HÜDAFERİN KÖPRÜSÜ VE AZERBAYCAN

Kasım 2021 - Yıl 110 - Sayı 411



        Bir ananın iki oğlu

        Bir amalın iki qolu

        O da ulu, bu da ulu

        Azerbaycan-Türkiye

        Bahtiyar Vahapzade

        “İki kardeşin yanyana iki ayrı devlet kurduğu nerede görülmüştür. Azerbaycan ve Türkiye olarak en kısa zamanda birleşmeliyiz. Ve Güney ile Kuzey Azerbaycan da en kısa zamanda ve eninde sonunda birleşecektir.” diyordu Ebulfeyz Elçibey.

        Yıl 1991, Aylardan Haziran

        Yurtdışına ilk çıkışım. İlk olarak da kalp sızım olan Türk toprakları, kardeşlerimin yanı. İki otobüs dolusu, tam 81 kişi, “Turan”a sevdalı insanın arasında, yanımızda on beş gün yetecek takviye gıda, battaniye, yastık ve tıbbi malzeme ile. Ne heyecan ne özlem dolu bir gidiş.

        Yurt dışına ilk gidişim ancak “asıl yurt”a doğru gidişim. Çocukluk hayallerimden birini süsleyen ilk göz ağrım olan, Vahapzade’nin, Yavuz Bülent Bakiler’in kitaplarındaki Bakü. Yılın yalnızca elli gününün küleksiz (rüzgârsız) olduğu söylenen külekler şehri Bakü.

        Yüz ölçümü 86.000 km², nüfusu tam bilinmese de 6-7 milyon. Nüfusun içinde Rus ve Ermeniler de var Yahudiler de. Ermenistan’da hiç Azerbaycan Türkü olmamasına rağmen… MS 4-5. asırlarda buraya yerleşmeye başlayan Oğuz boyundan olan Türkler, Selçuklular ve Alparslan zamanında tam hâkimiyeti sağlarlar bu topraklarda. Abşeron Yarımadası’nda kurulur Bakü.

        Doğrudan Azatlık, eski Lenin Meydanı’na iniyoruz otobüslerle. Lenin Meydanı olarak adlandırılan bu alan, SSCB’nin en büyük alanı, Kızılmeydan’dan bile. 20 Janvar (Ocak) olayları arkasından Meydan’da genellikle kimse olmuyor. Kimse, gençlerin dökülen kanlarının üstüne basmak istemiyor. Bizim gidişimiz ile delinmiş olan bu kurala rağmen hâlâ içlerinin yandığı her hâllerinden, yüzlerinden belli. Lenin heykeli herşeye rağmen ayakta ve yüzünü Hazar’a dikmiş, uzaklara bakıyor. Heykelin arkasındaki dev Meclis Binası, Ebulfeyz Elçibey ile görüştüğümüz yer. Arka kapısından girip görüşüyoruz Elçibey’le. O ne müthiş bir bakış, duruş. Her hâli ile Altaylardan gelen bir hâl hâkim her şeyine, şuur hâkim. Arka kapı, başka bir caddeye ve ağaçlara açılıyor. Dev Meydan’ın sağında Abşeron Oteli, solunda ise önündeki çayhanede Vahapzade ile çay içip sohbet ettiğimiz Azerbaycan Oteli var. Lavaboda da para ile plastik ibrikten su satan şişman bir Rus kadın.

        Dünyanın ilk troleybüsü Bakü’de kullanılmış, 1935’te. İlk ve çok büyük metrolardan biri de Bakü’de. Metroya ilk burada biniyorum. Yer altına öyle derin iniyor ki, merdivenlerin alt ve üst basamaklarını göremiyorum.

        Taş yapılı Rus binaları, temiz ve sessiz bir şehir, boş rafları olan ama her şeyin çok az ve kalitesiz olduğu magazinler (devlete ait mağaza), depodaki özel müşterilere çıkarılan mallar, vatandaşa satılmayanlar (Paraları da zaten yetmiyor)… Seyyar satıcı da kasap da devletin memuru. Herkes maaşlı. Bu yüzden malı satmak için özel gayret göstermiyorlar. Rus ve Ermeni satıcılar ilgisiz. Azerbaycan Türkü kardeşlerimiz ise para almak istemiyorlar. Oysa sattıkları ve para almadıkları her şey için kendileri devlete hesap verecekler. Yoldaki benzinci, otobüsün deposunu parasız dolduruyor; biz “mihman”ız (misafir) ya, para almak olmaz. Üstelik Türk lirası çok değerli, bir liraya birçok manat alınıyor. Sevgi seli her yerde. Herkes kucaklaşmak, sarılmak istiyor.

