Kutsalın Masuniyyeti Karşısında Düşünme ve Düşündüğünü İfade Etme Hürriyeti

Ocak 2013 - Yıl 102 - Sayı 305



        Düşünmek nasıl bir faaliyettir? Düşünmek iradi bir eylem midir? Düşünmek iradi bir eylem ise biz hiç irade etmeden zihnimize düşen düşünceler nereden gelmektedir? Düşünce salt beynin bir faaliyeti midir? Eğer böyle ise beyin, niye şunu düşünmektedir de öbürünü düşünmemektedir? Veya düşünme eylemi zihnin/hafızanın daha önceden yüklenmiş bulunduğu bilgi, kavram ve olgu örüntülerinden imal edilen bir şey midir? Vesvese ya da evham ile düşünce arasında bir fark var mıdır? Eğer varsa bunların kaynağı da farklı mıdır? Malayani düşünce olarak adlandırılan düşünceler varsa bu tür düşüncelerin kaynağı da beyin midir, yoksa başka bir yer midir? Eğer bu tür düşüncelerin kaynağı da beyinse o halde beyin inanılan kriterlere göre hem caiz olanın hem olmayanın düşünüldüğü yer mi olmaktadır? Böyle ise şeytanın rolü nedir ve hangi uzvumuzu ya da mekanizmamızı kullanarak bize sirayet etmektedir? İçe doğuş ve sezgi nedir? Kalb ile düşünme ile akıl ile düşünme arasında fark var mıdır? Varsa bu fark, mahiyete ilişkin bir fark mıdır? Akl-ı selîm nedir, kalb-i selîm nedir?

         

        Düşünme eylemi ile ilgili olarak bu tarz soruları daha da artırmak mümkündür. Ancak ne olursa olsun insan düşünen, bu düşünme eylemi sonucunda karar alan bir varlıktır. Ve biz biliriz ki sadece insan denilen varlık düşünür ve bu düşündüklerini kavram, eylem ya da olgu olarak var kılar. Belki hayvanların da kendi varoluşunda bilkuvve (potansiyel) olarak bir düşünme yetisi vardır ve hayvanlar da bu şekilde bir dereceye kadar kararlarını böyle alıyor olabilir; ancak biz yine biliyoruz ki hayvanlar bilgi üretemez, konuşamaz ve alet yapamaz; dolayısıyla medeniyet kuramaz. Buna mukabil insan, hem âlimdir hem zâlimdir hem de câhildir. İşte bunun için Kutsal Kitabımıza göre insan “eşref-i mahlûkat”tır; “ahsen-i takvîm”dir.[1]

         

        Kendi tecrübemizden biliriz ki insan irâdî olarak düşünebilmektedir. Yani, başından sonuna kadar insan, bilinçli/irâdî olarak bir konu üzerinde düşünme eylemini gerçekleştirebilir ve buradan bazı sonuçlara varır. Düşünme eyleminin bu yönü o kadar önemlidir ki, Descartes kendi varlığı üzerindeki şüphesini “düşünüyorum, öyleyse varım” sonucuna vararak aşmış; buradan hareket ederek düşünme eyleminin konusu olan tüm nesnelerinin var oluşuna ulaşmıştır. Bununla birlikte biz yine bittecrübe biliriz ki, bilinçli hiçbir çabanın içinde değilken de aklımıza/zihnimize gelen düşünce ya da uyarılarla da düşünce eylemini gerçekleştirmekteyizdir. Bu halde zihnimizde olup biten nedir? Bu zihne/akla düşen ve bizi düşünmeye sevk eden düşüncenin kaynağı ve mekanizması nedir?  

         

