KİTAPLARIN ANLATTIKLARI DÜNYALAR

Aralık 2021 - Yıl 110 - Sayı 412



Kitapların her birinin bir dünyası ve bu dünyanın da bir anlatıcısı, bir seyahat rehberi vardır. Rehber eşliğinde, rehberin bilgeliğinde bilmediğimiz dünyaları gezip dolaşmak, yeni bilgiler edinmek ya da zihnimizde yeni düşüncelere kapı açan kitapları okumak, zamanı bir başka boyutta değerlendirmenin bir başka yöntemi olsa gerektir. Çocukluk çağlarımdan, yani ilkokul çağlarımdan itibaren bu türden seyahatlerim bugüne dek yitirmediğim alışkanlıklarımdan biri, diyebilirim. Bu yazı da o yıllardan bu yana sürüp gelen kitaplar ile seyahat alışkanlığımın bir devamı sayılmalıdır. Tabii bu seyahatlerin en keyifli tarafı; rehberinizin gerekli düzeyde donanıma sahip, güvenilir açıklayıcılığa sahip olması, çalıntılardan uzak bir kişiliğinin bulunmasıdır. Konu aynı olsa bile bakış açıları, tahlil ve terkipler özgün olduğu ölçüde her kitap benim için içinde gezilip öğrenilecek yeni bir dünya, yeni bir ülke konumundadır. Sözünü ettiğim türden kitapların dışında kalanlar ne bir dünyadır ne içinde seyahat edilerek yeni bilgiler edinilecek bir ülkedir. Kitaplara bakışım, yeni bilgi, yeni ülke ve dünya anlayışım bu çerçevededir ve bundan dolayı kendimi haramdan sakındım ama insan beşer, bazen şaşar derler ya, elbette yıllar sonra şaştığım “rehber”ler de olmuştur.

Bu yazıda, bana göre oldukça genç iki bilim adamının yayımlamış olduğu kitaplardan, kısaca rehberlik ettikleri yeni dünyalardan, ülkelerden söz etmek istiyorum. Bunlardan biri Altan Çetin, öbürü Erhan Çapraz. Biri tarih bilimi, öbürü sözlü kültür bilimi ile uğraşır. Her iki genç bilim adamı, tahlil ve terkiplerinde yaptıkları işin hem olgu hem de düşünce boyutu ile doğrudan ilgilidir. Bu türden gelişmeler, Türk bilim ve düşünce hayatı bakımından güzel gelişmeler, diye düşünüyorum. Yeni bir ses, yeni bir anlatım, kendi olma çabasında bir “rehber” görmek, tanımak, beni ülkem adına her zaman sevindirir. Bu bağlamda anlatıcılarının, onların rehberlik ettiği dünyalara, ülkelere seyahat ederek öğrendiklerimi, anladıklarımı sizlerle paylaşmak daha doğru bir iş olacaktır.

Altan Çetin, tarih ve düşünce bağlamında yazmış olduğu üç ayrı eserde, üç aynı zamanda cereyan eden olguları ve düşünce dünyalarını inceler. Türkler ve Avrupalılar arasında sürüp gelen uzlaşmazlıkların ve çatışma alanlarının kökenleri ve sürekliliğinin dayandığı nedenleri açıklamaya çalıştığı “Haçlı Seferleri” adlı eseri, bence sadece tarihçiler, tarihe ilgi duyanlarca değil, zamanımızı anlama açısından her Türk aydınının okuması icap eden bir niteliğe sahiptir. Haçlı Seferleri üzerine ve benzeri konularda bu bakış açısının yerleşmesi, ilim için, din için yapılan mücadeleleri, arkasında yatan asıl niyetleri okuyup anlamak ve açıklamak, disiplin açısından çok önemli bir donanım özelliğidir. Altan Çetin’in şu tespitini birçok yazımda farklı ifadeler içinde kullanmış biri olarak çok beğendim: “Süreklilik, geçmişin an ve gelecekte kendini koruması keyfiyetidir.” Bu gerçeği göz önünde tutarak kendimize ve dünyaya bakmamız icap ediyor. Günümüzde örnek alacağımız üç toplum, her bakımdan model yapı niteliklerine sahip görünmektedir. Bunlar; Finler, Almanlar ve Japonlardır. Eğitim yapıları, eğitim planları ve planlamaları, yetişecek ve eğitilecek çocukların beslenme programları, günümüzün en önemli sorunlarını kapsar. İyice dibe çökmeden bu hayati sorunu ele alacak kadrolara, bu ülkelere eğitim süreçlerine katılacak biçimde, ülkelerdeki kurumların işleyişini öğrenecek dil bilir, vatansever uzmanlara gereksinim vardır.

