Osman Sınav ile Orta Asya’dan Adalet Dağıtmaya Çıkan Türk İradesinin Kasaba Kasaba Dolaşan ‘Uzun Hikâye’si

Şubat 2013 - Yıl 102 - Sayı 306



                    Osman Sınav on bir yıllık bir çalışmanın ardından Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’sini beyazperdeye uyarladı. Lakabı ‘’sosyalist’’ olan Bulgaryalı Ali’nin isyan ahlakı ile yeşerttiği kalbiyle adalet ve eşitlik peşinde kasaba kasaba süregiden hikâyesini ustalıkla resmeden Osman Sınav ile uzun bir röportaj gerçekleştirdik. Türk insanının adalet arayışından sosyalist oluş sürecimize, edebiyat uyarlamalarının zorluğundan Türk sinemasındaki yerlilik meselesine, Sakarya Fırat’tan önümüzdeki sezon yapmayı planladığı Osmanlı’nın Kurtlar Vadisi’ne, birçok konuyu konuştuk.

         

         

         

         

         

        -Her okurun kafasında bir Uzun Hikâye vardı. Hikâye mutlu son ile bitmezken neden film mutlu sona ihtiyaç duyuyor? Bu sinemanın diliyle mi ilgili?

         

        - Her sanat dalı bir temayı konu edindiğinde onu kendi plastik değerleri ile anlatır. O temayı kendi plastik değerlerinin içine girebilecek hale getirir. Bu da ister istemez uyarlamalarda bir takım değişikliklere neden olur. Bütün romanları filme uyarlanmış Aldo Moralio; “Yönetmen benim kitabımdan bir duyguyla yola çıkarak film yapacak, elbette bir takım şeyleri değiştirecek. Edebiyat ve sinema ayrı hayvanlardır. Ben bir uyarlayıcıdan sadece iyi bir film beklerim.” der. Sinema yapmak edebiyat yapmaktan çok farklı.

         

        - Tarkovski; “Edebiyat meselelerini dolaylı anlatır, çünkü soyut bir şeyi, yazıyı kullanır. Sinema ise dolaysızdır, doğrudan gösterir.’’ diyor. 

         

        - Ben bu dolaylı- dolaysız meselesine inanmam. Sinema da dolaylı anlatır; kamera kullanır, gerçeği birçok yerden geçirir. Gerçekçi durur ama o da yazı yerine kamera kullanıyor.

         

        Sinema sanatların bir mozaiği gibidir. Sinema romanı, hikâyeyi, mimariyi, heykeli, resmi, müziği kullanır ve barındırır. Bütün sanatlardan bir pramit yaparsak ortaya sinema çıkar. Sinemanın kendi başına bir dili olması lazım. Sanat tarihinde sanatın bir dilinin oluşabilmesi açısından 100 yaş bebek yaşıdır. Dolayısıyla ödünç bir dil kullanıyor, babasının dilini kullanıyor. Hikâyenin, romanın, müziğin, resmin dilini kullanıyor. Zamanla bütün bunları içinde barındıran bir dili olacak, ama o dil henüz yok.

         

        - Her uyarlama da tekrar tartışılır; roman mı sinema mı?

         

        -Uyarlamalarda ben sinema yapıyorum diyeceksiniz. Sonuçta sinemaya gelen insanlar roman okumaya değil sizin filminizi görmeye geliyorlar. Bazıları birebir aynısını bekliyor. Filmin hikâye ile birebir aynı olması kadar salakça bir şey olamaz. O zaman neden film yapıyoruz ki! Kurgu da bile yönetmen kendi çektiği sahnelerden ortaya yeni bir şey çıkartıyor. Hikâyeyi her okuyan kafasında zaten bir film çekiyor. Bu da benim filmim.

         

        - Daha önce Emine Işınsu’nun Küçük Dünyam romanını uyarlamıştınız. Romandan mı hikâyeden mi uyarlama yapmak daha zor?

         

        - Romandan uyarlamak daha kolaydır. Roman dramatik olarak senaryo yapımına daha yakındır. Hikâye kısadır ve çağrışımlarla yürür. Romanın kurgusu sinemaya daha yakındır hikâye ise atlar, bambaşka yerlere gider. Tamamen anlık çağrışımlar üzerinden gider.

         

        - Bir uyarlamada en önemli olan şey nedir?

