Selçuklu Tarihi ve Ülkenin Coğrafyası Üzerine Yapılan Bir Araştırma Küçük Asya Seyahati

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310



Birçok kavmin gelip geçtiği Anadolu, hem bu kavimlerin kültür ve medeniyetleri hem de coğrafi özelliği itibari ile oryantalistlerin, bilim adamlarının, seyyahların ilgisini çekmiş, araştırmalarına konu olmuştur. Anadolu’yu yurt edinerek büyük bir İmparatorluk vücuda getiren Selçuklular ve Osmanlılar, özellikle mimaride çağ atlayarak büyük bir medeniyetin kalıcı temellerini atmışlardır.

 

 

Selçukluların İslam dünyasına hâkimiyetleri ile İslam medeniyeti nasıl bir inhitattan kurtulup yeni bir hamle ve hayatiyet kazanmışsa, Sultan Sancar’ın ölümü ile Türkistan, Horasan, İran ve Irak’ta hüküm süren siyasi buhran, emniyet ve asayişin bozulmasının yanı sıra ilim ve fikir hürriyeti üzerinde de bazı akisler gözükmekte ve hatta düşünce hürriyetinin bir takım baskılara uğradığını meydana koyan hadiseler vuku bulmakta idi. Bu dönemde Selçuklu Türkiye’sinde ise tam bir fikir hürriyeti hüküm sürüyordu. II. Kılıçarslan ve halefleri huzurlarında Müslüman ve Hristiyan âlimleri ile serbest münakaşalar yaptırıyorlar, Kılıçarslan içtihat müessesesini çok geniş bir manada işletmeye çalışıyordu. Muhyiddin Arabi başka bir memlekette bulamadığı fikir hürriyetine Konya’da kavuşmuş, diğer ülkelerde tekfire uğradığı halde Anadolu’da en yüksek itibarı kazanarak Osmanlı devrinde de Şeyh-i Ekber adını almıştır. Anadolu Selçuklularının ilim ve düşünce hürriyetine verdiği önem Anadolu’daki mimaride de kendini göstermiştir.[1]

 

 

Rahmetli Profesör Doktor Osman Turan’ın Selçuklu Medeniyeti üzerine dile getirdiği bu veciz cümleleri, Alman Sanat Tarihçi ve Arkeolog Dr. Friedrich Sarre’nin, 1895 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Anadolu’da antik kültür merkezleri ile Selçuklu mimarisi ve sanatı üzerinde yaptığı inceleme ile teyit ediliyor.

 

 

Friedrich Sarre, yakın dostu Avrupa Göz Kliniği Direktörü Dr. A. Osborne ile Alaşehir’den başlayarak Buldan, Denizli, Dinar, Konya, Eğirdir’i kapsayan bazen at sırtında bazen yaya olarak gerçekleştirdiği uzun ve meşakkatli gezi ve incelemelerinde, İÖ dönem ile Selçuklu İmparatorluğu’nun Xlll. yüzyıldaki altın çağında Konya’da inşa edilen yapılarda erken Türk mimarisinin tanınması ve araştırmasını yapar. Friedrich Sarre, elde ettiği sanat tarihi ve coğrafyaya ait bilgi ve gözlemlerini Küçük Asya Seyahati adı altında bir kitapta yayımlamıştır. Kitapta; çekmiş olduğu fotoğraflar ve zengin görsel malzemelerin bulunması ayrı bir değer taşımaktadır. Sarre’nin yolculuk sırasında değişik yörelerden topladığı elişleri, Berlin’deki Kraliyet El Sanatları Müzesi kumaş koleksiyonunun yöneticisi olan Max Heiden tarafından sınıflandırılarak yayımlanan makale kitabın ekinde yer almıştır. Gezi ekibinin saat ve pusula kullanarak yaptığı kayıtlardan yola çıkan Dr. Richard Kiepert’in çizdiği ve aydınlatıcı bilgilerle donattığı harita da kitapta yer almaktadır. Haritanın, o güne kadar yapılmış olan haritaların düzeltilmesinin yanı sıra, bilinmeyen bazı yeni yolları da içerdiği belirtilmektedir.

