Bir Yaprak Dökümünde

Mart 2021 - Yıl 110 - Sayı 403



“Varsayımlar, yalnızca atanın avlanacağı ağlardır.”

Novalis

Bir dost meclisinde oturuyoruz. Gelenler gidenler sıklaşıyor. Bu arada içeriye hiç tanımadığım biri giriyor. Selamlaşıyoruz. Biraz sonra o da sohbete karışıyor. Sonra anlıyorum ki gelen bir cami imamı. Biraz yokladığımda, lisan-ı Arabi ile ilişkisi, kıraatten ileri gitmeyen biri olduğunu görüyorum.

Dost meclisinde olanlar, her yerde olduğu üzere burada da konudan konuya geçiyor ve nihayet iş gelip dinî meselelere dayanıyor. Her konuda fikri olanlara mahsus o hava, burada da sohbete hâkim rengini veriyor. Çaresiz dinliyorum. Bu arada orada bulunanlardan biri, hazır hocayı da bulmuşken işi doğrudan diyanet eleştirisine getiriyor.

Hoca’nın bütün olup bitenlere direnecek mecali yok. Oturduğum yerden, onu pekâlâ görebiliyorum; ama benim asıl amacım, ortalama bir din görevlisinin hâletiruhiyesini anlamak olduğu için, o yönde bir girizgâh bulmaya çalışıyorum. Nihayet sohbetin bir yerinde, o girizgâh da açılıyor. Hoca başlıyor anlatmaya:

- Benim görev yaptığım bir cami vardı. Caminin yanında da küçük, eski bir ev ile boş bir arsa. Zaman zaman camide cemaatle namaz esnasında bazı sesler duyar; fakat bunları, dışarılardan gelebilecek herhangi bir sese yorardık. Bu şekilde epey zaman geçti. Nihayet bir gün anlaşıldı ki, o eski evden hazine aramak amacıyla caminin altına bir tünel oyulmuş. O sesler de oradan geliyormuş.

Hoca bunları anlattıktan sonra işin renginin, araya giren müfettişler vs. ile iyiden iyiye değiştiğini ve kendisini oradan başka bir camiye aldıklarını anlattı durdu. Fakat benim ilgimi çeken şey başkaydı. Benim merakım, söz nereye bağlanacak; iş nereye varacak noktasındaydı. Nihayet iş oraya da geldi. Hoca, sonra sözü kendilerini denetleyen diyanet görevlilerine getirdi:

- Sonradan duyduk ki, buraya gelen müfettişlerden biri, vakıf malından falanca hocaya şu kadar para aktarmış. Hayret ettik. Hayretimizi mucip olan şey şu idi ki, hem parayı veren hem de alanın aklının, vakıf malının hayretmeyeceğine ermemesi idi.

Hoca tam olarak bunu söylüyordu. Anlamakta zorlandığı konu da bu idi.

Hoca hem anlatıyor hem de “Tuhaf, gerçekten de tuhaf; buna nasıl da akılları ermez!” diye başını sallıyor; hayretini gösteriyordu. Nihayet o parayla evlenen çiftler boşanmış, yuva yıkılmış. Hoca, bunu da çeyiz parasına karışan vakıf malına bağlıyor ve bu kadarcık basit bir gerçeğe aklı ermeyen adamların tavrına şaşırıyordu. Nihayet Hoca, bize de ibretlik bir kıssa anlatarak meseleyi bir hâl yoluna koydu.

Hikâye şuydu:

- Bir gün Sultan Süleyman [Hz. Süleyman’ı kastediyor] kuşları denetlerken birden sorar: “Hüdhüd’ü neden göremiyorum. Yoksa yine kayıplara mı karıştı? Ya karşıma geçerli ve ikna edici bir mazeretle çıkar ya da onu şiddetli bir şekilde cezalandırır, daha olmazsa kafasını kopartırım!”. Derken Hüdhüd, gecikmeyle de olsa gelir.

Hoca’nın buraya kadar anlattıkları Kitap’a uygun da (Neml/20-22), arkadan gelenler Kitap’ta geçmeyen ayrıntılarla dolu. Hoca devam ediyor:

- Hüdhüd baktı ki affa nail olamayacak, Sultan Süleyman’a şöyle dedi: “Ya beni affedersin ve mesele kapanır ya da senden habersiz yemeğine vakıf malı karıştırır, işlerini berbat ederim.” Hüdhüd, koskoca Süleyman’ı açıkça tehdit ediyor. Tehdit de yemeğine gizlice vakıf malı karıştırmak. Bu nokta, Sultan Süleyman’ın da ötesine geçemeyeceği bir sınır noktası. Çünkü söz konusu olan vakıf malı ve bilmeyerek de olsa kim zerresine dokunursa yanar. Neticede Hüdhüd affa nail olur.

İnanç bu, gelenek bu! Kamu malına dokunan yanar!

Hoca, ilgilendiğimi görünce biri de Yunus’tan olmak üzere birkaç da kelamıkibar söyleyerek aramızdan ayrıldı. Bu olay, beni her nedense inanılmaz biçimde etkiledi.

Vakıf malı! Kısaca, “kamu malı” demek lazım buna! Kamu malına dokunmanın ateşe dokunmak gibi olduğuna inanan bir medeniyetin çocukları, ne oldu da bu imanı kaybettiler? Ben bunları düşünüyorum.

