Türk Dünyası Edebiyatından Okumalar – 11

Ağustos 2020 - Yıl 109 - Sayı 396



        Araf’ta Bir Kesik Baş Yahut Ortodoks Maksizm’in Kurbanlık İkonu: Mirseyit Sultan Galiyev

        Belgesel bir roman kahramanını anlamanın belki de en zor yanı, kurmaca ile gerçekliğin kör dövüşüne hakemlik etmeye mecbur bırakılmamızdır. Roman, kahramanın karanlık kulisidir okuyucu için. Bir köşeye sinip saklanarak, sırtı size dönük kahramanın yüzünü, makyaj aynasına yansıyan suretinden izlemeye çalışırsınız gizli gizli. İçinizden bir ses “Git ve sırtına dokun; yüzleş onunla, gözlerinin içine bak, hadi tanış!” diye, sizi rahatsız eder durur. Gerçekte kimdir bu kişi? Kim? Hatıratlar, otobiyografiler, akademik incelemeler, bilimsel makaleler, röportajlar, bloglar, belgeseller, haberler derken romanda bir kovalamaca başlar gerçek ve kurmaca, okur ve kahraman arasında.

        Muhammedi’nin belgesel romanı Sırat Köprüsü’nde yürüttüğü Mirseyit Sultan Galiyev tipi, dağılmaya başlayan Sovyetlerin glasnost rüzgârıyla KBG arşivlerine savrulan küçük küçük parçalarından birleştirilmiş eski fotoğraflarıyla okuyucuya gösterir yüzünü. Yazar, 1993’te kapatılan Rusya Federasyonu Parlamentosunda Tataristan temsilcisi ve Kültür komisyonu başkanlığı görevlerinin imtiyazlarıyla, gizli KBG dosyalarına, mahkeme zabıtlarına, Galiyev’in hususi mektuplarına ulaşabilmiş ve döneme tanıklık etmiş önemli kişilerle görüşmeler gerçekleştirip, kahramanımızın hayatını şekillendiren özel mekânları bizzat görerek romanını geniş bir kaynakla beslemiştir.

        Yeni medya yazarlarının #KızılTurancı, #İslamınRusyadakiAyakİzi, #DoğununBüyükDevrimcisi, #MilliKomünizm, #Türkçülük, #Sosyalizm, #Ekim, #Bolşevik, #SSCB, #Rus, #TatarBaşkurt, #MustafaSuphi etiketleriyle okurlarına tanıttığı Galiyev, romanda gerçek bir aile dramı merkezinde örülen vakanın başkahramanı olarak karşımıza çıkar.

        Romana, “Baba, söylesene, Tatarların da Çar’a başkaldırması mümkün mü?” sorusuyla giriş yapan Muhammedi, Galiyev’i henüz yolun başında öteki üzerinden konumlandırarak bilinen sona sadık bir metin ortaya koyacağını beyan eder. Çarlık mirasında esas hak sahibi görülen/gösterilen Rus toplumu, çeşitli siyasi mezhepler ve hiziplerle isyan ateşini çoktan yakmışken Tatarlar, olup biteni uysal bir kurbanlık gibi izlemektedir. Bu şekliyle aslında Galiyev, Herman Melville’in Moby Dick’teki o müthiş, vurucu ilk cümlesi ile seslenir bize: “Ishmael deyin bana.”. Çünkü İsmail, İbrahim Peygamber’in cariyesinden olması sebebiyle mirastan mahrum bırakılan evladıdır. Seçme edebî eserlerde İsmail adı hep, sürgüne yollanmış ya da evinden atılmış, toplumdan dışlanmış bir kimseyi anlatmak için kullanıla gelmiştir. Çarlık sonrası Sovyet Sosyalizminin Rus halkıyla olan izdivacından asil ve sahiplenilen Lenin gibi, İshak gibi hayırlı evlatları dünyaya gelirken Tatar kimliği ile olan evliliğinden Hz. İbrahim gibi, Ortodoks Marksizm’in kurbanlık ikonu Galiyev gibi öteki halkların diğer çocukları peyda olmuştur. Bu yönüyle roman ilk cümlesiyle, söz konusu tarihî arka plan hatırlandığında, kahramanımızın sosyolojik doğumuna da işaret etmektedir.

