EFENDİZADE MEHMET ŞERİF BİLGEHAN’IN BAŞBAKAN ŞÜKRÜ SARAÇOĞLU’NA MEKTUBU

Ocak 2021 - Yıl 110 - Sayı 401



        Azerbaycanlı eğitimci, memleketinde ve hayatının sonuna kadar yaşadığı Türkiye’de de fazla tanınmayan Efendizade Mehmet Şerif Bilgehan hakkında, Türk Yurdu’nda çıkan yazımızda bilgi vermiştik.[1] Bu sebeple biyografi bilgilerine temas etmeden, yazımızın konusu gereği İsviçre’deki yüksek tahsili döneminde Lozan Türk Yurdu faaliyetlerine katılan arkadaşları arasında Şükrü Saraçoğlu, Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Kemal Tengirşenk, Hamza Osman Erkan, Numan Menemencioğlu gibi sonradan politikada sivrilen önemli devlet adamlarının bulunduklarına işaret edeceğiz.

        1908 yılında İstanbul’a tahsile gelen Bilgehan’ın soyunun Türkiye kolu, küçük kızı Nesteren Refioğlu’nun 12.6.2016 tarihinde İstanbul’da vefat etmesiyle sonlandı. İki kızından olan dördü kız bir erkek torunun ülke dışında yaşamaları, yabancılarla evlenerek kültürel bakımdan köklerinden kopmuş olmaları, Türkçü ve uzun yıllar uzak kaldığı memleketine bağlı Bilgehan için bir talihsizliktir olmuştur. Ailenin Azerbaycan kolu hakkında geniş bir inceleme yapamadık. Yakın akrabalarından yaşayanlar muhakkak olacaktır.

        Satı Bey’in öğrencisi olarak eğitimde yeni gelişmelerle ilgilenmiş, meslek hayatının ikinci yılında Rehber-i Tedris adlı bir risale neşretmiştir. Eserin konusu, ilk okuma yazma ve öğretimi hususunda yeni teklifler üzerinedir. Okuma yazma öğretiminde getirdiği yeni teklifle hocası Satı Bey’in birkaç adım önüne geçmiştir. 2005-2006 öğretim yılının başına kadar okuma yazma öğretiminde başvurulan “havada parmakla yazma”, “sırada parmakla yazma” gibi davranışlar M. Şerif’in o dönemde yazma öğretimine kattığı ve kolayca kullanılabilir tekniklerdir. 1918’de Azerbaycan’da yeni yönetim döneminde memleketine giderek eğitim hizmetlerine yardımcı olmuştur. İhtiyaç duyulan eğitim malzemelerini Türkiye’den temin etmiş, öğretmen açığının kapatılması için bazı aydınları memleketine götürmüştür. 28 Nisan 1920’de, Azerbaycan komünist egemenliği altına girdiğinde Bakû’de bulunduğu için uygulamalara tanık olmuştur. Bilgehan hakkındaki uzun yazımızda onun bütün yazdıklarına ulaştığımızı belirtmiştik.[2] 1921’de İstanbul’da neşrettiği “Azerbaycan ve İnkılabı” isimli risalede Müsavat Partisi ağırlıklı Azerbaycan ve Ankara Hükûmeti hakkında bazı eleştirilerde bulunmuştur. Azerbaycanlı araştırmacı Prof. Dr. Nesib Nesibli, Bilgehan’ın küçük risalesini 1920 yılındaki mağlubiyetin sebeplerini araştırmaya yönelik analitik bir eser olarak değerlendirmiştir.[3] Efendizade’nin, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa başta olmak üzere Türkiyeli İttihatçıların yanlışları ve ihanetleri hakkında eserinde inandırıcı gerçekler ortaya koyduğu görüşündedir. Araştırmamız yayımlandıktan sonra onun bazı matbu olmayan yazılarının İstanbul Taksim Atatürk Kitaplığı, Osman Nuri Ergin evrakı arasında bulunduğunu öğrendik. Bunlardan “Sabık Azerbaycan Hükûmet Erkanının Hariçteki Hayatları ve Azerbaycan’ın Son Zamanlarındaki İçtimai Hayatı” başlıklı not defteri hakkında bir inceleme neşredildi.[4] Not defterinde, Azerbaycan’da bağımsızlık döneminde yaklaşık iki yıla yakın iş başında bulunan hükûmetleri, devlet kurma safhasında birçok hata yapmak, mükemmel ordu kuramamak, etkili istihbarat kurumu idaresi yaratılamadığı için Rusların tahribatını önleyememek, memlekete katiyen milliyet hissi yerleştirmeyip Azerbaycan ahalisini millet-i hakimiyye çizgisine taşıyamamak ve bilhassa Ruslara önemli görevler vermekle suçlamıştır.