Altan Çetin’in ‘Haçlı Seferleri’[1] adlı eseri, yukarıda değindiğim ilk akla gelen sorun gibi sorunları, Türk aydınlarına düşündürtecek düşündürücü, sorgulayıcı, yetenek ve kapasite sahibi aydınlara ülke üzerine yeniden eğilme kapıları açıyor. Tarih anlatıları, bu bağlamda önemlidir. İstanbul, iki kez tahribata uğramıştır. Uzak zamanda Latin Vandalları, İstanbul’u harap etmiştir. Ancak, ecdadın dünya şehirlerinin sultanı konumuna getirdiği İstanbul, yakın zaman içinde şehir mimarisinden bihaber, estetik duygusuna yabancı adamların eline düşünce ne tarih kaldı ne o dilruba şehrin güzelliği ne ecdadın hatırasına saygı; kum, çakıl ve çimentoya boğdular; güzelliğinden, sultanlığından eser bırakmadılar. Acaba bunlar Türk değil de birinci Vandal sürüsünün arkada kalanları mıydı, bilmiyorum. Türkler saf, derler; doğrudur. Sultan Ahmet Camisi’nde İmam Davut’un casus olduğunu, ancak otuz yıl sonra öğrenmiş bir neslin torunlarıyız.

Selçuklu sultanlarının Haçlılar’a karşı verdiği mücadeleler Anadolu’yu aşma durumuna geldiğinde Mısır’a yerleşik Türk Memlûk Devleti, onun ile birlikte hareket eden öteki Türk beylikleri mücadele etme durumunda kalmışlardır. Memlûk Türk Sultanlığı başçılığında yapılan mücadeleleri Altan Çetin, “Türk Tarihinde Memlûk Asırları” adlı çalışmasında ele almakta; özellikleri dile getirmektedir.[2] Türkiye’de tarihçilerin ve aydınların çok iyi öğrenmesi icap eden coğrafyalardan biri Memlûk Türk coğrafyası ve beşerî yapısıdır. Köprüleri güçlendirici tedbirler yerine, ham hevesler uğruna ziyan verici işleri marifet zannedenler veya bunların asıl niyetleri anlaşılıncaya kadar kaybedilen zamanı telafi edici adımlar atılmadıkça Memlûk Türk sahasına uzaklığımız sürecek görünmektedir.

Altan Çetin’in iyi yetişmiş bir bilim adamı ve düşünce eri olduğuna yukarıda işaret etmiştim. “Nevzat Kösoğlu’nun Kavram Dünyası” adlı eserinde, onu bu yönüyle de tanımak fırsatı buluyoruz.[3] Nevzat Kösoğlu, sevdiğimiz bir Türk düşünürü, fikir adamı idi. Zamandaşlarım arasında kalanlara Allah uzun ömür versin, Nevzat Kösoğlu’nun yeri cennet olsun, amin.

Altan Çetin, üç önemli çalışmasında okuyucusunu dünden bugüne üç dünya, üç zaman içinde seyahate çıkarıp mükemmel bir rehberlik ile yirmi birinci yüzyılın gerçekliklerine işaret eden Nevzat Kösoğlu’nun düşünce dünyası ile yaşadığımızı yeniden teslim ediyor. Bence bu bakış açısı ile Önavrasya ve Afro-Asya coğrafyaları ele alınıp incelenecek olur ise Türklerin, Merkezî Avrasya coğrafyası altında kalan Kadim Türk coğrafyası ve beşerî yapısı daha iyi öğrenilme olanağı bulacaktır. Türk kültürünün kapsayıcılığı ve bütünleştiriciliği, tozlar kalkıp gerçekler görülmeye başlayınca kolaylaşacağı ve gerçekleşeceği kanısındayım. Üç çalışması ile üç Türk coğrafyasına yaptığım seyahati, ergin ve yetkin bir “rehber” ile tamamladığım için sevindim. Teşekkür ediyor ve kutluyorum.

Erhan Çapraz, genç bir bilim adamı. Türk sözlü kültür bilimi disiplininde yayımlamış olduğu iki çalışmayı okumak, içinde öğrenmek için seyahate çıktığım anlattığı ülkeleri rehberliğinde gezip dolaşma, yapılanları öğrenme olanağım oldu. Çalışmalarından ikisi de tefekkür, tasavvuf ve biyografik aşk hikâyesi, âşık tarzı söylenmiş şiirler.

