Türk ve Türklük Kavramları

Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308



                    Bir bakalım, Türk ne zamandan beri varmış? İşe 1126’da yazılmış bulunan Mücmelü’-t-Tevârîh’ten başlayalım. “Türklerin nesebleri ve onların doğu hududunda zikri hakkında” başlıklı bölümde şöyle deniyor: “Nuh peygamber Tufan’dan sonra yeryüzünü çocukları arasında paylaştırınca… Ceyhun tarafını, hepsini Yâfes’e verdi. (Yâfes’in) yedi oğlu vardı… ikincisinin adı Türk” idi. (Şeşen 1998: 30).

         

                    Demek ki bu Arapça kaynağa göre Türk, Nuh peygamberin torunudur.

         

                    Şimdi de 1077’de yazılan Dîvânu Lugâti’t-Türk’e bakalım: “Türkler aslında yirmi boydur. Bunların hepsi Nuh peygamberin oğlu Yâfes oğlu Türk’e dayanır (Kâşgarlı Mahmud, el yazması 2008: 20).

         

                    Demek ki yine Arapça, fakat bir Türk tarafından yazılmış bu kaynağa göre de Türk, aynı şekilde Hz. Nuh’un torunudur.

         

                    Bakalım, Farsların destanı Şehnâme ne diyor? Şehnâme’ye göre Farsların ilk atası Keyûmers idi. Sonra sırasıyla Siyâmek, Hûşeng, Tahmerûs, Cemşîd ve Firîdûn gelir. Bu destandaki ilk ata Keyûmers bir bakıma Âdem’in karşılığıdır; Firîdûn da Nûh’un karşılığı. Firîdûn’un üç oğlu olur: Selm, Tûr, Îrec. Farslar Îrec’den, Türkler Tûr’dan gelir. Firîdûn dünyayı üç oğlu arasında paylaştırır ve Tûrân ülkesini Tûr’a verir. Bunu, Şehnâme’yi 1510’da Türkçeye çeviren Şerîfî’den takip edelim:

         

         

                                                       İkinci oglı kim Tûr-ıdı adı

                                                       Ona dahı olur hâsıl murâdı.

         

                                                       Virür Tûrân’ı k’oldur Çîn ü Mâçîn

                                                       Çıkarur göge ta’zîm ile adın.

         

                                                       Semerkand’dan anaru (ötesi) Türk ü Tâtâr

                                                       Ana Tûrân dirler, bilgil iy yâr!

         

                                                       Virür başdan başa Tûrân’ı Tûr’a

                                                       Ki beglik ide, vara, hükm süre.  (Kültüral-Beyreli 1999: 101).

         

                    Tûr’un oğlu Bişeng, onun da oğlu Efrâsiyâb’dır. İran ordusuyla karşı karşıya gelen Efrâsiyâb’ın ordusu yine Şerîfî tercümesine göre şöyle anlatılır:

         

                                                       Gelür üç ol kadar Türk’ün çerisi

                                                       Ki Îrân gelmedi Türk’ün yarısı.  (Kültüral-Beyreli 1999: 269).

         

         

                    Efrâsiyâb’dan itibaren Türk adı Şehnâme’de yüzlerce defa geçer. Gerek Akhunlarla gerek Köktürklerle yapılan mücadelelerde Farsların düşmanı daima Türk kelimesiyle ifade edilir. Hakanları da Hâkân-ı Türk olarak anılır.

         

                    Şimdi de bir Çin kaynağına bakalım. 629 tarihinde yazılmış bulunan Chou-shu’ya:

         