        Cumhuriyet Dönemi’ndeki meslek hayatında sakin ve kenarda bir hayat sürmesinin Azerbaycan’la alakalı risalesinden kaynaklandığını sanıyorduk.[5] Gerçi 1940’lı yıllarda bazı Türkçü dergilerde Türkçülük fikriyatı ile alakalı makaleleri çıkmıştı. Osman Nuri Ergin, evrakı arasında bulunan 071078 numaralı “Mehmet Şerif Beyin Şükrü Saraçoğlu’na Mektubu” başlıklı, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na[6] gönderdiği 9.8.1942 tarihli mektup, onun münevver vasfını, medeni cesaretini, Türkçülüğünü ve şahsı için bir talebi olmadan öğrencilik döneminden tanıdığı devletin tepesinde bulunan bir yöneticiye eleştirel fikirlerini ulaştırması bakımından önemlidir.

        Bilgehan, not defterinde Tek Parti Dönemi İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras’ın M. E. Resulzade’yi sevmediklerini ve engellediklerini, Aras’ın daima Bolşeviklerin adamı bulunmuş olduğundan onlar tarafından dermeyan edilen her türlü teklifi daima kabule mütemayil olduğunu belirtiyor.[7] Bilgehan, hariçte keskin kliklere bölünmüş Azerbaycan siyasi muhaceret hareketinde tarafsız kalmış olmasına rağmen, gelişmelerden haberdar olmuş ve notlarında oldukça doğru değerlendirmeler yapmıştır. Hakkında doğru tespitler yaptığı Aras’tan sonra bu görevi üstlenen Saraçoğlu, savaş döneminde güç şartlarda çalışmıştır. Türkiye ve Sovyetler arasındaki süresi biten karşılıklı yardımlaşma anlaşmasının esaslarını görüşmek üzere 24.9.1939’da gittiği Moskova’da 16.10.1939 tarihine kadar kalmış, Molotov ile görmüş, Stalin tarafından kabul edilmiş, uzun süre oyalanıp bekletildiği sırada komünist uygulamanın bilinmeyen yönlerini görmüş ve kırık duygularla geriye dönmüştü. Onun Sovyetler hakkındaki olumsuz düşünceleri biliniyordu. Moskova’da müzakere kisvesiyle örtülü bekletilme sürecinde, Sovyetler ve Almanya, Türk Boğazları’nın geleceği hakkında görüşmeler yaptıklarından Saraçoğlu’nun muhakkak bilgisi olmuştur.

        II. Dünya Savaşı sırasında Türk dış politikasını bizzat Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu, önce Dışişleri Genel Sekreterliğini yürüten daha sonra milletvekili ve Hariciye Vekili yapılan Numan Menemencioğlu yönetmişlerdir. İstiklal Savaşı sonrasında, Osmanlı borçlarını ödemeye başlayan, dünya ekonomik krizinden sonra temel ihtiyaç maddelerini üretmek üzere yatırım yapmak mecburiyetinde kaldığı için ordusunun teknik ve silah donanımını yenileyemeyen Türkiye, savaşan tarafların şiddetli baskıları, toprak vaatlerine rağmen tarafsız kalmayı başarmıştı. Saraçoğlu, Başbakan olduktan sonra 5.8.1942’de Meclis’te, hükûmet programını sunuş konuşmasında, “Türkçüyüz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız.” ifadesiyle şimdiye kadar hiçbir başbakandan işitilmeyen açık ve net sözler söylemişti. Bu ifade, toplumdaki Türkçülük fikriyatının taraflarını rahatlatmıştı. 1944 yılı baharında Nihal Atsız’ın, savaşın gidişatının Sovyetler’in bulunduğu tarafça kazanılacağının net olarak belli olduğu bir süreçte, Orhun dergisinde ona hitaben neşrettiği açık mektuplarda, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in teşkilatında komünist fikirli olanları himaye ederek yerleşme ve güçlenmelerine zemin hazırladığını açıklaması da bu rahatlamaya dayanıyordu. Devam eden savaşın nihayetinde Sovyetler ve müttefiklerinin kazanacağı anlaşıldığından İnönü’nün denge siyasetinin gereği Türkçüler, mesnetsiz suçlamalarla hapsedilerek yargılanıp sindirilmeye çalışılmıştı. Milliyetçi aydın ve siyasetçilerin bulunduğu daha geniş bir listenin tutuklanması hususunda hazırlık yapılmakla birlikte şartlar gereği sayı dar tutulmuş, himayesiz ve çoğunluğunu gençlerin teşkil ettiği 23 kişi hapsedilmişti. Bu operasyon, Saraçoğlu’na rağmen İnönü’nün inisiyatifiyle gerçekleştirilmiştir. O, belki tutuklamaların dar tutulması hususunda etkili olmuş olabilir. Bu hususlarda çok fazla açıklık bulunmuyor.

