerin artık bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulması projesine dönüşmesiydi. Hozat’ta toplanan isyanın elebaşıları TBMM’ne telgraf çekerek bağımsız Kürdistan hakkını Meclisin tanımaması durumunda bunu silah zoruyla kazanacakları tehdidini ilettiler. Bu sırada Dersim’den dört milletvekili Meclis’te bulunuyordu. Ancak isyancı Koçgirililer bu isimlere itibar etmiyorlar, Dersim’i temsil edemeyeceklerini öne sürüyorlardı. Ankara Hükümeti, olayı anlaşma yoluyla çözmek maksadıyla isyanın elebaşılarından Haydar Bey’i Ümraniye valisi, kardeşi Alişer’i Refahiye Kaymakamı olarak atadı. Tutuklanmış olan Nuri Dersimi’yi Seyid Rıza’nın tehdidi üzerine bıraktı. Ancak isyan devam etti. Kürtler Ümraniye’yi ele geçirerek pek çok asker ve komutanlarını öldürdüler. TBMM Hükümeti bu durumda yapması gerekeni yerine getirdi, Nureddin Paşa’nın komutasındaki askerî birlikler kısa sürede isyanı bastırarak, düzeni sağladılar. Ancak bu ayaklanmanın bastırılması problemin etnik mecrada daha da genişleyerek devamını engellemek anlamına gelmiyordu. Bir başka ifadeyle Koçgiri kalkışması bir milat olmuştur. Bu zamana kadar Dersim ve çevresinde tamamıyla eşkıyalık ve asayiş sorunu olarak devam edip gelen olaylar, bu başkaldırıyla birlikte Kürt Teali Cemiyeti’nin istediği alana kaymış, etnik ve politik bir talep haline dönüşmüştür. Etnikçi-ayrılıkçı Kürtçülük hareketinin başlangıç noktası Koçgiri olayıdır.

         

        Geçmişte yaşanan ve artık tarihi nitelik kazanan olayları, günümüzde bir hesaplaşma yahut öç alma niyetiyle ele almanın kimseye yararı olmaz. Çünkü tarihe bu tarz bir yaklaşım, ister istemez gerçeklerin bir kısmını görmezlikten gelmeye, haklı çıkma kaygısıyla olayları kurgulayarak okumaya yol açar. Üstelik hesaplaşma çabası hedef seçilen konuyla sınırlı kalmaz. Çorap söküğü gibi birbirini takip ederek geniş bir zaman kesitinin tümüne sirayet eder. Her hesaplaşma girişiminin karşı tepkileri oluşacağından, sonuçta toplumun huzurunu kaçıracak başka hiçbir konu olmasa bile, gündem en hayati güncel meselelere yer kalmayacak şekilde yakın tarihimize ilişkin tartışmalar, suçlamalar, övgü ve sövgülerle ağzına kadar doldurulmuş olur. Sonuçta toplumsal düşmanlıklar, etnik ve dinî kamplaşmalar derinleşip, yaygınlaşır. Böylece toplumsal barışın sağlanması hayal olur.

         

        İstenen buysa Dersim konusu en uygun vesiledir. İsteyen herkes hazır konu açılmışken kırk yıl önceki tavırlarını sürdürerek akıl ve mantığı bir yana koyarak yumruklarını sallamaya devam etsin, öfkeler köpürtülsün. Nasılsa basın mesleğini ideolojik bağnazlık ve örgüt militanlığına dönüştüren, kalemlerini öldürücü bir silah gibi kullanmaya çalışan bir kesim, toplumsal karmaşayı kışkırtmak üzere destek vermeye hazır bekliyor.

         

        * Bu yazı hazırlanırken Prof. İbrahim Yılmazçelik’in Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı isimli kitabından yararlanılmıştır.

         

         

***    ***    ***

 

 

 

TÜRK ORDUSU BU SATAŞMALARA MÜSTAHAK DEĞİLDİR

 

        Milli Savunma Bakanlığı bütçesi görüşüldüğü sırada grubu adına konuşan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, konuyla ilgisiz bir başlık açarak, görüşmeleri izleyen Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Korgeneral ile Müsteşar Yardımcıları 2 Tuğgenerale dönerek “Bize bu sıralardan ters bakılmış, haddinizi bileceksiniz, bize ters bakmayacaksınız” sözleriyle TSK’ya dört dörtlük bir “sataşma” yaptı.

