Azerbaycan Türk Kimliğinin Şekillenmesinde Millî Felsefenin İdraki

Eylül 2020 - Yıl 109 - Sayı 397



Aralık 2018’de, Azərbaycan Türk Fəlsəfi və İctimai Fikir Tarixi (XIX-XX əsrlər). I hissə adlı yeni kitabımızın yayımlanmasından sonra karşılaştığımız bazı olaylar bizi şaşırtmadı; aksine izlediğim yolun doğruluğunu bir kez daha ispatladı. Millî yol olarak sözünü ettiğimiz konu, her bir makalemizde, kitabımızda, millî ve uluslararası konferanslarda Azerbaycan Türklerinin geçmişini, devlet olarak görkemli büyüklüğünü ortaya koymak; geniş millî tarihi, millî edebiyatı özellikle de millî felsefeyi (millî felsefe tarihini) ve bunun gibi millî manevi değerlerimizi ortaya çıkarmaktır. Başka bir ifadeyle millî yolumuz Batı’nın ve Rusya’nın izlemiş olduğu yöntemlerden mümkün olduğu kadar uzak durarak Azerbaycan millî anlayışını, Azerbaycan millî ilkelerini daha da iyileştirmek ve kendini yetersiz görme duygu ve anlayışından kurtulmaktır. Çünkü millî anlayışla hareket etmeyen bir toplum için bu yetersizlik duygusu devam eder ve devam ettikçe de Batı, Rusya, Çin, İslam dünyası ve başka dünyalarla bütünleşmek daha çok ön plana çıkar. Şüphesiz kimi zaman entegrasyonun yönü de devrin siyasi coğrafya şartları sebebiyle yer değiştirir. İşte böyle bir durumda daha dayanıklı olmak, geleceğe daha fazla umut beslemek için millî ilkelerden, millî anlayıştan ayrılmamak son derece önemlidir.

Büyük Azerbaycan’ımızın küçük bir bölümünde bağımsızlığımızı ilan ettikten sonra (1991) millî anlayışın şekillenmesinde önemli adımların atılması kaçınılmazdır. Millî anlayışın şekillenmesinde Azerbaycancılık ve Türkçülük fikirlerinin ifrat biçiminde karşı karşıya getirilmesi doğru değilse de ancak belli farklılıkların (millî dilin adının ve millî kimliğin ne şekilde adlandırılacağının, Azerbaycan ve İran anlayışlarının, tarihî şahsiyetleri ve düşünürleri sahiplenme veya inkâr etmenin, eski devir ve Orta Çağ’daki devletlere yaklaşımların “muhacir” ve “yerli” halklar meselesinin vs.) bulunması da normaldir. Çünkü sadece farklılıklar daha sağlam fikirlerin ortaya çıkması ve oluşması için gereklidir. Burada asıl konu, kimileri için bu farklılıklardan millî anlayışın biçimlenmesi kimileri için de biçimlenmemesi, daha açıkça ifade edersek rekabet seviyesine yükseltilmesinde istifade olunmasıdır. Bunun sebebi de Azerbaycancılık ve Türkçülük fikirleri arasındaki farklılıkları müspet yönde devam ettirenler için önemli olan “tarihî ve coğrafi Azerbaycan”ın ve milletinin bütün anlayışlarda birlik olunması üzere bahsedilen farklılıkları olumsuz yönde sürdürenlerin iki ve daha fazla Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Irak gerçeği vb. ortaya çıkmış meseleleri mevcuttur.

Burada sözü edilen, birinci sırada önemli olan Azerbaycan halkının tahminen bundan iki asır evvelki siyasi, iktisadi, medeni, felsefi, coğrafi sahalardaki birliğini, emsalsizliğini, bütünlüğünü yeniden ortaya koymaktır. Bu maksatla da ilk olarak şuurlarımıza yerleştirilmiş yabancı fikirlerden, yabancı yöntemlerden kurtularak daima birbirinin yansıması olan Azerbaycan ve Türklük mefkûrelerinden hareket etmeli, yani bu anlayışları ister harfi harfine isterse de felsefi anlamda yeniden birbiriyle tamamlamaya çalışmalıdır. Çünkü son asırlarda Azerbaycan ve Türklük sentezinin aleyhtarlarının şuurlarımıza yerleştirdiği asıl zararlı fikirlerden biri de temelde Azerbaycan kavramını İran dilli (Avrupa merkezli) dil grupları içinde izah etmek, aynı zamanda tarihî ve coğrafi Azerbaycan’da sayıca az olan etnik dilleri, etnik grupları da “muhacir” ve “barbar” Türklerin karşısına yerleştirmektir. Bu gayeyle ikinci sırada da Azerbaycan ve Türklük mefkûrelerini karşı karşıya getirmek için öncelikle, “Azerbaycan” kavramı Türk dillerinde değil Hint-Avrupa dillerinde izah edilmiş; üstelik Hint- Avrupa menşeli, aynı zamanda Kafkas dilleri konuşan halklar ve etnik gruplar bu bölgenin yerli veya daha eskiden gelmiş “yerli”, Türkler ise onlardan çok sonra gelmiş “vahşi”, “barbar” halklar olarak kaleme alınmışlardır ve bu şekilde gösterilmeye de devam edilmektedir. Burada en zararlı fikirlerden biri de güya bu yerli Kafkas dilli halkları veya daha eskiden “yerli” olan İran dili konuşurları (Hint-Avrupa), çok sonraları buraya gelen “barbar”, “vahşi” Türk halkları zorla Türkleştirmiştir. Başka bir ifadeyle Batı, Rusya tarihçileri iki asırdan fazla zamandır dünyaya Azerbaycan’a, Horasan’a, Anadolu’ya, Irak’a, Suriye’ye Orta Çağ’ın başlarından beri önce az, daha sonra kitleler hâlinde göç eden “ muhacir”, “barbar” Türklerin buraları zorla Türkleştirme siyaseti sürdürdüklerini, yani Kafkas dilli halkları ve İran dilli halkları zorla Türkleştirip Türk dilinde konuşmaya mecbur ettiklerini ispatlamaya çalışmaktadırlar.