        Belgesel romanlar, kuruluşları itibarıyla kahramanlarının psikolojisini, yaşam boyu gelişim yaklaşımı çerçevesinde incelemeye olanak sağlar. Çünkü bu tip eserlerde kahramanı, içine doğduğu ailesi üzerinden sosyal çevresiyle birlikte, ilk çocukluktan ileri yaşlılığa ve ölümüne kadar takip etmek, bütün yaşam evreleri ve güdülenmeleriyle gerçeklikten kurguya, olaydan olguya geçiş süreçleriyle izlemek mümkündür.

        Galiyev’in bir roman kahramanı olarak kimliğini geliştiren alt yapıyı, yaşam boyu gelişlim yaklaşımı çerçevesinde romanın içerik çözümlemesini yaparak anlamaya çalışacağız. Bu bakımdan Vygotsky’nin kuramsal yaklaşımının bu tip roman kahramanlarını incelemeye oldukça uygun olduğunu düşünüyoruz. Vygotsky, kuramsal olarak insanları ancak sosyal ve tarihî çevreleri bağlamında anlayabilmenin mümkün olduğunu iddia eder. Vygotsky’nin bakışında kültür, sosyal etkileşim ve bireysel katkı, bilişsel gelişimin üç ana sacayağını oluşturur.

        Galiyev, fakir bir ailede, köylü çocuğu olarak dünyaya gelir. Biliyoruz ki ismindeki “Mir” mirzanın kısaltmasıdır. Bu, annesi tarafından mirza (emirzade/seçkinler) soyundan geldiğine delalet eder. Galiyev, zengin ve soylu akrabalarınca yerilen, hor görülen bir çocuktur. Fakat yetişme çağlarında cereyan eden vaka örgüsü ve içinde yetiştiği sosyal şartlar onu azimli, dayanıklı, sabırlı, gururlu, meraklı, atılgan ve çalışkan bir karakter olarak hayata hazırlar. Soylu ve zengin akrabalarına öykünmek yerine emek ve mücadele ile var olma çabası, kahramanımızın karakterini tanımlayan temel pratiğini oluşturmaktadır.

        Hak edilmemiş statülere dayalı sosyal tabakalaşmayla olan bu çatışması, Çarlık Rusya’sında Tatar halkının ezilmişliği ile kendi mukadderatı arasında özdeşlik kurmasına neden olacaktır. İleride oluşacak devrimci kimliğinin de yapılanacak ideolojisinin de “Millet bir olsun, milletler eşit olsun.” özdeyişinin de yine aynı söz konusu çatışmadan kaynaklandığını söyleyebiliriz.

        Romanda Galiyev karakteri, okumaya istekli, öğrenmeye meraklı bir çocuk olarak tasvir edilir. Henüz on üç-on dört yaşlarında tercüme faaliyeti içinde, şiire ve edebiyata ilgisiyle akranlarından ayrılan bir çocuktur. Eserde Galiyev’in çocukluğu, büyük Rus şairi Lermantov’un dünyasıyla şiirselleştirilmeye çalışılmaktadır.

        Bu meyanda Muhammedi, Galiyev’i babasına hitaben, “Lermantov’un kahramanları gibi cesur, güçlü bir seziş kabiliyetine sahip olmayı hayal ediyorum ben. Bizim Tatar-Başkurtları da bu yolla hürriyete çağırmak mümkün olabilir. Kendi hürriyetleri, kendi talihleri için Lermantov’un eserlerindeki Kafkas çocukları gibi mücadeleye girişirdi onlar da.” şeklinde konuşturarak metinler arası ilgiyle okuyucuyu Lermantov’un şiirlerine gönderir:

        Ve vahşidir bu vadilerin kavimleri,

        Onların Tanrıları özgürlük, yasaları savaştır.

