BAĞIMSIZLIK SONRASI KIRGIZİSTAN

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411



        1989 yılında Berlin Duvarı yıkılmış ve bu yıkılış bir bakıma Demir Perde’nin çöküşünün psikolojik duvarlarını da yıkmıştı. Kıta Avrupası ve Doğu Avrupa’da başlayan çözülmeler ve bağımsızlık hareketleri, hızlı bir şekilde Baltık ülkeleri, Kafkasya ve Türkistan bölgesine kadar yayılmıştı.

        1989 yılının yazında, ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama ABD’nin önemli yayın organlarından The National İnterest’te “Tarihin Sonu mu?” başlıklı bir makale yayınladı. Makalede, SSCB ve Doğu Avrupa’da yaşanan gelişmelerin Marksizmin sonu olduğu, liberal demokrasinin monarşi ile faşizmin ardından komünizmi de yenilgiye uğrattığı ve meşruluğuna ilişkin dünya çapında dikkate değer bir mutabakatın oluştuğunu öne sürmekteydi (bk. Turan, 2015: 486; Fukuyama, 1989).

        Sovyetler Birliğinin çöküşü bugüne kadar çeşitli nedenlere bağlandı. Yazının başında belirttiğimiz dünya konjonktürü dışında, en görünen nedenlerin başında ekonomi ve Sovyet yöneticilerinin sisteme dönük inançlarını yitirmiş olmaları gibi nedenler gösterilebilir (bk. Elma, 2007: 130). Ayrıca, söz konusu durumların yanında, 1986 yılında Kazakistan’da başlayan halk olayları da çöküşün tetikleyici unsurları arasında yer almaktadır. Tabi ki “perestroyka (yeniden yapılanma)” ve “glasnost (açıklık)” politikaları, kitle hareketlenmelerini etkileyen politik unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

        16 Aralık 1986 tarihinde Kazakistan’ın başkenti Almatı’da başlayan halk hareketleri ve bu eylemler sonucunda karşılaşılan baskıcı ve anti demokratik denilebilecek uygulamalar, yöneticilerin atandıkları bölgelerin kültürlerine yabancı oluşları ve halkın isteği dışında atanmaları gibi sebepler, çöküşü hızlandıran unsurlar olmuştur. Rus halkının “kahraman ulus” olarak öne çıkarılması, diğer halkların millî duyguları baskılanarak, ulus haklarını savunanların veya millî tarihlerinden bahsedenlerin dahi “halk düşmanı” ilan edilerek kurşuna dizilmeleri, Sovyetlerin kuruluş yıllarından itibaren yapılan, Slav ırkı ve Rus milleti dışındaki unsurlara yapılan küçültücü, mankurtlaştırıcı ve baskıcı davranışlar gibi nedenler, söz konusu çöküşü, aslında kuruluştan itibaren başlatmış olan uygulamalar olmuştur. Sistemin ayakta kalması, bütün bunlara rağmen askerî, ekonomik ve Siyasi güç sayesinde mümkün olmuştur. Ancak, 1970’lerde elde edilen petrol gelirlerinin 1980’li yıllara kalmayışı, son on yılın çöküş yılları olmasına zemin hazırlamıştır. Dünyadaki kapitalist sisteme ayak uyduramayan ve özel sermaye girişimlerine kapalı olan Sovyetler, devletin elindeki sermayenin de tükenmesiyle birlikte, hızlı bir çöküş sürecinin içine girmiştir.

        Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorunu ve 1989 Tiflis olayları sonucunda Abhazlarla Gürcüler arasında oluşan gerginliklerin büyüyerek Moskova’ya kadar ulaşması ve bütün bu sorunların etnik ve Siyasi sonuçlarının olması, birliğin zayıflamasındaki etkenler arasında gösterilebilir. Ayrıca, bütün bu etnik sorunlarda devletin müdahalesinin sadece olaylara karışanlara dönük olması ve bu olayların büyümesine sebep olan, polis yerine askerin kullanılmasına izin veren, sorunlara yanlış çözümler üreten ve görevini kötüye kullanan yönetici ve askerlerin ödüllendirilmesi, bardağı taşıran son damlalar olmuştur. Tiflis olaylarıyla birlikte Gürcistan halkı, diğer cumhuriyetler arasında ayrılma talebinde bulunan ilk cumhuriyetlerden biri olmuştur.

        Çöküşü hazırlayan sebeplerden bir diğeri de Fergana olayları olmuştur. Özbek Türklerinin millî ve dinî duyguları, diğer Türk topluluklarına nazaran daha önce gelişmiş ve ateizm, Leninizm gibi komünist düzenin inanışları üzerine kurulan Sovyetlerin millî ve dinî değerleri ortadan kaldırma girişimlerine rağmen ayakta kalmıştır. 20 Mayıs 1989 tarihinde başlayan Fergana olayları neticesinde binlerce kişi ölmüş ve bu olay, Sovyet yönetimine tepkiyi artırmış, özgürlük ve bağımsızlık seslerinin yükselmesine yol açmıştır.

