Geleceğin Savaşlarına Karşı Korunma: Kırsala Dönüş-Kırsal Savunma

Nisan 2021 - Yıl 110 - Sayı 404



Geleceğin savaşları kendini yoğun ve sıkışık nüfusun yaşadığı şehir bölgelerinde daha fazla hissettirecektir. Hizmet sektörünün daha fazla geliştiği ve her şeyin hazır olarak temin edildiği büyük şehirlerde savaşın daha fazla hissedileceği, hizmet sektörünün bitip insanların kendi ihtiyaçlarını temin etmede zorlanacağı kesindir. Gıda azlığı veya yokluğunun savaşın toptan kaybedilmesi ile sonuçlanması bile mümkündür.

Napolyon'un ünlü sözünde "Ordular mideleri üzerinde yürür." der. Bu söz bir ordu için ikmal ve gıdanın hayati önemini ortaya koymaktadır.

Türkiye’de nüfusun %70 inin köylerde yaşadığı 1970’li yıllardan, %80-85 oranına ulaşıldığı günümüzde nüfusun büyük şehirlerde yoğunlaşması, kültürel, iktisadi, tarım-su-hayvancılık ve en başta da savunma gibi konularda farklı bir durum ortaya çıkarmıştır. Bu sonucun olumsuz etkiler olduğu tartışılmazdır.  Kendi savunma sistemini kurabilen, kendi ihtiyaçlarını karşılayan ve terör örgütlerinin yuvalanmasına ve örgütlenmesine ortam sağlanmayan kırsal yerleşmenin dikkate alınması milli bir politika olarak gözden uzak tutulmamalıdır.

Nüfus, sanayi ve ekonomi, kültürel alt yapı Türkiye sathında dengeli dağılmazsa büyük risk altında olunacağı kesindir.  Hem büyük şehirlerin getirdiği sorunlar büyüyecek, alt yapı daha pahalıya mal olacak, hem de boşalan kırsal alanların terör örgütleri tarafından kullanımı mümkün olacaktır. Osmanlı döneminde başlayan şehirlere iskân politikasının sonuçlarının son 50 yılda boşalan mezralar ile hem tarım-hayvancılık-su kaynaklarının ziyan olması hem de bu alanlarda yıkıcı-bölücü terörist unsurların yerleşip büyümesi sonucunu doğurmuştur. Bunu önlemenin bir yolu kırsal kalkınmayı ve kırlık alanlara dönüşü teşvik etmektir. Bu amaçla kendi çabalarıyla kırsala dönüp orada tutunmaya çalışan küçük tarım işletmecileri, hobi bahçesi sahipleri yeterli yasal alt yapı olmadığı için çok zor durumda kalmakta ve bunun bilinçli tarım, hayvancılık alanında gelişmeyi engelleyeceği öngörülmektedir.  

Tarımla uğraşan veya küçük bahçelerde kendi ihtiyacını karşılayan bir şehir sistemi kurmak ve teşvik etmek lüks değil, ihtiyaçtır.

Yüksek binalar, şehirleşme ve Pandemi

Kentleşme, sanayileşme ile birlikte, bahçeli evlerden önce apartmanlara daha sonra ise gökdelenlere geçiş, şehirlerin beton yığınına dönmesine ve yeşil alanların daha az yer kaplamasına sebep olmuştur. Beton yığını alanlara hapsolmuş biçimde sürdürülen yoğun iş hayatı, ayaküstü beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı sosyal ve psikolojik bakımdan insan ve toplum üzerinde sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Sosyalleşmekten uzak olan bu hayat tarzının, milli meselelerde birlik ruhu oluşturamayacağı tahmin edilmelidir ki, bu durum zaten sık olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde olduğu kadar aslında tüm dünyada, insanlar, küçük tarım bahçeleri ve küçük işletmeler olgusu sayesinde, şehirlerin gürültüsünden ve betonlaşan yapısından uzakta kendi elleri ile kendi tarımlarını yapma fırsatı yakalamaya çalışmaktadırlar. Birçok Avrupa ülkesinde ve Amerika’daki şehirlerde bu durumun varlığı bilinmektedir. Bu ülkelerde şehirde yaşamanın bir vergisi, yükümlülüğü vardır ve her isteyen gelip yerleşememektedir. Ailelerin küçük bahçeli evlerde yaşaması teşvik edilmekte ve bu tür bir yaşamın vergisi de daha az olarak o ülkenin vatandaşlarına yansıtılmaktadır. Bu konuda İsveç modeli hayat tarzından bahseden makale ve öneriler dünyada yayılmaktadır. Yine BBC Foncusu İsveç tarzı hayatın öne çıkacağını yani daha küçük ölçekli üretim-tüketim modellerinin tercih edileceğini,  heterojen tüketicileri değil, homojen tüketicileri hedeflemek gerektiğini belirtmektedir