        Bakü sokaklarındayım. Kurt gibi acıkmıştık. Rusların etkisiyle lokantalarda domuz ürünü olabileceği korkusuyla üstelik az sayıdaki lokantalara da gidemiyoruk. Birkaç arkadaş bir fırından ekmek aldık. Kopara kopara yemeye başladık. Bir Azerbaycanlı hanım yaklaştı yanımıza. “Çok mu acıktınız? Sizi evime aparayım, gonağımız olun.” dedi. Sokakta ekmek, yemek yemenin ayıp olduğunu hatırladık o anda. Bizim âdetlerimiz de eskiden böyleydi. Unutmuştuk. Lokantaların vitrinleri tül ile kapalı olurdu. Artık sandalyeler dışarıda oluyor ve herkesin gözü önünde yiyorduk yemeklerimizi. Azerbaycanlı hanım hatırlatmıştı bize. Çok utandık. Ayrıca ayakta da yemek yenmezdi, oturulmalıydı. Onu bile yapmamıştık. Burada güzel alışkanlıklar devam ediyordu, Ruslara rağmen.

        Ekipteki kızlarımızın sokakta sigara içmesi ayıp karşılanır, bacak bacak üstüne atması da. Üstelik kızlarımız az makyaj yapmaktadırlar. Renkleri soluktur. Elbiseleri de sade. Bize rehberlik eden Azerbaycanlı genç, “Bizim gızlarımız daha gözel. Sizinkiler soluk soluk, arık.” diyor. Haklı da. Kara kaşlı, kara gözlü, güzel kızlardır buralı kızlarımız. Elimizdeki bütün güzellik malzemelerini hediye eder arkadaşlarımız. Her şey kıymetlidir. Sakız, sabun, çorap, hazır yiyecekler, kitap, dinî kitap, kasetler… Biz ne varsa veririz, onların gözlerinin içi güler. Ana vatandan geldi bunlar diye. Bir yaşlı bey, sakızı alıp göğsüne tutar. “Ana vatanımdandır.” der. Bizim gözümüz yaşarır.

        Sergiler güzeldir, şahane tablolar yapan ressamlar vardır sokaklarda. Müzeler güzeldir. Şehir hüzünlüdür. İnsanlar ümitlidir gelecekten. Artık Rus zulmü bitecektir. Elçibey, ekibiyle çalışmaktadır çok aşikâr etmeden. Ufuktan yeni bir güneş doğacaktır yakında. Esaret bitecek, Türklük şahlanacak; yoksullukta eşit olan millet, daha refah bir hayata kavuşacaktır.

        Evler ya bahçe içinde dört – beş aileye pay edilmiş odalardan oluşmaktadır ya da sosyal apartmanlarda daracık ve döküntü binlarda oturmaktadır Bakülüler.

        “Bir kenar mahallede açılan halk pazarına gidelim.” teklifine sıcak bakıp metroyla gidiyoruz. Eski olan ne varsa (musluklar, yağlı araba parçaları, kopuk yün parçaları, eski kıyafet ve ayakkabılar, eski araba lastikleri…) satılmaktadır. Halk, dükkânlarda bulamadıklarını, alamadıklarını burada birbirinin eskisinden faydalanarak bulmaya çalışmaktadır. Bu fakirliğe inanılır mı hiç? Aklım almıyor. SSCB bu demek ki diye düşünüyorum. Okumak başka, görmek başka seydir. Fakirlikte, açlıkta, imkânsızlıkta eşitliktir bunun adı.

        Ateşgâhta yerden çıkan ateşleri görüyor, orada açık havada yemek yiyoruz. Her yemekte, kahvaltıda şerefimize kadehler kalkıyor; uzun nutuklar ile sevgiler anlatılıyor. Hazar balığı nefis, kişniş otu ise alışılamayacak kadar fazla baharatlı. Lokanta çok az, otel hemen hemen hiç yok. Yanımızdaki yiyecekler çok işe yarıyor. Neriman Nerimanof adlı öğrenci yurdunda kalıyoruz. Bildiğimiz şekilde tuvalet, neredeyse hiç yok. Banyo yapmak imkânsız. Bulan erkekler şehirdeki hamama gidiyor. Ben, Azatlık Meydanı’ndaki park çeşmesinde, soğuk suyla bir gece saçlarımı yıkıyorum kimse görmeden. Beni ıslak saçla görüp üzülen bir kardeşimiz, “Keşke bene diyeydin, ıslı su aparaydım.” diyor üzülerek.