        Kaynağı ve mekanizması ne olursa olsun insanoğlu düşünür. Bu düşünme eylemi ister iradi bir tercihle, isterse akla düşen ya da dışarıdan alınan bir uyarıyla olmuş olsun, gerçekleşir. Burada insanoğlu için belki de denetlenemeyen bir alandan söz etmek de mümkündür. Şöyle ya da böyle bizatihi düşünme eylemi özgür bir alana tekabül eder; yani bizim düşünme eylemimizi dışarıdan hiçbir güç engelleyemez. Belki neyi düşünüp neyi düşünmeyeceğimizi biz belirleyebiliriz. Bununla birlikte Tasavvuf geleneğimizin “havâtır” olarak adlandırdığı akla düşen düşünceler irademiz dışında kendisini düşünme eylemimizin nesnesi yaptıkları için, belki burada bir özgürlükten söz edemeyiz ama, aklımıza irademiz dışında gelmiş de olsa gelen şey üzerinde düşünmeye devam edip etmeme nispeten bizim isteyip istemememize bağlı olacağı için; nihaî olarak baktığımızda, düşünmenin insanoğlu için özgür bir eylem olduğu sonucuna varırız. Bu öyle bir özgürlük alanıdır ki bu alanda inançlarımıza ve kutsallarımıza aykırı kabul ettiğimiz şeyleri; ahlâkî kriterlerimize uymayan hususları dahi düşünebiliriz. İşte bu nedenle olsa gerek hiçbir beşerî ya da ilahî sistem, düşünme safhasında insanı salt bu eyleminden dolayı mahkûm etmemiştir. Bu durum İslâm söz konusu olduğunda daha da böyledir. Gerçi “Allah (cc) insana şahdamarından daha yakındır” ve “onun içinden geçenleri ve geçmeyenleri eksiksiz olarak bilir”, ama bu aşamalarda insanı bu düşüncelerinden dolayı sorumlu tutmaz.[2]  Hatta konu İslâmî öğreti açısından o kadar geniş/müsamahalı ele alınmıştır ki; düşünme eyleminin konusu suç ya da ahlâka aykırı bir şey dahi olsa o şey kuvveden fiile çıkmadıkça müminin sorumluluğu ve buna bağlı olarak tecziyesi söz konusu olmamaktadır. Ve hatta iyi davranışları teşvik ve insanoğlunun kendini daha da güzelleştirmesi maksadıyla İslam Fıkhı, konusu suç ya da ahlâka aykırılık olsa da kişinin gerçekleştirmekten vazgeçtiği bu eylem için sevap kazanacağını içtihat etmiştir.

         

         

        Düşünceyi İfade Hürriyetinin Sınırları Olma(ma)lı mı?

         

        Esasen düşünme eyleminin herhangi bir hürriyetin ve buna bağlı olarak herhangi bir ideolojinin ya da felsefenin temel konusu yapılması, abes bir iştir. Çünkü düşünme eylemi dışarıdan bir otorite ile zaten tahdit edilemez. Tahdit edilebilecek olan bunun ifadesi veya eyleme dökülmüş hali olabilir ancak. Buna bağlı olarak “düşünme özgürlüğü” kavramlaştırması, isabetli bir kavramlaştırma değildir. Dolayısıyla, toplumsal yönü ve sonuçları itibariyle asıl üzerinde durulması gereken, düşüncenin ifadesi ve/veya eyleme dönüşmesinin cevazı ve sınırları olmalıdır.

         

        Meselâ bir süredir Batı muhitlerinde İslâm’ın aziz Peygamberi, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed(SAV)’e yönelik; akademik bir kritik, teolojik veya felsefi bir mütalaa ya da eleştirinin sınırlarını aşan[3], tamamen hakaret içerikli bir takım neşriyatların yapıldığını müşahede ediyoruz. Ve bunun yapıldığı ülkelerin yöneticileri, yapılan bu eylemler karşısında, ülkelerinde “düşünce ve düşüncenin serbestçe ifade” özgürlüğü bulunduğu gerekçesiyle sessiz kalıyor ve hatta bu eylemleri savunuyorlar.

         

        Şu kritik sorunun cevabının verilmesi gerekiyor: Kutsal olan şeylere karşı -velev ki bu kutsal addedilen şey bir başkasına irrasyonel gelse dahi-[4] bırakınız hakaret etmeyi, bu inançlar üzerinde akademik ve bilimsel bir kritik seviyenin ötesinde söz söyleme özgürlüğü olabilir mi?  Böyle bir özgürlük demokrasi ya da liberal bir zeminde savunulabilir mi?

         

        Bir önceki yazımızda liberal düşüncenin üç temel dayanağından ikisinin “düşünce ve bunu ifade etme özgürlüğü”, bir diğerinin ise “din, vicdan ve felsefi kanaat hürriyeti” olduğunu belirtmiştik. Bu kabuller, herkesçe bilindiği üzere demokrasinin de amentülerinden ikisini teşkil etmektedir. Hal böyleyse, liberal bir demokrasi içerisinde ortaya konan eylemlerin hem felsefi olarak hem de düzen bakımından makul ve çelişkisiz olması gerekmez mi? Oysa Batı muhitlerinde, Hz. Peygamber hakkında zaman zaman sahneye konan hakaret içerikli düşünce, eylem ve görsel malzemeler, bu ülkelerin yönetimleri ve “entelektüelleri” tarafından “düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü” bağlamında savunulurken, öbür yandan bir başkasının kutsallarına tecavüz ve hakaret boyutuyla aslında “din ve vicdan hürriyeti” ilkesini ihlal ediyor olmasına rağmen bu durum, ne o ülkelerin entelektüel muhitince ne de yönetimleri tarafından bir çelişki olarak görülmemektedir. Biz burada bu meseleyi bir yandan liberal düşüncenin bir çelişkisi olarak, öbür yandan da İslami öğretinin parametreleri açısından kısaca ve fakat kâfi derecede ele almak istiyoruz:

