Onlar da İnsan (mıy)dı? Serkan AKIN*

Şubat 2021 - Yıl 110 - Sayı 402



        Cengiz Dağcı, eserlerinde gerçek bir mekân olarak kullandığı Kırım'ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde, 1919’da dünyaya gelir; köyünde başladığı eğitim hayatına Akmescit’te devam eder. Acılarla dolu hayatının çocukluk evresinde Sovyet Rus emperyalizminin sebep olduğu zulüm, baskı, açlık ve kıtlıkla tanışır.

        Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıf öğrencisi iken İkinci Dünya Savaşı patlar, o da kendini Sovyet Rusya askeri olarak cephede bulur. 1941'de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşer, Almanların oluşturduğu Türkistan lejyonlarında Ruslara karşı mücadele eder. Almanların Kırım Tatarlarına yönelik niyetlerinin hâlis olmadığını anlamasıyla Polonyalı milliyetçilere katılıp yeniden Almanlara karşı savaşır.

        Dağcı ve kendisi gibi zor bir hayatı yaşayan Polonyalı Regina, Avusturya’da bir kampta hayatlarını birleştirir; bir yıl sonra 1946’da İngiltere’ye yerleşirler. 1998 yılında Regina, 22 Eylül 2011 tarihinde de Dağcı vefat eder. 26 Eylül’de Londra’da cenaze namazı kılınan Kırım’ın ebedî ve edebî sesi Cengiz Dağcı, doğduğu Kızıltaş köyünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin girişimleriyle 2 Ekim 2011 tarihinde defnedilmiştir. Böylece ruhen daima Kırım’da yaşayan Dağcı’nın bedeni de Kırım’a dönmüştür.

        Dağcı’nın Korkunç Yıllar adıyla bilinen “Sadık Turan’ın Hatıraları” isimli ilk romanı, Varlık’ta Yaşar Nabi Nayır’ın incelemesi ile 1956’da yayımlanır. Dağcı, 1956’dan 2001’e dek roman, hikâye, mektup, hatıra ve günlük türlerinde toplam 25 eser kaleme alır.

        Onlar da İnsandı romanı; Dağcı’nın çocukluğunun geçtiği Yalta'ya bağlı Kızıltaş köyü insanlarının iki Rus’un köye yerleşmesiyle bozulan düzenlerini, köy topraklarının kolhoz ile devletleştirilmesi sürecini ve Kızıltaş köylülerinin topraklarının ellerinden alınmasına karşı verdiği karşı mücadeleyi işlemektedir. Eserdeki olayların merkezinde Bekir ve ailesi ile Rus İvan ve babası vardır.

        İnsan… Kâinatta bir tane dahi benzeri bulunmadığı hâlde göstereni bir sözlük maddesine sıkıştırılan bir kelime… Gösterileni hayatın içerisinde her biri bambaşka mizaçlarda, biri diğerine denk olmayan milyarlarca farklı ruh ve beden… İnsan…

        Kimi, kutsal anlatılarda Âdemoğullarına örnek gösterilen; kimi ise aynı kutsal anlatılarda lanetlenen… Yurdu için verdiği olağanüstü mücadelelerle bir destana kahraman olan yahut aynı destanda yurduna ihanet edecek, yurdunun düşmanlarıyla işbirliği yapabilecek kadar alçalabilen… Ancak sözlükte aynı maddede yer alan, insan.

        İnsan, yaratılış gayesinden o kadar uzaklaşmıştır ki sözcüğün mecaz anlamı olumlu özelliklere sahip olanları, gerçek anlamı ise biyolojik boyutu karşılar hâle gelmiştir.

        Onlar da İnsandı romanı şefkat-zulüm, sevgi-nefret, mutluluk-keder gibi karşıt duygulara sahip insan manzaraları sunmaktadır. Bu insan manzaraları, esasında kişilerin kendilerinin değil, milletlerinin yansımasıdır. Bir millet iyi olarak gösterilmek isteniyorsa o milletten olan karakter romanda iyi özelliklere, “insani” duygulara sahiptir. Milletler arası düşmanlıklar, bu düşmanlıkların haklı/haksız sebepleri ve ön kabuller insana bakışın, roman karakterlerinin temel özelliklerini belirlemektedir. Roman kişileri verilmek istenen millet özelliklerinden hiçbir zaman bağımsız değildir. Karakterler bu sebeple ya siyah ya beyazdır, bir ara ton bulmak mümkün değildir.