        Hâkim maşin (otomobil) Lada. Hava; gündüz sıcak, gece külekli yani serin. Sokaklar güvensiz, sarhoş çok. Hatta birkaç arkadaşımız; parası ve pasaportu çalınıp bir park köşesinde dövülmüş olarak bulunuyor. İmdadına yine bizim Azerbaycanlı kardeşlerimiz koşuyor.

        Millî opera ve tiyatrolar ihmal edilir mi? “Arşın Mal Alan” oynuyor tiyatroda. Bir konser var stadyumda. Biz de yer alıyoruz aralarında.

        ***

        Bakü içimde hasret, içimde ateş; aklımdan hiç çıkmıyor. Zaman 2000’leri buluyor. Oraya gidenlere soruyorum, hasretimi dindirmek için. “Yok artık o anlattığın Bakü. Bakü değişti, Bakü modernleşti.” diyorlar.

        “Ya Azerbaycanlı kardeşim?”

        “O da kapitalist oldu. 90 öncesi materyalistti, şimdi kapitalist. Yani yine ‘meta’ odaklı. Ruhuna önce Rusya el koymuştu, şimdi Batı.”

        “Benim gördüğüm Azerbaycanlı kardeşlerim öyle değil.” diyorum. “Sen, kenarda tutulanları görmüşsün; sözü geçmeyenleri, kaale alınmayanları.”

        Azerbaycanlı şöför kardeşimle yol boyu danışıyoruz. Ona “Bakü çok güzelleşmiş.” diyorum. Bana, “Bakü güzelleşti, Bakü özgeleşti, Bakü özelleşti.” Ve sonra acı acı gülümsüyor.

        “Misafirperverlik nasıl? Pek hastı.” diye soruyorum.

        “Geç bunları bir kalem.” diyorlar. “Kiralar Azerbaycanlıya 100 manat, Türkiye’den gelene 1000 manat.”

        “Neden o eski sevda, kucaklaşma yok?”

        “Önce kendine dön ve sor.” diyorlar.

        “Onlara da mı Türklükleri unutturulmaya çalışılıyor?” diye soruyorum. “Siz gardaşlarımız bile Türklüğünüzü unutmuşsunuz. Bize çok mu?” diyorlar.

        “Kızlarda yine sigara içmek, bacak bacak üstüne atarak oturmak ayıp mı?” diyorum.

        “Hangi devirdeyiz gözel hanım! Kızlarımız şimdi Antalya plajlarında, beş yıldızlı otellerde tatilde.” diyorlar.

        “SSCB döneminde bizim Türkiye’deki gardaşlarımıza muhabbetimiz tamdı, söyleyemesek de içimizde saklardık. Şimdi bizi ayırdılar.” diyorlar. Biz kendimiz hazırladık bu ayrılığı, bilerek veya cehalet ya da gafletten.

        “Neden öyle oldunuz?” diyorum. “Sen neden bu durumdaysan biz de öyle.” diyorlar. Susuyorum. Verecek cevap için yüzüm yok.

        Bize onların, onların da bize açtığı kucağa bir top ateş düşmüş. Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavardan…

        ***

        2009 Şubat

        Bir tıp kongresi için Bakü’deyim bu kez. Eskisi gibi özlemle, neler degişti, güzelleşti, nasıl ilerledi görmek ve mutlu olmak için. 2000’li yılların başında bana anlatılanları yalanlamak için.

        Artık kongre yapacak bir otel de var demek ki. Artık eski, sakin Bakü değil. Daha kalabalık, daha pahalı, daha zengin bir Avrupa şehri gibi. “Düz demek lazım gelirse inkişaflı bir Türk şeheri.” Ama hâlâ kendimi yabancı hissetmediğim, rahatça gece dolaşabileceğimi düşündüğüm, özümden bir şehir burası.

        Azerbaycan’ın nüfusu 9, Bakü’nün 3 milyon olmuş.

        Şehir çok değişmiş. Her yerde korna sesleri… Azalmış Ladalar, artmış şatafat ve jipler, ışıklandırılmış yollar… Üstüne SSCB’nin kömürü sinmiş olan taş binalar temizlenmiş. Havaalanı yolu ışıklı ve bol şeritli hâle getirilmiş. Sovyetlerin bıraktığı geniş caddeler, şimdi jiplerin işine yaramış.

        Yolda giderken başbakanın arabası diyerek polisler trafiği durdurdu. Büyük bir tören hâlinde geçti kortej. Bizim ve bizim gibi gelişmeye çalışan ülkelerin vatandaştan ayrıcalıklı olma isteğinin medeniyetle bağlantısını hâlâ çözemiyorum.