Tam da burada, üstümüzde, benliğimiz ve kişiliğimizden ayrı bir bilgi hâlinde duran bu “iman”, rafa kaldırılmış ve sırasını bekleyen eski bir eşya gibi hayatımızın köşesine attığımız bir aksesuara dönüşmüş gibi geliyor bana. Ürperiyorum.

Bir iman ki, amele dönüşmemiş, eylem hâline gelmemiş ve buna da iman densin. Olacak iş midir bu? İman derken, elini ateşe attığında nasıl yakıyorsa, vakıf malı da aynı şekilde yakar kesinliğinde bir hüküm hâline gelmişse imandır. Aksi hâlde buna başka bir şey denir.

Nevzat Ağabey’in (Kösoğlu) “iman-amel birlikteliği” şeklinde formüle ettiği bu mesele, aslında bir zihniyet meselesinden başka bir şey değildir. Yukarıdaki örnekte, bir taşra imamının anlattığı o hadisenin taraflarından biri de cilt cilt kitaplar yazacak kadar biri. Adam kitap yazacak kadar bilgili, bilgili olmasına da imanı yarım.

Bütün seçenekleri açık, o bildik şark kurnazı tipler de öyledir. Yarım imana sahip mütereddit adamlar. Bunun nedeni, bilme/anlama/kavrama ile imanın ayrı ayrı dizgelere ayrıldığı bölünmüş bir kişilik, bir tür kendiliğin yarılma hâlidir ki, sormayın gitsin. Yara derin, tabip bitap. Ne demişti şair:

“Gün ola, devran döne, umut yetişe

Dağlarının, dağlarının ardında”

Biz de öyle diyoruz. Gün ola, harman ola; devran döne, umut yetişe.

İşte, kısa günün kârı, kıssadan hisse bizim de payımıza bunlar düştü. Bunlar düştü, ama koskoca Gazali bile İhyâ-u Ulûmi’d-dîn isimli kitabının tevekkül bahsinde bu konulara girmiş; bilmem kaç yıl evvel, aynı dertten mustarip insanların gönlüne su serpmeye çalışmamış mıydı? Çalışmıştı elbette. Çalışmıştı ama o da demek ki derde deva olamamış.

Bu inanç bahsi, şeylere hükmünü geçiren asıl saikin ne olduğuna ilişkin bir meseledir ki, bu bahiste çok çok ileri gidenler meseleyi şu şekilde bağlayıp işi Allah’a havale etmişlerdir. Demişlerdir ki, bir şeyi belirleyen şeylerin sayısı o kadar çoktur ki, bunların hepsini sadece Tanrı bilir. Amenna!

Bunu diyemeyen agnostikler de “Bilinen ve deneyimlenebilen her şey sayılı, sayılı olduğu için de kusurludur.” demişlerdir. Bu yolu açanların başında, “Aydınlanma”nın kurucu filozofu Kant[1] gelir. Fakat ondan da öncesi vardır. O da bir zamanlar İyonya sahillerindeki İzmir Değirmendere’de yaşamış büyük filozof Ksenofanes’tir. Şöyle demiştir hazret:

“Açmadılar başından tanrılar her şeyi ölümsüzlere

Ama onlar zamanla bulacaklar arayarak daha iyiyi

Ulaşamadı hiç kimse, tanrılar ve sözünü ettiğim

Tüm şeyler hakkında kesin gerçeğe, ulaşamaz da,

Açıklasa da biri kusursuz gerçeği,

Kendisi bilemeyecektir bunu;

Her şeyin sanılardan dokunmuş olduğunu”

Ne oldu şimdi, diyenleriniz olabilir. Söz nereye bağlandı? Söz şuraya bağlandı:

Kendi bilişsel gerçekliğimizi mahzıhakikat telakki edip ona tapınmak yerine, onun dışındaki bilinmeyenler dünyasını da hesaba alır ve onların tümüne birden hiçbir ölümlünün müdahale edemeyeceği sonsuz sebepler dünyasını düşünürsek eğer; ne bize görünen sebeplere bakınıp karamsarlığa kapılır ne de elimizdeki sonuçları kendi irademize bağlayarak böbürlenebiliriz.

Ve bu noktaya geldiğimizde yine anlarız ki, her sebebi bir başka sebebe bağlayan sebeplerin sahibini hatırdan çıkarmadan her dem yeni bir işe koyulur; bitevi araştırmaya devam ederiz.

“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine yönel. Ve Rabb’ine yönel, ona yalvar.” (İnşirah/5-8).

Demek ki neymiş? Bir iş bitince iş bitmiyor, devam ediyormuş. Zaten yol tükenmez. Düşünce dahi bir deneyim, bir yoldur ve kendi miktarıyla sınırlıdır; o dahi tükenmez, artıkça artar. İman hepsinin çatısı, Tanrı armağanıdır.

“Vaizin söyledikleri” şimdilik bu kadar.


         

[1] Bu feylesof bırakın agnostik veya başka bir şey olmayı, serapa iman, serapa ahlaktır. Saf aklı pratik akıldan ayırırken de her şeyi ahlâka, ahlâkı da Tanrı’ya dayandırır. Bu konuda geniş malumat için, hazretin Türkiye Felsefe Kurumu tarafından Türkçeye kazandırılan Pratik Aklın Eleştirisi kitabına bakılabilir.