        Milletlerin topyekûn karalanması yahut sahiplenilmesi; belki de sözlüklerin -verdiği tek anlamlı karşılıklarla- bizi tek tipleştirmeye yönlendirmesi sebebiyledir. Kırım Tatar Türklerinin bugün dahi içinde bulundukları üzücü durumun müsebbibinin Ruslar olması, yazara bu anlamda bir haklılık payı verebilmektedir.

        Rusya ile 1768-1774 yılları arasında yaptığı savaşlardan mağlubiyetle çıkan Osmanlı Devleti, üç yıl Rus işgali altında kalan Kırım’ın bağımsızlığını kötünün iyisi olarak değerlendirip 1774’te Küçük Kaynarca Antlaşması’na imza atmak zorunda kalır. Bu sözde bağımsızlık uzun sürmez ve Kırım, Nisan 1783’te halkı katledilerek II. Katerina tarafından Rusya topraklarına katılır. Kırım’ın yeniden Osmanlı toprağı olması için mücadele verilse de Osmanlı, 1792’deki Yaş Antlaşması ile bu iddiasından vazgeçer.

        Kırım Tatar Türklerinin bir kısmı, 1770 yılında başlayıp eserde geçen olayların yaşandığı Stalin dönemine (sonrasında daha da acı bir şekilde bugüne) dek topraklarının ellerinden alınması, yapay kıtlık, Hristiyanlaştırma, Ruslaştırma, salgın, zorla askere alma vb. sebeplerle acılar ve sıkıntılarla mücadele eder, bir kısmı bu ağır ve dayanılması güç baskılara boyun eğip vatanını terk etmek zorunda kalır. 1944 yılının Mayıs ayında ise Kırım Tatar Türkleri soykırım niyetiyle yurtlarından topyekûn sürgün edilir.

        2-19 Aralık 1927'de Moskova'da yapılan 15. Komünist Parti Kongresi, tarım arazilerinin kolektifleştirilmesi kararı ile tarihe geçer. Kolektifleştirme süreci Ekim 1929’da başlar. 10 Mart 1930 tarihli bir rapora göre tüm Sovyet ülkesinde çiftliklerin %58’i kolektifleştirilmiştir. Aynı tarihlerde Stalin “Zafer Sarhoşluğu” isimli makalesinde kolektifleştirmenin ahmakça olduğunu kabul eder. Buna rağmen kolektifleştirmenin daha sert tedbirlerle devam ettirilmesi kararı alınır. 1933 yılı sonuna gelindiğinde çiftliklerin %75’i kolektifleştirilmiştir.

        Bu arada, izlenen yanlış politikalar sebebiyle 1932 yılında tüm Sovyetlerde suni bir kıtlık baş gösterir, milletlerin hayatlarında derin izler bırakan açlık günleri, edebiyatın da konuları arasında önemli bir yer teşkil eder.

        Onlar da İnsandı romanında anlatılan olayların tarihine dair kesin bir kayıt düşülmemekle birlikte romanın temasının Sovyetlerin kolektifleştirme politikası olduğu düşünüldüğünde, anlatılanları 1930-33 arasında bir yerde konumlandırmak mümkündür. Dağcı’nın Yansılar I’deki “1930’ların olayları ruhumda derin izler bıraktı, körpe yaşımda tanığı olduğum ilk tragedyaydı bu.” sözleri de bu tarihi doğrular niteliktedir.

        Bir lokma ekmeğe muhtaç hâldeki İvan ve Karl Marx’a benzerliğinden dolayı Kala Mala olarak anılacak olan babası; Kırım’ın kendi hâlinde mutlu mesut yaşayan Kızıltaş köyü insanlarının hayatına girer. 25 yaşındaki genç İvan, Kırım Tatar köyü Kızıltaş’a yalnızca babasıyla değil 1770 yılından beri yaşanan acılarla ve bu acıları yaşatanlarla gelir. Kırım Tatarları için İvan’ın kişisel özelliklerinin bir önemi yoktur. O her şeyden önce bir Rus’tur. Hatta İvan’dan en büyük darbeyi yiyecek olan Bekir ve kızı haricindeki tüm köylülere göre “İvan ve babası insan değil Rus”tur.