         

        BDP’lilerin Meclis kürsüsünü gösteri alanı olarak kullanmaya çalışmaları yeni bir olay değil. Hasip Kaplan’ın her kürsüye çıkışı yandaşlarına moral vermek, kendilerinin ne kadar güçlü ve pervasız olduklarını göstermek amacıyla özenle kurgulanan bir mesaj niteliği taşımıyor mu? Sözde sinirlerine hâkim olamadığı görünümüyle kürsüde bardak kırmak türünden, ellerini kollarını vuracakmış gibi sallayarak avazı çıktığınca bağırarak oluşturulan ortamın Meclisin mehabetiyle, parlamenterliğin saygınlığıyla ilgisi var mı?

         

        Sırrı Sakık son konuşmasında TSK’yı tehdide yeltenirken aynı zamanda misyonunun icaplarını yapmaktan geri durmuyor. Orduyu, teröre karşı büyütülen mücadeleyi eleştirirken bir milletvekilinin “Silahları bırakın, problemlerin çözümü konusunda demokratikleşmede sizlerle beraber savaşalım” sözlerine cevabı her zaman söylediklerinin tekrarıydı. PKK’yı terör örgütü olarak değil “savaşanlar” olarak tanımlıyor “silahlı güçler kendi koşullarını kendileri oluşturur” diyerek terör eylemlerini doğal bir hak gördüklerini ifade ediyor: “Bizim çocuklarımızı öldürerek Kürtleri kazanacağınızı mı zannediyorsunuz? Bu çocuklar keyiflerinden dağa çıkmadı.”

         

        Sakık’ın mensubu olduğu kesimin görüş ve zihniyetinin temsilcisi olarak, TBMM çatısı altında Türk ordusuna ve komutanlarına yönelik bu çirkin saldırısına karşı Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın cevabi konuşmasında “Burada söz hakkı olmayan arkadaşlarımıza eleştiri getirilmesi apaçık haksızlık” sözleri doğru olsa bile sataşmanın şekli, maiyeti ve amacı açısından kesinlikle yeterli olmamıştır.

         

        Milli Savunma Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerini izleyen 3 generalin şahsında TSK tahkir edilmiş, tehdit edilmiştir. Her fırsatta halkı temsil ettiğini öne sürerek dilediğini konuşma ve yapma hakkına sahip olduğunu tekrarlayan Sakık’ın kim olduğunu, aile boyu örgütsel yapılanmanın nerelerinde bulunduklarını herkes biliyor. Hoş zaten kendisi de bunları inkâr etmiyor; tersine sıfatından kaynaklanan dokunulmazlığını siper ederek kabadayı görünümleriyle hava yapmaya, yukarısından iltifat alıp itibar görmeye, böylelikle konumunu sürdürmeye çalışıyor.

         

        Bu tuluatı sürdürmekte kararlı olanlar, hak ettikleri cevabı söz ve davranışlarıyla orantılı şekilde almadıkları sürece, daha da hızlanacaklardır. Türk ordusunun milli varlığımızı, vatan topraklarımızı koruma amacıyla yüzyıllar boyunca canını ortaya koyarak yaptığı fedakârlıkların, şühedanın milletimizin vicdanındaki yerini bilmeyen, bu müesseseye duyulan şükran ve hürmeti anlamaları mümkün olmayanların tavırlarının, şaşırtıcı bir yanı yok. Dolayısıyla kış kışlığını kuşkusuz icra eder.

         

        Hangi yöntemlerle aldıkları, gerçek oranın ne olduğu tartışmalı %6 civarındaki oy oranını dile getirerek halkı temsil ettiklerini öne sürenler, geride kalan kahir çoğunluğun, %94’ün kendileri hakkındaki düşünce ve kanaatlerini nedense hiç hesaba katmıyorlar. Toplumun tamamını ortak cephelerinde birlikte oldukları ve medyadaki popüler ve etkili konumları dolayısıyla sesleri orantısız şekilde yüksek perdeden duyulan Marksist eğilimli gruplardan, belli sayıdaki dar bir entelektüel kesimden ibaret sayıyorlar.

         

        TSK adına Meclis’te bulunan görevli generaller Sakık tarafından saldırıya maruz kalırken, doğal olarak cevap verme imkânından yoksundular. Ne yazık ki cevap vermekle yükümlü olanlardan da kurumun saygınlığının gerekli kıldığı düzeyde bir cevap yahut cevaplar duyulmadı.