 

 

Eser, XlX. yüzyıl Anadolu şehirlerinin ekonomik, kültürel ve sosyal yapısı ile ilgili bilgiler içermesi bakımından önem taşımaktadır. Yöre insanının evleri, evlilikleri, eğitimleri, giyim kuşamı, yemekleri, kısaca hayat tarzına dair bilgi veren Friedrich Sarre, insanların kişilikleri, fiziksel özellikleri, eğitim ve sağlık durumları, bitki örtüsü gibi unsurlara yer vererek, bölgenin gözlerimizin önünde canlanmasını sağlıyor. Örneğin, XIX. yüzyıldaki Denizli ilini şöyle tarif ediyor: “Denizli, zengin bahçeleri ve süslü Rum evleriyle refah ve ihtişamı yansıtıyor.” Kitapta, Selçuklu İmparatorluğu’nun kuruluşu, altın çağı ve yıkılışı, Selçukluların Bizans ve İran’la olan siyasal ve kültürel ilişkileri, sanatı, cami ve medrese planları, mimari teknik ve malzemeleri, çini mozaik tekniği, süsleme sanatı gibi özellikleri geniş bir şekilde anlatılıyor. Gezi boyunca Türk insanının misafirperverliği, yardımları ve ahlaki değerlerine de sık sık vurgu yapılıyor. Afyon’un Çay ilçesinde bir pazar yerinde yaptığı tespitleri de şöyle anlatıyor: “Küçük Asya’nın farklı birçok ırk ve kavminin örnek bir tablosu bir arada görülebiliyor. Gerçek Türklüğün temsilcilerinin yanı sıra, bir tarafta güçlü kuvvetli ve uysal Çerkezler, başlarında kara kuzu postundan yapılma şapkaları ve uzun koyu renk etekleriyle at pazarlığı yapıyorlar, diğer yanda göçebe çobanlar olan Yörükler, üstlerinde keçi kılından örülme geniş kepenekleriyle süt ve peynir satıyorlar.” İşlerini yaparken hiçbir engelle karşılaşmadıklarını belirten Sarre, “Tersine insanlar bize yardımcı olmak için çaba gösteriyorlar. Bize su taşıyor ve her türlü yardımda bulunuyorlar.” diyerek Türk insanının yardımseverliği ve iyi niyetine vurgu yapıyor. Pazarda, sedye ile taşınan sakat bir dilenciye halkın nasıl içten yardım yaptıklarına tanık oluyor. “Biçarenin tuttuğu teneke kutuya hemen birkaç sikke atılıyor, çünkü merhamet ve hayırseverlik Muhammed’e bağlı olanların birçok güzel hasletlerinden birisidir.” diyerek, İslam hayırseverliğini dile getiriyor.

 

 

Selçuklu eserlerinin anlatımına Akşehir’den başlanıyor. Akşehir’de Osmanlı öncesi birkaç yapı bulunduğuna işaret edilerek, bunlar arasında en önemlilerinden Sultan I. Keykavus döneminde yaptırılan Taş Medrese’yi şöyle tarif ediyor. “Basık bir kubbe ile örtülmüş eyvan önünde, iki antik sütun tarafından taşınan bir revak bulunuyor. Bunun yanında da mavi çinilerle bezenmiş minare yükseliyor. Girişte medreseye giden taç kapı, bu minarenin özelliği gereğince, çok süslü mukarnaslı bir niş şeklinde, bütün süsleme beyaza kırmızı damarlı Frig mermeriyle yapılmış.” Ilgın ilçesinde Küçük Asya’da karşılaştığı en büyük yapı olarak nitelediği, büyük bir kervansaray. Şehirdeki diğer muhteşem bir yapı olarak da 1576 yılında Sultan III. Murat döneminde Lala Mustafa Paşa’nın yaptırdığı büyük ve ihtişamlı cami anlatılıyor.