        Orada düşmanı yok etmek suç değildir.

        Dostluklar orada gerçektir, ama daha da gerçeği intikamdır.

        Orada iyiliğe iyilikle, kana kanla karşılık verilir.

        Ve nefret de aşk gibi ebedidir…

        On beş yaşındaki Galiyev, ailesinin ekonomik koşullarının yetersizliğine rağmen babasının fedakârlıklarıyla Tatar Öğretmen Okulunda okumak için önemli bir eğitim, kültür, bilim ve siyaset merkezi olan Kazan’a gelir. Bu yönüyle sosyalist ve realist metinlere konu olan taşradan çıkan küçük hayatların başarı öykülerinin anlatıldığı klasik tiplerle Galiyev’in çocukluğu arasında bir özdeşlik kurmak mümkündür. Galiyev, fikir dünyasını ve ikbalini şekillendirecek kişilerle burada tanışır. Bunlardan bazıları, Türk dünyasının edebiyat, siyaset ve cemiyet hayatında miraslarıyla etkilerini günümüzde de sürdüren Abdullah Tukay, Ayaz İshaki, Sadri Maksudi, Hadi Atlasi ve Zeki Velidi gibi gerçek kişilerdir.

        Galiyev, Kazan’da Tatar Öğretmen Okulunda ülkedeki baskıcı rejime karşı tertiplenen gizli toplantılara katılır ve sosyalistlerle ilişkilerini geliştirmeye başlar. Fakat romanın henüz başlarında yazar, önemli bir tarihçi olan Hadi Atlasi ile Galiyev’in tanışmalarının ardından gelişen konuşmalarında, sosyalizm fikrine temkinli yaklaşılması için yapılan uyarıları gündeme getirerek klasik roman tekniği bakımından bir, ara düğüm ortaya koyar. H. Atlasi, sosyalizmin insanlığın geleceği olduğunu ve mutlu bir cemiyeti başka türlü kurmanın mümkün olmadığı savını ortaya koyan Galiyev’e; “Dikkat et, kaş yapayım derken göz çıkarma!” diye karşılık verir.

        Mezuniyetinin ardından Ufa’ya Rusça öğretmeni olarak atanan Galiyev, Tatar-Başkurt köylüsüyle, kendi halkıyla iç içe yaşamaya başlamıştır. 1905’te Moskova Ayaklanması ile sarsılan Rusya’da toplumsal hareketler durulmamıştır. Takvimler 1913’ü gösterdiğinde Galiyev’in ilk devrimci eylemlerini henüz genç bir öğretmenken Ufa’da gerçekleştirdiğini görüyoruz.

        Tatar-Başkurt öğretmenleri arasında gizli bir örgüt kurup yapacakları sosyalist devrimle halkı kurtarmaya ant içerler. Savaşçı Sosyalistlerin Enternasyonel Derneği ismiyle kurdukları bu gizli örgüt, ülkedeki monarşiyi demokratik cumhuriyete çevirmek, derebeylerin mülkünü köylülere paylaştırmak, fabrikaları işçilere vermek, bütün milletlere kendi kaderlerini tayin hakkı tanımak amacıyla bir program ortaya koyar. Aslında bu küçük, basit ve gizli taşra örgütünün programı, Galiyev’in hayatı pahasına sadık kaldığı ideolojisinin ana fikrini oluşturmaktadır. Galiyev, hayat arkadaşı olacak Ravza Çanışeva ile de bu örgüt bünyesinde tanışmıştır. Devrim mücadelesi Galiyev’in ailesini de mayalamıştır.

        Çarlık, bölgeye ihtilalci unsurların girmesini engellemek için pek çok köye Misyonerler Kursunu bitirmiş Rus ve Hristiyan Tatarları göndermekteydi. Galiyev’in planı ile önce halk arasında bu öğretmenlerin dinsizliği yayılarak kovulmaları sağlanmış, ardından Tatar öğretmen okulunu bitirmiş Çarlık karşıtı öğretmenlerin atanması gündeme gelmiş ve bu öğretmenlerin yaygın propaganda imkânı yakalamasıyla halk isyana teşvik edilmiş ve bazı bölgelerde önemli sonuçlar da alınmıştır. Ancak I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla mücadele yarıda kalmış ve kurulan gizli dernek/örgüt dağılmıştır.