        1941’de Almanya, Sovyet ordularını birçok cephede ağır mağlubiyete uğratmış; büyük toprak parçaları ve çok sayıda esir almıştı. 1942 başında kamuoyunda savaşı Almanya’nın kazanacağı yönünde bir kanaat oluşmuştu. Saraçoğlu’nun nutkunun millî çizgideki aydınlar gibi Bilgehan’da da esir Türk illerinin kurtulacağı ümidini doğurduğu tahmin edilebilir. Bu duygular içinde eski arkadaşını hem tebrikini hem de bazı eleştiri ve tekliflerini içeren bir mektup kaleme almıştır. Bilgehan’ın gayri matbu ve üzerinde düzeltmeler bulunan mektubu temize çekilerek gönderilmiş olmalıdır. Mektubun Başbakan Saraçoğlu tarafından nasıl bir muameleye tabi tutulduğunu bilmiyoruz. Üzerinde bir işlem yapılmasa bile Başbakanlık evrak kaydına girdiği için arşive intikal ettirilmesi usul gereğidir. T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığının Cumhuriyet Arşivi bölümünde Bilgehan ile ilgili bir kayda rastlanmadığına göre Saraçoğlu’nun, mektubu muhafaza veya imha etmiş olması akla geliyor. Ergin, Bakû’de öğretmenlik yapan ve Bilgehan ile tanışan Muallim Cevdet hakkında 1937’de “Muallim Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi” adlı mükemmel bir eser neşretmiştir. Bilgehan, Muallim Cevdet’le, görev yaptığı okulun müdür yardımcısı ve amcasının oğlu Abdurrahman Tevfik vasıtasıyla tanışmıştır. Ergin, eseri hazırlarken onu tanıyanların bu arada Bilgehan’ın da görüşlerini almıştır.[8] Bilgehan’ın bazı evrakının Ergin’in belgeleri arasında çıkması, vefatından sonra ailesinin metrukatını ona vermiş olduklarına işaret ediyor. Bu vesileyle Ergin ile yakın dostluk ilişkisine ailesinin de vakıf olduğu ortaya çıkıyor.

        Mektubun başlığından ve ifadelerinden onun dünyadaki politik gelişmeleri iyi bilen, yorumlayan, duygusallığın ötesinde realist ve samimi bir Türkçü olduğunu söylemek mümkündür. Başbakan’a soyadını başa alarak “Saraçoğlu Şükrü Bey” diye hitap etmesi, Türkçülerin o ve sonraki dönemde bir süre uyguladıkları bir gelenektir. Türk kültüründen kaynaklanın bu uygulamanın ilmî dayanaklarını ilk başlarda Anadolucu çizgiyi takip eden büyük sosyolog Prof. Dr. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu göstermiş ve bizzat kendisi de buna uymuştur.

        Bilgehan, II. Meşrutiyet Hareketi’nden itibaren içinde yaşadığı Türk toplumunda meydana gelen siyasi ve sosyal gelişmeleri yakından takip etmiştir. Balkan Savaşı’nın arkasından I. Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı’ndan dolayı ülke nüfusunda ortaya çıkan açığı kapatmak üzere Cumhuriyet’in ilk yıllarında hariçten gelecek göç dalgalarına kolaylık gösterilmesine, demografik yapıyı bozacağı için sıcak bakmadığı görülüyor. Devam eden savaşta Sovyetler, Almanya karşısında oldukça gerilemiş ve ufukta da başarılı olacaklarına dair bir işaret görülmediği için Bilgehan, onun çöktüğünü düşünüp millettaşlarının karşı karşıya kaldığı Ruslaştırma tehlikesinden kurtulduklarını memnuniyet duygusu içinde kaydetmiştir. İran’da ve Kafkasya Azerbaycan’ında meskûn Oğuz Türklerine devletin alaka göstermesi, bağımsızlıklarını kazanmaları için gayret gösterilmesi temennisindeki derinlik ve isimlendirme, ümit ederim günümüze ışık tutacak ve dönemin münevverinin Türk birliği idealine yaklaşımını hatırlamamıza vesile olacaktır.