 

 

Fricdrich Sarre ve ekibinin uzun süre konakladığı ve inceleme yaptığı şehir ise Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapan ve en muhteşem eserlerin bulunduğu Konya. Konya’da hem Selçuklu mimarisini hem de Konya’nın sosyal, kültürel, ekonomik ve demografik yapısını detaylı bir şekilde inceleme imkânı buluyor. O dönem Konya’nın basık kerpiç evler, süssüz ahşap yapıların, yıkıntıların ve terk edilmiş alanların arasında camilerle hamam kubbelerinin, çinilerle süslenmiş ince minarelerin, kavakların ve meşelerin yeşiliyle birleşerek şehre bütün yıkılmışlığına rağmen çok güzel bir hava verdiğini dile getiriyor. Konya’nın Selçuklu dönemi tarihini de anlatan yazar, genelde Batılı yazarların ilim ve fenden uzak, göçebe ve barbar kavimler olarak niteledikleri Selçukluların; kültür olarak çağlarının en yüksek düzeyinde olduklarını, bundan dolayı Doğu ile Batı arasındamutlu bir beraberlik oluşturduklarını kaydediyor. Özellikle I. Alaaddin Keykubad (1219-1236)’ın sanat ve bilimin hırslı bir savunucusu, imparatorluğun en çalışkan hükümdarı, otoritesi ile eşkıyaları ortadan kaldıran ve yolları Roma İmparatorluğu’nun en parlak döneminde olduğundan daha güvenli hale getiren, muhteşem bir imparator olduğunu belirtiyor. Sultan’ın en güzel ve en kalıcı eserleri olarak, muhteşem camileri, okulları ve kervansarayları yaptırdığını, o gün yapılan eserlerin XIX. yüzyılın sonlarında bile imparatorluğun şehirlerini süslediğini ve özellikle Konya’da gezginlerin hayranlığını kazandığını anlatıyor. İbn-i Batuta’nın da XIV. yüzyıl başının Konya’sını “Büyük ve güzel kurulmuş, suyu bol, çevresi de süs ve meyve bahçeleriyle dolu, sokakları geniş, pazarları zengin” sözleriyle tarif ettiğini kaydeden müellif, ancak şehri çevreleyen ve 108 kapısı bulunan surun yıkılarak, o dönemde sadece Larende kapılarında küçük bir parçadan başka bir şey kalmamasından dolayı üzüntüsünü dile getiriyor. Sur 1221 yılında I. Alaaddin Keykubat tarafından Sivas Kalesi ile aynı anda yaptırıldı. Sultan, kapıların ve ana kulelerin yapım masraflarını kendisi karşılarken, beyler ve emirleri ise kendi isimleri, Kur’an sureleri ve Firdevsi’nin destanından şiirlerle süslenen kısımları yaptırdılar.[2] Mevlana Celaleddin Rumi de esere övgülerini şu sözlerle dile getiriyor:

 

“Bu duvarlar yükselen ve yayılan sulara ve koşan atların kuvvetlerine karşı koyan bir çevredir.”[3](3)

 

 

Friedrich Sarre, Selçuklu yönetiminin Konya’da yaptırdığı en muhteşem sanatsal yapının ise günümüzde de bütün azameti ve muhteşemliği ile ayakta kalan Karatay Medresesi olduğunu belirtiyor.

