Dr. Cezmi Bayram

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305



         1.

         

                     Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türk milliyetçiliğini ifade için Batı’da ortaya çıkan milliyetçilik teorileri bize yeterli imkânı sağlamaz. Milliyetçilik kavramının Batı’da ortaya çıktığı doğrudur. Ancak, aynı Batı’da bir tek millet ve milliyetçilik anlayışından bahsedilemez. Orada her toplum, kendi şartlarına göre millet ve milliyetçiliği tarif etmiştir ve teorisini de kendi gerçeğine göre geliştirmiştir. Bunu Alman, Fransız ve İngiliz düşünürlerinde görmek mümkündür.

         

                     Bizim milliyetçilik kavramıyla devletimizin parçalanmaya çalışıldığı dönemde tanıştığımız gerçektir. Devletimizin omurgası olan Balkanları, etnik milliyetçiliğin gayretiyle kaybettik. Yeni bir diriliş hamlesi sağlaması ümidiyle de milliyetçilik fikrine sarıldık. Ancak, burada gözden ırak tutulmaması gereken önemli nokta şudur ki, diğer milliyetçilikler bağımsızlıklarını elde etmenin muharrik unsuru iken, bizim milliyetçiliğimiz, Devletimizin bekasının sağlanması, mümkün olan en geniş hâliyle vatan coğrafyamızın muhafazası maksadına matuftur. Çünkü Osmanlı devleti birçok ırk ve dinden tebaaya sâhip olsa da bir Türk devleti idi. Elbette, milliyetçilik fikri de ancak bu devleti devam ve ihya ettirme gayesini güdebilirdi.

         

                     Dolayısıyla bu milliyetçilik anlayışında “öteki” kavramı yoktur. “Milletin düşmanı” yoktur. Düşman, vatanın ve devletin düşmanıdır. Bu yüzden söz konusu düşman, belli bir grubun değil, o vatanda yaşayan herkesin düşmanıdır. Müslümanın da Hristiyan’ın da düşmanıdır. Batı milliyetçiliğinde düşman ırklar vardır: Yahudiler, Türkler vb gibi.

         

                       Mevcut olmayan bir milleti inşa için milliyetçilikten medet umulmamıştır. Var olan milletin ve onun ebed-müddet olan devletinin bekası ve vatan coğrafyasının muhafazası için milliyetçiliğin diriltici ve enerji kazandırıcı hususiyetinden istifade edilmek istenmiştir. Gökalp bunu; bizim vatanımızın parçalanmasına sebep olan bir zehir olan milliyetçilikten, şimdi diriliş için bir panzehir olarak istifade etmek, şeklinde ifade etmiştir.

         

                       Nitekim milliyetçilik kavramına mastar olan “millet” kelimesi o zamana kadar bilinenden farklı bir mana ve muhtevaya sâhip olarak ortaya atılmamıştır. Kelime, cemiyetimizde milliyetçilik düşüncesinin otaya çıkışından evvel de hatta Kur’an’ın inzalinden bu yana kullanılmakta ve aynı dinden olan insanları ifade etmekte idi. Osmanlı Devleti’nde “Müslüman milleti”, “Ortodoks milleti” vs. tâbirleri mevcuttu. Gerçi, Tanzimat sonrası, kavramda bir mana değişmesi oldu ve bütün Osmanlı vatandaşlarının ortak adı olarak “Osmanlı milleti” şekline dönüştü, ama bu değişiklik Balkanlardaki milliyetçiliklerin etkisini engelleyemediği için, Türk milliyetçiliği hareketi ile tekrar bilinen ve kabul edilen ilk manasında, yani sadece Müslümanları belirtmek üzere, kullanılmaya başlandı. Milliyetçiliği sistemleştirmeye çalışan ve kavramlaştıran Gökalp’ın iyi Arapça bildiği de göz önüne alınırsa, yeni bir millet inşasının düşünülmediği ve binlerce yıl içinde teşekkül ve tekevvün etmiş bir milletten bahsedildiği ve bilinen millet kelimesinin şuurlu şekilde seçildiği anlaşılacaktır. Yoksa bugün bazılarının ifade ve iddia ettiği gibi kelimeye mana kaydırması yapılmamıştır.