Şüphesiz Batı ve Rus tarihçileri, fikir adamları ve onların tesirinde kalanlar tarafından Türk halklarının bu coğrafyalarda, zikredildiği gibi Azerbaycan’da “muhacir” oldukları görüşünün ileri sürülmesi, Türk olmayan diğer halkların ve etnik grupların da “barbar” Türklere karşı nefret duygusunu aşılamalarına hizmet etmiştir ve etmektedir. Özellikle “muhacir”, “barbar” Türk halklarının, onların hükümdarlarının kan içen, baş kesen, vahşi biçimde kaleme alınarak zorla Türkleştirme siyasetlerinden sıklıkla bahsedilmesi, Türk milletine karşı duyulan nefreti artırmıştır. Çünkü Batı, Rusya matbuatında âdeta Kafkas, İran (Hint Avrupa dilleri), Sami dilli halkları, Türk halklarına göre daha medeni sivil halklar ve etnik gruplar olarak takdim etmektedir. Bunun ardında da bu sözü edilen milletlerin onları “zorla” Türkleştirmiş “muhacir”, “barbar” Türklerden her bir fırsatta intikam alma çabaları bulunmaktadır.

Kısacası son iki asırda, en azından Batı ve Rusya da Türk olmayan halklar, korunarak Türklerin esaretinden kurtarılacaklarına gerçekten inandırabilmişlerdir. Herhâlde Batı ve Rusya’nın bu sahada sürdürdüğü siyasi oyunların neticesi olarak 1925 yılında Kacar Türk Devleti’nin yıkılarak yerine İrancı Pehlevilerin getirilmesi, aynı zamanda eski Safevi Türk Devleti’nin topraklarının bir kısmında da Gürcistan (Kafkas dilli) ve Ermenistan (Hint-Avrupa dilli) devletlerinin kurulması tesadüf değildir. Buna paralel olarak da 20. asrın öncesinde, Osmanlı Devleti’nin yerine Arap dilli Suriye, Irak, Mısır devletlerinin ortaya çıkması ve günümüzde de Kürdistan (Hint-Avrupa) projesinin ortaya atılması, öncelikle Türksüzleştirme siyasetiyle alakalıdır.

Eğer bizler Batı ve Rusya’nın ileri sürdüğü “muhacir” ve “barbar” Türklerin, “zoraki Türkleştirme” meselesinin asıl mahiyetini ortaya çıkaramazsak, aslında eski devirlerde bu coğrafyada “Türkleştirme” değil, aslında son iki, üç asırdan beri “Türksüzleştirme” sürecinin yaşandığını bütün çıplaklığı ile idrak etmezsek bu bölgenin problemlerinin hallolmayacağını, bu tartışma ateşinin azalmak yerine daha da artacağını tahmin etmekteyiz.

Kanaatimize göre son iki asırda bizi daha çok ilgilendiren, bölgede yani bir vakitler Gaznevi, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Avşar, Kacar Türk devletlerinin hâkim olduğu coğrafyada, önce dünyanın tanıdığı Ermenistan, Gürcistan, daha sonra ise tanımadığı sahte “Dağlık Karabağ”, “Azhabya”, “Cenubi Osetiya” gibi rejimlerin ortaya çıkması, üstelik diğer sahte devletçiklerin kurulması yönünde de hazırlıkların görülmesi yine Türksüzleştirme siyaseti ile alakalıdır. Bu Batı yöntemlerinin Sami halklar arasında, özellikle de Arap dillilerin yaşadığı coğrafyalarda önemli derecede Türksüzleştirme siyasetini memnuniyetle hayata geçirmeleri, sonrasında da günümüzde daha çok İran dillilerin kısmen de Kafkas dillilerin yaşadığı coğrafyalarda, Türksüzleştirme siyasetini sürdürmeleri demektir. Bu mesele de Batı devletleri ve Rusya Federasyonu’nun ilişkileri birçok durumda uyuşmasa da prensip itibarıyla Türksüzleştirme siyasetinde ortak noktadır. Çünkü onları fazlaca rahatsız eden asıl mesele Arap, İran, Kafkas, Rus dilli coğrafyalarda yaşayan Türk halklarının (Çünkü bu sözü edilen coğrafyalarda şimdiye kadar sürdürülmüş ve sürdürülmekte olan Türksüzleştirme nazarıdikkate alınmaksızın yine de onlara alternatif duran Türk dilli, Türk soylu halkların varlığı meselesi vardır.) yeniden toparlanarak dünyada süper güçlerden biri hâline dönüşmesidir.