        Mektubu okur ve değerlendirirken bazı hususları göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bilgehan, 1920’den sonra memleketine gidememiş; sağlığında görüştüğümüz küçük kızından akrabalarının ziyarete geldiklerini de duymadık. Memleketinden, akrabalarından sağlıklı haber alabildiğini söylemek de mümkün değildir. Demirperde henüz çekilmemekle birlikte onun bazı değerlendirmeleri rivayetlere ve tahminlere dayanmaktadır. 1944 Mayıs ayında Kırım Türklerinin sürgüne gönderildikleri ve tarihî Türk yurdunda Türk olarak kimsenin kalmadığı, ancak 1946’da ortaya çıkmıştır. Türk kamuoyu, Avrupa’da kamplarda kalan eski asker ve bazı sivillerin Türkiye’ye gelmelerinden sonra yaşananların dehşetini tafsilatlı olarak öğrenebilmiştir.

        Başvekil Muhterem Saraçoğlu Şükrü Beyefendi’ye Takdim

        Sayın Bay ve Aziz Arkadaşım,

        Cenevre’de tahsilde iken tanışmış eski bir tahsil arkadaşınız olarak bu defa başvekilliğe intihabınızdan dolayı, sizi samimi olarak tebrik eder ve intihabınızın memleket ve millet için hayırlı olmasını can u dilden niyaz eylerim.

        Bu vazifeyi ifa ettikten sonra zatı sâmîlerine[9] arz edecek başka maruzatım da vardır: Zira beyannamenizin Türkçülüğe ait kısmı beni pek ziyade alakadar etmiştir. Bu beyanatınızda “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâ-akal[10] o kadar da bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” diyorsunuz.

