Milliyetçilik Hem Şahsî Hem de İçtimaî Bir Şeydir

Haziran 2013 - Yıl 102 - Sayı 310



        Sabitesi olmayan hiçbir fikir/düşünce sistemi, hiçbir felsefî sistem, hiçbir ideoloji yoktur. Çünkü eğer biz insan olarak kendimize, bizi kuşatan olgular âlemine dair bir anlam arıyorsak, bunu boşlukta gezerek yapamayız. Mutlaka ayaklarımızı bir yere raptetmek zorundayız. Bu durum felsefe için dahi böyledir. Apriori kabuller, bu tür sabitelerin kaçınılmazlığını bize gösterirler. Dolayısıyla ayaklarımızı yere basmak zorunda bırakan her durumun istinat ettiği kabuller, bizim sabitelerimizi oluştururlar. Sabitelerimiz olmadan ne anlayabiliriz ne tanımlayabiliriz ne de bir sistem kurabiliriz. Dinlerin sabiteleri ise nas’lardır ve onlar olmadan bir dinden bahsetmek mümkün olamaz.

         

        Antik dönemden beri felsefenin uğraştığı en temel meselelerin başında; “duyularla algıladığımız âlemdeki varlıkların insanın algıladığından ayrı ve kendinde şey olan bir nesnelliği/mahiyeti var mıdır ve eğer varsa biz bunu nasıl bilebiliriz ve bu bilgimiz bizim sübjektif yanımızdan bağımsız nesnel bir bilgi midir?” olmuştur. Bu mesele geçerliliğini hâlâ muhafaza etmektedir.

         

        Biz insanlar, bizi kuşatan âlemin somut nesneler dünyasında var olan şeylerin varlığından asla şüphe duymayız: Onlar vardırlar; biz onları görürüz, onlara dokunuruz; onları koklayabilir, seslerini duyabiliriz; onları bir yere kadar ölçebiliriz, sayabiliriz ve tartabiliriz. Felsefenin, Platon’dan bu yana yapılagelen tartışmalarına rağmen biz bilimin de verdiği cesaretle eşyanın/nesnenin fiziksel ve kimyasal (ve nükleer) mahiyetine dair almış olduğumuz müthiş mesafelerle, hiç şüphesiz bırakınız antik dönem insanını, yüz yıl önceki insana göre çok daha kendimize güvenir biçimde eşyaya dair cümleler kurabiliyor; onu halden hale sokabiliyoruz. Ama yine de eşyanın kendinde şey olan hakiki mahiyetini idrak ettiğimizi hâlâ söyleyemiyoruz ve galiba da asla söyleyemeyeceğiz. Ve yine ne yaparsak yapalım sübjektif olmaktan kurtulamıyoruz. Matematikte dahi sübjektif olmaktan kurtulamıyoruz. Pozitif/olgular ve nesneler âleminde dahi hal böyleyse, tek tek her biri kendi başına birer âlem olan insanların teşkil ettiği sosyal/insanî düzlemde ise bu daha da böyledir. Çünkü her insan kendi başına bir şahsiyet ve bir süjedir. Ve hatta insan kendinde dahi kendisine derece itibariyle yabancıdır; insan kendisine karşı dahi şahsîdir ve sübjektiftir.[1]

         

        O halde tüm anlama ve yorumlamalarımız şahsî bir şeydir; tabii ki milliyetçiliğimiz de. Bununla birlikte ve buna rağmen tüm anlama, yorumlama ve anlatma çabalarımız için bizzarure sabitelere ihtiyacımız vardır. Çünkü sabiteler olmadan bir tanım yapılamaz. Aslında her tanım aynı zamanda olguyu ya da olayları sabitelere bağlama girişimidir.[2] Sabiteler, bir olgu ya da olayı anlamak için herkesin anlamasını temin eden kabullerdir aynı zamanda. Ve bu sabitelerin mevcudiyeti ancak ortak bir dilin varlığını ve işlerliğini mümkün kılar. Dil ve kavramlar dahi derece itibariyle herkesin aynı şeyleri anladığı sabiteleri olması halinde bir iletişim aracı haline gelir. Aksi halde Bâbil Kulesine döneriz.

         

        “Milliyetçiliğin biraz da şahsî bir şey olması onun aynı zamanda ortak bir anlam ve değer dünyasına tekabül eden bir topluluğu inşa ettiği ve yaşattığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Aksi halde biz ne milletten ne de milliyetçilikten söz edebiliriz. Milliyetçilikler arasındaki fark ise milliyetçiliğin idesi olan sabitelerin, her toplum tarafından kendi hususiyetlerine göre doldurulmuş olmasından ortaya çıkar. Bu da çok sayıda milliyetçiliğin görünür olmasını sonuç verir. Bu da tabiidir.