Covid-19 pandemisi ile özellikle kapalı alanlara sıkışmak zorunda kalan insanların bahçeli alanlara yerleşmek arzusu ve bunun önemi ortaya çıkmıştır. Şehirden kırsal alanlara kaçış iyice artmış ve bu alanlardaki fiyat artışları da bariz bir hâle gelmiştir. Bu olgu, ülkemizdeki vatandaşların kendi yetiştirdikleri ürünleri tüketmeleri ve özünde modern bireysel tarım üretimi yapmalarının kapısını açmıştır. Bu durumun tarıma uygun olmayan toprakların küçük üreticiler tarafından işletilerek faydalı-kullanılır hâle gelmesinin de kapısını açar. Zaten büyük şehirlere kurban giden değerli tarım arazilerinin yarattığı zararlar çok ortadayken (Antalya, Mersin, Adana, Bursa gibi en bilinenlerde olduğu gibi) bu yolun açılması tartışılmaz bir öneme sahiptir.

BM Dünya Gıda Programında 2021’de korkutucu boyutlarda kıtlık yaşanacağı belirtilmiştir. Bahçeli ev, hobi bahçeleri, küçük ölçekli tarım uygulamaları sağlıklı bir toplumun oluşturulmasında ve tüketimden ziyade üretimi yaygınlaştırmada anahtar bir rol oynama gücüne sahiptir. Kıtlık zamanlarının tek çıkış yolu ve kurtarıcısı bu uygulamaların teşvik edilmesidir.

BM Dünya Sağlık Örgütü raporları ve akademik çalışmalara göre, özellikle Amerika, Avrupa ve Asya ülkelerinde doğa ile etkileşime girmenin bir yolu olarak bahçe uğraşısının sağlık üzerinde olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Doğa ile baş başa olmak ruhsal gerilim (stres), öfke, yorgunluk, kaygı bozukluğu (anksiyete), zihin işlevlerinin kaybıyla ortaya çıkan bunama (demans) ve Alzheimer gibi hastalıkların belirtilerini azaltmaktadır.

Yeterince yeşil alandan yoksun şehirlerde hava sıcaklığı, kırsal alana göre 9° kadar yüksektir ve yağışlar kırsal alana göre çok daha hızlı bir akışa geçebilmekte, ani şehir sellerine neden olabilmektedir. Sellerin artan sıklığı, şiddeti ve etki süresi göz önüne alındığında, seller depremin ardından en yıkıcı 2. doğal afet olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuçlar hem düzensiz şehirleşme hem de özellikle Karadeniz bölgesindeki nehir ve derelerin uygun olmayan yapılaşma ve alt yapı çalışmalarında dikkate alınmamasıyla çok defa görülmektedir.

Lao Tse ve Tao Te Ching, “İkamet ederken, yere yakın yaşayın” önerisinde bulunmakla bunun önemine işaret etmişlerdir. Depremde bahçeli ev, küçük tarım arazileri can kurtarıcıdır, hem depreme dayanıklı hem de güvenli liman olarak ikinci evdir. Sağlıklı gıda üretiminin, bir ülkenin bağımsızlığı ile doğrudan ilgili olduğu tartışılmaz bir durumdur. Bu durum aynı zamanda toprağı koruma, suyu dengeli kullanma, ağaçlandırma yapmada da ülkeye önemli katkılar sağlar.

Köyden kente taşınma değil, kentten köye geçişin önü açılmalı ve teşvik edilmelidir. Bu alanların alt yapısının düzenlenmesi, şehirlerdeki alt yapıya kıyasla daha ucuz, kolaydır. Hâlihazırda mevcut olan köy nüfusunun burada devamlılığı için de yeni iş alanları oluşturacak, teşvik edecek, kültürel, milli ve sosyal birliği oluşturacaktır.

Kentlerden köylere olan göç teşvikinin verimli büyük tarım arazilerine, ovalara, sulak alanlara ve ormanlık-sit alanı olan yerlere değil, tarıma açılması ve değerlendirilmesi gereken alanlara yapılması ve devlet desteği sağlanması önemlidir. 

Küçük tarım işletmelerinin bu olumlu yönleriyle yeniden ele alınması, ülkemizin sosyo-kültürel-iktisadi-çevresel gerçekleri, birikimleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak bu konunun yeni bir düzenlemeye kavuşturulması gerekir. Sürdürülebilir bir yapının kurulması için toplum ve kamu yararını esas alan “dengeli ve kalıcı sürdürülebilir çözümler” içeren uygun çözümlere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda devlet desteği veya kanuni kolaylıklar sağlanmasını bekleyen Türkiye çapında, 1 milyona yakın bahçe sahibi (en azından 5 milyon nüfus) olduğu belirtilmektedir. Bu teşvikler ile daha fazla nüfusun bundan faydalanması mümkün olacaktır.

Kent nüfusunun çoğalmasının bir başka sakıncası ise “tarımsal-hayvancılık hafızasının” silinmesidir. Yıllar içinde tohum, toprak, hava durumu, ürün ile iç içe olan ve bunu bilerek hareket eden bir neslin ve onların çocuk ile torunlarının şehre yerleşmesi bu hafızayı yok edecek ve yeniden kazanılması çok uzun yıllar alacaktır. Bu zamanın bilgi-internet-eğitim-üniversiteler aracılığı ile yeniden tesisi çok kısa bir zamanda düzelecek konular değildir. Bilgi birikimi ve tecrübe dünyanın en pahalı ürünüdür.