        Çöküşün halkalarından biri, yazının başında adı geçen Baltık bölgesi olmuştur. Buradaki cumhuriyetler (Letonya, Litvanya, Estonya), Sovyetler Birliği’ne en son dâhil olan, fakat en başta Birlik’ten ayrılan ülkeler konumundadırlar. 1940 sonrasında Birliğe dâhil olan bu ülkelerde de 1989 yılından itibaren önemli Siyasi gelişmeler yaşanmıştır. Komünist Parti’nin zayıflamasıyla birlikte, halk cepheleri güçlenmiş ve hızla gelişen Siyasi ve ekonomik gelişmeler neticesinde 1990 yılında Baltık Cumhuriyetleri Yüksek Şûra seçimlerinde “halk cepheleri”, komünistler karşısında zafer kazanmışlardır. Nihayetinde Sovyetler Birliği yönetimi, 4 Ağustos 1991’de Baltık Cumhuriyetleri’ni resmen tanımak durumunda kalmıştır (bk. Şadıhanov, 2011: 18,19).

        Bağımsızlık Sonrası Siyasi Gelişmeler

        Kırgızistan’da, Sovyetler Birliği’nin çöküş yılları olan 80’li yıllarda demokratik ve millî hareketler, daha çok edebiyat ve bilim çevrelerinde kendini göstermiş ve bu hareketlilik Kırgız parlamentosu tarafından destek görmüştür. Dönemin Kırgız Bilimler Akademisi Başkanı Askar Akayev, Ekim 1990’da başkan seçilerek, Kırgız Siyasi hayatı için genç bir hükûmet oluşturmuştu. 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan edene kadarki süreçte ülkenin adı Kırgızistan Cumhuriyeti olarak, Sovyet Döneminde başkent olan Frunze şehri ise Bişkek olarak değiştirilmiştir. 1991 yılında yapılan seçimlerde Akayev, %95 ay olarak bağımsız Kırgız Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olarak seçilmiştir. Dünya ile bütünleşme çalışmalarına vakit kaybetmeksizin başlayan Kırgızistan, kendisiyle birlikte bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile birlikte, Rusya Federasyonu ekseninde kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu’na üye olmuştur. Akayev döneminde BM, AGİT ve İKÖ gibi çok sayıda kuruluşa üye olmuştur. Bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olan Türkiye ile ilişkisi ise, 23 Aralık 1991 yılında Akayev’in ilk resmî ziyaretini Türkiye’ye yapmasıyla resmen başlamıştır.

        1991 yılından 2005 yılına kadar Kırgızistan’da Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Askar Akayev, “tuugançılık” ve “uruuçuluk” illetine tutularak adaleti tesis edememiş, kamu düzeninde rüşvet ve yolsuzluk gibi hastalıklar ortaya çıkmıştır. Kırgızistan’ın Tüştük (Güney) ve Tündük (Kuzey) bölgeleri arasındaki rekabet duygusunun bir neticesi olarak, Kuzeyli olan Akayev’e karşı Güneylilerin muhalif duruşu da dengeleri olumsuz etkilemiştir. Akayev’in Güneyli Özbeklerle iş birliği yaparak onların güçlenmelerini sağlamaları, ümitsizliği arttırmıştır. 2005 yılında yapılan seçimlerde hile yapıldığını öne süren muhalifler, 24 Mart 2005 yılında Bişkek’te toplanarak, Başkanlık Sarayı’nı ele geçirmişlerdir. Ülkeyi terk etmek durumunda kalan Akayev’in yerine, muhalif lider Bakiyev geçerek, geçici hükûmeti oluşturmuştur. Lale Devrimi olarak tarihe geçen bu devrim, 2010 yılında gerçekleşecek “Mavi Devrim”in başlangıcı olmuştur. 2010 yılına gelindiğinde Kırgızistan’da ekonomik durumun kötüleşmesi ve kuraklığa bağlı olarak temel gıda ürünlerinde gerçekleşen artış, Kırgız para birimi Som’un değer kaybetmesi ve başta benzin olmak üzere, elektrik ve gaz fiyatlarında artış, devrimin tetikleyici unsurlarından olmuştur (bk. Türkoğlu, 2010: 25-29). Ayrıca, fakirlik, işsizlik, rüşvet, yolsuzluk, adaletsizlik ve bozuk gelir dağılımı gibi yönetim yanlışlıkları da Bakiyev’in sonunu hazırlamıştır. Bütün bunlar sonucunda gerçekleşen “Mavi Devrim”in, kanlı sonuçları olmuştur. 7 Nisan’da başlayan halk hareketleri sonucunda Bişkek’te düzenlenen mitingde halkın üzerine ateş açılmış, yaklaşık 85 kişi ölmüş ve 500 kişi yaralanmıştır. Bu ölüm ve yaralanmaları takip eden süreçte gerçekleşen yağmalar ve her türlü arazi ve diğer gasp olayları, devrimin trajik neticeleri olmuştur. Bu süreçte Ak Üy (Ak Ev) protestocular tarafından işgal edilmiş, bir Güneyli Cumhurbaşkanı olan Bakiyev ise, önce Kırgızistan’ın Güney bölgesine (Tüştük), oradan da Belarus’a kaçmıştır.