        Azerbaycan Oteli yıkılmış, yerine otel inşaat alanı için duvarlar çevrilmiş. Lenin heykeli yerinde değil artık. Meclis Binası’nın içinde ne yapıldığını, ne amaçla kullanıldığını bilmiyorum. Ancak Elçibey’in hatıraları ve dünyaya dimdik bakan, vakur bir adamın engin bilgisi, Türklük sevdası, Turan hayalleri ile dolu konuşması ve hatırası capcanlı duruyor aklımda ve yüreğimde.

        Toplantı otelindeki salonların isimleri, bizde entelektüellik işareti sayılan yabancı ve antik Yunan isimlerinden farklı olarak öz şahsiyetlerimizin adını taşıyor: Nizami, Nedim, Fuzuli… Azerbaycan Türkü kardeşlerimizin kendi şahsiyetlerine olan ilgi ve saygılarına imreniyorum.

        Şehitler Hıyabanı’nı geziyoruz yine, hüzünle dolu olarak. Haydar Aliyev, Elçibey ve Vahapzade’nin kabrini de ziyaret ediyoruz. Sağ iken tanıştığım iki değerli insanın hatırası, hüzün veriyor bana. Burayı çok güzel düzenlemişler. Güzel bir mezarlık nasıl olur, onlar nasıl güzel anılır, yâd edilir; görünce anlıyor insan. Çok yeşil, bol ağaçlı ulu bir kabristan.

        12. yüzyılda yapılmış olan 27 m yüksekliğindeki Kız Kulesi hep güzel, hep dikkat çekici. Farklı bir yapısı, taş dizilimi ve her kule gibi bir efsanesi var. Bir zamanlar Hazar’ın dalgalarını, onun söylediği ninnileri dinleyen Kule, şimdi önüne yığılı taşların üzerine dökülmüş asfaltta giden lüks jiplerin motor ve korna seslerini dinlemek zorunda kalıyor; bitmeyen bir sabırla.

        İçeri şehir; labirent gibi sokakları, yokuşlu taş yolları, Bakü Kalesi, Şirvanşahlar Sarayı ile geçmişini sessiz ve sakin bir havada yaşıyor ve gezenlere de yaşatıyor. Bu huzurlu hava, turistik bölge olmasına rağmen, herkesi içine alıyor hemen.

        Doğal gazın yeryüzüne çıktığı ve belki de bin yıldır yandığı Ateşgâh’taki Zerdüşt törenlerini anlatıyor rehber; hâlen İran ve Hindistan’dan her yıl 250.000 civarında Zerdüşt’ün buraya hac yeri gibi geldiklerini belirtiyor. Ortada yanan ateş, kenarlardaki hücreler, müze hâline getirilmiş bir mekân burası.

        Bembeyaz evlerle dolu olan Karaşehir semti, Bakü’nün kuzeyinde yer aldığı için bu ismi almış. Kuzey, Türkçede kara ile ifade ediliyor. Karadeniz kuzey denizi, Akdeniz güney denizi gibi. İsmini Akşehir yapacağız diye çalışmalar başlamış. Anlam ve gerçekler başka. Değiştirmek doğru mu?

        Magazinler artık yok. Yavaştan lüks başlamış mağazalarda. Bakü, Dubai’ye benzemeye başlamış. Köyler ise yine kolhoz...

        Şehir, Haydar Aliyev’in fotoğraf ve sözleriyle donatılmış. Bakü güzel müzeler şehri. Halı ve edebiyat müzesi, minyatür kitap müzesi, Hacı Zeynel Tagiyev’in tarih müzesi yapılan evi, inşaat işçiliğinden neft milyonculuğuna uzanan, ancak zenginliğinde bile “Nereden nereye geldim.” diyerek fakirliğini ve fakirleri hatırlamak için hep göz önünde tuttuğu çamurlu paltarı (kıyafetleri) ve kazmasının müzedeki yeri, sonra Ruslar tarafından tekrar yokluğa düşürülmesinin hikâyesi…

        Ezan sesi az işitiliyor, olanlar da içeri şehirdeki minarelerden duyuluyor.

        Azerbaycanlı kardeşlerim özgürlükleri için SSCB döneminde 56 şiddetli isyan çıkarmışlar. Ama çok kanlı bastırılmış hepsi; 20 Janvar 1990’daki kanlı katliam gibi. Azerbaycan topraklarının Gürcü ve Ermenilere peşkeş çekilmesi bir başka katliamdır aslında, hem mecazi hem gerçek anlamda, Hocalı gibi. Azerbaycan topraklarının neredeyse %20’si işgal altında çünkü.