                    “T’u-küe’lerin (Türklerin – ABE) ataları, Hiung-nu’ların kuzeyinde bulunan So-Devleti’nden gelmektedir. Kabilenin şefi on yedi erkek kardeşi olan A-pang-pu’ydu; bir dişi kurt tarafından dünyaya gelen erkek kardeşlerden birinin adı İ-çi-ni-şi-tu’dur. Kardeşlerin hepsi, A-pang-pu ile erkek kardeşleri, uzuvları eksik dünyaya gelmişlerdi, bu yüzden sonunda devletleri (başkaları tarafından) saldırıya uğrayarak yıkıldı, yok edildi. Fakat bir peri, İ-çi-ni- şi-tu’ya dokunarak onu öyle bir yetenekle donattı ki yağmurlar yağdırabiliyor, rüzgârları estirebiliyordu. İki kadınla evlendi. Rivayete göre kadınlardan biri yaz tanrısının diğeri ise kış tanrısının kızıydı. İçlerinden biri dört oğlan çocuk dünyaya getirdi. Oğlanlardan biri beyaz bir kuğuya dönüştü. Diğeri, A-fu ile Kien nehri arasında kalan topraklarda bir devlet kurdu. Devlete K’i-ku denildi. Üçüncü oğlu Ç’u-çé nehri kıyısında hüküm sürmekteydi, dördüncüsüyse Tsien-Sse-çu-çé-şi Dağı’nın yamacında yaşıyordu. Bu oğlan dört çocuktan en büyüğüydü. Bu dağın tepesinde A-pang-pu kabilesinin başka kolları da yaşıyordu. Oralarda hava çok soğuk olduğundan, oğlanların en büyüğü, kabile insanlarının ısınmaları ve hayatta kalabilmeleri için ateş yakıyordu. Böylece hayatta kalmayı başardılar ve en büyük oğlanı reis tayin ederek, ona T’u-küe adını verdiler (Liu 2006: 14-16).

         

                    Tu-küe, “Türk” kelimesinin Çincedeki telaffuzudur. Demek ki bu efsanede Türk, Asya Hunları dönemine kadar geri gitmektedir. Öte yandan Arap ve Fars kaynaklarındaki üç oğul arasında ülkeyi paylaştırma burada da vardır. Yani Nuh peygamber ile Firidun’un karşılığı bu efsanede İ-çi-ni-şi-tu’dur.

         

                    Şimdi bir de Türkçe yazılmış Türk kaynağına bakalım. 1660 yılında Ebülgazi Bahadır Han tarafından Çağatay Türkçesiyle kaleme alınmış Şecere-i Terâkime’de şöyle denir: “Ondan sonra Nuh Peygamber üç oğlunun her birini bir yere gönderdi. Hâm adlı oğlunu Hindistan ülkesine gönderdi. Sâm adlı oğlunu İran memleketine gönderdi ve Yâfes adlı oğlunu Kuzey Kutbu tarafına gönderdi… (Yâfes’in) sekiz oğlu var idi. Çocukları pek çok olmuştu. Çocuklarının adları şunlardır: Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri, / Târih. Yâfes öleceği sırada büyük oğlu Türk’ü yerine oturtup diğer çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize padişah bilip, onun sözünden çıkmayın, dedi.” (Ergin, 1001 Temel Eser: 23).   

         

                    İslam kaynaklarının çoğunda olduğu gibi burada da Türk, Nuh’un torunu olarak görülmektedir.

         

                    Görüldüğü gibi dinî inanışlarda, efsane ve destanlarda Türk, ilk insanlara kadar götürülmektedir. Tarihî kaynaklara gelince. MÖ ikinci bine ait çivi yazılı Sümer ve Akat metinlerinde geçen Turki, Turukku gibi kelimeler bazı araştırıcılar tarafından Türk ile ilişkilendirilir. Tevrat’ta geçen Togarma kelimesi de genellikle Türk olarak kabul edilir. MÖ birinci bine ait Hint kaynaklarındaki Turukha / Turuşka kelimelerini de Türk ile ilgili bulanlar vardır. Herodot’ta geçen Targita sözü de Türk ile ilişkilendirilmiştir. Milattan sonraki ilk yüzyıllara ait eski Yunan / Roma kaynaklarındaki bazı kelimelerin Türk ile ilişkili olması çok daha muhtemeldir. Eserini MS 43 yılında yazan Latin coğrafyacısı Pomponius Mela’da geçen Turcae, yine birinci yüzyıla ait Plinius’un eserinde geçen Tyrcae, Denis Sinor’a göre Türk ile ilgilidir (Baykara 2006: 116-120).

