SEPETÇİOĞLU’NUN DESTAN VE EFSANELER ÜZERİNE ÇALIŞMALARI

Haziran 2021 - Yıl 110 - Sayı 406



Hüseyin TUNCER

Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun destan ve efsaneler alanında yazdığı kitaplar, “Türk Destanları” (İst., 1972); “Yaratılış ve Türeyiş” (İst., 1981); “Türk – İslâm Efsaneleri” (İst., 1973)’dir.

“Türk Destanları”nı, lise seviyesindeki gençler için yazdığını belirtir. Destanların millet hayatındaki önemini şu cümleleriyle ortaya koyar: “Destanlar, bir milletin bütün varlığını; elem ve kederleriyle sevinç ve coşkunluklarıyla bütün duygu ve düşüncelerini; millet olma yolundaki çabalarını ve bu çabalardan doğma canlı ve her zaman taze hatıralarını; geleceğe yöneltilmiş dinamik emellerini bir mefkûre yumağı halinde derleyip toparlayan en zengin edebî hazinelerdir.” (s.13). “Millî destanlara sahip olmayan milletlerin tarihi zenginliği de kısırdır; medeniyet tarihinde çok güç yer alabilirler yahu t da kendilerine yeni bir tarih yaratır gibi destanlar yaratmak zorunda kalırlar.” (s.13) der.

Konuya bakış tarzına bağlı olarak üç ana başlıkta destanları değerlendirmeye çalışır.

I. Destanlar: Bu bölümünde; Destanların Meydana Gelişi, Yaradılış Destanları, Yaradılış Destanlarının Ortak Noktaları, Millî Karakter ve Ma’şerî Şuur, Oğuz Kağan Destanı, Zerdüşt Efsanesi, Perseus (Yunan) Destanı, Cuchulainn (İrlanda) Destanı, Gılgamış Destanı hakkında bilgiler verir, bu destanlar arasındaki benzerlikler, farklılıklar üzerinde durur, Destan Çekirdeğinin Gelişmesi üzerine düşüncelerini belirtir.

Aşağıda gösterildiği şekilde, eserdeki tasnife bağlı olarak ele almış olduğu destanları tanıtmaya çalışır.

II. Millî Destanlar:  Bu bölümde özlü bilgiler sunar. Epope ve destan sözcüklerinden önce efsane ve esâtir kelimelerinin kullanıldığını ifade eder.

III. Türk Destanları: Kitabın en kapsamlı bölümüdür. “İslâmiyetten Önceki Türk Destanları, İslâmiyetten Sonraki Türk Destanları, Mahallî Destanlar” alt başlığı altında tasnife uygun değerlendirmelerde bulunur.

İslâmiyetten Önceki Türk Destanları: Yaradılış Destanı, Alp Er Tunga Destanı, Şu Destanı, Oğuz Kağan Destanı,  Bozkurd Destanı, Ergenekon Destanı, Türeyiş Destanı, Göç Destanı.

İslâmiyetten Sonraki Türk Destanları: Satuk Buğra Han Destanı, Er Manas Destanı, Oğuz Kağan (İslâmî), Cengiz Han Destanı, Köroğlu Destanı.

Mahallî Destanlar: Zoya Tülek, Közüm Han Destanı, Ay Böke Destanı, Kartaga Mergan Destanı.

***

Sepetçioğlu, yedi Türk destanını (Yaratılış, Türeyiş, Göç, Bozkurt, Oğuz Kağan, Şu, Ergenekon)  “Yaratılış ve Türeyiş/ Türk Destanı” (İst.,1981) adı altında bir araya toplar. Başlangıçta, Yaratılış ve Türeyiş’i manzum olarak yazmayı düşünür, dil, üslûp ve motif kaynaşmasını dikkate alarak Dede Korkut’tan bu yana yaşamış şair ve yazarlarımızdan da alıntılar yaparak mensur olarak kaleme alır. Örneğin, destanın ilk sayfalarında, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Ses” şiirinden “Bir kanlı gül ağzında mey kâsesi elde” dizesini kullanır. Bazı alıntılarda çağrışımı esas alır. Dadaloğlu’nun “Ferman padişahın dağlar bizimdir” söyleyişi, destanda “Ferman Tanrınınsa sular bizimdir!” (s. 20) şeklinde ifade edilir. Destanın bir bütünlük oluşturması düşüncesiyle yedi ayrı destanı, bir tek Türk Destanı hâline getirmeye çalışır. Yedi destanın oluş bakımından aralarındaki zaman farkını önemsemez; Yaratılış ve Türeyiş destanında geçen isimleri de değiştirir. Sözgelimi; Mangdaşire, Meytere, Po-do-sün-ko, Şalmiye gibi isimleri; Gök Oğul, Ulu Kişi, Gün Aşan, Alma Ata olarak değiştirir. Bu destanı 1949 yılında yazmayı düşünür, ancak 1963 yılında yazmaya başlar.