        Bendeniz hem kan ve hem de kültürce halis bir Türk olduğum için sizin bu beyanatınız beni memnun etti ve hem de müteessir etmiştir sebebini arz edeyim: 1908 Meşrutiyeti’nden sonra bu memlekette bir Türkçülük cereyanı başlamıştı ve siz de biliyorsunuz ki bu cereyanın kimseye zararı da yoktu. Bunun gayesi yalnız Türklere milliyet duygusu ve fikrini vermekten ibaretti. Bununla beraber 1918 mütarekesiyle bu cereyan durmuş ve hatta gayri Türklerin birçok istihfaf ve hakaretlerine maruz kalmıştı. İstiklâl Muharebesi sırasında “Anadoluluk[11] Hareketi” başlamış ve bu sakîm[12] hareket ileri giderek Mustafa Kemal Paşa’ya bile taarruzda bulunmuştu. Muzafferiyetten sonra her cihetçe memlekete hâkim olan Gazi hazretleri sakîm cereyanın istikametini değiştirmiş ve fakat onu eski Osmanlılık demek olan “Türkiyecilik” şekline ifrağ[13] ederek Türkiye’de yaşayan herkesi Türk yapmıştı. Bu şekil Makedonya’dan gelmiş ve gelmekte olan bütün gayri Türkleri de bu suretle Türk yaparken Rusya’da kalmış olan kanları Türk olanları bu camiadan çıkarmışlardı ve bugün hâlâ mekteplerimizde okunan ve Atatürk tarafından yazdırılan Yurt Bilgisi kitaplarında Türkiye’deki Yorgi, Agop ve Mişon Efendiler bile Türk addedilip Kırım, Kafkasya ve Türkistan’da kalmış olan Ahmet, Mehmet ve Hasan Efendiler Müslüman cemaatine mensup Rus olarak gösterilmekte ve bu gibilerden evvelce Türkiye’ye gelmiş olanlar dahi daima şüpheli addedilip tahkim edilmektedirler.[14] Hâlbuki bu zavallıları husumet göstermeden de Türkiye’deki herkesi Türk ve müsavi addetmek pek âlâ mümkün olabilirdi. On sekiz milyon halkı Türk addetmek ne kadar şayan-ı memnuniyet ise Rusya’da kalmış yirmi beş milyon halis Türk’ü Rus addetmekte ileride Türk tarihinin tenkit edeceği bir hareket olsa gerektir. Bugünkü hudutlarımızın yanı başında Kafkasya ve İran’da tahaşşüd[15] etmiş olan laakal altı milyonluk halis Oğuz Türklerini de şimdi sizin kurtaracağınızı, “çoğalan ve çoğaltan” Türkçülüğünüzden ümid etmek isterken beyanatlarınızın diğer bir yerinde “Hudutların haricinde hiçbir sergüzeşt arkasında koşmayan ve koşmayacak olan Türkiye” sözü beni biraz me’yûs[16] etmektedir. Esir kan kardaşlarıyla alakadar olmakta mı acaba sergüzeşt addedilecektir. Öyle ise Alman ve İtalyan ittihatlarını temin eden insanlarda bile sergüzeştçi mi olmuşlardır. Doğrusu hariçteki Türkleri düşünmeyi şahsen sizden beklerdim. Siz eğer benim Cenevre’de tanımış olduğum milliyetçi, Türkçü ve vatanperver Şükrü Bey iseniz mutlaka bunu düşünmelisiniz. Arkadaşlarıma ben her vakit sizi gösterip de Şükrü Bey gibi Türkçü hükûmette bulundukça Türkler ihmal edilmez diyorum. Şimdi acaba sukut-u hayale mi uğrayacağım. Bazı fırsatlar vardır ki asırlarda bir kere milletlere nasip olur ve o fırsat da kaçırıldıktan sonra bir daha ele geçmez. Millî her bir işin resmen hükûmetçe yapılamayacağını da biliyorum. Fakat komşularımız Bulgar ve Ruslarda vaktiyle olduğu gibi bu iş de bizde de bir komite tarafından da mı yapılamaz diyor ve sizden işte bu hususta bir direktif ve bir hamle bekleriz. Bu fikrime iştirak edecek birçok kimseler şüphesiz mevcuttu. Böyle bir işin sizin zamanınızda ve müsaadenizle olması Türk tarihinde sizin için başvekil olmakta herhâlde daha az şerefli olmaz fikrindeyim. Komşu Rus hükûmeti, idaresinde bulunan Türklerin mühim bir kısmını Türkiye’nin âdeta gözü önünde imha ettikten sonra işittiğimize göre mütebakisini yirmi sene zarfında hayli Ruslaştırmıştır. Eğer bu menhûs[17] rejim daha otuz sene devam edecek olsaydı oralarda Türkçe konuşan bir tek insan bulunmayacaktır. Fakat Allah Türklere yardım ediyor. Rusluk çöküyor bari biz de bundan istifade edelim. Osmanlı İmparatorluğu’nun altı yüz senede Türk yapamadığı insanları sizin bir hamlede Türk yapabileceğiniz şüphelidir. Mütareke senelerinde Türkleri o kadar tahkir eden insanların çocukları şimdi bizim mekteplerde okuyup kültürümüzü alınca hemen vicdanca Türk olabildiklerine acaba siz inanabilir misiniz? Bunlar varsın yine de Türk olsunlar Türklükte çoğalsın fakat öte taraftaki kendileri Türk olanları da ihmal etmeyelim. Bilhassa onları bulundukları yerler (İran[18] ve Kafkasya Azerbaycanı), Anadolu’nun emniyeti için çok elzemdir.

        Beni afv ediniz sizi rahatsız ediyorum: Biliyorum ki sizin gibi bir insan eski bildiklerinden ve arkadaşlarından yalnız senâkâr[19] sözler değil biraz da hatıra hakikatleri getiren niyâzkâr[20], sözler işitmek ister. İşte beni de bunları size yazmak için teşçi[21] eden fikir sizde olduğunu bildiğim bu yüksek seciyeniz ol muştur. Vazifem hatıra getirmektir.

        Baki arzı tazimat ve meveddet[22] eylerim efendim hazretleri.

        İstanbul Taksim Sıraselviler Caddesi,152 Sıraselviler, Taksim Lisesi Muallimi, Kafkasya (Azerbaycanlı) Türklerinden Muallim Şerif Bilgehan 9.8.1942

         


        [1] Ö. Özcan, Azerbaycanlı Mehmet Şerif Bilgehan ve Namık Kemal, Türk Yurdu, S: 400, Aralık 2020, s. 40-46.