        2009 ziyaretinin dönüşü, sabaha karşı saat 04.00. Önünden geçiyorum Azatlık Meydanı’nın. Meclis Binası ışıl ışıl. Lenin’in yerinde dev bir Azerbaycan bayrağı. Meydan bomboş, içim tuhaf, ben garip, Hazar sessiz. Kulağımda, 1991’den kalan sesler çınlıyor: “Bizi unutmayın!” diyen kardeşlerim, Deputatların sesi. Sallanan eller, zor hareket eden arabalar ve dökülen gözyaşları…

        Bir önceki gün beni davet eden buralı bazı akademisyen hanımların yanından dönerken bindiğim taksinin şöförü, “Size kırıldık. Ermeni meselesinden dolayı. Devlet başçınızın sözleri bizi kırdı.” demişti. Neydi bu 18 yılın ardından değişen… Para mı, hasretin tükenişi mi, aşinalık mı, bizim küskünlük, kırgınlık, hayal kırıklıklarımız mı? Kesin olan, bir şeylerin değiştiğiydi. Ama aramızdaki sırça köşk kırılmamalıydı.

        2013 Yazı

        Vahapzade’nin hatıraları silinmiş, yerine Hilton Oteli gelip kurulmuş. Bu sefer Abşeron Oteli’nin yerinde yeller esiyor. Başka bir otel dikilmek üzere yıkılmış. Meclis Binası’nın önündeki geniş ve güzel ağaçlarla çevrili Hazar’a kıyı olan park da inşaat duvarları arasına hapsolmuş.

        1991’de ülkenin her yerine kazınmış olan orak çekiçler, Lenin heykel ve resimleri, 2013’e gelindiğinde yerini Haydar Aliyev’e bırakmış. Her yerde Haydar Aliyev ismi, posterleri, yerlerde çerçevelenmiş fotoğrafları var. Köy, kasaba, şehir girişlerinde Haydar Aliyev’in sözleri ve heykelleri yer alıyor.

        Hem şehri hem biraz daha dışarı çıkarak başka sehirleri de görmeye gidiyoruz. Sumgayıt, kimya sanayisi için kurulmuş bir Sovyet şehri. Şehir, kimyasal kirlilikten payını çokça almış. SSCB gidince şehirde çevre kirliliğine ilave olarak işsizlik eklenmiş.

        Kuba, yeşilliklerden payını bolca almış; şahane manzaraların, suların, orman ve dağların başladığı yerde bulunuyor. Kuba’yı Tokat’a benzetiyorum biraz. Bağlar, meyveler yıkılıyor; ırmaklar çağlayarak akıyor. Salatalık, tavuk, et, sebzelerin tadı bambaşka Kuba’da. Kuba’dan Bakü’ye dönüş, aynı kolhozdan Londra, Paris, Dubai’ye giriş gibi. Öyle farklı dünyalar.

        Ağa Seyid Ali Mir Abu Taliboğlu Mir Mövsümzade (1883-1950), Azerbaycan’da çok sevilen bir kişi. Kabrinin bulunduğu yer, İran usulünce donatılmış bir merkez. “Et Adam” olarak adlandırılan bu zat, muhtemelen “osteoporosis Imperfecta” denilen bir hastalıktan muzdaripmiş; hayatı boyunca kucakta taşınmış. Kabristanın yapımında 800 kg altın, gümüş ve sayısız güzgü (ayna) parçası kullanılmış. Dinî lider olarak değer atfedilen kişilerin bu şekilde abartılı yerlerde anılması, dine nasıl uygundur, nedendir bu masraf, niyedir şatafat? Hiç aklım almıyor.

        Bu kez bir hafta ve daha bir kucaklaşma ve sohbetli vakitler geçiriyorum. Daha fazla şey öğrenmeye çalışıyorum, yanımda iki çocuğum ile. Sevimli küçük taksiler çalışıyor, mor renkli. Adını “badımcan” koymuşlar, patlıcan yani. Kırmızılar da domates diye adlandırılıyor.

        Yemekleri çok nefis. Çocuklarım bayılıyorlar. Aş karası, yüz elli çeşit pilav, başta cevizden yapılan olmak üzere mürebbe denilen reçeller, çayın yanında şiriniyat olarak şeki baklavası, şekerbura, çeşitli meyve şıraları, armut gazozu, küçük yaprak sarmaları, etin lezzeti, tazeliği, kebapları, düşbere denen mantı çorbası, kekikli-karanfilli çayları, dovga denilen otlu yoğurtlu çorba ve ayranları, biberiye, tarhun, kişniş otu, piti, sofraya getirilen doğranmamış, temizlenmiş salata malzemeleri ve çeşitli otlar… Sofralarında üç yüz çeşit ot kullanıyorlarmış. Bütün bunlara ragmen uluslararası kartel yiyecek şirketleri buraya da gelmiş. Hazar’ın özel asetilen balığından, meşhur Hazar havyarı elde ediliyor. Kendi de lokum gibi lezzetli bir balık.