Söz konusu destanlar en can alıcı yanlarıyla dile getirilir. Bunları tek tek irdelemek yerine, dil ve üslup bakımından da dikkat çeken bir iki örnekle (Göç, Oğuz Kağan, Ergenekon) yetinmek isteriz.

Göç’ten:

“… Hoçu yakınlarında bir dağın doruğunda yarımay doğdu; o yarım ay içinde bir gölge gibi bir kurt başı belirdi; boz idi; ışıklar içinde.. sipsivri dişleri hançer ucu gibiydi. Ön ayaklarıyla dimdikti, aya yükselmiş, öne bükük art ayaklarıyla doruğa oturmuştu. Ay ile mi konuştu sessizce bir süre ne?  Yoksa karanlıklarla mı konuştu? Birden. Bir ulu kükreme halinde ağzını açtı; sanki cihan cihan olalı böyle bir şey görmemişti; uğul uğul uludu: “Göç!..” diyordu; aya çarpıp karanlıkta yansıyıp yankı yankı Hoçuya ve bütün yaslı yurda yayıldı. “Göç vaktidir şimdi.. Göç ha göç!. Durma göç.. oturma göç !. Yeni yurtlar yeni sular ara göç ! Göç!. Göç.. göç göç ha göç!” (s. 111-112).

“… Cümle kamlar, ozanlar ve baksılar, ak saçlı ak sakallı yaşlılar bir araya toplandı. Bunu bir hayırlı ve uğurlu işaret saydılar. “Bu , bir emirdir, Tanrının bir yeni buyruğudur uymak gerekli..” dediler. Ne var ne yok, çamçak, kazan, bakraç ve tas.. bir keçeye sardılar, kapkara bir gecede koca bir millet, bir bilinmez yarın için yola koyuldu. Yürürken başlarının üstünde uçan kuşlar; durup dinlenmek isterken altlarındaki toprak ve taşlar- ve soluk aldıkça hava- hep aynı şeyi – o kelimeyi- acı ve kamçılayıcı çığırdılar; “Göç! . Göç.. göç ha göç!” (s. 113).

Oğuz Kağan’dan:

Uluğ Türük. “Oğuz!. Oğuz ey Oğuz!.” Diye cevap verdi. “Bilmen gerekse şunu bilesin ki Tanrı bütün yeryüzünü ve gökyüzünü sana ve senden sonra geleceklere bağışladı. Sen, başkalarının sözüne uyup birbirine düşmüş bu halkı derleyip toparladın; efendiliği yaptın. Türk Milleti, senin verdiğin efendiliği bütün insanlara öğretecek, her gittiği yere götürecektir. Sana gelince.. Oğuz! Artık Tanrıya sığınman zamanı gelmiştir.”(s. 144-145).

… İnsanlar kocar, bayraklar kocamaz! Barışın, aşkın sevginin ve daima mutluluğun üstünde dalgalandığı için kocamaz. Size bir bayrak ve o bayrağın serinlettiği bir toprak bırakıyorum. Bayrağı topraksız, toprağı bayraksız bırakmayın!” (s. 146-147).

Ergenekon’dan:

Orada, Ergenekon’da, yerleştiler; havasına ve suyuna (…) çabuk alıştılar. Kısa zamanda yeni yurtlarına ısındılar. Hayvanları boldu, bol hayvanlarının bol sütleri vardı; sütlerini içtiler. Yaprakları hürriyet yeşeren, yemişleri hürriyet dolu ağaçları vardı; ağaçların yemişlerinden yediler. Sular çağıl çağıldı; katışıksız. Sular, susuzluklarını giderdi ve toprak.. bereketliydi, düzlük, baştan başa avlaktı.. av avladılar.” (s. 200).