“Bedriddin ile Zöhra”, bir biyografik aşk anlatısı/hikâyesi tasavvuf açısından bakıldığında her biri büyük ölçüde bir “erginleşme” sürecini, biyografik anlatım düzeni içinde dile getiriyor.[4] Aşk’ın yaşanması, aynı zamanda bir çile sürecidir. Ruhun terbiye edilmesi, sabrın öğrenilmesi, çileye göğüs gerilmesi, kavrulmadan ve yanmadan ruhun bedende olgunlaşması, dünyevi değerler dünyasından sıyrılınması, sürecin sonunda beklenen, umulan kişinin pişme hâlidir.

Erhan Çapraz, anlatıyı birçok boyutları ile ele alıp incelemiş ve gerçek bir tasavvuf ehli olan Şeyh Bedrettin ile ilişkisi üzerinde durmuştur. Şeyh Bedreddin gibi pek çok tasavvuf ehli, tefekkür sahibi, düşünme ve muhakeme tarzı, konuları inceleyip kendilerine göre açıklama ve yorum yapma makamında gören zamanlarının aydınlardır. Tekke ve tarikatler, bu tür şahsiyetlerin meşrep ve telakkilerine göre biçim ve içerik kazanmışlardır. Dünya tefekkür hayatına aile bireyleri ve evdeş dışında kalan her şeyin kamu malı olduğu, eşit paylaşılması icap ettiği gibi görüşleri tepki çekmiş; tecziye edilmiştir. Anlatıları, sözlü ortam edebî yaratıcılığında yer aldığını ve halkın zihninde, anlatıcının yaratıcı muhayyilesinde nasıl biçim ve içerik kazanmış olduğunu Erhan Çapraz, çalışmasında ifade ediyor.

Âşık tarzı “hikâye” anlatımı, ezgi ve söz birlikteliğinde anlatı yaratıcılığı yolu ile dinleyici önünde anlatıcılar dile getirir. Ancak, saz çalmasını bilmeyen ama anlatının çeşitli sahnelerine yerleştirilmiş manzum konuşma ve söyleşi şiirlerini ezgilerine uygun biçimde çığırma yeteneği olan anlatıcılar, elyazması anlatı metnini dinleyicilere okuyarak seslendirebilir. Anlatım bakımından bu tür kişilere “kıssahan” (kıssa okuyan) denirdi.

Erhan Çapraz, aşk anlatısının icracıları konusuna da değinmiştir. Model yapı oluşturacak nitelikte bir özgün çalışma gerçekleştirdiğini söyleyebilirim.

“Âşık Rûzî ve Şiiri” adlı çalışması da yine kendine özgü bir model çalışma özelliği taşır.[5] Bu çalışmada da Âşık Rûzî, şiileri, yaşadığı kültür çevreleri, açık ve kapalı sosyal mekânlar içinde oynadığı roller, tekke ve tarikat çevresinde musiki ve makamları konusunda pişme fırsatı bulması, toplum içinde yeri gibi birçok sorun ve şiirlerinin biçim, içerik, anlam ve işlevleri üzerine yapılmış kapsamlı inceleme, sözlü ortam edebî yaratıcılığı içinde yer alan şiir yaratıcılarını ve kolça kopuz (saz) eşliğinde çalıp söyleyenleri, anlatıcıları öğrenmek ve yaptıkları işin tabiatını anlamak bakımından Erhan Çapraz’ın bu çalışması yol gösterici olacaktır. Yol gösteren, eğiten ustası bu bilim dervişini iyi pişirmiş. Erhan Çapraz’ın alanında önemli işler başarmaya devam edeceğini umuyor ve diliyor, kendisini okuma olanağı bulduğum kitaplarından dolayı kutluyorum.


         

[1] A. Çetin, Haçlı Seferleri, Timaş Yay., İstanbul, 2021, 480 s.

[2] A. Çetin, Türk Tarihinde Memlûk Asırları, Timaş Yay., İstanbul, 2020, 240 s.

[3] A. Çetin, Nevzat Kösoğlu’nun Kavram Dünyası, Otorite kitap, Lotus Yay., İstanbul, 2020, 160 s.

[4] E. Çapraz, Bedriddin ile Zöhra, Kapı Yay., İstanbul, 2021, 276 s.

[5] E. Çapraz, Âşık Rûzî ve Şiiri. Dünbugünyarın Yay., İstanbul, 2020, 640 s.