         

        - Bence uyarlamada önemli olan hikâyenin ruhunu kaybetmemek. Bizi film yapmaya iten şey hikâyedeki duygudur, temadır. Hikâyedeki duygu filme geçiyorsa mesele yoktur. Birçok Mustafa Kutlu okuru, Kutlu’nun yakını, akrabası, kitabı ezbere bilenler izledi. Hiçbiri de hikâyedeki değişiklikleri yadırgamadı. Çünkü duygusu aynıydı. Ben 93’te Bedii Faik’in tefrika romanı olan Yalancı’yı uyarladım. Çok güzel bir film oldu. Hikâye otobiyografik olmasına rağmen Bedii Faik bir TV programında;  “Hikâyenin devamını yazacak olsam Osman Bey’in filmine göre yazarım.’’ dedi. Bir de iyi edebiyat eserlerinden iyi film zor çıkar. Edebi olarak iyi bir filmi uyarlamak daha tehlikelidir. Kötü edebi eserlerden çıkan iyi film sayısı iyi edebiyat eserlerinden çıkan iyi film sayısından daha çoktur. Çünkü sinema sanatının gerektirdiği şeyleri acımadan yapmanız lazım. Önemli olan edebi eserin varlık biçimine aykırı düşmemektir. Her sahnede onun duygusunu yansıtmaya çalışmalısınız, yoksa o edebi eser karşısında ezilirsiniz, hikâyeyi aynen filme aktarmış olursunuz. Ben bir zamanlar TV’ye Huzur romanını çekecektim; benden pembe dizi istediler. Ben de; “Kusura bakmayın Türk Edebiyatı’nda bir tane Huzur var ve ben bunu yapamam.’’ dedim. Tanpınar çok iyi bir estettir. Filme uyarlamak kolay değildir. Bu soap opera mantığıyla olmaz. Hikâyeyi olduğu gibi perdeye taşımak uyarlama değil. Hikâyeyi sinema diline uyarlamak gerekir.

         

        - Atilla Dorsay, Mustafa Kutlu’yu tanımadığını söyledi.

         

        -Türkiye’de bazı kesimler çok tutucu. Sosyalist olma olgusu sadece bizim işimiz, bunu niye siz anlatıyorsunuz, gibi bir tavırları var. Hatta daha da ileri giderek sanatı sadece biz yaparız, algıları var. Ben Mustafa Kutlu’yu tanımam, okumam, bilmem gibi ifadeler kullanmak en hafifinden terbiyesizliktir. Bu eleştirmen ahlakına uymuyor. Bir sinema eleştirisinin kriterleri vardır. Bu aynı zamanda bir bilimdir ve nesnellik ister. Filmi birçok açıdan değerlendirebilirsiniz, ama ben beğendim/beğenmedim ile olmaz. Türkiye’de 30 baskı yapmış bir kitabı bilmiyorum ve tanımıyorum demek aydın ahlakına uygun değildir. Her şeyden önce etik değildir.

         

        - Türk insanının sosyalizm ile olan ilişkisi nedir?

         

        -  O dönemlerde sosyalizmi gerekçelendiren şeyler Türkiye’de olduğu için ya da bizim kültür iklimimizde olduğu için biz sosyalist olmadık; o bir moda akımdı. Sosyalizm hak, adalet, eşitlik, diyor. Kendi kültür iklimimizde bunu destekleyen şeyler var. Şeyh Bedrettin; “Yarin yanağından gayrı her şeyi eşitçe bölüşelim.’’ der. Burada dervişan bir tavır var. Osmanlı toprak düzeni meselesi var. Tolstoy, Osmanlı toprak düzenini görseydi Diriliş romanını farklı yazardı. Bizim sosyalizme ihtiyacımız yok. Türk iradesi adalet üzerine kurulmuştur. Avrupa’da sosyalist hareketler; aristokrasinin baskısı, feodalite, sanayileşme ve kapitalizmin büyüyüşü karşısında oluşmuştur. Bizim böyle dertlerimiz hiç olmadı. Tıpkı bizde korku sinemasının gelişmemesi gibi. Biz şeytani güçlere inanırız; ancak besmele çekerseniz şeytan gider. Böyle olunca korku sineması gelişmez. Her fikrin kültürel ve yaşamsal bir alt zemini olması gerekir; eğer yoksa o fikir gelişmez. Bizim sosyalist oluşumuz ve onların milliyetçilere faşist demesi çok suni bir şeydir.

