Türk Ocağına Her Zaman İhtiyaç Olacaktır

Temmuz 2020 - Yıl 109 - Sayı 395



        Giriş

        Cezmi Bayram Hoca’mın, Türk Yurdu dergisindeki “Türk Ocaklarına İhtiyaç Var mı?”1 başlıklı yazısını okudum. “Malum, düşünceler makes bulmaz ise gelişmiyor; donuklaşıyor ve sonunda da eyleme dönüşmüyor! Milletlerin hayatında hamle meydana getirmek, önemli hadiselere bağlıdır, bir anda zuhurattan olmuyor; bir çilenin mahsulüdür.” düşüncesinden yola çıkarak “Acaba bir hamle gücü meydana getirilebilir mi, bir ızdırap doğurulabilir mi?” ifadelerini geliştirmeye çalıştım.

        Felsefeyi, dünyanın seçkin zekâlarıyla yolda/ş olmak ve onların kaygılarını paylaşmak, yaşanan sorunlara dair çözüm önerilerini okuyup, anlayıp yorumlamak ve güncellemek olarak görürüm. Bu açıdan Türk Ocağının görevinin Türkiye, Türkistan, Türk dünyası ve İslam hassasiyetine dayandığını; Türk milletinin geleceği bakımından Türk Ocağına ihtiyacın daim olacağını düşünüyorum.

        Evet, Türk Ocağına daima ihtiyaç olacaktır, çünkü Türk devlet geleneğini bütüncül okuma birikimine sahip tek sivil toplum kuruluşudur. Ama bunda başarılı olması için Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti birikimini bilgi ve uygulamada, devlet geleneği açısından uyumlu hâle getiren Türk Ocağının kapanma ve yeniden açılma süreçlerini iyi tahlil etmek gerekir. Ötekileştirme derken Türk toplumunun bütününe dair fikirler üreten Ocak ne oldu da, sadece Türkçü/ülkücü geleneğin benimsediği bir birime dönüştü? Doğru olmamasına rağmen bir siyasi partiyle özdeş kılınarak ister Sünni ister Alevi olsun sol geleneği ve siyasal olarak da CHP’yi benimseyenlerin uzak durduğu bir yere nasıl gelindi? Buna ilaveten sağ-muhafazakâr kesimden farklı siyasi partilere mensup olanların da Türk Ocağı fikirlerine mesafeli durmalarının gerekçeleri nelerdir?

        Bunun için ülke içinde yani ulusal bazda kapsayıcı, toparlayıcı bir düşünce üretim merkezi niteliğini kazanması ve ikinci aşamada Türk Ocağı birikiminin üniversite bazında uluslararası hâle gelebileceği imkânı üzerinde durdum. Daha net ifadeyle söyleyecek olursak ilk adımda, CHP geleneğine sahip, kendisinin sağ Sünni ve/ya Alevi görüşe ait olduğunu söyleyen kardeşlerimizin rahatlıkla gelebileceği, fikirlerini söyleyebileceği kültürel ortamların tesisine gayret etmeye çalışmalıyız. Dergi’de görüş farklılıklarının tıpkı kuruluş döneminde olduğu gibi yer alması, Türk Ocağının “bir düşünce kuruluşu” gibi her türlü fikrin müzakere edildiği ve Türkiye’nin iç ve dış politikalarında uygulanabilecek çözüm önerilerine önemli katkı yapacak yapıya dönüştürülmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü fikrî ve dinî farklılıklarımızın, çatışma eşiğine taşınmadan gökkuşağı veya bir kilimin desenleri gibi olduğunu gösterecek odaklardan birisidir Türk Ocağı. Türk Ocağı Üniversitesi de bunun bütün toplum birimlerine ve uluslararası alana taşınma mekânı olacaktır.