Büyük kentlerde tabir caizse yumurtaların bir sepette toplanması, savaş, doğal afet vb. durumlarda üstesinden gelinemeyecek bir sonuç oluşturma riski taşımaktadır. 1999 İzmit depreminde bunun daha küçük bir örneğini yaşamamıza rağmen ve riskler katlanarak artmasına rağmen hâlâ İstanbul ve diğer büyük illere yoğun göçler ve plansız büyüme engellenememektedir. Afetlerde çok zaruri ihtiyaç olan toplanma alanları ve yeşil alanlar hızla azalmaktadır.

Özellikle büyük metropollere su temini güçleşmekte, geleceğin savaşlarının su yüzünden çıkma ihtimali göz ardı edilmektedir.

Kırsal alanların boşalmasının terör açısından önemi:

Kırsalın boşal(tıl)ması sadece tarım-hayvancılık-su havzalarının şehirlere teslim edilmesi ve zarar görmesi ile değil, savunma açısından da çok ciddi risk oluşturmuştur.

Ülkelerin dinamik bir insan varlığına sahip olması her zaman önemlidir ve bu dinamizm spor faaliyetleri ile ayakta tutulmaya çalışılmaktadır; tıpkı “Askerlikteki talimlerin devam etmesi” gibi. Şehir sistemine mahkûm olan topluluklarda bu dinamizm istendiği kadar sağlanamamakta,  spor salonlarının boşluğu doldurma çabaları yeterli olmamaktadır.

Özellikle Ermenilerin Ermenistan ve Karabağ’da da bu konudan çok faydalandığını ve iskân politikalarının aslında bilinçli bir uluslararası plan doğrultusunda olduğunu, Türkleri şehirlere çekerek dinamizmini bozduklarını ve boşalan alanlar ile bu atalet sayesinde savaşı kazanmayı amaçladıkları çeşitli makalelerde gündeme gelmiştir.

Boşalan alanların, köylerin terörist gruplara sığınılacak alanlar olması, burada talim yapmaya başlamaları, sahip olduklarını belirttikleri boşaltılmış alanların sınırlarını çizerek mücadelede propaganda malzemesi olarak kullanmaları( kurtarılmış bölgeler) kırsala geri dönüşün ne kadar ciddi konu olduğunu gösterir.

2005 yılında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görülen kuş gribi, çok az kişi ölmesine rağmen, büyük panik oluşturmuştur. Bütün dünyada yaygın bir korku salgını ile kümes hayvanlarımız itlaf edilmiştir. Tabi ki devlet imha edilen kümes hayvanlarını tazmin etmiş, boşluğu da tavuk ve yumurta üreten tesis ve fabrikaları destekleyip üretimlerini arttırarak doldurmuştur. Ama olaya stratejik açıdan bakacak olursak, şöyle bir beyin fırtınası yapmak gerekir: Bir savaş durumunda askeri hedeflerden sonra vurulacak ilk hedefler köprüler, enerji üretim merkezleri ve tabi ki lojistik merkezlerdir. Bir savaş durumunda bazen geri çekilmek zorunda kalan ordu öncelikle kırsala/dağlara dağılacaktır. Kırsalda yaşayan vatandaşımız evinin arkasında kümesteki hayvanları ordusuyla memnuniyetle bölüşür.

Şimdi düşünmek gerekir ki savaşta belli noktalarda mevcut 8-10 tavuk fabrikasını mı vurmak kolaydır, yoksa kırsaldaki hemen her evin arkasındaki tavuk fabrikalarını mı?

Bu örnek diğer ürünlere de uyarlanabilecek bir komplo teorisidir.

İşte bu nedenlerle, acilen ve hızla “Kırsala Dönüş” sağlanmalıdır.

Sonuçta kırsala dönüş yapmanın ciddi bir faydası ve önemi vardır:

1-Küçük homojen işletmeler (tarım, hayvancılık) ile kaliteyi yakalamak

2-Tüketici değil üretici topluluklar oluşturmak

3-Toplum içinde kaybolan değil, kendini bulan, keşfedilen beyinler, yetenekler, beceriler ve zihinler kazanmak

4-Büyük salgınlardan (pandemi gibi) korunma ve tedavinin daha kolay olması

5-Depresyonun azalması, sosyal desteğin küçük topluluklarda daha kolay olması, yalnızlık duygusunun azalması

6-Kültürel yok oluşun önlenmesi

7-Kırsal savunma sistemlerinin önemi

8-Terörist örgütlerin kırsal alanları kullanması, işgali ve buraları terörün yerleştiği alanlar olarak kullanmasının önüne geçilmesi

Kırsal kesim sosyal haklar, alt yapı, eğitim açısından desteklenmeli, gerekli kanuni düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.