        Yemeklere, kahvaltıya bile içkiyle başlanması artık yok. İçki ortadan kalkmamış olsa da her yemekte şerefe kaldırılan kadehlerin sayısı çok azalmış.

        Sağlıkta sıkıntı çok. Sovyet döneminde kötü de olsa bir düzen, ücretsiz muayene, yıllık takipler varken şimdi her şeyin para ile üstelik belirli kişilerin elinde olduğunu anlatıp şikâyette bulunuyorlar. Mevcut hizmetlere ulaşmak da çok zormuş. Yaygınlaşması da istenmiyormuş, tekel kaybolmasın diye. “Sağlıkta epey yol katetmemiz lazım, tıp eğitiminde de...” diyorlar.

        Çocuk sayısı da azalmış. İkiden fazla yapmıyorlar. Yine aynı gerekçe: maddi sıkıntılar. Devlet de her çocuk için yalnızca on manat civarında bir yardım yapıyor ve bu da kimseyi tatmin etmiyormuş. Köylerde ise kızların 15-16 yaşında evlendirildiği, iki çocuktan sonra erkeğin çalışmak için gurbete -Rusya- gittiği, kayınvalidesinin yanında kalan gelinin, evden atıldığı, koca da eski eşini unutup geri dönmeyince sahipsiz, bakımsız, sefil ailelerin ve çocukların durumu ile evliliklerin yıkıldığı, boşanmaların arttığı anlatıldı. İnternetteki istatistikler de bunu gösteriyor.

        Şadlık sarayı (düğün sarayı) çok fazla. Aileler âdeta düğüne para biriktirmek için çalışıyorlar. Görkemli ve masraflı düğünler vazgeçilmez âdetlerden. Düğünde takı usulü yok.

        Rusça öğretim, yeniden moda olmaya başlamış. Rusça bilenler daha iyi iş imkânı buluyormuş. Rus, yeniden hâkimiyet alanı bulmuş. Bu, dünyanın kuralı. Güçlü olan kazanır. Güç ise para. Ekonomik olarak bağımsız olmadıkça bunlardan kurtulmak oldukça zor. Fiyatlar artık çok artmış. 1991 ile kıyaslamak ne mümkün.

        Su sıkıntısı var. Küresel ısınma mı, çevre problemi mi? Dereler kurumuş. Buralardan inşaatlar için taş, kum çekiliyor. İnşaat yapmak, büyük gökdelenler dikmek gelişmişlik sayılıyor; bizdeki gibi aynı. Tarım toprağı az, işlenmiyor. Gıdada dışarıya bağımlılık var. Buğday Rusya’dan geliyor.

        Üretim, fabrika, ziraat, sanayi istenen seviyede değil. Doğalgaz, petrol bitince ne olacak? Arapları bekleyen akıbet mi olacak? Ya güneş enerjisi daha çok devreye girip petrole bağımlılık azalınca?

        Azerbaycan’a bir “Gelecek Ministrası” gerekli; tabii ki bize, Türkiye’ye de!

        Azerbaycan, en güzel narların yetiştiği ülke. Nar ayrıca ateş demek. Azerbaycan; nar yani ateş ülkesi; petrol ülkesi, doğal gaz ülkesi. Azerbaycan, yalnızca petrolün değil, ciğerlerdeki ateşin de ülkesi. Her Azerbaycan Türkünün yüreğinde yanan ateş olan Karabağ’ın ateşi her daim canlı. Geri alınana kadar da yanacak. Azerbaycan’a su gerek. Karabağ yangınını söndürecek bir pınar… Ama şehit olanların ateşi Şehitler Hıyabanı’nda ve gönüllerde yanmaya devam edecek.

        “Dünyada kendine yapılan kötülükleri bu kadar hızlı unutan tek millet Türklerdir. Unutmasalardı ne Hocalı ne Karabağ olayları bu hâle gelebilirdi.” demiş bir tarihçi. Doğru söze ne denir?

        “Suyu döken Türk olar mı ki, men bilmirem. Düşünen, danışan, başa düşen hardadır?”