        Türk köyünde bir Rus, Müslüman köyünde bir Hristiyan… Birlikte yaşama tecrübeleri olmayan iki farklı millî ve dinî gelenek… Ayrı yerleşim yerlerinde yaşarken birbirlerine karşı olumsuz duygular beslemeyen, besleseler bile bu durumu bir çatışma sebebi hâline getirmeyen insanlar… Ermenilerle ve Rumlarla komşu köylerde yaşama şeklinde normal karşılanabilen bu durum, söz konusu Ruslar olduğunda Kızıltaş köylülerine oldukça yabancıdır.

        Evrensel bir durum olarak köyler, şehirler gibi karışık bir kimliğe sahip değildir. Şehirler her ne kadar kendi içinde ayrışsa da her türlü kültürün, kültürsüzlüğün yer bulabildiği yerleşimlerdir. Şehirler yeni yerleşmeleri garipsemez, normal karşılar. Oysa köylerde yeni yerleşmeler, başlı başına bir sorundur. Bu durum dinî, millî farklılıkların da ötesinde yerel bir kültürel anlayışa dayanır.

        Köylüler birbirlerinin yedi göbeklerini bilmekte, tanışlık yüzyıllar öncesinden başlamaktadır. Köye yeni bir yerleşme ancak akrabalık kurulmasıyla söz konusudur. Müslüman-Türk bile olsa köyle bağı olmayan kişilere köyden toprak verilmez. Yabancının, köyün düzenini bozacağı, geçmişin tecrübeleri neticesinde köylünün zihnine yerleşmiştir. Her köylü, kendi köylüleriyle tanıştır ancak köyün dışındakilere tamamen kapalıdır.

        İvan ve babasının Kızıltaş’a geldiği günün sabahında Bekir, Rum boğası gibi bir boğaya sahip olmak ümidiyle ineği Macik’i Rum köyüne, Rum boğası ile çiftleştirmeye götürmüştür. Bekir, doğacak buzağı sayesinde cebini dolduracağı günlerin hayallerini kursa da Tatar boğalarından yüz çevirmesinden dolayı köylünün eleştirilerine muhatap olmaktadır. Bu da yetmezmiş gibi İvan ile babasını yardımcı olarak yanına alır ve onlara ahırında yer verir. Köyden olmayanların köye gelmesiyle köyün yüzlerce yıllık düzeni bozulur, köylünün huzuru kaçar.

        Kızıltaş köyünün Kırım Tatarları, kendi içlerinde geleneksel bir hayat tarzıyla yaşamaktadır. Bu düzeni bozan ise Kırım Tatar Türklerinin yabancı, Türk fikir dünyasından doğmayan bir ideoloji, hayat tarzıdır. Bu yabancı fikir sisteminin babasının Kala Mala olarak eserde yer alması Kırım Türklerinin başına gelecek olan felaketin sorumlusunu gösterme maksadı iledir.

        Aynı simgeselliği Macik’in çalınmasında da görmemiz mümkündür. Ruslar, yavrulamak üzere olan Macik’i çalıp etlerini alırlar, kemiklerini ise Rum köpeklerine verirler. Bir süredir ortalıkta gözükmeyen İvan, tam da bu dakikalarda Bekir’in evine domuz getirir. Sovyet askerlerinin Kırım Tatar Türklerini köylerinden çıkartıp Rusları yerleştirmesinin arifesindeki bu inek-domuz imgeleri yaklaşan felaketin habercisidir. Macik katledilir, köye domuz gelir; Kırım Tatar Türkleri evlerinden ve topraklarından edilecek, yerlerine Ruslar yerleşecektir.

        Bereketli Kırım’da felaketler, komünizmin fikir babası olan Karl Marx’a benzeyen bir Rus’un gelişiyle başlayacaktır. Cennet Kırım’ın güzelliğini yok edecek olan “şeytan” da komünizmden başkası değildir.

        Domuz ve inek… Biri Hristiyanlıkla diğeri ise kurban edilmesi dolayısıyla İslam’la özdeşleşmiş iki hayvan... Toprağına bağlı bir köylü olmasının yanında ineği Macik’e umudunu bağlayan bir Müslüman Tatar ile; domuzları görünce kendi kimliğini hatırlayan, bulduğu ilk fırsatta domuzu Müslüman Tatar köyüne getiren bir Rus…

        İvan ve babası, Kızıltaş köylüleri için domuzdan farksızdır. Büyükler, İvan’ın yıllar sonra köye getirdiği domuzu tüfekle vururken domuzun yavruları ise çocuklar tarafından derede boğulmuştur. Her ne kadar köylüler, domuzun köyde bir dakika bile geçirmesine müsaade etmemişse de köyü basan Sovyet askerlerine aynı direnişi gösteremez, Rusları köylerinden kovamazlar.