         

        Türk kelimesinin hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın tarih kaynaklarına girişi VI. asır, yani Köktürkler dönemidir. Çin tarihlerinden 629 tarihli Cou-şu, 636 tarihli Sui-şu ve VIII. asra ait Tang-şu’da “Türk” başlığıyla özel bölümler vardır. Türk kelimesinin Çincesi Sinologlar tarafından T’u-kyu / T’u-cue / T’u-küe gibi şekillerde yazılmaktadır (Liu, Taşağıl, Gömeç, Togan vd.).

         

                    Bizans kaynakları da VI. asırdan itibaren Türk kelimesini kullanırlar. Daha İstemi Kağan zamanında Köktürklerle elçilik teatisinde bulunan Doğu Roma’nın onlardan bahsetmesi son derece tabiidir. Bu kaynaklarda Türk, Tourkoi olarak geçer. Cahiliye devri Arap şairlerinden Nabigat el-Zübyanî’nin divanında da Turk sözü vardır (Baykara 2006: 127).

         

                    Köktürklerden itibaren Çin, Tibet, İran, Hint, Arap, Bizans kaynaklarının ve daha sonra Süryani, Ermeni, Rus ve nihayet bütün Avrupa kaynaklarının ilk karşılaştıkları asırlardan itibaren bizden Türk olarak bahsettikleri su götürmez bir gerçektir. Hem de yüzlerce eserde binlerce, belki on binlerce defa. Burada sadece üç örnek vereceğim. 1655-1656’da Türkiye’ye seyahat eden Jean Thévenot’nun eserinden bir cümle: “… Bana söylendiğine göre birkaç yıl önce 60 Türk, kumandan Thomas Morosini idaresindeki Venedik ordusuna iki fitilli tüfekle burada bir ay karşı koymuşlardı.” (Thévenot 1978: 48). 1853’te Türkiye’ye seyahat eden Howard’ın günlüğünden bir ibare: “Yolculuğumuz Tuna nehri boyunca iki gün devam etti. Türk ordularının meşhur Mohaç zaferini kazandıkları Mohaç Ovasının yanından geçtik. Türk şehirleri birbiri ardı sıra görünüyordu.” (Howard 1978: 15). Şimdi de Mrs. Max Müller’in 1890’larda İstanbul’dan yazdığı mektuplardan birkaç cümle: “Türklerin iftiharla baktıkları bu yere (İstanbul’a – ABE) komşularının boş bir ümitle göz dikmiş olmalarına hayret etmemek lâzım. “Hasta adam” hakkında ne söylenirse söylensin Türk’ün henüz ölmek niyetinde olmadığını gösteren birçok emareler var… Metin ve kuvvetli olan hakiki Türk 400 seneden fazla bir zamandan beri “benim” dediği bu ülkeyi başkalarına vermemek için ölünceye kadar savaşmaya kararlı.” (Müller 1978: 22). Sadece birkaç cümle alıntıladığım bu vb. eserlerde Türk, Türkler sözleri yüzlerce defa geçmektedir.

         

                    Sekizinci yüzyıldaki Köktürk bengü taşlarından bugüne kadar Türklerin kendileri tarafından yazılan binlerce eserde de Türk sözü, milletimizin adı olarak geçmiştir ve geçmeye devam etmektedir. İşte Köktürk anıtlarından cümleler: “Yukarıda Türk tanrısı, Türk mukaddes yeri suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış olacak.” (Ergin 21. baskı: 13).

         

        Şu satırlar da XI. asrın ikinci yarısından, Kâşgarlı Mahmud’dan: “…Biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. Bize şeyh, imam ve zâhid Hüseyin bin Halef el-Kâşgarî haber verdi ve kendisine de İbnülgarqî’nin haber verdiğini söyledi. Ona da âhir zaman hakkında yazdığı kitabında İbni Ebiddünyâ diye tanınan Şeyh Ebû Bekr el-Mugîd el-Cercerânî, Allah’ın elçisine (s.a.) isnat ederek anlatmış. (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a.) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer bütün insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a.) vermiş; onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçakgönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir (Kâşgarlı Mahmud, el yazması, 2008: 177).  