Karatay Medresesi, II. İzzettin Keykavus döneminde Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır. Medrese Selçuklular devrinde hadis ve tefsir ilimleri okutulmak üzere “kapalı medrese” tipinde sille taşından inşa edilmiştir. Tek kapılıdır. Beyaz mermerden yapılan taç kapı, Selçuklu devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğini oluşturmaktadır. Yazı ve zengin desenlerle süslenmiş, ince bir sanatla yapılmıştır. Mukarnaslı nişler ve her nişin içinde farklı desenler bulunmaktadır. Bütün nişin taçlandırılması için, nişin ortasından başlayan geniş kitabe bantları, zarif bordürle çerçevelenerek nişin iki tarafına da uzanıyor. Sütunların gövdesi burada burmalı ve sütün başlıklarında yaprak motifleri daha da ince. Her bir detay, özellikle tek tek her zemini çevreleyerek kapatan ve farklı desenlere sahip olan bordürler, müthiş bir titizlikle yapılmış.[4] Friedrich Sarre, yapının ince detaylarını anlatırken şunları kaydediyor: “Burada ilginç olan, üst kısımda görülen ve yarım küre şeklinde ileri çıkan telkâri işine benzer üç adet kabara. Surun taç kapısında hiç de güzel durmayan ve omurgalı kubbeyi taşıyan o yivli küçük sütunların yerine, burada mukarnas bir konsol başarıyla kullanılmış. Bu zengin taç kapının arkasında ona ait olan medrese yükseliyor.” Medresenin yapısının diğer binaların bilinen tipinden olduğunu, ancak burada avlunun yerini kare planlı ve üzeri kubbe ile örtülmüş bir eyvanın alması ile farklılık arz ettiğini belirtiyor. Odanın ana dekoru kubbenin iç yuvarlağına ve duvarların bir kısmına giydirilen çini kaplamanın renginin ve form armonisine olan hayranlığını dile getirerek, bu form ve armoninin başka hiçbir yerde bulunamayacağını anlatıyor. Friedrich Sarre, Karatay Medresesi’ni okuyucunun gözünde canlandırması için tarifine şöyle devam ediyor: “Kubbe kasnağında, duvarların üst kısmındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerindeki panolarda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönünde bulunan beşik tonozlu eyvanın kemerinde besmele ve Ayet-el Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elamanları olan üçgenlerde ise Muhammed, İsa, Musa ve Davut peygamberlerin isimleri ile dört halifenin (Ebubekir, Osman, Ömer, Ali) isimlerine yer verilmiştir. Friedrich Sarre, kendisine verilen bilgi yanlışlığından olsa gerek, bu isimleri beş halife olarak zikretmiş ve Ebubekir ismine yer vermeyerek Muhammed ismini iki kez kullanmıştır.[5] Ders salonunun nişindeki desenlerle kapatılan yüzeylerin ve duvar süslemelerinin (bir kısmı düşmüş olmasına rağmen) renklerdeki ve desenlerdeki armoninin etkisi ile detaylara ancak uzun bir incelemeden sonra dikkat edebildiğini anlatan Sarre, bordürlerle çerçevelerin zarif desenlerini farklı dekoratif öğelerini inceliyor ve bunun taç kapıyla şaşırtıcı bir uyum sergilediğini tespit ederek, hayranlığını dile getiriyor.

 

 

Kimi gözlemcilerin Selçuklu sanatını Grek ve Helenistik-Roma formlarının taklidi, kimilerinin de İran etkisinin varlığına inandıklarına işaret eden Sarre, camilerin şemalarının, Kıble yönüne bakan mihrabın, mozaik çini tekniğindeki çekicilik ve karakteristik mücevher olma özelliğinin ayrıca mükemmel şekilde kullanılmasının, tamamen Selçuklulara has bir sanat olduğunu belirterek, bir hakkı teslim etme sağduyusunu göstermiştir.

 

 

“Selçuklu sanatının özelliklerini, mukarnaslı kubbe dışında, antik veya Bizans öncülerine dayandırabilirdik, ama kitabelerin varlığı özellikle İslam süslemeciliğine özgü olan kapılarda, Kur’an ayetlerini veya söz konusu binanın yapımına ilişkin tarihi detayları içeren ve elişi bantlarla karşılaştırılabilecek geniş şeritler yer alır. Bu şeritlerden en sevilen motif, birbirini takip eden oval alanlara yapılarak taç kapıdan sonraki girişi süsleyen kısa Kur’an ayetleridir. Kullanılan yazılar genellikle süsleme açısından birbirleriyle ilişki içersindedirler.”

 

 

Selçuklu yapılarının en önemlilerinden olan Aksaray yakınlarındaki Sultan Hanı’nda da inceleme ve araştırmalar yapan Friedrich Sarre, Hanın taç kapısını gördüğünde şaşırdığını ve adeta büyülendiğini belirterek, her iki taç kapının süslemelerinde Selçuklu sanatının zirveye ulaştığını kaydeder ve Sultan Hanı’ndaki süslemeleri sadece Konya’daki Suçluklu mimarisi eserlerinin en değerlisi olan Karatay Medresesi’nin mermer taç kapısının gölgeleyebileceği görüşünü savunur.