        Burada küçük bir çocukken mirza akrabalarıyla “Mişerler için, babası için, kara ekmek için...” güreş tutan Galiyev’in, Kazan’da öğretmen okulunda Tatar aydınlarının etkisiyle edindiği demokratik bir cumhuriyet formunda halkların kendi kaderlerini tayin hakkını, Ufa’da ise Bakunini, Plehenov’u okumuş bir Marksist olarak kazandığı sosyalist devrimci pratiğini bir teknede yoğurduğunu görüyoruz.

        Artık bir kızları olan Ravza ile Galiyev, Bakü’ye gitmeye karar verir. Bakü, ihtilal ruhu ile sadece Kafkaslarda değil İdil-Ural bölgesinde de bilinen bir şehirdir. Galiyev’in amacı, burada matbuatla uğraşarak bir taraftan ailesini geçindirmek diğer taraftan da gizli Bakü Bolşevikleri arasına katılmaktır.

        Galiyev, roman boyunca destansı bir ihtilalin destansı bir kahramanı gibi doğumundan ölümüne hep mucizesini göstereceği büyük güne hazırlanır gibidir. Hayatta ihtilalden başka hiçbir isteği olmayan Mirseyit; ailesini, mesleğini, yaşadığı şehirleri, dostlarını düşmanlarını, hüznünü ve neşesini, sorularını ve cevaplarını hep tek bir gün için kurgular: Bolşevik Devrimi. Glasnost dönemi ürünü olsa da romanın bu yönüyle yine sosyalist-realist paradigmanın tek düze olay ve tip şablonlarından etkilendiğini görüyoruz.

        Bakü’de üç ay süreyle iş bulamayan Galiyev, Ermeni iş adamlarının Rusça çıkardıkları Bakü gazetesinde çalışmak zorunda kalır. Burada da kahramanımız roman boyunca yaşadığı çelişkisi ile yüzleşmek zorunda kalır. Ermeniler, Tatar casusu diye itimat etmezken yerli aydınlar onu, Müslümanlara ihanetle suçlamışlardır. Galiyev, çocukken de akrabalarının içinde fakir bir köylü olarak aşağılanmıştı. Araf’ta kalmak hissi, karakterimizin roman boyunca taşıyacağı bir lanet olarak kara gölgesiyle hep peşinden gelecektir. Galiyev, sırat köprüsünün üzerinde cennetle cehennemi birbirinden ayıran Sovyet İmparatorluğu’nun Araf isimli o büyük surlarının burçlarından paslı zincirlerle sallandırılan kesik başlı kurbanlar ikonunu temsil eder.

        Nitekim 1917 yılında, Rusya Müslümanları Birinci Kurultayı’nın açılışında okunan Kur’an-ı Kerim ile dünya felsefesi ve devrim teorisinden başını kaldıramayan Galiyev’in birden kendini yere inmiş gibi hissetmesi de bu lanetten kurtulma isteğinin romandaki bir ifadesidir.

        Galiyev’in iki ateş arasında kaldığı önemli bir tarihî an da Kızıl Ordu ile Tatar Askerî Şurası’nı karşı karşıya getirmemek için, sırat köprüsünü dörtnala koşan bir sentor gibi geçmeye çalıştığı andır. Galiyev, Yunan mitolojisinden fırlamış baş kısmını bir Müslüman Tatar’ın, gövdesini Bolşevik bir devrimcinin oluşturduğu yarı insan yarı at siluetindeki bir sentor şeklini almıştır.