Biz de Türk milletlerinin dünyada yeni bir güce dönüşmesi yolunda tarihî ve coğrafi Azerbaycan’ın ve Azerbaycan Türklerinin önünde çok ciddi bir ülkü durduğundan şüphe etmiyoruz. Bu ülkü de Sovyet Rusya’nın sömürgeciliğinden kurtulmuş Büyük Azerbaycan’ın küçük bir bölümünde yani Azerbaycan’ın kuzeyinde millî bağımsızlığını ilan etmiş Azerbaycan Türklerinin, onun tarihî ve devletçilik bakımından ayrılmaz bölümü olan Azerbaycan’ın güneyinde ve diğer topraklarında da bağımsızlığını ilan etmesinden ibarettir. Ancak Azerbaycan’ın kuzeyinde bağımsızlığımızı ilan etmek (Şu hâlde yanı başımızda dünyanın tanıdığı Hint-Avrupa menşeli Ermenistan bulunmasına rağmen, yalancı Dağlık Karabağ rejimi de hakikatte ortaya konulmuş, diğer bölümler içinse “temel taşları” atılmıştır.), Azerbaycan’ın güneyinde de yine Hint-Avrupa kökenli milletleri, özellikle de Kürtleri (Kürtlerin bir kısmı Türk kökenli olmasına rağmen) Türksüzleştirme siyasetinde kullanmaya çalışmaları sebebiyle çok değerli bir hâle gelmiştir.

Kısacası bu bölgede tarihî, hukuki varlığımızı ortaya koymak için iki önemli mefkûre bulunmaktadır: Azerbaycan ve Türklük. Son iki üç asırda Batı ve Rus fikir adamları tarafından “Gordion düğümü” gibi dolaştırılan ya da nefret objesine dönüştürülen Türklük de daha çok bu fikirlerdendir.

Azerbaycan ve Türklük sentezinden söz eden kitap ve makalelerimizle ilgili bazı meclisler ve ilmî konferanslarda olumlu yaklaşımlarla birlikte eleştiriler, kimi zaman da ifrata varan eleştiriler az olmamıştır. Eserlerimizde[1] “Azerbaycan Türk filozofu”, “Azerbaycan Türk ideolojisi”, “Azerbaycan Türk milleti”, “Azerbaycan Türk Devleti” “Azerbaycan Türk dili” vb. söz kalıplarında “Türk” kelimesinin kullanılmasını, “Azerbaycan dili”nin de bu biçimde “Türk dili” olması gerektiğiyle ilgili açıklamamızı kabul etmemiş, genellikle de kitabın Türklük ruhunda yazılmasına bu veya farklı biçimde itiraz etmişlerdir. Bu mesele, bahsi geçen kitap neşredildiğinde görüleceği üzere Yazardan başlığı ile verilen giriş bölümünde de belirtilmiştir.

Bugün Büyük Azerbaycan’ın sadece küçük bir bölümünde bağımsızlığımızı ilan ettik ki bu şimdilik millî hedefe ulaşma uğrundaki mücadelemizin ilk adımlarından biridir. Şüphesiz Azerbaycan’ın vaktiyle Çarlık Rusya ve Sovyet Rusya’nın işgali altında kalan, daha sonra çoğunlukla Kuzey Azerbaycan olarak adlandırılan bölümünün tamamen olmasa da büyük bir bölümünde bağımsız bir devletin ortaya çıkması, çok mühim bir hadisedir. Bütün bu durumlarda bağımsız devletimizi, Büyük Azerbaycan’ın ve Türk devletinin çok küçük bir parçasında kurduğumuz da bir hakikattir. Böylece Azerbaycan Türkleri, kendisine yakın diğer Oğuz ve Kıpçak boylarıyla birlikte en azından 19. asra kadar bu bölgede büyük devletlere ve geniş coğrafyalara sahip olmuştur. Fakat 18. asrın ikinci yarısında ortaya çıkan bölünmeler, yani Merkezî Azerbaycan Türk Devleti’nin yerini hanlıkların alması, üstelik Ağa Mehemmed Şah Kacar’ın yeni Türk devletini kurma amacıyla mücadelesinin 1797’de Şuşa’da düzenlenen suikast sonucunda yarım kalması ve Azerbaycan’ın önemli bir bölümünün Çarlık Rusya tarafından işgal edilmesi, bugünkü eksikliğimizin, yetersizliğimizin temelini oluşturur.