        Mavi Devrim sonrasında kurulan geçici hükûmetin başına Akayev ve Bakiyev dönemlerinde dışişleri bakanlığı yapmış olan Sosyal Demokrat Partisi milletvekili olan Felsefe Profesörü Roza Otunbayeva getirilmiştir. Ancak, ülkenin içinde bulunduğu Siyasi kriz ve otorite boşluğu sonucunda, 10 Haziran 2010 tarihinde “Oş Olayları” olarak bilinen olayların patlak vermesine yol açmıştır. İki kardeş halk olan Kırgızlar ve Özbekler arasında yaşanan gerilimin çatışmaya dönüşmesi sonucu çıkan çatışmalarda yüzlerce ölü ve binlerce yaralı olmuş, evler başta olmak üzere çok sayıda özel mülk, bazı şehirlerde bulunan ve Özbeklere ait olan üniversiteler dahi kundaklanmıştır (bk. Günaydın, 2011: 409-410).

        27 Haziran 2010 tarihinde referanduma sunulan Anayasa ile Roza Otunbayeva’nın 1.5 yıllık geçiş sürecinde Cumhurbaşkanlığını yürütmesi, %90’lık bir oranda kabul görerek, geçici Cumhurbaşkanı olmuştur. Bu anayasa ile Kırgızistan, Bağımsız Devletler Topluluğunda parlamenter rejime dayalı anayasayı kabul eden ilk ülke olmuştur. 10 Ekim 2010 yılında gerçekleşen parlamento seçimleri sonucunda Ata-Curt Partisi koalisyon hükûmeti kurmuş ve Kırgızistan Sosyal Demokrat Partisi lideri Almazbek Atambayev başbakan seçilmiştir. Parlamento seçimlerinden bir yıl sonra da 30 Ekim 2011 tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmıştır. 1 Aralık 2011 tarihinde %63 oy oranıyla Kırgızistan’ın 4. Cumhurbaşkanı olarak görevine başlayan Almazbek Atambayev, Kırgızistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra ilk defa, seçilmiş bir devlet başkanı, resmî bir törenle Cumhurbaşkanı olmuştur.

        Atambayev döneminde de Kırgızistan’ın bağımsızlık sonrası yaşadığı sorunlar (Siyasi, ekonomik, dinî, kurumsal, kültürel vb.) devam etmiştir. Kurulan koalisyon hükûmetleri kısa ömürlü olmuş ve ülkenin sorunlarına çözüm getirememişlerdir. Ayrıca, eski ve yeni siyasetçilerin bazılarının yolsuzluk nedeniyle tutuklanması söz konusu olmuştur.

        Kırgızistan’da yaşanan iç sorunların yanında, küresel güçlerin de etkinliği dikkati çekmektedir. Tarihsel arka planı ile birlikte Kırgızistan’da üssü bulunan Rusya, Kırgızistan siyasetinde hâlâ etkili konumdadır. ABD 2014 yılında askerî üssünü kapatmak zorunda kalsa da ülkede bulunan vakıf, dernek, medya ve sivil toplum kuruluşları üzerinden etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Çin ise, yatırımlar ve kredilerle Kırgızistan’da etkisini giderek arttırmaktadır. Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyeleri Kırgızistan’ı kendi örgütleri adına, Türkistan bölgesinin (Orta Asya) merkezi yapmış durumdalar. Örgütün Orta Asya sorumlusu Orhan İnandı, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yakın zamanda yakalanmıştır. Ayrıca Selefi tarikatlar gibi her Hristiyan mezhebinin misyonerleri, Sorosçular ve Budist misyonerler de ülkede varlık gösteriyor. Avrupa Birliği (AB) merkezli pek çok sivil toplum örgütü ise ülkede bulunan aşevi, yardım kuruluşları ve yetimhaneleri idare ediyorlar (Çalışkan: 04. 11. 2020).