        Millî kimlik insanın damarlarında dolaşmakta; yeri ve zamanı geldiğinde mutlaka ortaya çıkmaktadır. İvan her ne kadar aç, sefil, millî kimliğini yansıtmayan, bu kimliği öne çıkartmayan bir kişi gibi romana girse de katıksız bir Rus’tur. Yaşanacak olaylar bunu canlı bir şekilde gözler önüne serecektir.

        Kızıltaş köyü Tatarları, İvan’ın Rus ve Hristiyan kimliği dolayısıyla köylerine ait olmadığını iddia ederken İvan “Cahil Tatar, sanki burası Rusya değil.” sözleriyle Kırım’ı Rus ülkesinin bir parçası olarak gördüğünü göstermektedir. Kendisi bir Rus’tur ve burası Rusya sınırları içerisinde olduğu için yüzlerce yıllık geleneği yok sayarak burada yaşamayı kendine bir hak olarak görmektedir. Şimdilik içinde tuttuğu bu düşünceyi Tatarlar’ın yüzüne vuracağı günü sabırla beklemektedir. Bulduğu ilk fırsatta Tatarlar’ın mallarına el uzatacak, namuslarına göz dikecek ve dahi onları katledecektir.

        Yine İvan, Kırım’ın bereketli topraklarına yerleşmek için Yalta Limanı’na getirilen Poltova, Don ve Sibirya’nın sefil, yağmacı Ruslarını ve bunların yanındaki domuzları gördükçe özünü hatırlamakta, bir çocuk gibi mutlu olmaktadır.

        Romanın muhtelif yerlerinde tekrarlandığı üzere Kızıltaş köylülerine göre “Ruslar dinsizdir, alçaktır, güvenilmezdir, pistir, cehennemden gelmiştir”. O kadar ki “Ruslar insan değildir, Rus’tur”. Tatarların Ruslara dair beslediği bu kötü duyguların tarihî bir arka planı vardır. İvan’a ve temsilcisi olduğu Ruslara yöneltilen kötü sözleri, bu tarihî tecrübeler çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.

        Ruslar zaman ve zemin fark etmeksizin Korkunç İvan’dan beri Tatar kanı dökmeyi, onların topraklarına el koymayı kendilerine mübah görmektedir.[i] Çarlık döneminde Çariçe II. Katerina’nın komutanı Potemkin ve Sovyet döneminde Stalin bu konuda emsallerinden çok daha acımasız davranmıştır.

        İvan’ı istemeyen Tatarların düşünce yapısı ile Rusların temsilcisi olan İvan’ın düşünce yapısı aynı değildir. Bundan sonra da aynı kötülükleri gerçekleştirmesi muhtemel olan Rusların, Tatarlara iyi gözle bakmaması doğal ve millî bir reflekstir.

        Tatarların Ruslara bakışı kendini koruma odaklı iken Rusların Tatarlara bakışı ırkçıdır. Tatarlar, Ruslara besledikleri kötü düşünceyi eyleme geçirmediği hâlde İvan’a göre Tatarlar cahildir, kötüdür ve her türlü insanlık dışı muameleye layıktır. Yine İvan’ın kışkırttığı Komutan Yegorof, Tatarlara karşı yumuşak muameleyi yasaklamakta, bu konuda tereddüt gösteren Ermeni doktora şiddet uygulamaktadır.

        Tatarlar; Ruslardan ve Rumlardan alışveriş yapmamaktadır. Türkçe konuşan Kırım Musevisi Kırımçak Levi, “çıfıt” denilerek ötekileştirilse de Kırım Tatarları, Levi’nin dükkânından alışveriş yapmayı doğal karşılamaktadır. Kırım köylerinde kurulacak olan kolhozlara yerleşmek için gelen istilacı Rusların yaptığı ilk şey ise Levi’nin dükkânını yağmalamak ve onu darp etmek olur. İvan da izlediği bu rezil manzaradan oldukça keyif almaktadır. Bu kurgu ile Dağcı’nın din farklılığının Türklerin arasında bir ayrışma sebebi olmaması gerektiği fikrine ulaştığını söylemek mümkündür.