Bize göre bu eksiklik, yetersizlik duygusunun asıl mahiyeti, bir yandan Merkezî Azerbaycan Türk Devleti’nin zayıflaması diğer yandan onu temsil eden Kacarlar Türk Devleti’nin Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler ve başka Türk devletlerinden farklı olarak Avrupa’nın iki güçlü emperyalisti olan Büyük Britanya ve Çarlık Rusya (Sonraları belirli bir vakte kadar Fransa, Almanya ve başka Avrupa devletlerinin de Kacarlarla ilişkileri menfi durumdadır.) tarafından daima tehdit edilmesidir. Gerçekten de bu zayıflamanın ve tehditlerin sonucunda Kacar Türk Devleti hem Azerbaycan’ın bir bölümünün işgaliyle karşılaştı hem de İranlıcılık  ideolojisi ve oyununun kurbanı oldu. Büyük Azerbaycan’ın parçalanması ve İranlıcılık, üstelik İslam dininde de İran şiiliğine tabi olması, öncelikle Azerbaycan ve Türklük fikrine ciddi darbe vurmuştur. Böylece Türk kökenli Azerbaycan’la Türklük anlayışına karşı yeni bir haçlı seferi başlar. Bunun başında da Çarlık Rusya ve Büyük Britanya’nın yer aldığı hiç kimse için bir sır değildir. Sadece Çarlık Rusya, kendi meramını burada uygulamak için Büyük Britanya’dan başka bir yol seçmiştir. Onlar kadar bu bölgede etkin rol oynamak isteyen Fransa, Almanya ve diğer ülkeler de Azerbaycan ve Türklük meselelerinde aynı oyunları çok  farklı bir yolla hayata geçirmişler ve geçirmeye devam etmektedirler.

Kısacası en az iki asırdır Büyük Azerbaycan’ın bulunduğu bölgede “Azerbaycansızlaştırma” (en azından Türk olmayan Azerbaycan fikrini oluşturmak ve Azerbaycan coğrafyasını küçültmek anlamında) ve “Türksüzleştirme” siyaseti sürdürülüyor ve bunun en büyük zararını da Azerbaycan Türkleri çekmiştir ve bugüne kadar da pek bir şey değişmemiştir. Şu hâlde son iki asırda devleti elinden alınan, toprağı çeşitli biçimlerde parçalanan, ana dilinde okula devam edemeyen veya okula gitse de ana dilini mevcut kanunlar sebebiyle Türk dili değil Azerbaycan Türkçesi olarak öğrenen, millî kimliğini Türk olarak ifade etmesi yasaklanan veya herhangi biçimde ifade etmesinde problem yaşayan yalnızca Azerbaycan Türkleridir. Üstelik yüzyıllar boyunca hüküm sürdükleri topraklarda hükümdar iken köle yapılmaya çalışılan, kurduğu bütün devletlerde Türk olmayan halklara, etnik gruplara, azınlık milletlere her tür şart yaratıldığı hâlde bugün büyük devletlerin himayesine sığınarak kendisi bu sözü edilen milletlerin, etnik grupların, azınlık milletlerin temsilcisi olarak görülen, ayrılıkçıların hedefi hâline getirilmeye çalışılan da Azerbaycan ve Azerbaycan Türkleridir.

Azerbaycan Türklerinin kurdukları devletlerde (Medler, Massagetler, Hazarlar, Sâcoğulları, Azerbaycan Atabeyleri, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Afşarlar, Kacarlar vd.) hiç bir medeni, siyasi, ırki ayırımcılık yapmadıkları hâlde son asırlarda bunun en acı tecrübelerini yaşadıklarını da belirtmeliyiz. En ilginci de Azerbaycan Türkleri, günümüzde hakikaten birbirinin zıddı en az iki hayat yaşamaktadır. Bu durumda tarihî Med, Safevi, Afşar, Kacar devletlerinde, sözü edilen Azerbaycan’ın büyük bölümünde yasal olmayan bir hâkimiyet sürdüren sözde İran İslam rejimi, Türklerin, özellikle Güney Azerbaycan Türklerinin neredeyse bütün millî haklarına el koymuştur. İran’da Molla rejimi yalnızca kendi dilini, millî kimliğini inkâr eden Azerbaycan Türklerine yasal olmayan yollarla sahiplendikleri siyasi ve dinî yönetimlerde yer vermektedir. Ancak Türk dilini, Türk kimliğini ve Azerbaycan ideolojisini yaşatmak isteyenlere karşı çok amansızca hareket etmektedir. İranlı mollaların bu davranışları hiç bir şekilde kınanmıyor, çünkü onların bir çoğu bu durumu kendileri hazırlamışlardır. Bunun için de burada sürdürülen Azerbaycansızlaştırma ve Türksüzleştirme siyasetinde de İran molla rejimi kadar Batı devletleri de sorumludur. Fakat Büyük Azerbaycan’ın küçük bir bölümünde bağımsızlığını ilan etmiş Azerbaycan Devleti’nde ise Batı devletleri ve onun buradaki maşalarının da Azerbaycan Türklüğünün ön planda olmaması için ellerinden geleni yaptıkları da oldukça dikkat çekicidir. Bize göre Türk dilinin “Azerbaycan dili” olarak adlandırılması, Türk kimliğinin arka planda bırakılması, İran mollalarının Güney Azerbaycan Türklerine karşı sürdürdüğü menfur siyasete gerekli tepkinin gösterilmemesi ve diğer meselelerde Batı devletleri, ayrıca Rusya ve ABD’nin mühim rol oynaması ve bu rolü oynamaya devam etmesi, artık hiç kimse için bir sır değildir.