         

         

        -Peki, Bulgaryalı Ali’nin hikâyesi…

         

        -Bulgaryalı Ali’nin hikâyesi de ironiktir. Adam Bulgaristan’daki komünist baskıdan kaçmış zaten. Ailesinin bir kısmı orada kalmış, yetim büyümüş. Şimdi okulun bahçesinde madem hep beraber yaptık bu bahçeyi, eşitçe bölüşelim, diyor. Böyle deyince de ‘’sen komünist misin sosyalist misin?’’ diyor müdür. Bulgaryalı Ali de; “Haktan, eşitlikten, alın terinden yanayım. Bunun adı sosyalistlik ise evet sosyalistim.’’ diyor. Ondan sonra adam nereye giderse lakabı önden gidiyor. Kalbi açık insanların sosyalist oluşu budur. Türk insanı bir de kavramı, ismi, teoriyi sevmez. Biz pratik insanıyız dolayısıyla çok zarfında değiliz işin; içinde ne var ona bakıyoruz. Türk halkının sosyalist olması için ciddi gerekçeleri olmadı. 70’li yıllardan itibaren gelişen ideolojik hareketlerin altında yatan şey hak, hukuk ve eşit paylaşımdır, milliyetçilerin de budur; fakat ayrı yere düşmüşlerdir. Birbirine kurşun sıkanların gerekçeleri aynıydı aslında. Birisi biraz daha dini bütün, milliyetçi duygularla yetişmiş, aynı isyan ahlakı ile ülkücü olmuştur; öbürü de biraz daha ladini bir şekilde aynı isyan ahlakı ile devrimci olmuştur. Bunun arkasındaki komployu görmek lazım.

         

         

        - Bu iki kutup birbiriyle buluşamaz mı?

         

        - Abdi İpekçi ilk kez önemli büyük fraksiyonların liderlerini ve ülkü ocakları başkanlarını bir araya getirip yuvarlak masa toplantısı yapıp üç gün bunları tartıştırdı. Tam sayfa Milliyet gazetesinde yayınlandı bu. Biz orada konuşabildiğimizi, tartışabildiğimizi gördük. Silahsız konuşulabilmesi için bir fırsattı bu; ama İpekçi çok kısa bir süre sonra öldürüldü.

         

        -Peki ya şimdi…

         

        - Şu anda her şey çok farklı. Şimdi açık ameliyat yapılıyor. O zaman her şey kapalı idi. Terör örgütünün 50 milyar doları var. 50 milyar dolara Afrika’da 8 tane devlet satın alırsınız.

         

        - Siz Sakarya- Fırat dizisinde bunları anlatıyorsunuz aslında. Kürtlerle Türkler arasında medyada oluşturulmaya çalışılan bir ayrılık var. Böyle bir ayrılık gayrılık var mı gerçekten?

         

        - Sakarya-Fırat aynı topraklardan çıkan iki ayrı nehir. Aramızda böyle bir ayrılık yok. Bu yaratılmaya çalışılan bir şey. Böyle bir algı yoktu. Hiçbir arkadaşımız bize Türk diye bakmazdı, biz de Kürt diye bakmazdık; şimdi de bakmıyoruz. Türk milliyetçiliği ırki bir milliyetçilik değildir zaten; Türk olmak bana göre kültürel bir irade meselesidir. Adalet ile hükmetmek ile adalet peşinde koşmak ile ilgili bir iradenin tecellisidir. Türkler nereye giderlerse gitsinler dünyanın hiçbir yerinde ırkçı olmamışlardır. Irkçılık Batı’nın bir kavramıdır. Bize de Batı’dan gelmiştir. Osmanlı dünya medeniyet tarihinin en çok dil, din, ırk barındıran ve en uzun yaşamış medeniyetidir. Bunun parçalanması için Batı tarafından bir mücadeleye dönüşmüştür, milliyetçilik. Bunun arkasında Yeni Roma diyebileceğimiz İngiliz iradesi vardır.

         