        Havaalanındayız, ayrılıyoruz kardeş topraklardan. Gelirken bizi yerdeki bir yazıyla karşılayan bu kadim şehir, aynı sözlerle uğurlayamıyor. İçimizdeki geleceğe dair huzursuzluklar alıyor yerini. “Hoş sözlerle yaşa.”. Birlik olursa yaşarız inşallah.

        Hürmet yani rüşvet, bütün Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu gibi buranın da en büyük derdi. “Hürmet gadagan olmadıkça Azerbaycan Respublikası’nın medeniyet inkişafı ve medeniyetini özlerine aparmaları çetin olacak.” diyorum içimden.

        “Sevgilinin bir hâli var.

        Zehirden acı… Hürmet.”

        Hüdaferin Köprüsü

        Bir çifte köprü. Güney ve Kuzey Azerbaycan arasında. 1027 yılında yapılmış. Mimarlık harikası bir kemer köprü. Aras Nehri’nin üstünde uzanıyor. Azerbaycan’ın Cebrayil Rayonu ile İran’ın Hüdaferin şehri arasında. Gün gelecek, iki ülkeyi yeniden birleştirecek. Sadece o günü bekliyor.

        Türkler arasında da Hüdaferin köprüleri gerekiyor. Birleştiren cinsinden… Komünizmin, kapitalizmin, menfaat ve globalizmin yıktığı, yeniden kurulmayı bekleyen Hüdaferin köprüleri… Bizim yapamadığımız, gelecek nesillerin yapacağı nice köprüler…

        Kızıl Köprü ise Nahcıvan-Türkiye arasında.

        Türk dünyasını bağlayan veya ayıran nice köprüler var. Köprüler neyi bağlar? Ülküleri, menfaatleri, gönülleri, yalnızca yolları değil.

        Kızıl Köprü ve Hüdaferin köprüleri… Tarihî bir simge olmaktan öte, geçit vermeliler artık?

        ***

        2021 Ekim

        Geceden geldiğimiz otelde, yorgun bir uykunun ardından daha sabah ışıkları doğmadan ufuktan, bir şey uyandırıyor beni. Bir mavi ışık çıkıyor Hazar’dan. Yükselen modern gökdelenler ufku süslüyor.

        Gökdelen ufku süsler mi? Ağaç, minare, dağlar süsler; ay, güneş, yıldız süsler. Modern dediğimiz beton dikitler (apartman) nasıl süsler? Bunlar süs müdür? Pencere kenarında, Ekim sabahında, saat altıda bunları düşünüyorum.

        Yavaş yavaş mavileşiyor Hazar. Dalgaların kıpırtısı seçilmeye başlıyor, on ikinci kattan bile… Otomobil sesleri yükseliyor yukarıya. Aşağıdaki caddede servis araçları bekliyor, erken işe koşanlar için.

        Burası, Azatlık Meydanı’na bakan eski Azerbaycan Oteli yerine dikilen Hilton. Rüstem Bey, Vahapzade ile sohbet edip meyve yediğimiz; şerbet, çay içtiğimiz yer.

        Otobüslerimizin beklediği, başında on gün boyunca kardeşlerimizin bizimle sohbet etmek ve hasret gidermek için kaldığı koca Azatlık Meydanı, inşaatlarla dolmuş, daralmış; meydanlık hâli kalmamış.

        Elçibey’le görüştüğümüz Meclis Binası, gökdelenler arasında kaybolmuş. Hâlâ vakur ama kaybolmaya, yutulmaya yüz tutmuş.

        Azerbaycanlı kardeşlerim daha umutlu. Karabağ’ın kurtuluşunun verdiği rahatlık, huzur yüzlerine yansımış.

        Karabağ artık bizim, Azerbaycan’daki kardeşlerimin. Bir tarafta bunun sevincinin ilk yılı, “har-ı bülbül” simgelerinin asıldığı bayraklı caddeler. Diğer yanda şehitlikte gözyaşları ile hıçkıran analar, akrabalar… Yaşayan ölü gibi ayakta, kabristanda ağlayan anaların yanında bekleyen babalar… “Ben anayım, analar nasıl ağlamasın!” diyor şehidin anası.

        Kardeşlerimiz şehitlerine özen gösteriyor, onları anıyor, unutmuyorlar. Şehitlikler tertemiz ve bakımlı. Karanfil, sehitliklerin sembolu olan çiçek.

        Müzeler şehri Bakü’ye yeni bir açık hava müzesi yapmışlar: Karabağ Savaş Ganimetleri Müzesi. Şehrin tam ortasındaki kocaman bir alanı ayırmışlar. Bir yıl önceki savaşta topraklarımızı geri alırken elde edilen savaş ganimetlerini burada sergiliyorlar. Hızlı, temiz, düzenli bir park ve müze. Bir bilinçlilik hâi. Hafta sonu bu müze ilkokul, ortaokul ve lise talebeleri tarafından kalabalıklar hâlinde ziyaret ediliyordu. Sevgiyle “Bize yardım ettiniz.” diye sarıldılar, sohbet ettiler bizimle.