        Aile ve aile içi bağlılık göreceli bir kavramdır. Bu kavramlara farklı kültürlerde farklı anlamlar yüklenmektedir. Hatta aynı kültür çevresi içerisinde bu kavramın farklı yorumları söz konusudur. Buna rağmen aile bireyleri arasında menfaate dayanmayan, sevgi, saygı temelli bir birliktelik şuuru tüm kültürler için asgari bir müşterektir. Bebekliğinden beri anne şefkati, baba sevgisi görerek sağlıklı bir aile ortamında büyüyen bir bireyin toplumun genel kurallarına uymada, insani diyebileceğimiz olumlu davranışlara sahip olmada düzensiz, çarpık aile ilişkilerine muhatap olan bir bireyden daha ileri bir noktada olduğu düşünülmektedir. İvan ve babasının gerek birbirleriyle ve gerekse Kızıltaş köylüleriyle ilişkilerinde aile kavramına farklı pencerelerden bakmaları dolayısıyla büyük sorunlar bulunmaktadır.

        Roman boyunca İvan’ın annesine dair herhangi bir bilgi verilmemektedir. Annesi ölmüş müdür, yaşamakta mıdır, çocuğunu terk mi etmiştir? Babası İvan’ı annesinden kaçırmış yahut İvan, babası ile birlikte annesini kaderine mi terk etmiştir? Pek çok ihtimalden hangisinin doğru olabileceğini tahmin etmek güç olsa da İvan ya anne şefkatinden mahrum kalmıştır ya da babasının annesine karşı kötü davranışlarını içselleştirmiştir. Bu durum, onun kadınlara olan yaklaşımında kendini göstermektedir.

        Daha önce Anüta isminde bir kız arkadaşı olan İvan’ın; kadını kulu, kölesi gibi kullanmasına, istediğinde sövüp istediğinde dövmesine birlikte yaşadıkları babasının ses çıkarmaması geçmişlerinde kötü bir aile macerası bulunduğuna delildir. İvan, kadının hamile kalmasıyla ondan soğumaya başlar, çocuğu doğduğunda ise babasıyla birlikte evden ayrılıp kadını çocuğuyla birlikte kaderine terk eder.

        Ayşe’ye tecavüze yeltenen İvan’ın onu Anüta’ya benzetmesi, ona beslediği sevgiden yahut Ayşe ile bir aile kurma isteğinden değil cinsel arzularını tatmin ihtiyacından dolayıdır. Anüta ile sevgi, saygı ve şefkatten uzak bir birliktelik yaşayan İvan; Ayşe’nin ruhu, düşünceleri ile değil sadece bedeniyle ilgilenmektedir. Kadını, erkeğin değersiz bir eğlence aracı olarak gördüğü için bugün onu elinden kaçırsa da bir başka gün mutlaka kendisine sahip olacağını hayal edip mest olmaktadır.

        Sovyet yönetimi yol yapımı için her aileden zorla birer at, araba ve erkek alır, başlarına da köydeki tek Rus olduğu için İvan’ı koyar. İvan artık bir yöneticidir; elinde güç ve yetki vardır. Hem de antidemokratik, despot Sovyet devletinin denetimsiz, sınırsız, hukuk tanımaz, adaletsiz gücü... Haklının hakkını arayacağı bir kapının olmadığı, zalimin zulmünün mazlum tarafından sineye çekildiği bu ortamda İvan, aradığı fırsatı bulur ve kendisine hiçbir fiilî kötü muamele uygulamadıkları hâlde ilk günden beri kin beslediği Kızıltaş köylülerine zulmetmeye başlar.

        İvan; güya az taş taşıdığı için Seydali’nin küçük oğlu Sabri’yi kırbaçlar, Sabri’yle de yetinmeyip Sabri’nin atına vahşice şiddet uygular. Kendi yediği dayağı belki de sineye çekecek olan Sabri, günahsız atına vurulmasına dayanamaz, İvan’a karşılık verir. Ortada İvan’ı ata şiddet uygulatacak kadar çıldırtacak bir olay yoktur. İnsanla duygusal bir bağ kurmayan İvan’ın hayvana değer vermemesi doğaldır. Kırım Tatarlarında ise diğer Türklerdeki gibi at; ailenin bir üyesidir, kıymetlidir.