Bu bakımdan son yıllarda yayımlanan kitaplarımızın[2] ilmî sahada ayrıca AMEA Felsefe Enstitüsünde aynı anlayışla değerlendirilmemesini benzer bir durum olarak görüyorum. Çünkü bu kitaplarda Batı ve Rus ilkeleriyle neredeyse taban tabana zıt olan meseleler mevcuttur. Azerbaycan ilmî sahası da Batı ve Rusya ilkelerinin tesirinden tamamen kurtulamadığı için bir yandan millîlik ve kendine mahsusluktan söz edilse de diğer yandan menfi yönden tek tipli ve kalıplaşmış yabancı fikirlerden de ayrılamıyor. Üstelik Batı ve Rusya ilkelerinin etkilerinden ayrılmaya çalışanları veya çıkanları da çeşitli usullerle geri çekilmeye mecbur etmek istiyorlar.

Yabancı fikirlerin tesiri altında biçimlenen tek düşünce kalıbındakileri, bilerek ya da bilmeyerek müstemlekecilerden daha çok müstemlekeci olanların tesirine maruz kalmış bazı tarihçiler, filologlar ve siyaset bilimciler ve başkalarının savunmaları buradaki en hassas meseledir. Böyleleri için tek tipli, kalıplaşmış yabancı fikirler neredeyse dogmatik fikirler taşıyor ve bunların dışına çıkmak imkânsız görünüyor. Hatta bazen vaktiyle emperyalistliğe ilgileri için Çarlık Rusya’nın, Sovyet Rusya’nın ideologlarının uydurdukları tarihten, felsefeden, siyaset biliminden imtina ettikleri hâlde özellikle Türk soylu Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan ve diğer  Sovyet sonrası dönemine ait ülkelerin bazı tarihçi, dilci, felsefeci ve siyaset bilimcileri, bu sözü edilen uydurmaları günümüzde de savunmaya çalışıyorlar. Bu biçimde ortaya çıkanlar sadece “yukarı”dan (ister devlette mühim vazife alanlardan isterse akademik yüksek unvanlar taşıyanlardan) millî mefkûreyle ilgili bazı fikirler, değerlendirmeler belirtildiğinde veya makaleler yazıldığında hemen ona uygun biçimde şekillenmektedirler. Daha sonra da bu fikirlerin, makalelerin etrafında müzakereler sürdürülüyor; başka makaleler yazılıyor. Ancak millî mefkûreyle alakalı aynı iddialar “aşağı”dan dillendirildiğinde göz ardı ediliyor veya eleştiri bombardımanına tutuluyor. Üstelik Batı ve Rus ilkelerinden tamamıyla uzaklaşıp sadece millî fikirlerin oluşturulması yönünde çalışanlara karşı ilmî sahada olumsuz görüş oluşturulmaya ve gözden düşürülmeye gayret ediliyor. Hâlbuki millî fikirle alakalı iddia edilenler bu ve yabancı, diğer biçimde “yukarı”dan da dillendiriliyor veya kaleme alınıyor. Böyle olduğu zaman “yukarı”dan ileri sürülen millî fikirlerle alakalı fikirleri, çoğu zaman “aşağı”dan ileri sürülmüş fikirlerle uzaklaştırma ifadelerine, birçok durumda da kenarda bırakarak yol verme, özellikle Batı ve Rus ilkelerini devam ettirmek katiyyen doğru değildir. Artık “yukarı” çevrelerde de defalarca ifade edildiği gibi Azerbaycan, yalnızca millî modele, millî ideolojiye (fikre) dayanarak kendi işlerini sürdürmelidir.

Şüphesiz Azerbaycan’ın millî ideolojisi, millî modeli de ilk önce Azerbaycan ve Türklüğün birliği felsefesinden geçer. Azerbaycan ve Türklüğün birliği felsefesi ise azınlık milletlerle, etnik gruplarla ilişkilerde yüzyıllar boyu hüküm süren adalet, insanlık ve İslam felsefesinin devamıdır. Bütün bunlar da öncelikle millî felsefenin idrak edilmesiyle ilişkilidir. Çünkü millî felsefeyi anlamadan yani Türklüğümüzü ve Azerbaycanlılığımızı anlamadan Müslümanlığımızı ve insanlığımızı kelimenin tam anlamıyla ortaya koymak oldukça zor bir meseledir. Şunu söylemek gerekir ki Azerbaycanlılar, Azerbaycan Türkleri için en önemli vazife Azerbaycanlılığı, Türklüğü, İslamı ve insanlığı idrak etmektir. Bize göre günümüzde bizim millî felsefemizin esasını da bu dört fikir oluşturur.Yalnızca bu dört fikrin her birinin ve her harfinin manasını, kapsayan siyasi ideoloji ve felsefi açıklamalarına varıncaya kadar millî mefkûre esasında ortaya koymalıyız. Özetle bu mevhumları, millî mefkure çerçevesinde öyle düzenli olarak ele almalıyız ki benzer ve farklı yanlarını gözetmeden Büyük Azerbaycan Türk Devleti’nin ortaya konması meselesine hizmet etmiş olsun.

