Ses Bayrağımız Türkçenin Güçlü Bayraktarı: Abdurrahim Karakoç

Temmuz 2013 - Yıl 102 - Sayı 311



        Abdurrahim Karakoç ses bayrağımız Türkçenin son dönemlerdeki en güçlü seslerinden biri, Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu gibi nice isimlerin zenginleştirdiği halk şiiri geleneğinin son temsilcisiydi. Şair olunmaz, doğulur derler. Abdurrahim Karakoç’un hayat hikâyesi, bu hükmün ispatı gibidir.

         

        Elbistan’ın Cela köyünden mütedeyyin ve mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Şairliği ağabeyi değerli şairimiz Bahattin Karakoç gibi ailesinden tevarüs etmişti. Babası, bağ-bahçe işlerinden ayırdığı zamanlarda kendi kendine Arapça, Farsça öğrenen, Kuran-ı Kerim’i hatmeden gönül gözü açık, irfan sahibi bir Anadolu insanıydı. Manevi değerlerin, örf ve adetlerin hakkıyla yaşandığı bu mazbut aile ortamı, Abdurrahim Karakoç’un ruh ve gönül dünyasının oluşmasına, erken yaşta şahsiyetini kazanmasına yol açtı. Çocukluğu o dönemlerde ülkemizdeki çocukların çoğu gibi zor şartlarda geçti. Avrupa’da hüküm süren büyük savaşın olumsuz etkileri, tarafsız kalmamıza rağmen Türkiye’de derinden hissediliyor, yoksulluk ve kıtlık ülkeyi kasıp kavuruyordu. Buna rağmen insanımız derin bir tevekkül içerisinde hayata olumlu bakabiliyordu.

         

        Abdurrahim Karakoç, ilkokulda okuduğu bu yıllarda koyun güderek, bağ-bahçe işlerine yardım ederek ailece verdikleri yaşama mücadelesine elinden gelen katkıyı yapmaya çalışıyordu. Her şeye rağmen mutluydu; çetin geçen bu çocukluk günlerinin özlemini ömrü boyunca yüreğinde taşıdı.

         

        Askerliğini tamamlayıp belediyede memurluğa başlamasıyla birlikte hayatında yeni bir sayfa açıldı, farklı bir dünyayla karşılaştı. Bürokrasi denilen ve aslında varlık nedeni insanlara hizmet olması gereken yönetim yapısının esas işlevinden uzaklaştığına, yer yer bir zulüm ve çile mekanizmasına dönüştüğüne yakından şahit oldu. Onun mizacında, ahlakî yapısındaki bir insanın haksızlık karşısında susması, kötülüklere seyirci kalması mümkün değildi. Tepkilerini çekinmeden açıkça ortaya koydu. Mevcut belediye başkanı, memuriyete yeni adım atan bu cesur gencin eleştirileri karşısında, istifa etmek zorunda kaldı.

         

        Konularından bazıları bu memuriyet ortamındaki müşahedelerine dayanan “Hasan’a Mektuplar” serisinin bazı şiirleri 1960 yılı başlarından itibaren Fedai dergisinde yayımlanmaya başladı ve olağanüstü bir ilgi gördü. Çünkü Abdurrahim Karakoç, hemen herkesin günlük hayatında görüp yaşadığı sıkıntıları, sorunları, haksızlıkları çok ustaca, çarpıcı bir dille, kendine özgü bir üslupla hicvediyordu. İsmi bir anda Türkiye genelinde duyuldu. Hasan’a Mektuplar 1965 yılında bir şiir kitabı için rekor sayılabilecek şekilde 10.000 adet basıldı, sonraki yıllarda da birçok basımı yapıldı.

         

         

        “BAYRAMLAR BAYRAM OLA

        Güneş yükselmeden kuşluk yerine

        Bir adam camiden döndü evine

        Oturdu sessizce yer minderine

         

        Kızı “bayram” dedi, yalın ayaklı,

        Adam “bayram” dedi, tam ağlamaklı..

         

        Eli öpüldükçe içi burkuldu

        Konuşmak istedi, dili tutuldu

        Güç bela ağzından bir “off !” kurtuldu.”

         

         

        Bu şiirde yoksulluğun pençesinde kıvranan bir insanın, sevinç ve coşku yaşanması mutat bir bayram sabahındaki çaresizliği, ıstırabı bütün bir aileyi kaplayan derin hüzün etkili şekilde okuyucunun yüreğine aktarılır. Bu lirik anlatım, duygu anaforu Karakoç’un hicivlerine kendine özgü bir üslup kazandırmış, geleneksel halk şiirine yeni bir canlılık ve bakış tarzı getirmiştir. Bu cümleden olarak, uzun yıllar sürüp gelen, bazen nesiller boyunca sonuçlanmayan davaları ele alan “Hâkim Beğ” şiiri, sorunlara duyarsız kalan, çözüm üretemeyen yöneticilere ve bürokrasiye karşı, bu tutumun mağduru olan halkın sitemidir:

         

        “Kabahat sizde mi, kanunlarda mı?

        Şaşırdım billâhi yolu, yordamı

        Kızma sözlerime, alam kadanı

        Sıkıntıdan içim doldu hâkim beğ.

         

        …..

         

        Kazansam da hu, kazanmasam da hu !

        Canım ta burnuma geldi hâkim beğ.”