         

                     Gerçekten Tük milliyetçiliğini anlamak için bu nokta çok önemlidir. Burada, Müslümanı ifade etmek maksadıyla “millet” kelimesi kullanılmıştır. Ancak, Türk de Osmanlı coğrafyasındaki Müslümanın özel adı olmuştur. Avrupa’da Müslüman olana “Türk oldu” denilmiştir. Milliyetçiliğimizin ilk dönemlerinden itibaren Türk hiçbir zaman bir kavim adı olarak kullanılmamıştır. Ayni dili konuşan veya Müslüman olan, müşterek tarihe sahip olan insanların adıdır. Hatta Batılılar için Osmanlı coğrafyasında yaşayan herkesin ortak adıdır. Nitekim Lübnan civarından Arjantin’e göçen Müslüman ve Hristiyanlara “el Türko” denilmiştir. Burada millet denilince, ortak vatana sahip olan, yani vatandaşlık, ortak dine sahip olan, yani dindaşlık ve ortak tarihe, maziye sahip olan, yani tarihdaşlık; bunların neticesinde de ortak bir harsa (kültüre) sahip olan topluluk anlaşılmaktadır. Millete mensubiyet için bunların bir veya bir kaçı yeterli sayılmıştır.

         

         

                     Bu yüzden bizdeki milliyetçilik kavramı, daha başından itibaren, Batı’nın “nasyonalizmi”nin karşılığı değildir. Aslında, tam olarak Batı’da “vatanseverlik” kavramının ifade ve ihtiva ettiği manayı taşımaktadır.

         

         

                     Batı milliyetçilik teorilerinde olduğu gibi, bizde, milliyetçilik fikrinin ilk ifade edildiği dönemlerde, ne devletin yeni millet inşası ne de mevcut milletin yeni devlet inşası söz konusudur. Millet de binlerce yıldır varlığını devam ettiren bir mevcudiyettir. Devlet de “ebed-müddet” olarak mevcuttur. Bizim milliyetçiliğimiz, o günkü şartlarda yegâne hür ve müstakil Müslüman ve Türk Devleti olan ve bütün esir Müslümanların hürriyetinin ümit kaynağı ve teminatı bulunan Osmanlı Devleti’ni var ve güçlü kılmaktır.

         

                       Dolayısıyla muhafaza edici, bütünleştiricidir. Dışlayıcı değildir. Çünkü, devletin bekası temin edilince ve güçlenince, fırsat ve imkân zuhur ettiğinde, bütün Türklerin ve Müslümanların hürriyet ve istiklâllerine kavuşması için destek verilecek; Müslümanlar hür ve müstakil devletlerine kavuşunca da bütünleşmek hedefi vardır. Turancılık fikrini telkin eden Gökalp, “Türkçülüğün beynelmilliyeti İslâmcılıktır” demek suretiyle, hem Türk Birliğini, hem de İslâm Birliğini hedef olarak otaya koymuştur.

         

                      Milliyetçiliğimiz devletin bekası hedefini gerçekleştirmiştir. Günün şart ve imkânlarına göre bir vatan coğrafyasının muhafazasını da sağlamıştır. Ancak, modernleşme gayretiyle ve Batı’yı körü körüne ve tam bir taklitçilik teslimiyeti içinde, 1930’larda yeni bir millet inşası teşebbüsünde bulunulmuştur. Ne var ki, bu aşı tutmamıştır. Çok partili demokratik sistemin gelişmesi neticesinde, millet kendi değer ve hususiyetlerini yeniden cemiyet hayatına hâkim kılmaya başlamıştır. Geçmiş dönem uygulamaları bazı önemli arızalar bıraksa da bugün yeniden binlerce yıllık tarih içinde var olan millet varlığının ihyası zarureti ve ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Ancak, Gökalp’in ifadesi ile, henüz kahramanlar ve mürşitler olmadığı için, millette büyük heyecan uyandırılamamakta, canlı ve diri fikir ve kültür hamleleri görülmemektedir.