        Özellikle romanda Galiyev’in Tatar askerlere Piçen Pazarı’nda (Saman Pazarı) hitap etmesi ve siz benim kellemi istiyorsunuz, şeklindeki konuşması, Abdullah Tukay’ın Piçen Bazarı Yahut Yeni Kesik Baş şiirine gönderme yapmaktadır. Böylece karakterimizin metinler arasılığın imkânlarıyla okurun zihninde yeniden kurulması sağlanmıştır. Çünkü A. Tukay’ın söz konusu şiirinde işlediği; insanın ve inançlarının sömürülmesi teması, Tatar toplumunun -Tukay’ın döneminde baş gösteren bir hastalık olarak- ikiyüzlülüğüne dayalı sosyolojik eleştirisi, zaman ve mekânlar üstü kavramlardır. Muhammedi’nin Piçen Pazarı, tam anlamıyla Galiyev’in millîlik ve Bolşeviklik ekseninde yaşadığı iç çatışmasının, tarihîliğinin ve toplumsallığının işlendiği bir mekân-zamandır (kronotop). M. Bakhtin’in bir anlatı formu olarak romanda zaman ve mekân tasarımına ilişkin geliştirdiği kavramsal çerçeveyle; anlatıdaki mekân-zaman tasarımı, insan ilişkilerinin, günlük yaşamın ve şeylerin yeniden üretimi anlamına gelmektedir. Mekân-zamanın bu özelliği, zamanın mekânda elle tutulur, gözle görülür bir varlık haline gelmesinde önemli rol oynar. Böylece metnin dışındaki tarihî bağlam, mekân-zaman üzerinden, konusu olduğu metne yansır. Bir başka deyişle Bakhtin’e göre metnin mekân-zaman ilişkisi, her zaman kendi dışındaki sosyal ve tarihî çevrenin zaman ve mekân ilişkisi bağlamında değerlendirilmelidir. Piçen Pazarı mekânı üzerinden, zamanlar ötesindeki kesik baş menkıbesine ve onun modern yorumuyla Tatar kanonuna bir geçiş söz konusudur. Bu yönünle romanda Galiyev, A. Tukay’ın Yeni Kesik Baş hikâyesindeki kurulu sirkte (Sovyet organizasyonunda) kendi çelişkileriyle hicvettiği bir toplumun trajikomik kahramanı olarak gösterilmiştir. Böylece Muhammedi, Tukay’ın Yeni Kesik Baş Yahut Piçen Pazarı’nı, oluşturduğu Galiyev tipi ile şerh etmiştir.

        Galiyev, ihtilale giden yolda basamakları hızla tırmanıp başarılara imza atarken Bolşeviklerin Kazan Bölge Komitesi Grasis tarafından da “Nereden gelip çıktı ki bu Tatar genci? Ne desen karşı çıkıyor… Tartışıp bitirmek mümkün değil. Milliyetçileri de dinletebiliyor Bolşevikleri de… Gırtlağa takılan bir kemik parçası tıpkı…” diye yaftalanıyordu.

        Galiyev’e H. Atlasi üzerinden yapılan Bolşevik devrimi uyarısı, romanın ilerleyen bölümlerinde Yusuf Akçura’nın gizemli ortaya çıkışıyla yinelenir. Hatta Yusuf Akçura, Sovyetler üzerinden Türkiye’ye dönen esir Türk askerlerine alakası ve milliyetperver duruşu neticesinde Galiyev’e açık açık sorar: “Söyler misin, ben Bolşevikler konusunda hatalı bir fikir mi taşıyorum, yoksa sen bir Bolşevik değil misin?”. Bu çelişki, roman boyunca Galiyev karakterini örer.