Millî ideolojimizin dört temel fikri vardır: Türklük, Azerbaycanlılık, İslamcılık, İnsanlık. Şüphesiz bu dört fikrin her birinin millî ideoloji için çok büyük önemi vardır. Yalnızca burada önemli olan, bu bahsi geçen fikirler hem farklı hem de bir arada benzer ve farklılıklara bakılmaksızın bir bütün olarak anlaşılmalıdır. Şunu da ifade etmek gerekir ki burada asıl problem, bir yandan bu düşüncelerin harfiyen anlaşılmasından siyasi ideolojinin açıklanmasından ziyade birbirine zıt çeşitli  kutupların birbirine bağlanması diğer yandan bu düğümlerin farklı prizmalardan çözülmesinden, yani  “ipin ucu”nun bulunmasından ibarettir.

Son zamanlarda “ipin ucu”nu kaçıran veya kaçırttırılan Azerbaycan Türkleri, bu dört mefkûreyle ilişkili olarak hakiki manada, yeterli ortak bir çizgiye daha gelememişlerdir ancak şu da bir hakikattir ki bu ideolojilerle ilişkili iki asra yakın zamandır farklılıklar veya bunların benzerlik ya da benzer olmayan yanlarıyla alakalı önemli, ciddi, ilmî, felsefi, siyasi ideolojik görüşler ileri sürmüş; bunlarla ilgili yüzlerce makale ve kitap yazmışlardır; yazmaya da devam etmektedirler. Bize göre bu fikirlerdeki farklılığı ve birlikte izahıyla ilgili millî mefkûrenin asıl maksadını yakalayan Azerbaycan Türk aydınları Cemaləddin Əfqani, Həsən Bəy Zərdabi, Əli Bəy Hüseynzadə və Məhəmməd Əmin Rəsulzadə olmuşlardır. Əfqani ve Zərdabi, 19. asırda millî felsefi tefekkür ifadesiyle ön plana çıkmış olsalar da Hüseynzadə ve Rəsulzadə, 20. asırda onların millî ideolojiyle ilgili düşüncelerini daha da mükemmelleştirmeye gayret göstermişlerdir. Böylece onlar sayesinde millî ideolojimizin üzerine dört temel mefkûrenin aksetmesinin temeli atılmıştır. Biraz daha vurgulayacak olursak Əfqani ve Zərdabi’nin İslamcılık, Türklük, insanlıkla (Burada sıralama da önemlidir.) ilgili düşüncelerini yeni millî tefekküre uygun bir hâle getirdiklerini, Hüseynzadə ve Rəsulzadə’nin ise bunu biraz daha ileri götürerek Türklüğü hem diğer ideolojilerin önüne geçirdiklerini hem de onu millî felsefi düşünceyle uzlaşan tariflerle vermeye çalıştıklarını görürüz. Üstelik Hüseynzadə, umumi Türklükten hususi Türklüğe inkişafın taraftarı olduğu hâlde Rəsulzadə, aksine millî mahallî Türklük ideolojisinden umumi Türklüğe doğru gitmeyi makbul kabul etmiştir. Aslında bu tür millî felsefe temelde İslamcılıktan ve insanlıktan Türklüğe dönüşe varır ki bu dönüşün de ilk merhalesi umumi Türkçülükle tanımlanır. Ancak umumiden hususiye doğru ele alındığında İslam birliği ideolojisi canlanmamış; farklı Müslüman milletlerinde olduğu gibi Türk halklarında, Türklük ideolojisi olarak ortaya çıktığı gibi umumi Türk birliği ideolojisi de gelişemediği için, millî mahallî Türklük düşüncesi daha gerçekçi biçimde ortaya çıkmıştır.

Azerbaycan Türklüğü ideolojisi, mahallî Türkçülük fikrinin en bariz örneklerinden biridir. Bunu belirli bir devre kadar, özellikle I. Dünya Savaşı’na kadar, birçokları Kafkasya  Türklüğü olarak anlamışlardır. Hüseynzadə’nin de millî görüşlerinden birinin Azerbaycan Türklüğü değil, Kafkasya Türklüğü olması da bir tesadüf değildir: 1. İslamız, 2. Türküz, 3. Kafkasyalıyız, 4. İnsanız. Fakat Hüseynzadə’nin millî felsefesinde her şey umumiden hususiye doğru sıralandığı için Türklük, İslamcılık, insanlık gibi Kafkasyalılık da bundan kurtulamamıştır. Yani Hüseynzadə’nin burada ele aldığı “Kafkasyalıyız!” anlayışı, sadece Azerbaycan Türklerini değil bütün Kafkasya Türklerini içine alıyordu.