“… Kayan Tiginin ve Görkemin oğulları ve kızları, öylece, arttı; çoğaldı. Her yeni doğumda –doğum, geceleri olduysa- Bozkurt o kaya doruğunda aya karşı doğumu muştuladı ve yeni doğanları kutladı. Onlar, o yurtta, Ergenekonda doğanlar ve büyüyenler, orada, dört yüz yıl kaldılar; dört kere yüz yıl. Dört yüz yılın sonunda Kayan Tigin ile Görkemin çocukları bütün Ergenekonu doldurdu. Yurtdaki canlılar insanlarca, hayvanlarca çoğalmıştı; artmıştı. İnsanlar ve hayvanlar Ergenekona sığmaz olmuşlardı. Toprak topraklığınca ihtiyarlamıştı; yorulmuştu. İnsanları ve hayvanları artık doyuramıyordu. Ağaç, ağaçlığınca yaşlanmıştı, kuruyordu.. topraktan istediğini alamıyor, insanlara istediğini veremiyordu.. “ (s. 201).

Ben dedemden duydum; o da dedesinden, dedesi dip dedesinden duymuş ve duyanların en eskisi, en kocası asıl atamız Kayan Tiginden duymuş. Buraya gelmeden önce, onlar Ergenekonun dışında, bir geniş, uçsuz bucaksız yerde yaşarmış, asıl atalarımız da orada otururlarmış. Bir de Tatarlar varmış. Tatarlar baş olmuş, başka boylar başka halklarla birleşmiş ve bizim yurdumuzu kırıp geçirmiş, yok etmiş. O yurt, bizim yurdumuz, böyle dar değil, bir geniş memleketmiş…” (s. 202).

Bir yer gördüm” dedi, “Bilmem geçit olur mu? Olur belki, ama çok yorgunluk ister. Bir dağın bir beleninde, böğründe, geniş ve bir adam boyu, adam değil, bir deve boyu, belki daha yüksek, eriyebilir, bir demir damarı buldum! Onu eritirsek.. Bir yol buluruz!” (s. 203)

Dağ yanıyordu tutuşmuş, koca dağ yanıyordu.” (s.204). (…) “Demirin eridiğini gördüler. İnanamadılar! Ama eriyordu. Demir damarı, durmadan, ısıya ve basınca dayanamadan, daima eriyordu. Tanrının gücüyle dilekler yerine geldi; demir eridi. (…) “Göktürkler, o günü ve o geceyi beklediler. Adına Ergenekondan çıkış günü dediler. Ve o gün, demiri ateşle kızdırıp hep, örsün, üstüne koydular; döğdüler… Önce Hakan döğdü, sonra da beğler!

“O gün o gece, demirin eriyip yol olduğu, Bozkurtun ay yıldıza bakıp ses verdiği o gün o gece, Göktürklerin Hakanı Börte Çine idi; sabahı bekleyemedi.

Göktürkler, bir demir yoldan Ergenekonu terk etti.

Bir geceydi; gökte ay-yıldız, dağda Bozkurt ve yerde Göktürk vardı. Ucu kızıl tuğlu, kurt başlı Gökbayrak Ay Yıldıza ulaşıyordu…” (s. 205-206).

***

Sepetçioğlu, milletlerin hayatında destanlar kadar, efsanelerin de önemli olduğu inancını taşır. Konuya folklor açısından değil, hikâyeci gözüyle yaklaşır. Efsanelerin de diğer Halk Edebiyatı türlerinde (masal, hikâye, mani...) olduğu gibi, yörelere göre değişiklikler gösterdiğini belirtir. Efsanelerle söylenilmek istenilenlerin daha iyi anlatılabileceğini düşünür. Efsanelerin türküler, masallar ve destanlar gibi halkın ruh güzelliklerini yansıttığına inanır. “Türk- İslâm Efsaneleri”nde bu anlayış kendini gösterir.

Sepetçioğlu’nun “ Türk- İslâm Efsaneleri” (İst.,1973), “İki Horasanlı (s. 20-29), Demir Parçasına Yazılan Yazı (s. 34-44), Kayseri Üstünde Sıcak Bulutlar (s. 60-69), Kader Efendi Talih Ağa Arapoğlu (s.124-138)” dışında, diğerleri kısa hikâyeler hâlinde sunulmuştur. Kitapta, hikâye edilen toplam otuz iki efsane (Çirkindeki Güzellik, Tanrı Şanınca, İki Horasanlı, Şehirdeki Evliya, Demir Parçasına Yazılan Yazı, Süleymaniye’nin Eğri Minareleri, Tanrı İçin Söylemek, Cehennemde Cübbeler, Bir Şimşek Gülümsedi, Şükredenler, Kayseri Üstünde Sıcak Bulutlar, Çanakkale’ye Giden Top, Yunus Emre Sofrası, Bir Kısrak Uğruna, Elimizdeki Cennet, Kirsiz Taşlar, Lâleli Baba, Bir Şeyh Şarap İçti, Yığının Dibindeki Kadın, Demircinin İnsanları, Kurban, Bundan Önce Girenlerdir, Dünyanın Gölgesi, İçi Altın Dolu Kuşak, Benden Başkası Yanmasın, Sular Orda Burun Oldu; Kader Efendi, Talih Ağa, Arapoğlu; Zafer Kiminledir, Ekmeğe Saygı, Kavak Kavaktan Uzundur, Magosa’da Bir Er Vardı Uykusuz, Zile’de Edâ Edilen Hac) vardır.