        Atambayev, Kırgızistan’da etkili olan dış güçlere (Rusya, ABD, Çin vb.) uygun politikalar izleyerek, pragmatik bir dış politika siyaseti takip etmiştir (Sarı, 2012:13). 2017 yılına kadar görevini sürdüren Atambayev dönemini takip ettiği pragmatik politikalara rağmen istikrarlı bir dönem olarak değerlendirmemiz zor görünüyor. Siyasi istikrar sağlanamaması yanında, yolsuzluk tartışmalarının bitmemesi ve nihayetinde ekonomik sıkıntılar nedeniyle Kırgızistan, bölgenin en fakir cumhuriyetlerden biri olarak kalmaya devam etti. Her ne kadar etnik çatışmalar sona ermiş olsa da etnik kökenli gerginlikler bugün de mevcudiyetini korumaktadır. Tacikistan ile sınırı olan Kırgızistan’ın uyuşturucu ticaretiyle radikal İslam’ın yayılış güzergâhı üzerinde kalması, başka sorun alanları da meydana getirmektedir (bk. Solak, 2017: 136)

        Bağımsızlık Sonrası Ekonomik Durum

        Kırgızistan’da bağımsızlık sonrası serbest piyasa ekonomisine geçiş süreci sancılı olmuştur. Ülke, ekonomik ve yapısal reformları gerçekleştirmek ve büyümeyi arttırmak için borçlanmaya gitmiştir. Ancak, 1993 yılında dış borçların GSYİH’ye oranı %7,2 iken 1999 yılında %105’e kadar çıkmıştır. Bugün Kırgızistan’da toplam devlet borçlarının GSYİH’ye oranı (2016 yılına göre) %61,5’tir. Bunun %4,9’unu iç borçlar ve %56,6’sını ise dış borçlar oluşturmaktadır. Toplam devlet borçlarının ise %92’si dış borçlar iken yaklaşık %8’i iç borçlardır. Fakat borç servisine harcanan paranın %55’i dış borçlar ve %45’i de iç borçlar için ayrılmaktadır. Bu ise iç borçların faizinin çok yüksek olduğunu göstermektedir. Bunun nedenlerle, iç borç faizlerinin önemli derecede azaltılmasının gerekliliği ortadadır (Zhumakunova & Abdiyeva, 2021: 1079).

        Bağımsızlık öncesi dönemde Kırgızistan, Sovyetler tarafından hammadde kaynağı olarak görülmekte ve Kırgızistan’dan elde edilen hammaddeler, diğer Sovyet Cumhuriyetlerine dağıtılmak suretiyle işlenmekteydi. Bağımsızlık sonrası liberal ekonomi sistemine geçen Kırgızistan, liberal ekonomi sistemine uyum sorunları yaşadı (Wirtschaft in Kirgizstan, 2017).

        Bağımsızlık sonrası dönemde Kırgızistan, önemli kurumsal değişiklikler yaşamıştır. İktisadi işletmeleri büyük çoğunluğu özelleştirilmiş, daha çok küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan bir sektör oluşmuştur.

        Kırgızistan Ağustos 2015’ten bu yana Rusya, Belarus, Kazakistan ve Ermenistan’ın yanında Avrasya Ekonomik Birliği’nin (EAWU) beşinci üyesidir. 2015 yılında altın madenleri gelirlerinin azalmaya başlaması, Som’un değer kaybı, yurt dışında çalışan Kırgızların Kırgızistan’a getirdikleri dövizin azalması gibi nedenlerle ekonomi gerilemiş, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarına bağımlı kalmıştır. Bunun yanında mali destek, Rusya ve Çin'den doğrudan yatırımlar yoluyla da gelebilmektedir. Ülkenin Avrasya Ekonomik Birliği’ne üye olması nedeniyle, ticaret ve ulaşım sektörlerinde orta vadede pozitif yönde hareketlilik beklenmektedir. Kırgızistan ekonomisinin düze çıkması için, yabancı sermaye teşvik edilmeli, kalifiye eleman ihtiyacı yurt dışından giderilmeli, eskiden kalma üretim teknolojileri yenilenmeli, özelleştirilmeye önem verilmeli, yasal ve hukuki düzen serbest piyasa ekonomisine uygun bir şekilde düzenlenmelidir (Aşçı, 2017: 39).

        Bağımsızlık Sonrası Eğitim ve Sosyokültürel Durum

        Kırgızların yanı sıra çok sayıda Türk ve yabancı etnik unsuru barındıran Kırgızistan’da tarihi ve kültürel miras devlet tarafından anayasal güvenceye alınmıştır. 22 Ocak 1994’te “Kırgızstan Elinin Assambleyası” adında farklı etnik unsurların birlik içinde yaşaması amacıyla bir kurum oluşturularak, çok kültürlü yapının içerisinde ulus devlet inşası için Kırgız diline ve Kırgız edebiyatı eğitimine önem verilmiştir (Karahan, A.; Barcın, S.: 2020, 40).

        Sovyetler dönemi Türkistan coğrafyasında kurulan bağımsız cumhuriyetlerde dil, bağımsız bir devlet olmanın en önemli unsurlarından biri olarak görülmüştür. Millî dil yoluyla hayatiyetini koruma gayretinde olan söz konusu cumhuriyetlerde, millî kimliklerin oluşmasında inşa edici rolüyle dil, son derece önemli olmuştur. Ancak, yaklaşık yetmiş yıl etkinliğini sürdüren Sovyet yönetimi sonrasında dahi Rusça en önemli iletişim aracı ve yazı dili olmayı sürdürmüştür. Bu durum, bağımsız devletlerin millî bilinçlerinin oluşmasında ciddî sorunlar oluşturmuştur (Abdıeva 2017: 187).