        Kahramanımızın kimlik bunalımlarıyla gelişen olayların dışında, mutlak doğrudan yana kesin ve keskin tavrı, umutla beslenen sürekli iyimserliği, her zaman dürüst ve açık fikirli oluşu, onu edilgen bir kimlik yapar. Söz konusu özellikleri, kadim dostu ve genel sekreteri Stalin karşısında da onu hep zor durumda bırakır. Bu yapısı, ilk evliliğinin hazin sonunun da hazırlayıcısıdır. Ravza, Galiyev’in eşi ve mücadele arkadaşı olarak ideolojik meseleleri de tartışabildiği, fikir alış verişinde bulunduğu özgür ve güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkar. Galiyev, ihtilal için yanıp tutuşmakta, heyecanı bütün benliğini saran bir alev gibi onu ailesinden koparmakta ve uzaklaşmaktadır. Ravza’nın kendisini aldattığına dair fark ettiği karinelerin aklına getirdiği soru işaretlerinden dahi kendisini suçlayarak yine sürekli iyimserliği ve bitmeyen umuduyla olayları akışına bırakan Galiyev, sonunda gerçekleri kendi gözleriyle görüp yuvasının dağılmasına engel olamamış ve hatta katil olmuştur. Bu hadise, Galiyev’in sosyal gerçeklikten kopuk sürdürdüğü ihtilalci yaşamının acı bir nişanesi olarak romanda işlenmektedir. İkinci evliliğinde ise mutluluğu, Ravza’nın profilinin tam tersi bir kişilikle yaptığı izdivaçta arar. Devrimci olmak bir yana Galiyev’in güçlü sosyal konumuna tabi olan Fatima, “iyi aile kızı” bir burjuvadır. Aynı zamanda eşinin her şartta takipçisi, müşfik bir eş olarak resmedilir. Tolstoy’un Anna Karenina’da, meşhur “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer, mutsuz ailelerin mutsuzluğuysa kendine özgüdür.” ilk cümlesiyle ilkeleştirdiği bir anlayışı mevcuttur. Tolstoy’un Çarlığından Galiyev’in Sovyetlerine yani, feodalizmin basit kapitalist düzenindeki küçük burjuva tipinden, sosyalist sistemin Bolşevik tipine geçişte, Anne Karenina ilkesinin Galiyev dramında nasıl değiştiğini görüyoruz. Çünkü artık Sovyet toplumu tam bir risk toplumudur. Mutsuzluk da diğer bütün değerler ve üretim araçları gibi kamusaldır; eşit şartlarda, herkese dağıtılır. Parçalanan ailelerin, karanlıkta fısıldaşanların hepsinin hikâyesi tek ve ortaktır.

        Galiyev tipi, enternasyonalist, özü itibarıyla Rus işbirlikçisi, makam ve mevki için rahatlıkla pozisyon değiştirebilen, dostu Sehipgerey Seyitgeliyev hayalî karakteri ile kibri ve büyük adam olma hırslarıyla anılan milliyetçi, sosyal kabul sağlayamadığı için Kazan’da ve sosyalist çevrelerde tutunamayan arkadaşı Zeki Velidi gerçek kişisi arasında sıkışıp kalmış bir kimlik olarak resmedilir. Galiyev, ne Sehipgerey gibi koşullara göre şekillenen bir duruşla mutlu bir hayat sürebilmiş ne de Zeki Velidi gibi gerçekleri görüp ülkesini, halkını terk ederek kendisini bekleyen hazin sondan kaçıp kurtulabilmiştir.

        Umut dolu bir Bolşevik, adanmış bir devrimci-eylemci olarak yola çıkan Galiyev, zaman zaman ideolog ve Lenin ile Stalin’e Komünist Partiyi kurmada yardımcı olmuş bir yoldaş, Sovyet rejimini yerleştirmeye çalışmış bir mücadelecidir. Fakat vakalar geliştikçe Galiyev, umutları tükenme noktasına gelerek kullanılmış, halkına olan bağlılığı ve Bolşeviklere olan sadakati sömürülmüş, yetmezmiş gibi halk düşmanı ilan edilmiş, tasfiyeye maruz kalmış bir devlet adamına dönüşmüştür. Çarptırıldığı ağır cezalara sert tabiatlı yaratılışı neticesinde direnebilmiş ama bütün tehditkâr gerçekliğine rağmen, dostu kabul ettiği Stalin’in kendisi ile oynadığı kedi fare oyununa engel olmamış; kendisiyle beraber bütün ailesini ve dostlarını da ateşe atmıştır.