        Dünya tarihinde iki büyük hareket vardır. Bir Roma vardır, bir de Türklerin Roma’ya yürüyüşü vardır; Dünyadaki her şey bunun teferruatıdır. Biz 1.000 yıldır bu topraklardayız. Kim 1.000 yıl içinde sen Kürt’sün diye öldürülmüş ya da kesilmiş ki! Tarihin en karışık coğrafyası burası; sadece Kürt değil Acem, Arap, hepsi içiçe ve beraber yaşamış. Bu birlikteliği anlamak için sadece yemek kültürüne bakmanız yeterli. Türk mutfağı dünyanın en zengin, en çeşitli mutfağıdır. Dünyanın her yerine gitmiştir Türkler ve gittikleri her yerden de yemek almışlardır ve kendi yemek kültürüne katmışlardır. Kızlarını da alıp evlenmişlerdir. Bir de İngiltere’ye bakın. Onlar da dünyanın her yerine gitmişler, ama İngiliz mutfağında patates ve soğuk sandviçten başka bir şey bulamazsınız, İngiliz mutfağı diye bir şey yoktur. 1500’lerden sonra yeni Roma İngiltere’dir ama çokkültürlülük yoktur. Çünkü diğer kültürlerle alışverişi olmamış sadece sömürmüş; onlarla iç içe geçmemiş, evlenmemiş, kız alıp vermemiş, âşık olmamış, oturup yemeğini yememiş. Sömürülecek ne varsa sömürmüş ve ıslak adaya geri dönmüş. Biz gittiğimiz yerden geri dönmemişiz bile. Dünyanın neresine gidersek gidelim Tanrı adına adaletle hükmetmeye gitmişiz. Biz Orta Asya’dan yola böyle çıkmışız. Üste gök çökmedikçe altta yer delinmedikçe Tanrı adına adaletle hükmedeceğime and içerim, demişiz. Atilla’nın heykelinde de o yazar; “Topraklarınızı almaya değil adalet için geldik.’’ yazar. Bu Türk iradesi başka bir şeydir. Irkçılık bize çok yabancı bir kavram. Kürt meselesine dönecek olursak böyle bir sorun yok. Cumhuriyet dönemindeki ilk isyanlara baktığınızda altından İngiliz çıkıyor. Onların derdi bölgede bir ateş yakmak. ABD ateşi yakar, silahı verir, petrolü çeker alır. ABD’nin en büyük gelir kaynağı silahtır. Bölgede bir savaş istenmesinin sebebi budur.

         

        -Bir de anadilde eğitim meselesi var.

         

        -Geçen sene Kuzey Irak bölgesel eğitim bakanı demeç vermişti; “Türkiye için henüz Kürtçe eğitim erken.’’ diye. Hürriyet bunu sürmanşetten vermişti. Adamın yakışıklı bir fotoğrafını koymuşlar. Artık politika gereği bunları böyle takdim ediyoruz. Peşmerge değil bunlar, bakan diyoruz. Ama adam aslında şöyle diyor; “Biz burda okullarımızda Kürtçe eğitim veriyoruz, ama buradaki öğrencilerimizin %70’i Türkçe öğrenmek istiyor.’’ Adam böyle diyor ama bu manşetten verilmiyor. Birkaç yıl önce de yapılan bir araştırmada Kuzey Irak halkının %70’i Türkiye ile birleşmek istiyordu. İstanbul burada çünkü. 1.000 yıldır burası ile alışveriş yapıyor.  

         

        - Filmde Bulgaryalı Ali kasabadan kasabaya göçüyor. Biz tarih boyunca sürekli yer değiştirmiş ve gittiğimiz yeri de yurt edinmiş bir milletiz. Bizim hicret ile meselemiz nedir?

         

        - Bağımlı değil, çünkü dünya geçici. Mesela İngilizler Avusturalya’ya kadar gitmiş,Hindistana kadar gitmiş. Sömürmüş alacağını almış, sonra ıslak adadaki şatosuna geri dönmüş. Büyük kaleler inşa etmişler. Bir de Türklere bak. Çok stratejik noktalar dışında hiç kale inşa etmemişiz. Bizde kalede yaşamak yoktur. Türklere göçebe derler ama bizim yaptığımız göçebeliğin ötesinde bir şey. Göçebe hayvanlarına daha iyi otlaklar arar. Daha iyi beslenebileceği yerlere gider. Öyle bir yer bulduğu zaman da durur. Şimdi Türkler yüzlerce yıl kuzeyden gidip Ukrayna’ya geliyorlar. Yemyeşil otlaklar var, her şey var ama durmamışız. Eğer göçebe mantığıyla hareket etseydik Ukrayna’da durmamız lazımdı. Hiç durmadan Balkanlara doğru inmişiz. Hareket hep Roma’ya doğru. Sebep dünyaya adaletle hükmetmek.

         

         

        -Hem sinema hem de dizi yapan bir yönetmensiniz. Nedim Hazar filmde sizin dizi kolaycılığına kaçtığınızı söylemiş. Dizi yapmanız sinema dilinizi etkiliyor mu?