        Bağımsızlık sonrasında birçok alanda büyük sorunlarla baş etmek durumunda kalan Kırgızistan’da yapılan düzenlemeler, millî değerler çerçevesinde oluşturulmaya çalışılmıştır. Birçok alanda yeni arayış ve düzenlemeleri yürürlüğe koyan Kırgızistan, öncelikle eğitim alanında millî ideoloji ve değerler odaklı eğitim anlayışı çerçevesinde müfredatlar oluşturmuş ve ders kitapları yayımlamıştır (Akimcan Kızı, 2008: 1).

        Bağımsızlık sonrası Kırgızistan’da küreselleşmenin oluşturduğu baskı dikkate değerdir. Kapitalist sistemin hâkim olduğu küresel dünyayı saran maddecilik, Kırgızistan’ı bağımsızlık sonrasında etkileyen birinci unsur olmuştur. Sovyet sonrasında özellikle ekonomik bakımdan büyük zorluklar yaşayan Türk Cumhuriyetlerinden biri olan Kırgızistan, ekonomik, kültürel ve Siyasi emperyalizmin kıskacına girmiş ve sosyalist bakış açısı bağımsızlıktan sonra materyalist bakış açısına evirilmiştir. Çoğulculuğun teşviki ve ülkelerin daha da dışa bağımlı hale gelmesi gibi sonuçlar da Kırgızistan için stratejik zayıflıklar doğurmuştur. Devlet yönetimindeki sorunlar, zayıf ekonomi ve geleneksel sosyal yapıdaki çözülmeler, adetleri, gelenekleri ve yerel ve ulusal algıları aşındırmıştır (bk. Halis 2015: 1199).

        Bağımsızlık Sonrası Din ve Misyonerlik

        Kırgızistan bağımsızlığını kazanmadan önce, Sovyet yönetimindeki bütün bölgelerde olduğu gibi, Kırgızistan’da da çeşitli Dinî kısıtlamalar söz konusu idi. Bütün kısıtlamalara rağmen, Dinî yaşantı toplum tarafından sürdürülüyor görülse de devlet tarafından sıkı kontrol altıda tutulmuştu. Elif Ba ve Kur’an-ı Kerim öğrenmek yasaktı. Kur’an eğitimi alanlar, gizlice ve tek tek ders almak durumundaydı. Din eğitim ve öğretimi almak için Taşkent ve Buhara’ya gitmek gerekiyordu. Bağımsızlık ilan edildiğinde Kırgızistan’daki toplam cami sayısı 33 idi ve medrese bulunmuyordu. Bugün ise, 2300’den fazla cami ve 100’den fazla İslâmî eğitim kurumu bulunuyor olması, bağımsızlık öncesi durumu açıklamaktadır.[1] Bağımsızlık sonrası yasak ve kısıtlamaların kaldırılması, farklı Dinî anlayış ve cemaatlerin yayılmasına ve yerli taraftarlarının artmasına zemin hazırlamıştır. Kırgızistan’ın jeopolitiğinin de bu tür yayılmalara uygun olması bu yayılım hızını arttırarak, Kırgızistan’ın misyoner akınına uğramasına neden olmuştur. İlk Cumhurbaşkanı Askar Akayev, Kırgızistan’da açık ve sivil toplum kuruluşları kurulacağına ilişkin açıklamalarda bulundu. Bu açıklama, taşların henüz yerine oturmadığı yeni bir Cumhuriyet olan Kırgızistan’da din adı altındaki yapılara fırsat verdi. Falcılık, bakşılık, gelenek ve görenekler bile din ile ilişkilendirilmeye başladı. Batı kaynaklı misyonerlik faaliyetleri yoluyla Protestan mezhebi yerleşmeye başladı. Batının baskısı ve etkisiyle birlikte, ekonomik destek ve yardım beklentisiyle çıkardığı Kırgız Cumhuriyeti Din Kanunu (1991) ülkede ibadethane ve din kurumlarını açmayı kolaylaştırmış oldu. 1990’lı yılların sonlarına gelindiğinde Dinî kurumlar ve ibadethaneler çoğaldı. Hatta halkın hiç duymadığı ve Kırgızistan tarihinde hiç olmayan Dinî inançlar bile ortaya çıktı. Bu durum, geleneklerine ve inançlarına, yerine getirmese dahi bağlı olan Kırgız köylü ailelerin çocuklarının şehirlerdeki üniversitelerde misyonerlerin tuzağına düşerek din değiştirmelerine yol açtı. (Kozukulov 2017: 89, 90, 94).