         

         

        Abdurrahim Karakoç’un aklıyla kalbi, yani duygularıyla düşünce dünyası arasında kurduğu terkip ve uyum şiirlerine mistik bir derinlik, yer yer tasavvufi bir boyut kazandırmıştır. Şiirlerinde şahsi duygularını anlatmaktan çok, sorumluluk duygusu yüksek bir insan olarak millî ve içtimai konuları ele almayı, Türklüğün ve İslam’ın meselelerine değinmeyi, milletinin sesi olmayı tercih etmiştir. Özellikle 70’li yıllarda Türkiye’nin derin bir karmaşaya sürüklenmekte olduğunu görmektedir; ülkenin selameti, milletin bekası söz konusudur:

         

        “Namlular, nişanlar Türk’ü gösterdi.

        Hayatım boyunca hedefte durdum.”

         

         

        Türkiye’de o dönemlerde daha normal ve sakin bir ortam yaşansaydı, engin bir duygu dünyasına sahip bulunan, bunları coşkuyla dillendirebilen bir insan olan Abdurrahim Karakoç’un duygu yüklü şiirlerinin sayısı muhtemelen daha fazla olabilirdi.

         

        “Hava gurbet, toprak gurbet, su gurbet

        Alev alev sardı beni bu gurbet

        Esas derdim ne sıladır ne gurbet

        Dost ufuklar düşünceme dar benim.”

         

         

        Karakoç için şiir, milli ve manevi değerlerini yaşama, anlatma ve sorumluluklarını yerine getirme vasıtasıdır: “Şair yaşadığı çağı yorumlayan, gelecek çağlara mesaj gönderen söz sanatçısıdır; çiçeklerden bal toplayan bir arıdır.”

         

        Daktilosunun başına geçerken konu henüz tasarım halindedir; zihninde yazacağı şiirin çatısı bile kurulmamıştır. Düşünce olarak henüz olgunlaşmamıştır. “Kâğıt daktiloya takılır, günlerce sancısı sürer. Bekleyişler, gel-gitler ve derken doğum havasına girer; artık şiir beni kovalar.“Al sana bir şiir, göbeğini kes, adını koy.”

         

        Kendisini “halk edebiyatı şairiyim” diye tarif eder ancak şiirlerinin birçoğunun başlığı bile bu tarifi aşan bir mana derinliğine, düşünce ufkuna, imaj zenginliğine, hayal genişliğine sahiptir:

         

         

        “DAĞLARA DENİZ EKTİM

        

        Uykuları yatağıma bağladım

        Geceleri delip çıktım dağlara

        Ormanların kakülünü taradım

        Bulutlardan gömlek diktim dağlara”

         

         

        Karakoç mısralarını öylesine doğal ve ustaca oluşturur ki, okuyan tatlı bir musiki ahengiyle karşı karşıya kalır. Bunlardaki güçlü kafiye zenginliği, kullandığı teşbihler, telmihler, redif ve aliterasyonlar şiirlerinin estetik değerini zirveye ulaştırır. Daha çok fıtri kabiliyetinden, şairliği tevarüs ettiği aile ortamından gelen çok geniş bir kelime dağarcığının bulunması Karakoç’u Türkiye’nin büyük ustaları katına ulaştırmıştır. Artık unutulmaya yüz tutan ancak geleneksel halk kültüründe karşılığı bulunan birçok kelime onun mısraları arasında yeniden hayat bulmuştur.

         

         

        “ACABA

        Uyuyan göllere ay ışığında

        Sevginin resmini çizsem kim anlar?

        Tomurcuk ayrılıp gül açtığında,

        Yağmurun saçını çözsem kim anlar?

         

        …..

        Et oldum bıçakla kemik arası,

        Cellatla ahdimi bozsam kim anlar?”

         

         

        Abdurrahim Karakoç hayatını ihlas sahibi bir mümin, Türklük sevdalısı bir milliyetçi olarak yaşadı. İnancından, düşüncelerinden, fikirlerinden hiç taviz vermedi. Şiirlerinde olduğu gibi özel hayatında da mert ve cesurdu. Kimseden şahsi bir talebi olmadı. Oğlunun adını Türk İslam koyarken hayata bakışını, dünyayı algılayışını ifade ediyordu. 80 öncesinin meşakkatli günlerinde milliyetçi gençler onun şiirleriyle teselli buldular, güç kazandılar, kendilerini anlattılar.

         

        Şuurlu bir ülkücünün her şeyden önce kendi medeniyetini ve kültürünü idrak etmek zorunda olduğunu anlatan şiiri, Karakoç’tan bütün milliyetçi nesillere iletilen anlamlı bir mesajdır:

         

         

        “BİR GÜZEL ÜLKÜ

        Yesi’deki kutsal aşkın mayası

        Malazgirt’te Alparslan’ın rüyası

        Söğüt’teki has kilimin boyası

        Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

         

         

        Sinan’da estetik, Itrî’de ahenk

        Sebillerde hayat, kubbelerde renk

        Mevlana’da ilim, Barbaros’ta cenk

        Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

         

         

        Ülkü demek makam, mevki, taç değil

        Ülkü demek totem, sembol, haç değil

        Kul icadı kof ilkeler hiç değil

        Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.”

         

         

        Türkçenin son dönemlerdeki en güçlü ses bayraktarlarından Abdurrahim Karakoç’u bir kere daha hürmetle, muhabbetle, rahmetle anıyor; mekânının cennet olmasını diliyorum.