         

        Şunu demek istiyoruz: Eğer mensubiyet hissi ile bir arada bulunan bir toplumu, bir kitleyi tanımlıyorsa milliyetçilik, bu insanlar arasında var olan şahsî sübjektif farklar, bu topluluğun veya kitlenin milliyetçiliğine halel getirmezler, getiremezler. Eğer tayin edici olan sübjektif yanlarımız ise bu halde zaten duygudaş bir toplumdan ya da kitleden de bahsedemeyiz. Yani milliyetçilik için de diğer tüm fikir sistemleri ya da ideolojiler gibi, sabitelere ihtiyaç vardır ve bu sabiteler şahsî yanımıza galip olan şeylerdir. Bu anlamıyla milliyetçilik yerine “millî”, “millete dair” demenin bir farkı bulunmamaktadır.[3] Söylenen özünde aynı şeydir. Çünkü millî olan her ne ise onun herkesin fikir ve irfan dünyasına dökülen ve bir siyasal duruş da üreten hali, karşımıza milliyetçilik olarak çıkar.

         

        Siyasallaşmış her düşünce ve felsefenin kültleşme ve jakoben olma tehlikesini de beraberinde getirmesine bağlı olarak milliyetçiliğin de buralara savrulması pekâlâ mümkündür. Ama bu savrulmayı mümkün kılan yine de insandır.[4] Sadece düşünce sistemleri, ideolojiler ya da felsefe değil, dinler dahi bünyelerinde kültleşmeye dair özler barındırırlar. Dini bu özlerle anlayan ve yorumlayan, diğer özleri ve itidâli yakalayamayan insanlar dini kolayca kültleştirebilir; onu bir baskı aracı haline getirebilir ve bunu da kuvvetli argümanlarla savunabilirler.[5] Bu bağlamda liberalizm dahi bir külttür, jakobendir ve baskıcıdır.[6]

         

        Mâmafih, “milliyetçilik söz konusu olduğunda, açık, net, herkesin mutabık kalacağı, tarif edilebilir bir şeyi konuşamazsınız” deniliyorsa bu kısmen doğru ama büyük ölçüde yanlış bir önermedir. Çünkü olmayan ve ortak bir anlama tabanı olmayan bir kavramın toplumsal bir karşılığının da olmaması ve kitleleri peşinden sürükleyememesi gerekir. Böyle olmayıp da kitleleri peşinden sürükleyen ve mensubiyet hissi ile ortak bir duygu dünyası yaratan bir kavramdan bahsedebiliyorsak, bu kavramın herkesin ortak anlamasını sağlayan sabitelerinin olmasına hükmetmemiz icap eder. Aksi halde insanlar bu sabiteler üzerinden bir anlam dünyası kuramayacaklar, kendilerini tanımlayamayacaklar ve bu kavramın ardına da düşmeyeceklerdir. Buradan hareketle, ne kadar şahsîleşirse şahsîleşsin, bu kavramlar ve sabiteler ortak bir anlam dünyası ifade ettikleri için müntesiplere sahip olurlar.

         

        Şimdi biraz da kelimelerle oynamaya çalışalım: Milliyetçi olmak için bir millete ihtiyaç vardır. Millet reel olarak mevcutsa, bu milleti tanımlayan belli başlı hususiyetler de vardır. Bu belli başlı hususiyetlere sadakatimiz ve bu hususiyetlerin tek tek biz insanlar üzerinde de görünür olması, tüm sübjektif yanımıza rağmen bizi o millete ait, yani millî yapar. Peki, birisi bize “millîlik nedir” diye sorarsa nasıl cevap veririz? Cevabımız, bizi diğer milletlerden ayrı ve farklı kılan yanlarımız üzerinden olacaktır ancak. Bu halde millî olmak, kaçınılmaz olarak farklılıklar üzerinden olacaktır. Bu hal fıtrî ise bu halin kültürel ve siyasal form olarak görünür hali de milliyetçiliktir ve milliyetçilik zorunlu ve fakat sorunlu olmayan bir kavramdır bu durumda.[7] 

         

        Eğer yukarıdaki mütalaalar doğru ise-ki bize göre doğrudur ve fıtrî bir hale tekabül eder- o halde “epeyce şahsî şey olan milliyetçiliği toplumsal planda görünür kılmaya çalıştığınızda ortaya çıkan şey, hiçbir şahsîliği ve hatta şahsiyete tahammül edemeyecek derecede kült bir fanatizmdir” hükmünü nereye koymak lâzım gelir. Kaldı ki sosyalleşmek ve bunun için de sosyo/kültürel muhite dâhil olarak şahsîleşmek mecburiyetinde olan birey, içine doğduğu ve/veya içinde bulunduğu sosyo-kültürel iklimden şahsiyetini örecek, ama bunu “toplumsal planda görünür kılmayacaktır, kılmamalıdır” demek, ne kadar isabetlidir? Ve bu nasıl mümkün olabilir?