Biz bu efsanelerden biri başta “Çirkindeki Güzellik”, biri ortada “Yunus Emre Sofrası” biri de sonda “Zile’de Edâ Edilen Hac” olmak üzere, üç efsaneye değinmek isteriz.

“Çirkindeki Güzellik” (s. 15-16):

Hz. Muhammed, Ashabı ile Medine dışında yürürlerken, kızgın kumlarda bir köpek leşi görürler. Ashap, parça parça olmuş kötü kokan bu ortamdan uzaklaşmaya çalışırken, Peygamber Efendimiz durur, Ashabına döner. Kokan korkunç bir çirkinlik örneği olan köpek ölüsünün bir sıra inci gibi dişlerini gösterir, onlara “Bakınız. Ne kadar güzel!.. Şu bembeyaz dişlerin güzelliğine bakınız ve düşününüz!” der (s. 16).

“Yunus Emre Sofrası” (s. 74-77):

Yunus Emre, Tapduk Emre Dergâhı’ndadır. Bir gün Tapduk Emre’nin izniyle yola çıkar.  Bir kavak ağacının altında oturan üç dervişle karşılaşır. Bir süre sonra üç dervişin ortasında bir sofra peyda olur. Yunus Emre’yi de sofraya çağırırlar, birlikte yemekleri yerler. Bu durum üç gün aynı şekilde devam eder. Dervişlerin duasından sonra sofra hazır haldedir. Dördüncü gün, Yunus’a sıra gelir, ellerini açar “Tanrım! Beni utandırma. İşte bütün hamlığımla karşındayım.” (s. 76) der. Dört ayrı sofra açılır, diğer dervişler şaşırırlar. Dervişler, Yunus Emre adına dua ettiklerini söyleyince, Yunus’un yanlarından kalkıp gittiğini görürler.

“Zile’de Edâ Edilen Hac” (s. 153-155):

Kıt kanaat geçinen bir Demirci, biriktirdiği paralarla Hac’ca gitmek ister. Anasından helâlık dileyip evden ayrılır. Yola koyulur. Bir yaşlı ve yorgun sesin Tanrı’ya yalvardığını duyar:         “Tanrım!.. Görüyorsun, ekinimden hayır yok. Borçluyum da üstelik. Yaşlı ve yorgunum, hastayım da. Bu halde ölürsem, borçlu öleceğim. Sana borçlu kalmaktan korkmuyorum; fakat kul borcundan utanıyorum. Huzuruna kul borcuyla gelirsem?.. yerin dibine geçerim. Çare?.. Tanrım buna bir çare?..”(s. 154).

Bunu duyan Demirci, adama yaklaşır, borcunun miktarını sorar, elindeki paranın tamamını adama verir. Bu durumda eve dönemez ve Hac’ca gidemez. Hac süresince bir ıssız vadiye çekilir. Hac süresi bitince, Demirci de evine döner, olağan üstü durum şöyle dile getirilir:

“Ve Hacdan dönen Zileliler, daha evlerinin kapısını çalmadan, gelip Demirciyi kutladılar. Çünkü orada, Araf’da; milyonlarca Hacının içinde, yüzü nurlu ve pırıl pırıl… başının üstünden hiç eksik olmayan bir gölge bulutu ile dolaşan tek Hacı olarak onu, Demirciyi görmüşlerdi.” (s. 155).

Yukarıda Türk Destanları ile Türk- İslâm Efsaneleri hakkında kısa tanıtıcı bilgiler vermeye çalıştık. Okurun, bu güzel ve yararlı bilgileri, kaynağından okuması kuşkusuz çok yararlı olacaktır. Özellikle destanlarda geçen kahramanlarla tanışmaları, Türk kültür hayatında önemli yeri olan destan kahramanlarını yakından tanımaları en doğru olan yoldur. Yaratılış ve Türeyiş’te geçen; Kara Han, Er Kişi, Ülgen, Ulu Kişi, Asena, Börte Çine, Kayan Tigin, Yuluğ Tigin, Oğuz vb. destanın havası içinde tanınmalıdır.