         

        Ali Şir Nevâyî’nin 1499 yılında yazdığı Muhâkemetü’l-Lugateyn’de de şu satırlar var: “Bilindiği üzere Türk Sart’tan (Fars’tan – ABE) daha pratik düşünceli, daha yüksek kavrayışlı ve yaradılış bakımından daha saf ve temiz yüreklidir. Sart ise Türk’ten bir konu üzerinde kafa yorma ve ilimde daha hassas, marifet ve olgunluk tefekküründe daha derin görünür. Bu durum, Türklerin doğruluk ve iyi niyetinden, Sartların da ilim, fen ve hikmetinden bellidir. Ne var ki, dillerinde mükemmellik ve noksanlık açısından öyle ayrıdırlar ki söz ve ibarelerin ortaya konuluşunda Türk Sart’ı geçmiştir.” (Barutçu Özönder 2011: 203).

         

        Fatih devrinde, 1470’lerde Âşıkpaşaoğlu tarafından yazılmış Tevârîh-i Âl-i Osman’dan da bazı cümleler verelim: “Ve hem bir kardaşı var idi. Adına Kalayon derler idi. Yukarı sırtdağı hisar anun idi. Şimdiki zamanda Türk ana (ona - ABE) Koyun Hisarı derler. Bunlarun hisarınun üzerine Türk vardı… Ol zamanda cemi’ vilâyeti Türk almış idi. Türk kim Rum Eline geçdi, ol kâfir hiç at arkasından inmedi” (Atsız 1949: 116, 119, 125). Bu eseri ilmî olarak yayımlayan Atsız, eserin sonuna bir de “İsimler Cetveli” koymuştur. Oradan Türk kelimesinin eserde kaç defa geçtiğini görebiliyoruz: Tam 60 defa.

         

        Şimdi de pek bilinmeyen bir esere, Celâlzâde Sâlih Çelebi’nin Târîh-i Mısr-ı Cedîd’ine bakalım. XVI. asırda yaşamış bu Osmanlı şair ve tarihçisinin Mısır tarihinde de Türk, Türkî (Türkçe), etrâk (Türk’ün Arapçadaki çokluk biçimi, Türkler) kelimeleri tam 37 defa geçmektedir. Oradan da birkaç cümle verelim: “Burada Benî Eyyûb’un devletleri halel-pezîr olup (Eyyûbîler yıkılıp – ABE) Devlet-i Mülûk-i Etrâk (Türk hükümdarlarının devleti. Memlüklüler kastediliyor – ABE) tulûa yüz tutdı (doğmaya başladı – ABE)… Selâtîn-i Etrâkden (Türk sultanlarından – ABE) Sultan Hasan bin Muhammed bin Kalavun ki meşhûr pâdişahdur” (Bülbül 2011: 217, 233).

         

        XVII. yüzyıla gelelim ve tekrar Doğu Türklüğüne dönelim. Hîve Hanı Übülgazi Bahadır Han’ın 1660’ta Çağatay Türkçesiyle yazdığı Şecere-i Terâkime’deki şu satırlara bakalım: “Hep bilin ki bizden önce Türkçe tarih söyleyenler Arapça lûgatleri katmışlardır ve Farsçayı da katmışlardır ve Türkçeyi de seci kılmışlardır. Kendilerinin hünerlerini ve üstadlıklarını halka malûm kılmak için. Biz bunların hiçbirisini yapmadık. Onun için ki: Bu kitabın okuyucusu ve dinleyicisi elbette Türk olacaktır. Tabii, Türklere Türkâne (Türk gibi – ABE) söylemek gerek. Tâ ki onların hepsi anlasınlar.” (Ergin 1001 Temel Eser: 19).

         

        Birkaç sözlükten de Türk maddesine bakalım. Önce Ahterî Mustafa Efendi’nin 1545 yılında yazdığı Arapça-Türkçe Ahterî-i Kebir’inde Türk maddesi: “Türk: Bir tâifenin adıdır. Cem’i (çokluk biçimi – ABE) etrâk gelir.” (Kırkkılıç – Sancak 2009: 1034).