Rəsulzadə ise Hüseynzadə’den farklı olarak hususiden umumiye bir sıralama yaptığı için Kafkasya Türklüğünü değil, genel Türklük içinde Azerbaycan Türklüğünü  savunur. Buradaki Azerbaycan Türklüğü ise yalnız Çarlık Rusya’nın işgali altında olan Azerbaycan Türklüğü ile sınırlı değildir ve Kacar Devleti’nin bünyesinde bulunan Azerbaycan Türklüğünü de içine alır. Ayrıca Rəsulzadə’nin düşüncelerinin mahsulü olarak da 1. Dünya Savaşı döneminde (1914-1918) Kafkas Türklüğünün yerini Azerbaycan Türklüğü almaya başlar. Bununla da bir yandan mahallî Türklüğün inkişafının gerekliliği diğer yandan onun en bariz örneği olarak Azerbaycan Türklüğünün millî felsefi anlayışı ortaya çıkar. Bize göre buradaki millî Türklüğün adının Azerbaycan Türklüğü olarak ifadesi, geçmişteki (Guti, Subar, Turukku, Manna, Med, Selçuk, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safeviler, Avşarlar, Kacarlar vb.) benzerliğin yeniden canlanmasından başka bir şey değildir. Bunu defalarca ifade eden Rəsulzadə’nin felsefesinde de dört görüş şu biçimde şekillenmiştir: 1. Türklük, 2. İnsanlık, 3. İslamlık, 4. Azerbaycan. Bizce buradaki Türklük, eğer millî bir karakter taşıyorsa -Azerbaycan Türklüğü ancak umumi bir karekter taşıyorsa- Turancılık, Türk birliği olarak ifade edilmelidir. Böyle olduğu takdirde millî görüşümüzün asıl mahiyetini aşağıdaki dört unsur teşkil etmelidir: 1. Türklük (Azerbaycan), 2. Turancılık-Türkçülük (Türk halklarının birliği), 3. İslamcılık, 4. İnsanlık.

Böylece biz, Türklüğü iki manada anlamalıyız: Birincisi Türklük mahallî bir karakter taşır ve Azerbaycan Türklüğünün özünü ifade eder. O hâlde Türklük ve Azerbaycancılık birbirinin aynısıdır. 1918’de kurulan Türk Cumhuriyeti’ne Azerbaycan adı verilirken de sadece bu benzerlik anlayışıyla ortaya çıkılmıştır. Bir zamanlar “Azerbaycan” adının anlam açıklamasının çoğu zaman “Ateşler ülkesi” olarak ifade edildiği doğrudur. Fakat dikkat çekici olan şudur ki tarihî, coğrafi Azerbaycan’da esasen o zaman Oğuz, kısmen de Kıpçak Türk boylarının Türklükle örtüşür biçimde tek bir millet olarak aynı dile, medeniyete, edebiyata, gelenek ve göreneğe, tarihe, felsefeye sahip olmaları önemli bir rol oynamıştır. Bu bakımdan Azerbaycan adının anlamı Farsça “Ateşler Ülkesi” olarak uydurulmuş, açıklaması öyle bir manayı ifade etmemiştir ve bugün de etmemektedir. Çünkü “Azerbaycan Cumhuriyeti” adıyla birlikte ortaya konulan “Oğuzistan” adı da gerçekte birbirinin aynısıdır. O hâlde “ Azerbaycan” kelimesinin anlam açıklaması da “Ateşler ülkesi” değil, “ Oğuzlar ülkesi, Türkler ülkesi” demektir. İkincisi Türkçülük (Turancılık) anlamı da umumi Türklüğü ifade eder ve Türk halklarının, Türk devletlerinin ittifakını esas alır. Şu hâlde Azerbaycan Türklüğü (Azerbaycanlılık) ile birlikte diğer mahallî Türk fikirlerini (Türkiye Türklüğü, Kazakistan Türklüğü, Uyguristan Türklüğü, Kırım Türlüğü, Özbekistan Türklüğü vb.) ifade eder. Bu açıdan bakarsak “Türklük” fikri ifade edildiğinde, son yüzyıllarda Türkiye Türklerinin düşünülmesi, buna uygun olarak da Türk medeniyeti, Türk dili, Türk töresi denildiğinde de sadece Türkiye Türklerinin anlaşılması temelinden yanlıştır. Türkiye Türklüğü de mahallî Türklük ideolojilerinden biri olup umumi Türklüğün sadece bir parçasıdır. Yani Türkiye Türklüğü, diğer mahallî Türklük ideolojilerinden (Azerbaycan Türklüğü, Kırgızistan Türklüğü, Uyguristan Türklüğü vb.) birisi olup yalnızca son devirde özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde bağımsızlığını muhafaza etmiş; Türklüğün ümit kalesi olarak mevcudiyetini sürdürdüğü için ön plana çıkmıştır. Fakat bu, hiç bir zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyada bağımsızlığını koruyan tek Türk devleti olduğu anlamına gelmez.