        Kırgızistan’da bulunduğum 2007-2009 yılları arasında okuduğum bir gazetede yer alan “кыргызым кайысы динге ишенсин (Kırgızım Hangi Dine İnansın)” başlıklı yazıda, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te kırkın üzerinde misyoner grubun yer aldığını, dolayısıyla Kırgızların hangi dine inanacaklarını şaşırdıklarını belirtiyordu. Kırgızistan’daki ders kitapları başta olmak üzere, çok sayıda yayını ücretsiz olarak basan Soros Fondu, bastığı kitaplarda Batı tipi insanı ve onun tarihini öne çıkarıcı, Evrim Teorisi gibi inançlara etki edebilecek bilgileri sunuyordu. Örneğin, “Bizdin Kırgızıstan” adlı tarih kitabının 2004 yılındaki baskısında ilk sayfada Evrim Teorisi çerçevesinde insandan maymuna bir resim yer almaktaydı. İslâm’ı topyekûn bir topluluk olarak benimsemesi XVII. yüzyıla kadar uzayan Kırgızlar (bk. Akın 2011: 623), Sovyet yönetiminde kaldığı sürede uygulanan yasaklarla birlikte dininden daha da uzaklaştırılmıştır. Bağımsızlık sonrası oluşan serbestlik ortamında İslâm’a ilginin arttığı görülmektedir. Ancak, diğer din, tarikat ve cemaatlerin yürüttüğü misyonerlik çalışmaları neticesinde kendi dinleri olan İslâm’dan başka inanışlara yönelimin olduğu da söylenebilir.

        Bağımsızlık Sonrası Stratejik Tehdit ve Muhtemel Riskler

        Kırgızistan, bulunduğu jeopolitik coğrafya itibariyle Çin’e sınır konumundadır. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan Kırgızistan, Çin’e olan bu coğrafî yakınlık neticesinde stratejik bakımdan tehdit altında bulunmaktadır. Nitekim ekonomisi ve imalat sektörü oldukça zayıf olan Kırgızistan, Çinli şirketler ve tüccarlar tarafından kuşatılmış görünmektedir. Bu durum Kırgızistan için bölgesel bir stratejik tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, Çin’in nüfus olarak, Kırgızistan gibi küçük bir ülkeye yerleşmesi çok kolay görünmektedir ve bu da stratejik bir tehdittir.

        Kırgızistan’da 2014 yılına kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî üssü bulunmaktaydı. 2014 yılında kapatılan bu askerî üs dışında Rusya’nın bir üssü bulunmaktadır. ABD, Çin ve Rusya tarafından kuşatılan Kırgızistan, stratejik bakımdan küresel bir tehdit altındadır.

        Küresel devletlerin yanında, küresel şirket, örgüt ve vakıfların da kuşattığı Kırgızistan, bağımsızlık sonrasında adeta bir stratejik savaş alanına dönüşmüştür. Soros gibi vakıf görünümündeki küresel yapılar, FETÖ gibi cemaat görünümündeki terör örgütlerinin ve çok sayıda misyoner (Dinî veya başka türlü) yapının kıskacına almış olduğu Kırgızistan, teo-stratejik bakımdan da ciddi tehditler altında bulunmaktadır.

        Bağımsızlık sonrasında yaşanan küreselleşme sürecinde kıskacına girdiği kapitalizm, ekonomisi çok zayıf olan Kırgızistan’ın toplumsal yapısını tehdit etmekte ve gelecek bakımından riskler barındırmaktadır. Ülkede yaşanan gelir dağılımdaki adaletsizlikler ve yolsuzluklar toplumun geleneksel yapısının kırılmasına, Dinî ve ahlaki değerlerinin bozulmasına zemin hazırlamaktadır.

        Sovyet yönetimi altında kısmen Ruslaştırılarak, millî kimliğinden uzaklaştırılmaya çalışılan Kırgızlar için Rusçanın bugün itibarıyla, özellikle 3-5 yaşlarından 17-18 yaşlara ve doğal olarak bundan sonraki yaş düzeylerine kadar yaygınlaşan bir iletişim aracı olarak kullanılması, Ruslara üst ve üstün kültür olarak bakışın devam etmesi gibi, geleneksel yapıyı ve bir millî kimlik olarak var olmayı tehdit eden muhtemel riskler oluşturmaktadır. Rusların Çarlık, Sovyet ve bağımsızlık sonrası yılları itibariyle yaklaşık 160 yıllık etkisi, asimilasyonu ve parlamentosu da dâhil olmak üzere devletin üst düzeyinde ve halk nezdindeki güçlü konumu, Kırgızistan’ın bağımsızlık yolundaki ilerlemesinin önünde yer alan en büyük engel olarak dikkati çekmektedir. Kırgızistan nüfusunun yaklaşık dörtte biri Rusya’da çalışmaktadır. Bu durum, ekonomik bakımdan da baskı unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.