         

                     Bugün Türkiye Cumhuriyeti yegâne hür ve müstakil Müslüman devlet değildir. Hatta yegâne bağımsız Türk Devleti de değildir. Ancak, Milliyetçiliğimizin bugünkü hedefleri de yine ilk zamanlardaki gibi devletin bekasını temin, vatan coğrafyasının bütünlüğünü muhafaza ile Türk ve İslâm dünyasının ümit ve teminatı olmaktır. Bunun ilk şartı da Türkiye’nin her bakımdan imrenilir hâle gelmesidir. Vatan coğrafyasının her karışının mamur hâle gelmesi, insanlarının refah seviyesinin yükselmesi ilk adımdır. Milliyetçi, en basit ifade ile milletini seven olarak tarif ediliyorsa, o zaman sevgilisini sadece kıskanması ve koruması yetmez. Onun ayağının altına, dünyanın maddi ve manevi bütün nimetlerini sermesi gerekir. Yine aynı şekilde, nasıl bir kimse, sevgilisinin sadece kaşını, gözünü değil; her yanını ve her halini sever ve onların her birinde ayrı güzellikler görür ve hatta onda her daim yeni güzellikler keşfederse, milliyetçi de milletinin her ferdini ayırt etmeksizin sever ve onun maddi ve manevi bütün varlık ve değerlerini aziz bilir. Sadece korumaz, aynı zaman da her zaman, hem kendisini hem de başkalarını hayran bırakacak şekilde geliştirir.

         

                       Milliyetçilik, milleti esas aldığına göre, millet hâkimiyeti, millî hâkimiyet onun ayrılmaz bir cüzüdür. Yani, demokrasi milliyetçi için vaz geçilmez bir idare tarzıdır. Esasen, milletin bütün kabiliyetlerinin ortaya konması ve maddi-manevi değerlerinin gelişmesi için demokratik vasat esastır.

         

                       İşte, Türk milliyetçiliği sadece müreffeh bir topluluk, mamur bir coğrafya değil, aynı zamanda idare tarzı ile de ümit ve teminat olan bir Türkiye’yi hedeflemektedir. Elbette, böyle bir Türkiye, sadece Müslümanların değil, bütün insanlık için ümit olacaktır.

         

                    

                        Zira bugün artık 1900’lerin başında değiliz. Bizim güç ve imkânlarımız arttı. Hayran olduğumuz Batı medeniyetinin artık insanlığa sunacağı yeni bir şey kalmadı. Esasen bu medeniyet, bu zamana kadar da sâhipleri lehine büyük bir adaletsizliğe, zulme, kan ve gözyaşına sebep olmuştur. Dolayısıyla yeni ve büyük bir hedefimiz, hatta daha ilerisi vazifemiz ortaya çıkmıştır: Yeni bir medeniyet tasavvurunu vaz etmek ve insanlığa sunmak.

         

                      Bu ülkü, emperyalist düşünce ve gaye taşımamaktadır. Ancak, Türk tarihi daha başından itibaren, böyle bir cihanşümul hedefi gerçekleştirmenin gayretinin tarihidir. Oğuz Kaan, bütün bir gökyüzünü otağının tavanı addetmek suretiyle, kendisini veya Türk Kaanlarını, sadece kendi budunundan mesul saymamış, gök kubbe altındaki bütün insanlardan mesul saymıştır. Yunus Emre buna bir de dinî veçhe kazandırmış, “yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” demiştir. Osman Turan “Türk Cihan Hâkimiyeti” tarihi adlı muhteşem eserinde, tarihimizin sadece millî ve dinî hedefleri tahakkuk gayesi olmadığı, bir de insani, yani bütün beşeriyeti kucaklayan ülküsü olduğunu, birçok misalle ortaya koymuştur. Yahya Kemal de şairane bir sezgi ve tespit ile kendi medeniyet ve kültür dünyamızın sınırları “Kendi Gök Kubbemiz” olarak ifade etmiştir.

        ,

                      19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında, varlığını koruma ve tahkim etme hedefi güden milliyetçilik, artık millî, dinî hedef ve gayelerinin yanında insanî hedeflerinin gerçekleştirilmesini de faaliyet alanına dahil etmelidir.