        Sabri kavgada epey darbe alsa da İvan, başına yediği darbe ile yarı ölü bir şekilde yere yığılıp kalır. Sabri’ye yaptıklarını öğrenip İvan’ı öldürmek üzere giden Bekir, yine insanlığına yenilir ve İvan’ı evine getirip yaralarını iyileştirir. Bekir, İvan’a bir baba şefkati gösterirken Kala Mala’nın tavırlarına bakıp onun İvan’ın gerçek babası olduğuna inanmak güçtür.

        İvan, Sabri ile kavga ettiği o sabah; babasının çizmelerini almış, çizmeleri satıp ona rakı getireceğini vadetmiştir. Kala Mala, ölümden dönen oğlu kendine gelir gelmez çizmelerin, rakının hesabını sorup hakaretler yağdırmaya başlar. Oğlunun hâline ne acır ne de üzülür. Yedeğindeki rakıyı çıkarıp kendi başına içer, kendisi gibi alkolik olan oğluna bir damla koklatmaz. Kala Mala’nın, evladına karşı duyarsızlığı, romanda anlatılmayan bir sebebe dayanıyor olmalıdır. Aynı şekilde İvan da babasının bu hissizliği karşısında tepkisizdir. Babasının kendisine karşı olan tutumunu yadırgamaz, sorgulamaz.

        İvan’ın bir hayvana ve insana değer vermemesi bugüne dek kendisine hiç kimsenin değer vermemesi ile ilişkili olmalıdır. Değersiz, beceriksiz, işe yaramaz biri olduğunu kabullenen İvan, kendisine verilen yöneticilik göreviyle ilk defa kendisini değerli hissetmektedir. Babasına acımaması kendini ondan daha değerli görmesindendir. İvan’ın zihnî altyapısına yerleşmiş olan fikir; değerlinin değersizleri yok sayması, ezmesidir. Dün, kız arkadaşı Anüta’ya yaptıkları, Ayşe’nin namusuna göz dikmesi, kendisine yapılan kötü muameleye ses çıkartmaması hep bundandır.

        Aile gerçeğinden uzak bir hayat yaşayan İvan’ın duygusuzluğu, çıkarcılığı sınırları zorlamaktadır. İvan ile babasının duygu küntlüğü karşılıklıdır. Ebeveyn-evlat ilişkisinden uzak bir tutum ve tavır içerisindeki İvan ve babasının bu hâlde olmasının sebeplerini romanda açık bir şekilde görememekteyiz. Bu sebep her ne ise baba ile oğulu, menfaatleri gereği birlikte yaşayan iki yabancı hâline getirir.

        Babasının depremde yıkılan duvarın altında kalarak can verdiği haberini alan İvan, bu esnada meşin çizmelerinin çamurunu temizlemektedir. İvan, yan odada cansız bir şekilde yatan babasının ölüsü ile bir bağ kuramamıştır. O esnada İvan için meşin çizmeleri babasından daha değerlidir. O an İvan artık bir insan değil duygularından arınmış, tüm değerlerini yitirmiş, yaşayan bir et yığını olduğunu gösterir. Bu ölüme ne üzülür ne de sevinir. İç dünyasında üzüldüğü ancak bunu dışa vurmadığı yönünde en ufak bir belirti yoktur.

        Babasının ölümünden kişisel çıkar elde etmeyi arzulayacak kadar alçalabilen bir “insan”ın Remzi ile Ayşe’nin kurduğu yuvaya saygı göstermesini beklemek mümkün değildir. İvan; duygularını belli etmediği için ona dair ancak çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Ayşe’ye yeniden saldırmaması pişmanlığından değil fırsat bulamamasındandır. Remzi’yi uçuruma yuvarlaması Remzi’nin Ayşe’nin kocası olması sebebiyledir. Sabri’ye saldırmasının gerçek nedeni de Sabri’nin Remzi’nin kardeşi olmasıdır. Yine hazırladığı ölüm listesinde ihtiyar Seydali’nin en başlarda yer almasının sebebi, Remzi’nin babası olmasından başka bir şey değildir.

        Remzi’yi uçuruma yuvarlayan, Sabri’yi gözünü kırpmadan kurşunlayıp öldüren, liste hazırlayıp Kızıltaş köyünde yaşayan Tatarları öldüren/öldürten İvan, bir vahşidir. Tüm bunları yapmasının sebebi, sebepsiz öç alma duygusudur. Ne Remzi’yi ne de Remzi’nin kardeşi Sabri’yi öldürmesinden kişisel bir menfaat elde etmez, sadece öldürmek için öldürür. Diğer pek çok vakıada olduğu gibi burada da tüm duygu belirtilerinden sıyrılır. İnsanları öldürmekten haz duyduğuna dair bir işaret görülmemektedir. Kendisine verilen emri yerine getirerek daha üst bir makam elde etmiş de değildir. Kızıltaş köylülerinin ölüm emrini vermesi için Yegerof’u kışkırtan da zaten İvan’dır.