        Kırgızistan’ın sınırlarındaki (Tacikistan ve Özbekistan gibi) güvenlik sorunları ve buna bağlı olarak Kırgızistan sınırlarının adeta serbest geçiş bölgesi gibi işlev görmesi, çeşitli yasa dışı faaliyetler ve uyuşturucu ticareti gibi sorunlarla karşılaşılmasına sebep olmaktadır. Bütün bunlar, henüz kendi ayakları üzerinde duramayan ve dış yardımlarla ayakta kalmaya çalışan, jeostratejik konumu gereği ABD, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin kendi haline bırakmadığı bir ülke konumunda olan Kırgızistan’ın karşı karşıya kaldığı tehdit ve riskler olarak değerlendirilebilir.

        Kırgızistan-Türkiye İlişkileri

        Kırgızistan Türkiye ilişkileri Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte 1991 yılında başlamıştır. Her ne kadar Kırgızistan ile olan resmî bağlar 1991 yılında başlamış olsa da tarihsel süreçte Kırgızlar ile bağlarımız 1400 yıldan daha önceye kadar götürülebilir. Söz konusu etnik, kültürel ve tarihsel nitelikli bağlar, yüzyıllar boyunca çok zayıf kalmış, XIV-XVI ve XIX. yüzyıllar dışında sönük kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Kırgız varlığının ve desteğinin olduğu bilinmektedir. Kırgız Türbesi, bu bağlamda sembolik bir değer taşır. “Kırk Kızlar Türbesi” olarak da bilinen bu türbe, Osmanlı Devleti’nin İznik’i almak için Bizanslılarla girdiği mücadelede Osmanlı Devleti’ne yardım için gelen Kırgız askerlerinin büyük kahramanlıklar göstererek, savaşta hepsinin şehit düşmeleri neticesinde, Orhan Gazi tarafından Kırgız askerler anısına yaptırılan türbedir (bk. Arıkbayev 2016).

        Osmanlı Devleti’nin XVI. yüzyılda İran’ın Şiiliğin yayılmasına ilişkin yürüttüğü politikaya karşı, Osmanlıların Türkistan’daki Hanlıklarla ortak hareket etmiş olması, dikkatle üzerinde durularak, günümüz ortak dış politika yaklaşımlarında kullanılması gereken bir enstrümandır. XIX. yüzyılda Çarlık rejimine karşı ortaya konulan bağımsızlık mücadelesi ve Türk kimliğinin gelişmesi, Kırgızistan ile Osmanlı Devleti’nin bağlarını güçlendirmiştir. Sonrasında uzun yıllar düşük düzeyde devam eden ilişkiler, Rusların Afganistan’ı işgali sonrasında Afganistan’dan çıkmak zorunda kalan Kırgızların Van’a yerleştirilmesiyle birlikte, Türkiye Kırgızistan ortak kimliğine bir vurgu yapılmıştır. Sovyetlerin dağılması ve Kırgızistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, bu süreç ve sonrasında Türkiye’nin her koşulda ve kendi ekonomisi iyi olmamasına rağmen Kırgızistan’a yardımcı olmaya çalışması, ilişkileri güçlendirmiş ve uluslararası ilişkiler düzeyinde bir “yumuşak güç” oluşturmuştur. 2016’ya kadar çok iyi durumda seyreden ilişkiler, 2016 15 Temmuz olayları sonrasında bozulma riski yaşasa da son dönemlerde nispeten daha iyi duruma gelmiştir. Türk Konseyi üyelerinden biri olan Kırgızistan ile Türkiye’nin ilişkileri, İpek Yolu üzerinde olan, ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanan Kırgızistan için ve Türkiye’nin millî ve uluslararası düzeyde ülkü ve çıkarlarını gerçekleştirmesi adına önem taşımaktadır (bk. Akıncı & Akzholova 2020: 725, 726).

        Sonuç ve Öneriler

        31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan eden Kırgızistan, Siyasi olarak istikrarı henüz yakalayamamış, çeşitli devrimler (Lâle, Mavi vb.) ve olaylar (Oş olayları vb.) ve tuugançılık, uruuçuluk, yolsuzluk ve rüşvet gibi yapısal sorunlarla bugüne gelmiştir. Bundan sonraki süreçte aynı marazlı durumlarla karşılaşılmaması için birlik ve beraberlik içinde olup, yaşadığı coğrafyada ayakta kalmak için kurumsallaşarak yoluna devam etmelidir diyebiliriz.

        Ekonomisini düzeltmek için yabancı sermaye başta olmak üzere, kalifiye eleman açığını gidererek, eskiden kalma üretim teknolojilerini yenilemeli, özelleştirmeye önem vermeli, yasal ve hukukî düzenini serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde düzenlemelidir.

        Eğitim öğretimde millî değerleri benimseyerek, ana dili olan Kırgızca’yı millî kimliğinin kaybolmaması ve yeniden inşa edilmesi için öncelemelidir. Kırgızların kendi aralarındaki gündelik iletişim dilinden akademik düzeydeki dile kadar bütün aşamalarda Kırgızca birinci dil haline getirilmelidir.

        Dinî yapılanmaları ve misyonerlik faaliyetlerini kontrol altına alarak, radikal Dinî örgütlerin oluşmasını engellemelidir. Ülkede bulunan Kırgızistan’ın kadim değerlerine ve bölünmez bütünlüğüne karşı tehdit oluşturduğu tespit edilen yapılar tasfiye edilmelidir.