         

        Kritik etme ve eleştirme özgürlüğü savunulabilir ve lakin hakaret etme özgürlüğü hiçbir din ya da felsefî sistem bakımından meşru kabul edilemez; edilmemelidir. Bu cümleden hareketle, bir dinin peygamberine yapılan hakaretler, eğer Batı akademik muhitlerinde liberal düşüncenin ve demokrasinin, “düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü” ile “basın hürriyeti” bağlamında meşru görülüyorsa-ki öyle olmuştur- burada hem liberal düşünce ve demokrasinin bir tutarsızlığına hem de bu muhitin ahlâkî bir sorunu bulunduğuna hükmetmek mecburiyetinde kalırız.

         

        Çünkü “din, vicdan ve felsefî kanaat hürriyeti” bu hürriyetlere sadece sahip olmayı değil, bu tercihlerde bulunan insan ya da insan topluluklarının bunları yaşama ve ifade edebilme özgürlüklerini de tazammun eder. Ayrıca bununla da yetinemez; bir başkasının bu inançlara her ne şekilde olursa olsun tahkir, tezyif ve tecavüzünü önlemeyi de taahhüt eder, etmek mecburiyetindedir. Aksi halde bu alan tahkir, tezyif ve tecavüzden korunmaz ise “din ve vicdan hürriyeti”nden bahsetmek mümkün olamayacaktır. Çünkü bir başkasının özgürlük alanı ihlâl edilmekte ve psikolojik olarak baskı altına alınmak ve ortadan kaldırılmak istenmektedir. Dolayısıyla ister Müslüman ister Hristiyan ister Musevi ve isterse diğer din mensuplarının olsun, inançları ve kutsal kişilerine yönelik bu tarz eylemleri, demokrasilerin ve liberal düşüncenin önlemek mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet, demokrasinin ve liberal düşüncenin kendi tutarlılığının gereğidir. Ancak ne yazık ki Batı coğrafyası bu hususlarda ve özellikle İslâm ve Hz. Muhammed (SAV) söz konusu olduğunda ikiyüzlü bir tavır sergilemekte, yapılanları mazur ve hatta “ne yapalım ülkemizde basın ve haberleşme özgürlüğü” var diyerek meşru kabul etmektedir.

         

        İslâmî öğreti ve ahlâk, diğer tüm dinleri- bâtıl olsun ya da olmasın- ancak ve sadece insana aklını kullanması tavsiyesi üzerinden kritik eder, hafifçe eleştirir ve fakat asla hakaret etmez. Hele söz konusu peygamberler olduğunda; bunlar dokunulmazdır. Çünkü bunlar Allah’ın seçtiği kişilerdir. Bize bu konularda ölçülerimizi veren Kur’an’a baktığımızda dinlerin değil dindarların tenkit, tenbih ve tehdit edildiğini görürüz. Çünkü Kur‘an’a göre vahiy alan tüm peygamberlerin getirdikleri aynı şey idi. Onu bozan insanlardır. Dolayısıyla tüm peygamberler aynı zamanda biz Müslümanların da peygamberidir. Bu nedenle Hz. Musa da Hz. İsa da bir Musevî ya da İsevî’den daha çok biz Müslümanların peygamberleridirler. Bunun sonucu olarak, Batı muhitinin kendi içinden bu peygamberler hakkında yapılacak olan tahkir, tezyif ve tecavüzün müsamaha ile karşılanması dahi, Müslüman bir mümin için mümkün değildir. Müslüman’ın bu duruşu çok yüksek bir ahlaki öze işaret eder. Ancak ve ne yazık ki Batı bu hususlarda bu duruşu hiçbir zaman gösterememiştir. Hz İsa’nın risâletiyle Musevî ve İsevî olarak kendi aralarında oluşan düşmanlık, Hz. Muhammed’in Hâtem-ül Enbiyâ; İslâm’ın da “Allah indinde makbul yegâne din” olarak buyurulmasıyla, İslâm’a ve Müslümanlara yönelmiş bulunmaktadır. Ve yine bunlar tarafından Müslümanlara, yaptıkları onca hakaret karşısında tepki göstermemesi, “olgunluk” göstermesi tavsiye edilmektedir.