        Açıkçası Galiyev’in iç çatışmasının asıl kaynağı yine kendisidir. Yaşadığı trajedinin hazırlayıcısı da gerçekleri inkâr derecesindeki umudu, iyimser yaklaşımı ve karşılıksız güvene dayalı teslimiyeti olmuştur. Romanda babası, H. Atlasi, Y. Akçura, Z. V. Togan ve daha birçok karakterin bitmek bilmeyen uyarılarına rağmen Orwell’in işaret ettiği gibi komünizm çiftliğinde bazılarının daha eşit olduğunu ve o en eşitlerin de Ruslar olduğunu görememiştir. Galiyev, Lenin’in, halkların kendi kaderlerini tayin etmeleri konusunda özgür olacaklarına dair verdiği sözünde hiçbir zaman durmayacağını anlayamaz. Sovyetlerin kuruluşu ve yerleşmesinde kendisinin ve halkının verdiği emeklerin ve ödenen bedellerin hiçbir zaman karşılık bulamayacağını, Türk halklarının hiçbir zaman bağımsızlık kazanamayacaklarını, en azından Ruslarla aynı haklara sahip, eşit yurttaşlar olamayacağını kabullenmek istemez.

        1922’deki 10. Kongre’de SSCB’nin ilanının hemen ardından fark ettiği yanlışları eleştirirken Stalin’i de hedef almaktan çekinmez. Bu durum da kendisinin siyasi intiharı anlamına gelmektedir. Bolşevikler, Sovyetlerin kuruluşu aşamasında ve Çar’ın yıkılışında Müslümanları kendi saflarına çekebilmek için Galiyev’i bir araç, âdeta bir maşa olarak kullanıp atmışlardır.

        Tam olarak da bu süreçte Galiyev Türk halklarını tek bir çatıda birleştirecek sosyalist bir devlet kurma fikrini oluşturarak Sosyalist bir Turan Cumhuriyeti kurma düşüncesinde yoğunlaşır. Böylece onun özgün yorumu ideolojik bir hüviyet kazanmış; #Galiyevizm şeklinde etiketlenip, kendisine temas eden kim varsa fişlenip yok olmasına sebep olur. İşte tam da Piçen Pazarı’ndaki yeni kesik baş artık Galiyev’dir.

        Yaşam boyu gelişim evreleri izlendiğinde kahramanımız, ait olduğu toplumun kültür boyutlarıyla, romanın diğer karakterleriyle olan bütün sosyal etkileşimleriyle ve şahsi bağlamda bilişsel özellikleri ile tek yönlü ve zayıf bir profille anlatılmıştır. Belgesel roman formunda kurgulanan eseri, kahramanın yaşam boyu gelişimi çözümlendiğinde bir oluşum romanı olarak da nitelemek mümkündür. Bilindiği üzere oluşum romanlarında (bildungsroman), genellikle genç bir karakterin olgunluğa ulaşmasına, toplumdaki ve hayattaki rolünü bulmasına vesile olan bir olay anlatılır. Sırat Köprüsü’nde de Galiyev’in bütün yaşamı boyunca Kızıl Turan’ın başını vermeyen şehidi olmaya hazırlandığını görüyoruz.

        Renad Muhammedi’nin bir destan kahramanı gibi işlediği Galiyev’i konu alan belgesel romanın, Sovyetlerin dağılma sürecinde yayımlanması dikkat çekicidir. Kaçınılmaz olarak bu çözülme ile birlikte federasyon içindeki özerk Tataristan’ın oluşturacağı millî kimlik anlayışında, Galiyev tipi bir uyarı levhasıdır. Sovyet kardeşliği çerçevesinde, devrim için Tatarların ödedikleri bedellerle kazanılmış doğal hakların hatırlatıcısıdır.

        Galiyev, bir halkın iade-i itibar talebi, Tatar fedakârlığının dalgalanan bayrağı, kurulacak yeni geleceğe atılması gereken temkinli adımlar için acı bir tecrübedir.

         

        *       Öğr. Gör., Mersin Üniversitesi / TUAM.