Böylece burada ifade etmek istediğimiz asıl mesele, millî görüşümüzün temel fikirlerini doğru dürüst benimsemezsek daima sorunlar içinde yaşamak zorunda olacağız. Başka bir ifadeyle Çarlık Rusya devrinde Azerbaycan Türklerinin ne sebeple “Tatar”, Sovyet Rusya döneminde “Azerbaycanlı”, Pehleviler devrinde veya İran Molla Rejimi döneminde “Persiyalı”, “ İranlı” ve buna uygun olarak dilinin de “Tatar dili”, “Azerbaycan dili” olarak adlandırıldığının asıl sebebini ortaya koymadan millî ideolojisinden söz etmek anlamsızdır. Aslında aralıksız olarak millî kimliği ve millî dilinin “Tatar”, “Azerbaycanlı”, “İranlı, “Azeri”, “Persli” vs. olmadığını savunmakla meşgul olmanın kendisi de bu şekilde milleti yorar, mutsuzlaştırır.

Günümüzde de esasen Azerbaycan Türk aydınları olarak bizler cesaretsizliğimizden, iradesizliğimizden ve yetersizliğimizden dolayı ya şahsımızı koruduk ya da susmakla yetindik. Hâlbuki millî ideolojimizin en gerekli olan ilk iki fikrini, yani Türklüğümüzü ve Azerbaycanlılığımızı hiç olmazsa belirli bir derecede anlamış olsak o zaman sürekli olarak çekinmenin milletin büyümesi ve gelişmesi yolunda ciddi bir engel olduğunu daha derinden idrak etmiş olurduk. Millî ideolojinin millî felsefi idraki denildiğinde de ilk sırada Türklüğün, Azerbaycanlılığın bütünlüğü meselesinin hangi biçimde takdim edildiğinin anlaşılması akla gelmelidir. Burada da önemli olan, devrin şartlarına uygun olarak millî ideolojiyle ilgili fikirleri güç bela doğmalaştırmak, marjinalleştirmek değil, belki de aksine millî bir öz etrafında daha da zenginleştirmektir. Şüphesiz burada “millî öz” olarak dikkate aldığımız Azerbaycan Türklüğüdür ki bunun temelini de “ırkçılık, şovenizm” olarak anlamak tamamen yanlıştır.

Genellikle son iki asır boyunca umumi Türklük, aynı zamanda onun mahallî ifadesi olan Türklük mefkûresi (Azerbaycan Türklüğü, Türkiye Türklüğü, Tataristan Türklüğü vb.) yalnızca ırkçılık, şovenizm, radikal milliyetçilik olarak kaleme alınmıştır ve alınmaya devam edilmektedir. Burada asıl hedef, ilk önce Türklüktür! Aslında Türklüğü hedef alanlar arasında belli Türk düşmanları ile birlikte, aynı zamanda Azerbaycancılık, Türkiyecilik, İrancılık, Kazakistancılık, Türkmenistancılık vs. adı altında gizlenerek zahiren Türklük taraftarı olup ancak mahiyet itibarıyla Türklük aleyhtarı olanlar da bulunmaktadır. Başka bir ifadeyle mahallî Türklük ideolojileri (Kazakistan Türklüğü, Türkmenistan Türklüğü, İran Türklüğü, Azerbaycan Türklüğü, Türkiye Türklüğü, Tataristan Türklüğü, Tataristan Türklüğü vb.) içinde yer alıp ancak gerçekte mahiyeti itibarıyla Türklük aleyhine mücadele edenler, dış düşmanlardan hiç de daha az tehlikeli değildir.


         

* Doç. Dr., Azerbaycan Millî Bilimler Akademisi, Felsefe Enstitüsü Bilim Üyesi. Bakü, faikalekperov@mail.ru

** Doç. Dr., AHBVÜ, Edebiyat Fakültesi, ÇTLE Bölümü, aysun.demirez@hbv.edu.tr

[1] Özellikle 2014 yılında neşredilen Milli İdeologiya Probleminə Tarixi-Fəlsəfi Baxış, II Hissə, 2014 (Millî İdeoloji Problemine Tarihî-Felsefi Bakış, II Cilt) adlı kitabımızın Felsefe ve Toplumsal  Fikir Tarihi bölümünde ve Felsefe Enstitüsü İlmî Toplantısı müzakereleri (1.2.2013’te 1 sayılı protokol, 23.9..2013’te 7 sayılı protokol ve İlmî Şûra’nın 3.2.2014’teki toplantısı).

[2] bk. 1 No.lu dipnot ve ayrıca Turan sivilizasiyasına giriş: Turan məfkurəsi və tanrıçılıq, 2017; Azərbaycan Türk fəlsəfi və ictimai fikir tarixi. XIX-XX əsrlər. I hissə, 2018.