        İvan, Kırım’a gelene kadar babasıyla kendine bir yurt edinemez, gezgin bir hayat sürer. Kırım’ın bereketli toprakları, temiz havası onda buraya yerleşme arzusunu yeşertir. Çalışmadan, hazıra konarak yaşamaya alışmış olan tembel İvan; bu köyde hatta evde yaşayacağını babasına ilk günden beri söylemektedir. Bu evde kurulu bir düzen vardır ve emek harcamasına gerek kalmayacaktır.

        Sovyet sistemi kendine hizmet edeni onurlandırmak ve teşvik etmek için madalya, belge ve taltif sistemini işlek bir şekilde kullanır. Sistem; kendisine fayda sağlayan, düzeni bozmayan memuru taltif ederken vatandaşını da parti üyesi yaparak yönetim mekanizmalarına dahil eder yahut madalya, belge vererek toplum arasında saygınlık kazanmasını sağlar. Ödüllendirme yöntemi o kadar sık kullanılır ki zamanla madalya bolluğu yaşanır, madalya almak sıradanlaşır. Öyle ki Sovyet sistemi çöktükten sonra Artvin’de, Trabzon’da kurulan Rus pazarlarında bu madalyalar 1 TL’ye satılacak kadar değersizleşir. Bugün de internet satış sitelerinde bu madalyalara çok cüzi ücretlerle sahip olmak mümkündür.

        İvan da Sovyet yönetimindeki bir vatandaş olarak hizmetinin karşılığını bir şekilde alacaktır. Ya o yıllarda hâlâ manevi değeri olan bir madalya ile ya bir rütbe ile ya da göz koyduğu evin gerçek sahiplerinden alınıp kendisine verilmesi ile.

        İvan’ın elde etmek istediği menfaat; kendisine iş, aş, yatacak yer verilen bu evdir. Ancak bunun için bu kadar insanın ölmesine gerek yoktur. Çünkü Sovyet yönetimi, Tatar köylerine Rusları yerleştirme planını zaten devreye sokmuştur. Tatarlar evlerinden çıkartılacak, Ruslar getirilip boşaltılan evlere yerleştirilecektir. Bekir, tarlasına devrilen Kuşkaya’nın kaya parçaları altında kalıp hayatını kaybettiğinden beri Ayşe ve annesi evlerini terk etmiştir, dünürleri Seydali’de kalmaktadırlar. İnsan canını sorgusuz bir şekilde almayı kendine hak gören komünizm, bir evi sadık hizmetkârı İvan’a vermeye muktedirdir.

        Parasız günlerinde karnını doyuranlara bolluk günlerinde yardımcı olmayan, sığındığı evin namusuna göz diken, kadını cinsel bir eğlence aracı olarak gören, kendini değersiz hissettiği anlarda her türlü hakareti sinesine çekip eline güç geçtiğinde insanların canını alacak hakkı kendisinde bulan, sebepsiz cinayetler işleyen, babası ile ilişkilerinde dahi kendi menfaatini düşünen, ayağındaki çizmesini babasının hayatından daha çok önemseyen bir karakter olarak karşımıza çıkan İvan; romanın yazarı Cengiz Dağcı tarafından tipik bir Rus olarak okuyucuya sunulmaktadır.

        Dağcı’nın kendi muhitinden ve hayatından izler taşıyan romanında iyi özelliklere sahip herhangi bir Rus’un yer almaması, yazarın Kırım’da yaşadığı yıllarda böyle bir örnekle karşılaşmamasındandır. Doğduğu Kızıltaş’ta ve öğrenimine devam ettiği Akmescit’te onu Ruslara yakınlaştıracak bir “insan” yoktur. Ömrü boyunca çocukluk yıllarındaki trajediyi unutamadığını söyleyen Dağcı’yı bu trajediden uzaklaştıracak şahıslar ve olaylar görülmez. Aksine Rusların müsebbibi olduğu; acıları derinleştirecek, Kırım Türklerini topyekûn vatanlarından uzaklaştıracak, onlara soykırımı reva görecek hadiseler, onun Ruslara karşı olan düşüncelerinin daha da katılaşmasına yol açar.