         

        Toparlayacak olursak; düşünmek insanî bir eylemdir,  gereklidir ve zaten kaçınılmazdır. Kaçınılması gereken, bizi “esfel-i sâfilîn” kılan düşünceler ve bunların söz, eylem ve ürün olarak ortaya konulmasıdır. Liberal düşünce neyin “esfel-i sâfilîn” olduğuna karar veremez. Buna karar verecek olan sadece Allah (cc)’tır. Bunu da biz insanlara Allah (cc), kitap ve resuller aracılığıyla söyler. Biz insanlara düşen ise bizden istenenleri dünyevî gerçekliğin şartları ve imkânları içinde bir yaşama biçimi haline getirmemizdir.

         


        


        

        [1] Ve aynı zamanda “esfel-i sâfîlîn”dir


        

        [2] Tasavvuf geleneği bu konuda meseleyi incelikle ele alarak bu duruma maruz kalan insanlara onlara rahatlatıcı çözümler sunmuştur ki, Müslüman bir mümin için bunlar yol gösterici birer ışıktırlar. Örneğin İslam Tasavvufunun “havâtır” adını verdiği; insanın iradesi dışında zihnine düşen düşüncelerin hem ulvî hem de süflî olanlarının tamamını anlatan bu kavram, şu şekilde tasnife tabi tutulmuştur: İlahî kaynaklı olana “doğru düşünce”, meleklerden gelene “ilham”, nefis kaynaklı olana “hacis” ve şeytan kaynaklı olana da “vesvese” adını vermiştir.


        

        [3] Tamamen akademik bir tecessüs, üslûp ve seviye ile pekâlâ dinlerin teolojisi, öğretisi ele alınabilir. Mesela Hristiyanlığın “Baba-Oğul- Kutsal Ruh” telakkisini ne akl-ı selîm ne de kalb-i selîm anlayamaz; bu nedenle bir Müslümanın (veya bir başkasının) bu teolojiyi, üslûbu ve seviyeyi muhafaza ederek etüt etmesi makuldür. Ancak bu yapılırken, dinlerin özellikle kutsal kişileri için bir özenin gösterilmesi de zorunludur. Hele bu kutsal kişiler Peygamber olduklarında, bunların kişiliğine yönelik bırakınız hakareti, eleştiriden dahi kaçınmak icap eder. Kaldı ki her hangi bir dini eleştirmek için onun Peygamberinin konu edilmesinin “düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü” veya “haberleşme ve basın özgürlüğü” argümanıyla meşrulaştırılabilecek bir yanı da yoktur. Kaldı ki Batılıların asırlardır Hz. Peygamber’e yönelttikleri eleştiriler hep aynı hususlardadır ve burada asla objektif bir bakıştan söz edilemez. En çok dillerine doladıkları husus, Hz. Peygamberin çok eşliliği olmuştur. Oysa biraz dikkatli baksalardı bu evliliklerinin(ki hepsi Hz. Hatice’nin vefatından sonra gerçekleşmiştir) o günkü geleneklere uygun olduğunun yanında (mesela Hz. Peygamberin Hz. Aişe ile evliliği, içinde yaşanılan toplumun örfüne tamamen uygundur) siyasî, fıkhî, sosyolojik veya sosyo psikolojik amaçlı olduğunu göreceklerdi. Ayrıca bu eşlerin çoğu 50 veya 60 yaşının üstündeki eşlerdir. Tam burada bir hususun daha altının çizilmesi gerekir –ki bu husus nedense hiç dikkat çekmez- Hz. Peygamber’in hiç cariyesi olmamıştır. Ve önemle belirtmek gerekir ki Hz. Peygamber hayata dair tüm alanların içerisinde ‘İnsan Nebî’dir. Ben-i İsrâil peygamberleri de böyledir. Oysa başta İncil olmak üzere Hristiyan kaynaklarda yer alan İsa figürü, sanki hayatın dışında; somut bir varlık olmaktan çok bir ruhaniyet gibi görünür. Ve yine dikkat edilirse görülür ki, Hz. İsa Yahudi toplumuna; özellikle de din adamlarına konuşur; onları, ellerindeki kitabı ve dini uygulamaya ve ahlâklı olmaya çağırır; siyasi alanla hiç ilgilenmez. Buna rağmen Batı aklı onu Mecdelli Meryem’le zina yapmış olmakla dahi ilişkilendirebilmiştir. Oysa bize göre bu mümkün değildir. O Allah’ın ol demesiyle olmuştur, tertemizdir ve Allah’ın razı olamayacağı hiçbir fiille ilişkilendirilemez. O bizim peygamberimizdir ve “selâmün alel mürselîn”dir


        

         [4] Meselâ Hinduların ineğe atfettikleri kutsallık gibi. Oysa kutsal kabul edilen, kutsal muamele görmelidir. Akademik, teolojik veya felsefi olarak kritik edebiliriz, ancak tahfif edemeyiz, hakaret konusu yapamayız.