         

         

                       Milet-Ulus, Milliyetçilik-Ulusalcılık

         

                      1930’larda, yeni millet inşası gayreti başlamıştır. Modernleşme, Batı medeniyetinin sadece ilim fennini almak şeklinde beliren anlayış terk edilmiş, tamamen Batı kültür dairesi içine dahil olma arzu ve kararı uygulamaya konulmuştur. Katı lâiklik uygulamasının etkisiyle milletin en önemli belirleyici vasfı olan Müslümanlığından tevarüs ettiği değerlerin, cemiyet hayatının dışına atılma sonucunu getirmiştir. Geçen bin yıllık tarih içinde milletimizin manevî hayatında millî ve İslami olan artık ayırt edilemez hâle gelmişti. Millî olan dinileşmiş, dinî olan millileşmişti.

         

                       Hâlbuki bu yeni yöneliş, İslami olan her şeyi cemiyet hayatının dışına atmayı hedeflediği ve o yıllarda Avrupa’da etnografik millet tarifi akımlarından etkilendiği için, onun hedef aldığı bu yeni cemiyeti aynı zamanda dinî bir terim olan millet kelimesiyle tarif mümkün olamazdı. O yüzden bu yeni topluma “ulus”, onunla alakalı olarak da “ulusalcılık” kavramları kullanılmıştır. Bu sadece bir “öztürkçe”leştirme değil, gerçekten yeni bir niyet ve arzunun ifadesi idi. Ancak, bizim milliyetçiliğimiz “ulusalcılık” değildir. Esasen, sıkıntılarımızın halli için de tekrar tarih içinde var olan kavramları tercih gerekir.

         

         

                       2.

         

                       Milliyetçiliğin de millî devletlerin de ömrünü tamamladığı tezi, emperyalistlerin siyasetlerini rahat uygulama zemini bulmaları için kullandıkları bir afyondur. Doğru da değildir. Millî devletlerin bittiği tezi için verilen en önemli misal AB’dir. Hâlbuki hem AB’nin içindeki devletler daha küçük millî devletlere bölünmektedir. Çekoslovakya ikiye ayrılmıştır. Belçika yoldadır. Hem de artık son zamanlarda iyice anlaşılmıştır ki, AB milletler üstü bir devlet değil, yeni bir Avusturya-Cermen İmparatorluğunun inşa ve ihya faaliyetinin bir merhalesidir. Zaman içinde bu İmparatorluk içinde kalmayı millî hassasiyetleri ile bağdaştıramayanlar ayrılacak ve koca bir Alman İmparatorluğu ortaya çıkacaktır.

         

                        Millî devletlerin ömrünü tamamladığı tezi “küreselleşme” kavramıyla birlikte tedavüle konmuştur. Küreselleşme de millî sınırların kalktığı, sermayenin, emeğin serbestçe dolaştığı bir hâlin adı olarak basitçe ifade edilmektedir. Dolaşıma girecek sermaye, geçmiş dönem sömürgecilerinde mevcuttur. Serbest dolaşacak emeği kabul edecekler de onlardır. O halde, sermayenin ve tabii ona sahip olan milletlerin önündeki setler kalkacak; ama emeği onlar değerlendireceği için, yine az gelişmiş ülkelerin sâhip olduğu emek, ancak onların istediği kadar serbest olacaktır. Ne var ki, dünyadaki iktisadî gelişmeler de hesaplandığı gibi gitmediği için, yeni büyüyen ekonomilere karşı, Çin’e olduğu gibi, koruyucu tedbirler düşünülmektedir. İster şahsî densin veya isterse o şahısların mensubu olduğu milletlerin millî menfaatleri densin, devam ettiği sürece millî devletler de var olacaktır. Ancak güçlüler emperyalist hedefleri olan millî devletler hâlinde devam edecek, zayıflar onlara tâbi olacaktır. Çevremizde cereyan eden olaylara biraz da bu gözle bakmak lâzımdır. Böyle bakıldığı takdirde, alkışlanan “Arap Baharı”nın biraz da Türkiye’nin bölgede sağladığı itibarı kırmak olduğu görülecektir. Çünkü Türkiye geçen yıllarda sağladığı itibarı, “idareler arası” kurduğu iyi münasebetlerle temin etmişti. Arktık onların çoğu yok.