         

        Bir başka şekilde; biz insanlar dışımızdakilere karşı tam da şahsîleştiğimizde; yani bir şahsiyet inşa ettiğimizde kendimiz oluruz ve kendimizi görünür kılabiliriz. Var olmak aynı zamanda tarif edilebilir, tanımlanabilir olmaktır. Bir şey tarif edilemiyorsa tanımlanamıyorsa, o yoktur.[8] Birey de böyledir. Hiç kuşkusuz insan olmak bizi tanımlar ama bu yetmez; bizim kim olduğumuzu ve şahsiyetimizi bilinir kılan şey kim olduğumuz/olmaklığımızdır. Bu da ancak bir milletle mümkün olur. Milletin olduğu yerde bizzarure millî olandan bahsetmek zorunda kalırız. Millî olandan konuşmak ise onu bir duruş olarak da ifade etmek demektir ki bunun adı da milliyetçiliktir.

         

        Hülasa olarak: milliyetçilik, “tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan zihnî bir tavrı ifade eder. Kaldı ki burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan şeyin, yani milletin bizatihi kendisidir. Hal böyle olunca milliyetçilik, milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi, yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez. Bu yüzden itibarîdir; izafîdir. Ne var ki itibarîliği tarih ile kayıtlıdır ve keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürün, yani teemmülî bir halin ifadesidir, icbar ve zorunluluk ihtiva etmez. Başkalarının ensesinde boza pişirme sonucunu doğuran, doktriner kaçınılmazlık ve zorunluluk yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır.” Yani görünür olandır.

         


        


        

        [1] Bu nedenle “Süleyman vardır Süleyman’dan içeri”


        

        [2] Geçen yüzyılın başına gelinceye kadar biz Newton Fiziği ile nesneler âlemindeki her olup biteni veya bu âlemdeki nesnelere hâkim olan yasaları bulduğumuzu zannediyorduk. Ancak bu yasaları bir takım sabiteleri işin içine katarak oluşturabildik: mesela herhangi bir fizik kitabına baktığınızda Newton Yerçekimi Sabiti, Planck Sabiti gibi birtakım rakamlarla karşılaşırız. Bunlarsız ne anlayabiliriz ne de hesap yapabiliriz. Bunlar tecrübe ile teoriye dâhil edilen sabitelerdirler ve onlar olmadan fizik yapamamaktayız. Kuantum fiziği dahi henüz zaruri olan bu sabit değerlerin niçin böyle olduklarını açıklayabilmiş değildir.


        

        [3] Nitekim Milli Mücadele’yi yapanlar kendilerine millîci derken Avrupalılar bu insanları milliyetçi olarak kamuoylarına takdim ediyorlardı.


        

        [4] Mesela eski Yunan’da çocukların iyi bir savaşçı olması için ailelerinden zorla alınması ve eğitilmesi düşüncesinin arkasında filozoflar vardır. Bu düşünce ve uygulamanın Nazilerin üstün ırk yaratma projesi arasında mahiyet farkı yoktur; fark derece farkıdır. Yunan filozoflarına göre kadın ikinci sınıf bir varlıktır. Atina’da ve Roma’da demokrasi sadece “vatandaş” sıfatını taşıyan sınırlı insanlara ait bir siyasal alandır. Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkı Medeni Kanun iktibas ettiğimiz İsviçre’den öncedir vs.


        

        [5] İslâm geleneğindeki itizâlî akımlar bize bunu gösterirler. Aynı şekilde “bir yanağınıza tokat yediğinizde öbür yanağınız çeviren İsa’ya rağmen Hristiyan Avrupalılar XI. yüzyıldan beri dünyanın anasını ağlatıyorlar. Bu konuda Yahudi/Tevrat geleneğinden bahsetmeye bile gerek yok. Onlar için diğer insanlar ya öldürülmelidir ya da köleleştirilmelidir.


        

        [6] Bu hususa dair okuyucularımıza Türk Yurdu’nun 304. (Aralık 2012) sayısındaki yazımıza bakmalarını öneriyoruz.


        

        [7] Peki, “millîci” ile milliyetçi arasında bir fark var mıdır dersek; konjoktürel durum nedeniyle en fazla şunu söyleyebiliriz kanaatindeyim: Millîciyim derken daha naif, pasif bir duruşa tekabül eden bir hali öne çıkarırken, milliyetçiyim dediğinizde bu halin aktif ve ete kemiğe bürünmüş halini ifade ediyor olacağımız kanaatindeyim. Bir başka şekilde söyleyecek olursak; milliyetçiyim dediğimde aynı zamanda bir tarihi, bir kültürü, bir ahlak anlayışını ve bunların tamamını kavrayan ve kapsayan bir iman halini ve bunu siyasal olarak da ifade eden bir duruşu kastetmiş oluyorum. Bu açıklama tamamen konjoktüreldir: Çünkü tarihin kaydettiği en aktif bir hareket olan Kuvay-ı Milliye’yi teşkil eden mücahitler kendilerini millîci olarak tanımlıyorlardı.[7]


        

        [8] Bunun tersi de doğrudur: Bir şey var ise tanımlanabilir, tarif edilebilirdir.