         

        Ahmed Vefik Paşanın 1888’de yazdığı Lehçe-i Osmânî’de Türk maddesi: “Türk: Aslolan kadîm üç sülâlenin biri olup, şark Türkleri Uygur, Halıç, Karlıh gibi dört beş ulustan, yani milletten ve garp Türkleri Oğuz, Kıpçak, Peçenek, Ağaçeri, Kuman, Kaysak, Kırgız, Kangulu gibi on kadar ulustan ibarettir.” (Büyük Türk Klasikleri, 9. cilt 1989: 21).

         

        Şemseddin Sâmi’nin 1900 yılında yazdığı Kâmûs-ı Türkî’de de Türk maddesi şöyle: “Türk: İsim. Cem’-i Arabîsi etrâk. Esâsen Asya kıt’asının şimâl-i garbî cihetinde münteşir bir büyük ümmet (millet – ABE) ki oradan tevârîh-i muhtelifede (çeşitli tarihlerde – ABE) cihangirlikle ve kişverküşâlıkla (ülkeler fethetmekle – ABE) cenup ve garba doğru yayılarak Avrupa’nın dahi şark cenûbu cihetlerine sokulmuşlardır. Şuubât-ı muhtelifeye münkasim olup (çeşitli kollara bölünmüş olup - ABE), kablelislâm (İslâm öncesi – ABE) Uygur, elyevm (günümüzde) Çağatay ve Osmanlı şûbeleri lisân-ı edebîye (edebî dile) nâil olmuşlardır.” (Şemseddin Sâmi 1317: 399).  

         

        Buraya kadar belki de malumu ilâm ettim; yani bilinen bir şeyi açıkladım ve böylece sankı fuzuli bir iş yapmış oldum. Ancak… Öyle bir yaygın cehalet döneminden geçmekteyiz ki buna mecbur oldum. Koca koca insanlar, profesör, doçent gibi unvanlar taşıyanlar, yüz binlerce tirajlık gazetelerin köşe başlarında yazı yazanlar, ulusal televizyonlarda uzman olarak arzıendam edip görüş açıklayanlar sanki tarihte Türk diye bir millet yaşamamış gibi yazıp çiziyorlar, konuşuyorlar. Sanki Türk, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış gibi, sanki Türk’ü bir millet olarak Atatürk ortaya çıkarmış gibi söylenip duruyorlar. Yukarıda pek azını zikrettiğim belge ve alıntılarla her hâlde iyice anlaşılmış olmalıdır ki Türk milleti çok uzun zamandan beri mevcuttur ve yüce Atatürk de bu milletin içinden çıkmıştır. Atatürk, modern zamanların bir gereği olarak anayasaya da bütün vatandaşların Türk olarak adlandırıldığını belirten bir madde koydurmuş ve bu madde bugüne kadarki bütün anayasalarda yer almıştır.

         

        Millet kavramının sosyolojik ve siyasi / hukuki olmak üzere iki ayrı kullanımı vardır. Siyasi / hukuki anlamda bir ülkenin bütün vatandaşları o ülkedeki hâkim milletin adını alır. Fransa vatandaşları kökenleri ne olursa olsun Fransız, Almanya vatandaşları da Almandır. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün vatandaşları da siyasi / hukuki anlamda Türk’tür.

         

        Sosyolojik anlamda Türk’e gelince. Sosyolojik anlamda millet, mensubiyet duygusuna dayanır. Bence milliyetçilik hakkındaki en önemli eserlerden birini yazmış bulunan Sadri Maksudi Arsal bu hususu şöyle ifade eder: “Milliyet duygusunun kaynağı ve nüvesi işte gerek iptidaî, gerek medenî camialarda, hattâ bazı camiacı hayvanlarda görülen sosyolojik gerçek ve olaydır, yani ferdlerin mensup oldukları kitleye karşı duydukları bağlılık hissidir.” (Arsal 1972: 64).