         

        - Nedim ilk önce bir dizi senaryosu yazsın… Film başka dizi başka bir şeydir. Film ile dizi arasında dramatik çatışma farkı vardır. Film senaryosu başı sonu belli olan bir bütündür. Dizi senaryosu ise açık bir dramaturji gerektirir. Dramaturjik açıdan böyle bir fark var. Ayrıca sinema yaparken daha derinlikli olmanız gerekir. TV dizisi ise daha popüler ve bugüne hitap eden bir şeydir. TV’de sinemadaki derinliği yapmaya kalkarsanız seyirciyi zorlarsınız. Mesela ben TV seyircisini çok zorlamışımdır ama bu riskli bir şeydir. Yokuşa su akıtmak gibidir. Sinema zamana direnebilmelidir. Uzun Hikâye 30 yıl sonra da izlenebilir. Kabaca bakıp da kasaba kasaba hikâye hikâye gittiği için dizi gibi diyorlar. Böyle bir şey yok. Dizi ile filmi ayıracak şey psikolojik ve sosyolojik derinliğidir. Ayrıca dramatik kurguları farklıdır. Tabi bir de şu var ki dramatik sanatlar birbirinden ak ile kara gibi ayrılmaz. Sonuçta ikisi de dramatik sanattır ve dizi sinemadan türemiştir. Diziye TV sineması diyebiliriz. Elinizde kamera var, ışık var, oyuncular var ve dramatik bir sanat icra ediyorsunuz. Bunu dizi formatında yapıp TV’ye pazarlıyorsunuz, sinema formatında yapıp sinemalara çıkıyorsunuz. Ayrıca sinema ile de kalmıyor bugün dünya üzerinde hiçbir sinema filminin bütçesi TV pazarı düşünülmeden yapılamıyor. Ama bir sinema eleştirmeni için en önemli nokta filmin derinliği olmalı. Benim için hikâyeyi iyi anlatmak önemli, derinlik önemli. Metin Erksan yirmi yıl önce ‘’Televizyon sinemadır.’’ dedi. Ama pazarlama açısından dizi yalınkat olursa çatışması farklı olursa yürür; sinema başkadır tabii. Bunlar da sanatsal değil ticari ayrımlardır. Arkadaşlar bunu sanatsal bir ayrım zannediyorlar.

         

        - Bizim sinema tarihimiz yerlilik arayışı içinde geçmiştir. 90 sonrası Türk sinemasını bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’da da hayli ödül alan sanatçımız var.

         

        -  Ben bu arkadaşları anlamaya çalışıyorum. Ben Lütfi Akad’dan Metin Erksan’dan ders aldım. Bunlar çok yerli insanlardı. Benim hocam Lütfi Akad derdi ki; “Oğlum kamera denilen şey oyuncak değil oynamayın. Kurun kameranızı hikâyenizi anlatın.’’ Kendi hikâyesini anlatamayan bir insanın başkasının hikâyesini anlatmaya kalkışması abestir. Tarih kimin kalıcı olacağını gösterecektir. Sinema dünyanın ortak malıdır. Kamerayı bütün dünya kullanıyor ama ben kendi hikâyemi anlatmak zorundayım. Yunus Emre’nin dediği gibi; “İlim kendini bilmektir.’’ Kendini bilirsen bütün insanlığı bilirsin. Siz kendinizi ne kadar iyi bilirseniz o kadar iyi film yaparsınız. Bu kültür iklimini ne kadar hazmetmişseniz o kadar yerli olursunuz. Hz. Ali; “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.’’ der. Sinema da bir nokta. Sizin hikâyeniz ne ise onu anlatacaksınız. Bu sinemacılar neden en çok Fransa’dan ödül alıyor merak ettiniz mi hiç? Bunun sebebi varoluşçuluktur. Oysa bizim varoluş anlayışımız A. Camus’den değil Hacı Bayram-ı Veli’den gelir. Evet, biz de bir zamanlar Camus okuduk, ama dünyaya bakışımız farklı olmalı.

         

         

        -Osmanlı’nın Kurtlar Vadisi’ni yapacağınız söylendi bir ara. Proje ne durumda?

         

        - Şu anda dizinin detayları üzerinde çalışıyoruz. Görüşmeler yapıyoruz. İnşaallah bir yıl içinde hayata geçiririz. Tarihin gerçek Kurtlar Vadisi olacak, II. Abdülhamit dönemini anlatacak. Bu defa hayal ürünü olmayacak. Başında da; “Dizideki kişiler ve kurumlar tamamen gerçektir’’ yazacağım. Bugünü anlamamız için o dönem çok önemli bir dönem.