        Roman yeni Çora Batırlar, Âlim Aydamaklar bekleyen Kırım Tatar Türklerinin ümidini yitirmediğini göstererek biter, yazar için bir hiç olan İvan’ın akıbetine dair ise bilgi verilmez.

        Ayşe, oğlu Âlim’i büyüdüğünde milletinin intikamını alması duasıyla Çilingir’in oğlu Selim’e emanet ederek onu katliamdan kaçırmasını ister. Selim, dilinde Âlim Aydamak türküsü olduğu hâlde küçük Âlim’le köyü terk eder. Böylece Dağcı, 1958 yılında yazdığı romanında Kırım Tatar Türklerinin bağımsızlık beklentilerini “Âlim” ile canlı tutar, Kırım Türklerinin soyunun kırılamayacağına olan inancını da haykırmış olur.

        1966 yılına geldiğimizde Onlar da İnsandı’nın devamı olarak düşünülen O Topraklar Bizimdi romanında hayat bulan Selim’in bu beklentiyi karşılamaktan çok uzak bir noktada olduğunu görürüz. Rus ülkesini savunmak için kendi insanının acılarını göremeyecek derecede gözleri kör olan Selim, bir uzvunu verdiği İkinci Dünya Savaşı esnasında şahit olduğu gerçeklerle titrer ve kendine döner. Âlim’i de alıp özünü yaşamak üzere köyüne döner. Âlim bu romanda ana karakter olarak karşımıza çıkmaz. Annesinin, milletinin kendisinden beklediği batırlığı göstermek için henüz yaş olarak da hazır değildir.

        Dağcı, Âlim’e dair umutlarını diğer eserlerinde de yaşatır. Ancak, bugüne dek Kırım’ın bağımsızlığını görmek ne Âlim’e ne de bize nasip oldu. Bununla birlikte Dağcı; acılara, sürgünlere muhatap olan Kırım Tatar Türkünün gerçek kahraman olduğu fikrine ulaşır. Dağcı’ya göre her Kırım Tatar Türkü bir Âlim Aydamak’tır, Çorabatır’dır.

        Dağcı, Yansılar I’de (1985-86) Kırım’dan insan manzaraları aktardıktan sonra bu konudaki düşüncesini veciz ifadelerle kaleme alır: “Onlar yok gayrı Yalta’da, ben de. Yalta’nın çok uzağında ihtiyarladık. Onlar da ben de bir daha göremeyeceğiz belki Yalta’mızı. Onlar benden çok daha değerli bir ömür yaşadılar; çoğu genç yaşta gözlerini hayata yumdularsa da benden çok daha kadirli bir ömür yaşadılar. Hayatta kalanlar Kırım’ın haritasını çizdiler yeniden akıllara; Kırım’ın aşkını götürdüler Asya bozkırına. Sürgün trenlerinde ölenlerin yerini doldurmak için iki misli, üç misli, dört misli çocuk doğurdular. Varlıklarını sürdürebilmek için Çorabatırların, Âlim Aydamakların verdiği savaşlardan çok daha çetin, çetin olduğu kadar da onurlu ödevler üstlendiler.”

        Dağcı’nın ömrü, milletinin intikamının alındığını görmeye vefa etmez. Gönülden inandığı bağımsız Kırım mücadelesini belki de gözüyle görmeden yazmak istemedi. Bağımsızlığın hiçbir ayrıntısının eksik kalmasını istememiş olması muhtemeldir.

        Cengiz Dağcı’nın bizce virgülle biten eserinin tamamlanması, yarım kalmış bir romanın devam ettirilmesinden daha derin manalar taşımaktadır. Bu roman Kırımlı kedaylarca manzum ve yazarlarca mensur olarak tamamlanmalıdır. Çünkü onlar da insandır ve onların nesillerinin insanlığın onuru adına verdiği mücadeleler mutlu bir sonu hak etmektedir. Yalnız Kırım Tatarlarının değil tüm insanlığın insanca yaşama dair umutlarının canlı kalması için de bu roman tamamlanmalıdır.


         

[i] Kireççi, M., Tezcan, S. (2015). Kırım'ın Kısa Tarihi, Ankara: Ahmet Yesevi Üniversitesi Yayınları.