         

        Mensubiyet duygusunu yaratan birçok ortaklık vardır. Tarih, soy, dil, kültür, din, vatan, ortak ülkü, ortak menfaat gibi. Bir millette bunların hepsi mevcut olabileceği gibi sadece birkaçı da mevcut olabilir. Hatta bazen sadece bir ortaklık bir topluluğu millet yapmaya yeter. Önemli olan bir veya birkaç ortaklığın bir insanı bir millete mensup hissettirebilmesidir. ABD’de iki yüz küsur yıllık ortak bir tarihle birlikte ortak ideal ve menfaatler, çok çeşitli soylardan gelmiş insanları bir millet hâline getirebilmiştir ve Amerikan milleti bugün en koyu şekilde milliyetçilik yapmaktadır. Hırvatlar, soy ve dilleri aynı olduğu hâlde, sadece mezhepleri farklı olduğu için kendilerini Sırplardan ayrı bir millet olarak kabul eder.

         

        Türklerde büyük bir çoğunlukla yukarıdaki ortaklıkların hepsi mevcuttur. Söz gelişi din ortaklığı % 98 oranındadır. Çuvaş, Gagavuz gibi Müslüman olmayan Türklerin oranı sadece % 2’dir. Ortak dil de çeşitli lehçelere ayrılmış olmakla birlikte, % 80’in üzerinde bir orana sahiptir. Soy birliği oranı da çok yüksektir. Türkiye Türkleri, farklı etnik kökenden gelenlerin büyük çoğunluğu da dâhil olmak üzere en az 500 yıllık ortak bir tarihe sahiptir. Din, kültür, vatan ortaktır; menfaatler ortaktır. Azerbaycan, Türkistan ve İdil-Ural bölgesindeki Türklerle daha eski tarihlerde yüzyıllar süren ortak bir tarih yaşanmıştır. Bunun sonucu olarak ortak bir kültür ve dil oluşmuştur. Soy ve din zaten ortaktır.

         

        Sonuç: Dinî inanış ve efsanelere göre Türklük, aşağı yukarı insanlıkla yaşıttır. Tarihe göre Türklük, Asya Hunları dönemine, MÖ IV. yüzyıla kadar gider ki, bu 2.400 yıllık bir zamanı ifade eder. Bazı bilim adamlarının görüşüne uyarak Sakaları da Türk kabul edersek Türklüğün tarihî yaşı 2.800 olur. Kelime olarak Türklük, Köktürklerin tarih sahnesine çıktığı 540 yıllarına kadar uzanır; bu da 1470 yıl önceye tekabül eder. Siyasi / hukuki anlamda Türk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün vatandaşlarıdır. Kültürel ve seciyyevi manada Türklük kavramı içine ise Türklerin birçok özelliği girer. Yukarıda yaptığım alıntıda Kâşgarlı Mahmud şu özellikleri sayıyor: güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçakgönüllülük, yiğitlik. Ali Şir Nevâyî’nin saydığı özellikleri de bunlara ekleyelim: pratik düşünce, yüksek kavrayış, yaradılış bakımından saf ve temiz yüreklilik, doğruluk, iyi niyet. Türklük kavramı üzerinde düşünürken Türk milletinin tarihte oynadığı role de temas etmezsek konu eksik kalır. Türkler, MÖ 200’lerden MS 840 yılına kadar, yani bin küsur yıl boyunca Orhun vadisi merkez olmak üzere büyük bozkır imparatorluklarına sahip olmuşlardır. Asya Hunları ve Köktürklerin kudretli çağlarında Eski Dünya’nın en güçlü devletleri hâline gelmişlerdir. Söz gelişi İstemi Kağan zamanında, 570 yıllarında devletin doğu ucu Büyük Okyanus’ta, batı ucu Kırım’da idi. 370’lerde başlayıp Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’nın ortalarına doğru asırlarca süren kavimler göçü de Avrupa’nın beşerî coğrafyasını belirleyen önemli amillerden biridir. X-XII. yüzyılda Türkler, Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletleriyle Türkistan, Hint kıt’ası ve Ön Asya’nın en büyük gücü olmuşlardır. XII-XVIII. asırlar arasında Türkistan ve İdil-Ural’da Çengizliler, Altın Ordu, Çağataylılar, İlhanlılar, Temürlüler; İran, Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda Karakoyunlular, Akkoyunlular, Osmanlılar, Safeviler; Afganistan ve Hindistan’da Babürlüler; Mısır ve Suriye’de Memlüklüler Eski Dünya’nın en büyük güçleri olarak hüküm sürmüşlerdir. Öyle ki XVI. asırda dünyanın ilk üç büyük gücü de Türklere ait devletlerdi: Osmanlılar, Safeviler, Babürlüler. İşte Türklük deyince sadece bizim değil, insanlığın hafızasında da yer etmiş bulunan bu ihtişamlı tarih de akla gelir. Türklük, efsanesiyle, tarihiyle, seciyyevi özellikleriyle, dünyaya yön veren macerasıyla böyle bir hakikattir. Şu veya bu saiklerle bu hakikati silmeye, yok etmeye kim cür’et edebilir? Bu öyle bir hakikattir ki göz dikeni kör eder, dokunanı yakar.