        [2] Ö. Özcan, Bir Vatandan Bir Vatana Rusya Müslümanlarından Türk İlim, Fikir ve Siyaset Hayatına Katkıda Bulunanlar, İstanbul 2018, s. 223-259.

        [3] N. Nesibli, Kuzey Azerbaycan İstiklalden İkinci İşgale 1918-1920, Ankara 2018, s. 20.

        [4] M. A. Erdoğru, “Azerbaycanlı Türkçü ve Eğitimci Efendizade Mehmet Şerif’in Not Defteri”, AÜ, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Atatürk Yolu dergisi, S: 67, Güz 2020, s. 143-193.

        [5] Cumhuriyet Dönemi eleştirilerinden ve Mehmet Emin Resulzade’yi itibarsızlaştırmak gayesiyle olmalı bu risalenin Osmanlıca aslı, Azerbaycan Türkçesine aktarılıp Sabir hakkındaki makalesi de ilave edilerek bir kitap hâlinde neşredilmiştir: Muhammed Şerif Efendizade, Azerbaycan ve İnkılabı Çekişmeleri ve Karşıdurmaları ile Xalk Cümhuriyyetinin Siyasi Metbexi, Bakı 2013, 144 s. Yeni neşirde, “Elimizde bu şahsın ne tevellüd ve vefat tarihi ne de faaliyet istikametleri hakkında dakik malumat olmadığı” ifade edilmiştir.

        [6] Şükrü Saraçoğlu (Ödemiş, 17.6.1887-İstanbul, 27.12.1953), 1923 yılında İzmir milletvekili olarak Meclis’e girmiş; Maliye, Adliye, Millî Eğitim, 1939-1942 arası Hariciye Bakanlığı yapmış, Dr. Refik Saydam’ın ani vefatı üzerine 9.7.1942’de getirildiği başbakanlığı 7.8.1946’ya kadar sürdürmüştür. 1948-1950 arasında TBMM Başkanlığı yapmış, 1950 seçimlerini kaybederek parlamento dışında kalmıştır.

        [7] Erdoğru, agm., s. 158.

        [8] O. Ergin, Muallim Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, İstanbul 1937, s. 595-596.

        [9] sâmî: Yüksek, yüce.

        [10] lâ-akal: En azından.

        [11] I. Meclis’te Mustafa Kemal’e muhalif olan milletvekilleri, onun ileride cumhurbaşkanlığına adaylığını önlemek gayesiyle aday olacak şahısların Anadolu doğumlu olmaları şartını getirmeye çalışmışlardı.

        [12] sakîm: Hasta, hastalıklı, yanlış.

        [13] ifrağ: Kalıba dökme, şekillendirme.

        [14] Cumhuriyet hükûmetlerinde Ziraat Vekilliği yapan Sabri Toprak’ın Meclis’e verdiği iki kanun teklifi genel kurula gelmeden ilgili komisyonlarda reddedilmiştir. Bunlar, kanuni mevzuatın açıklığı karşısında Türkçe konuşulması teklifi ile Türkiye’ye gelecek muhacirlerden Türkçe konuşmayanların cezalandırılmalarına dair olan tekliftir. Sabri Toprak, Türkiye’ye Yahudi muhaceretinin men edilmesi hususunda sekiz sene evvel bir kanun teklifi vermişti (Cumhuriyet, 11.1.1938, s.1).

        [15] tahaşşüd: Birikme, yığılma, toplanma.

        [16] me’yûs: ümitsiz, yeise düşmüş.

        [17] menhûs: Uğursuz.

        [18] Tahran’da 1949-1951 yılları arasında sefir olarak bulunan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, hatıratında Türk Kaçar Hanedanı’nı tasfiye ederek hükûmdar olan, ülkesindeki Türk unsurlara çok baskı yapan Rıza Pehlevi’den sitayişle bahsetmiştir. Karaosmanoğlu, diplomatlık öncesi gazeteci ve milletvekili iken Başbakan İsmet İnönü başkanlığında Rusya’ya giden kalabalık heyete dâhil iken Stalin’in bir ziyafet sırasında, “İran Azerbaycan’ını işgal etmeniz zamanı gelmiştir sanırım.” dediğini kaydetmiştir (Zoraki Diplomat, İstanbul 1984, s. 361, dp.1).

        [19] senâkâr: Öven, metheden.

        [20] niyâzkâr: Yalvaran, ihtiyacı olan.

        [21] teşçi: Gayrete getirme, getirilme.

        [22] meveddet: Sevme, sevgi.