        Gobustan

        (BURADA) Ta Sibirya taygalarından, Anadolu’ya kadar yayılan taştaki izlerimizin olduğu  alan. Çok istediğim ama kısmet olmayan yerdi burası. Bu sefer görebiliyorum.  Bir acaip yer burası. Hazar’a karşı, onu selamlayan, rüzgarlara açık, garip kayalarla dolu bir alan. Yağmurla oyulmuş, rüzgârla yol yol olmuş, taşların arasında fosiller dizilmiş olan bir yer. Gobustan’da  taşların sesi, denizin taşa sinmiş sesi,  ataların sesi, av sahnelerinin  sesi, rüzgâr uğultusu, atmaca sesi, boşluğun sesi var. Oraya ait bir değişik  ruh, huzur var. Alabildiğine kayalarla dolu ama boşluk hissi veren bir yer. Gökyüzü ve kayaların arasına sıkışmış gibi. Bu arada ise kayalara yazılmıs resim yazılar. Ataların hikayeleri. Gemiler, avlar, dev av hayvanları, av sahneleri, yanyana dizilmiş insan resimleri… Hiç bir yerde görmediğim hamile kadın resimleri.   Yalnızlık yok, ataların ruhu var sanki her yerde. Elleri var, duvarlara resim çizen elleri…  Taşlarda ayaklarının izleri, kayaların üzerinde ellerinin izleri...

        Burada her kaya, her şey, her yer bir şey fısıldıyor. Her şey, bir şey konuşuyor, anlatıyor.

        Kaval taşı var bir kaç yerde. Altı boşlukta, içindeki fosillerin, deniz kabuklarının yaptığı boşluklardan çıkan sesler ile üzerine başka bir taş ile vurularak ezgiler çıkartılan kayalar. Biraz da biz çalıyoruz bu kayalarda müzik. 

        Uzaktaki Hazar’ın içinde yüzen ataların gemilerinin resmi. Bir çok gemi… Belki hemen kayaların dibinde bağlıydı gemiler. Sonra Hazar’la birlikte gemiler de çekildi Gobustan kıyılarından.

        Bakü ve Azerbaycan tarihi şahsiyetler olmadan anılmaz. Nuri Paşa hiç unutulmaz. Kafkas İslam Ordusu ile birlikte Bakü’ye ilk girdiği kapı “Kurt  Kapısı” adını alıyor. Şimdi bir restoran orası. Adı da Kurt Kapısı. Sonra yazılmıs “Çırpınırdı Karadeniz” şiiri ve marşı. Nuri Paşa’nın ilk karargahı da Edebiyat Müzesi yapılmış.

        Ahmet Ağaoğlu(Agayev), Hüzeyinzade Ali Turan (Alibey Hüseyinzade), Mehmet Emin Resulzade, Nuri Killigil Paşa’nın memleketi, ayakbastığı topraklar. İlim, irfan, vatanseverlik yeri. Sadece buraları değil Türk yurdunun her yerine ışık saçan zatlar… Onları anmadan, konuşmadan Bakü gezilmez, konuşulmaz.

        1991 de ilk gördüğümde gökkemli taş binalarla çevrili ama bu binlarda sakinlik, suskunluk hakimken şimdi bambaşka bir Bakü var karşımda.  Zengin, bakımlı, lüks, güzel, alımlı, şatafatlı, şahane ve çok pahalı. Yüksekten bakan gökdelenler, lüks arabalar, en pahalı dünya markaları ile.

        Havaalanından gelirken yol kenarlarını boydan boya saran duvarların arkasında ve şehrin dışına çıklıdığında karşımıza çıkan sade, fakir ve SSCB den kalma hayat devam ediyor.

        Keskin sınırlı iki kesim. Çok fakirler ve çok zenginler. Sağlıksız toplum modeli.

        Bakü. İlk gördüğümde ağladığım, hıçkırdığım, içime çektiğim can Bakü.

        Şimdi bir emperyalist başkent.

        İç şehirde kapitalizm ile tarih içiçe. Tarihi binalarda lüks lokantalar, kahvehaneler…

        Bakü ilk gördüğüm 1991 de Rus Bakü’ydü. Şimdi emperyalist Bakü.

        Bakü’nün artık Türk olma zamanı gelmedi mi?

         

        * Prof. Dr.