 

 

 

1229 yılında I. Alâeddin Keykubat tarafından yaptırılan Sultan Hanı, 1278 yılında II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından genişletilmiştir. Dıştan yazlık ve kışlık bölümlerinin boyu 116.90 metredir. Yazlık ve kışlık kısmının toplamı 4.866 metre kareyi bulmaktadır.[6] Sultan Hanı, genişliğinin yanı sıra imparatorluğun hem stratejik, hem de ticari açıdan merkezi bir yerde bulunması açısından önem taşımaktadır. Friedrich Sarre de bu önemi tespit ederek şu yorumda bulunuyor: “Çok az hükümdar, ticaretin kültür tarihi açısından var olan önemine, Alâeddin’in bu güzellik ve işlevsellik uyumunun en üstün örneği olan yapıda beliren ölçüdeki parlak hayranlığını göstermiştir; o uyum ki, halklar tarafından kültür hayatının ancak en üst seviyesinde kısa bir süre için yaratılabilir.”

 

 

Gezi ekibi son olarak Beyşehir ve Eğirdir yöresinde hem antik döneme ait kalıntılar hem de Selçuklu ve Osmanlı dönemi yapı tarzı üzerinde incelemelerde bulunur. Aynı zamanda yörenin gelenek ve göreneklerini, hayat tarzlarını inceler. Vardıkları her köyde kendilerini kabul ederler, adeta bütün köyün misafiri olurlar. Anadolu insanının iyi insan olmaktan kaynaklanan doğal terbiyeleri bulunduğunu, Batılıların ise bu terbiyeyi ancak eğitimle elde ettiklerini belirten Sarre, şöyle diyor.

 

 

“Anadolu köylüsü yabancıya, sosyal açıdan eşit konumda ve eşit haklara sahip olarak, asil bir sükûnetle yaklaşıyor, çünkü aslında ruhunun derinliklerinde, kendi imanına sahip olduğu için kendisini sonsuz bir biçimde daha iyi buluyor. Misafirperverliğini emreden Kur’an’ın emrini yerine getirmeye çalışıyor.”

Gezilerinin kısa olması nedeniyle insanlar üzerinde kesin yargıda bulunmanın yeterli olmayacağını da göz önüne almalarına rağmen, Türk halkının doğası ve karakteri üzerine en güzel izlenimi edindiklerini anlatıyor.

 

 

Friedrich Sarre’nin yöreden topladığı nakış işleri ve el dokuma halıların tasnifini yaparak bir makale ile tanıtan Max Heiden, özellikle örtülerdeki desen türü ve tekniğin özgür bir yaratıcılıktan kaynaklandığını belirtiyor. Doğulu kadının iğne ile resim yaptığına işaret eden Max Heiden, nakışlardaki ortaya çıkan sanatsal çeşitlilik ve manzaranın tek bir isimle tarif edilemeyeceğini, bu işleme ve dokumaların Batı toplumu için her zaman örnek olacağını kaydediyor. Max Heiden, makalesini şu cümlelerle bitiriyor:

 

 

“Doğulular hazinelerinin kıymetini bildikçe ve eski tarzda çalışmaya devam ettikçe, Doğu’nun asla kurumayacak olan kadim kaynakları bizi, özellikle teknik beceri konusunda yepyeni bilmecelerle karşı karşıya getirmeye devam edecek.”

 

 

Pera Turizm ve Ticaret A.Ş tarafından ilk baskısı 1998 yılında yapılan Küçük Asya Seyahati, Anadolu’nun geçmişine ışık tutması bakımından önem arz eden bir kaynak kitap.

 

 

 

 

 


        


        

[1] Selçuklu Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti s.360


        

        [2] Karatay Medresesi Tarihi


        

        [3] İslam Ansiklopedisi


        

        [4] Karatay Medresesi Tarihi


        

        [5] A.g.e., sf. 81


        

[6] Özgür ansiklopedi