        Uluslararası politikada denge siyaseti, Kırgızistan için hayati bir önem taşımaktadır. Herhangi bir ülke veya güce angaje olarak veya yaslanarak hareket etmemeli ve Türkiye ve diğer Türk cumhuriyetleri ile stratejik ortaklık düzeyinde ilişkiler geliştirmelidir. Sınır güvenliğini sağlamak ve yasa dışı sınır ticaretini engellemeli, bu konuda Türkiye gibi dost ve güvenilir ülkelerle iş birliği yapmalıdır.

        Kaynakça

        Akın, Cüneyt (2011), Kırgız Türkçesinde Alıntı Kelimelerde Ses Değişmeleri, Turkish Studies-International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 6/1 Winter 2011, p. 621-635, Turkey.

        Akıncı Abdulvahap, Akzholova, Aichurok (2020). Türkiye-Kırgızistan İlişkileri: Dünü, Bugünü ve Yarını. International Journal of Disciplines Economics & Administrative Sciences Studies (IDEAstudies).

        Akimcan Kızı, B. (2008). Bağımsızlık Sonrası Kırgızistan Ortaöğretim Ders Kitaplarında Din Anlatımı, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi.

        Arıkbaev, K. (2016), “Две правды от Атамбаева”, Gezitter, https://tinyurl.com/y5jnux4n, E.T.: 28.11.2021

        Aşcı, Süleyman. (2017). Kırgızistan'ın Bağımsızlık Sonrası Ekonomik Gelişimine Yönelik Öneriler. İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi. 2. 29-29. 10.25204/iktisad.304541.

        Çalışkan, B. (2020). Erişim: https://www.aa.com.tr/tr/analiz/kirgizistan-demokrasi-mi-istikrarsizlik- mi/2031612 E.T. 18-11-2020.

        Elma, Fikret (2007), Sovyet Sonrası Rusya ve Orta Asya, Khazar Journal of Humanities and Social Sciences.

        Fukuyama, F. (1989), “End of History”, https://ps321.community.uaf.edu/files/2012/10/Fukuyama-End-of-historyarticle.pdf.

        Günaydın, Abdullah (2011), Kırgızistan: Dün Bugün Yarın, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S. 15, Ankara.

        Halis, Mine (2015). Küreselleşmenin Kimlik Algısı Üzerindeki Etkisi: Kırgızistan Üniversite Öğrencilerinden Bulgular, K. Ü. Kastamonu Eğitim Dergisi, 23 (3), 1185-1202.

        Karahan, A.; Barcın, S. (2020). Kırgızistan’da orta öğretim edebiyat kitaplarında millî bilinç. RumeliDE Dil ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, (Ö7), 39-44. DOI: 10.29000/rumelide.808202.

        Kozukulov, T. (2017). Kırgızistan’da Devletin Din Siyaseti / The Religion Politics of the State in Kyrgyzstan. Akademik Hassasiyetler, 4 (7), 85-104.

        Şadıhanov, E. (2011). Sovyetler Birliği'nin Dağılma Sürecinde Etkili Olan Bölge Sorunları ve Milliyetçilik Hareketleri. Istanbul Journal of Sociological Studies , 0 (33) , 1-22.

        Sarı,Y. (2012). Kırgızistan’da Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Türkiye ile İlişkilerine Etkisi, ORSAM Rapor, Sayı: 98, Ankara.

        Solak. F. (2017). Kırgız Cumhuriyeti, Bağımsızlıklarının 25. Yılında Türk Cumhuriyetleri, İstanbul.

        Turan, Bülent (2015), Fukuyama’nın Tarihin Sonu Tezi, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 21, Aralık 2015, s. 485-502

        Türkoğlu, İ. (2010). Kırgızistan‟daki Halk Ayaklanması. Türk Yurdu, 30, 273, 25-29.

        Yılmaz, Meşkûre (2020), Demokrasi Adası”nın Demokrasi ile Sınavı Devam Ediyor, TURAN-SAM Dergisi, 48/2020. http://dx.doi.org/10.15189/1308-8041

        Zhumakunova, T. & Abdiyeva, R. (2021). Kırgızistan’da Devlet Borçları ve Borç Yönetimi. MANAS Sosyal Araştırmalar Dergisi, 10 (2) , 1070-1082 . DOI: 10.33206/mjss.640477

        Wırtschaft In Kırgıstan, https://www.eu-asien.de/Kirgistan/Uebersicht/Wirtschaft-Kirgistan.html (14.10.2021).

         


        [1] Ayrıca, bağımsızlık öncesi bulunan 33 caminin tamamının Kırgızistan’ın Güney (Tüştük) bölgesinde oluşudur. Bu bölge, Özbek nüfusunun çok yoğun olduğu ve merkezden uzak bir bölgedir.