         

         

        KAYNAKLAR  

         

        Ahmed Vefik Paşa (1306 / 1888), “Türk” Lehçe-i Osmânî, Büyük Türk Klâsikleri, 9. cilt, Ötüken-Söğüt, 1989, İstanbul, s. 21’den.

        Arsal, Sadri Maksudi (1972), Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

        Atsız, Çiftçioğlu N. (1949 - düzenleyen), Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî – Tevârîh-i Âl-i Osman, Osmanlı Tarihleri I, Türkiye Yayınevi, İstanbul.

        Barutçu Özönder, F. Sema (2011), Alî Şîr Nevâyî – Muhâkemetü’l-Lugateyn – İki Dilin Muhakemesi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

        Baykara, Tuncer (2006), Türk, Türklük ve Türkler, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.

        Bülbül, Tuncay (2011), Mensur Bir Hikâye – Tarih-i Mısr-ı Cedîd – İnceleme-Metin, Grafiker Yayınları, Ankara.

        Ergin, Muharrem (tarihsiz), Türklerin Soy Kütüğü – Ebülgazi Bahadır Han, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

        Ergin, Muharrem (tarihsiz), Orhun Abideleri, 21. baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.   

        Gömeç, Saadettin (2009), Kök Türk Tarihi, Berikan Yayınevi, Ankara.

        Howard, George William Frederick (1978), Türk Sularında Seyahat (çeviren: Şevket Serdar Türet), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

        Kâşgarlı Mahmûd (2008 – el yazmasının tıpkıbasımı), Kitâbu Dîvâni Lugâti’t-Türk, Kültür Bakanlığı, Ankara.

        Kırkkılıç, H. Ahmet – Sancak, Yusuf (2009 – hazırlayanlar), Ahterî-i Kebir – Ahterî Mustafa Efendi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

        Kültüral, Zuhal – Beyreli, Latif (1999 – hazırlayanlar), Şerîfî – Şehnâme Çevirisi, Cilt-I, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.

        Liu Mau-tsai (2006), Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri (çeviri: Ersel Kayaoğlu – Deniz Banoğlu), Selenge Yayınları, İstanbul.

        Müller, Mrs. Max (1978), İstanbul’dan Mektuplar (çeviren: Afife Buğra), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

        Şemseddin Sâmî (1317 / 1900), Kâmûs-ı Türkî, İkdam Matbaası, Dersaâdet (İstanbul).

        Şeşen, Ramazan (1998), İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.

        Taşağıl, Ahmet (1995, 1999, 2004), Gök-Türkler I-III, Türk Tarih Kurumu, Ankara.

        Thévenot, Jean (1978), 1655-1656’da Türkiye (çeviren: Nuray Yıldız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul.

        Togan, İsenbike – Kara, Gülnar – Baysal, Cahide (2006), Çin Kaynaklarında Türkler – Eski T’ang Tarihi (Chiu T’ang-shu), Türk Tarih Kurumu, Ankara.