        Fernand Braudel’in ifadesiyle “Kültürel çizgilerin ortaklığının egemen olduğu bir mekân olan kültürel alanlar, grubun bazı ortak çizgileri itibari ile daha geniş bütünlerin içinde bir araya gelmektedir ve bu grup, bu çizgiler nedeniyle diğer bütünlerden farklılaşmaktadır. Sözgelimi Amerikan, Alman, İngiliz, Rus medeniyetleri en geniş seviyesiyle Batı medeniyetine dâhildirler. Arap, Osmanlı, Selçuklu gibi medeniyetlerin, İslâm medeniyeti çatısı altında oldukları gibi. Medeniyetler kültürel unsurları mübadele yolları ile ithal ve ihraç ederler.”.2

        Türk Ocağı Üniversitesinin, Türk medeniyeti birikimini uluslararası alana taşıyacağı kanaatindeyiz. Burada F. Braudel’in dediği üzere, yavaş değişenlerin ve/ya doğrudan doğruya yapıyla ilgili unsurların, ekonomi ve toplumla ilgili hususlar incelenmekte; böylelikle yaşanan olayların ve siyasetin takibi yapılabilmektedir. Türk Ocağı sosyal, ekonomik ve kültürel unsurları serbestçe tartışan ve yapısal tarih tasavvurunu oluşturarak Türkistan ile Türkiye’nin “dil, fikir ve iş”te birliğini sağlayacak bir fikir zemininden dünya üniversitesine dönüşebilir. Bu açıdan Türklerin devlet kurucu zihniyetinin mahiyetini ve bunların hayata, farklı kimliklere geçirilişi “bütüncül bir tarih” şeklinde Türk Ocağı ve Türk Yurdu birikimiyle mümkündür. Nitekim Türk milletinin oluşumundaki millî tarih şuuru, devletin parçalanmasına karşı en son geliştirilen bir bilinçlilik refleksi olarak ortaya çıkmıştır. Biz bunu, Türkistan-Türkiye irtibatının fikrî sürekliliğini yeniden okuma olarak okumalıyız.

        1. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Felsefesinin Üretim Merkezi Olan Türk Ocağının “Ötekileştirilmesi”

        1912’de kurulup 1930 yılına kadar Türkiye’nin en etkili sivil fikir üretim merkezi olan Türk Ocağı, kısa sürede 250’ye yakın şubeye, otuz bin civarında üyeye ulaşmıştı. Türk Ocağı, 10 Nisan 1931 tarihinde, olağanüstü kurultayı Türk Ocaklarının CHP ile birleşmesi ve bütün mal varlığının da devredilmesiyle kısa bir dönem sivil fikir üretim merkezi olma durumunu kaybetti.

        Büyük Türklük ve/ya Turancılık öğretisinin SSCB’nin tavrına karşılık olarak dış Türklere yönelik gerçekçi politikaları da içermesinin ortaya çıkaracağı sorunları gidermek için olduğu iddia edilen kapanışın ardından “Halk Evleri” açılmaya başlandı. Bu husus önemlidir, çünkü Türk Ocaklarının varlığını devam ettirmesi ve işlevinin daha da önemli hâle gelmesini, bu noktadan hareketle temellendireceğim.

        Soru/n: Osmanlı Devleti’nin askerî, idari ve sivil bürokratlarının “Yeni İnsan, Yeni Lisan” diyerek dönemin sosyo-politik şartlarına, Üç Tarz-ı Siyaset’e uyum sağlama çabalarının nihai mekânı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin önemli oranda oluşturulduğu Türk Ocakları yeniden açıldığı zaman da salt sağ muhafazakâr (milliyetçi ve ülkücü) kesimin mekânına dönüştü. Diğer bir ifadeyle Halk Evlerinin açılması ve sonrasındaki süreçte, Türk devlet geleneğinin teorik alt yapısının simgesi olan Türk Ocağının görevi ve amacı “gerekli bir öteki” hâline dönüştürüldü. Soru(n) Türk Ocağını, Türk tarihinin sürekliliğinin simgesi olarak gören aydınların toplumdaki bilinç yarılmasına hizmet eden bu ötekileştirme çıkmazını nasıl aşabileceğidir. Daha net bir ifadeyle günümüzde yaşanan meselelere çözümler üreten, gelecek inşası için kuruluşundaki temel önermelerini çağdaş felsefenin diliyle yeniden okuyup evrensel değer hâline getirmesi için Türk Ocağının işlevi nasıl devam etmelidir?

        Türk Ocağının ötekileştirilmesinin ortaya çıkardığı bilinç yarılmasını bu noktada biraz açmak gerekir.

        1.1. Ötekileştirme ve Bilinç Yarılması

        Türk Ocağının kapatılmasıyla yaralanan bilinçler; Halk Evleri seçeneğiyle kamplaşmış, yarılmış bilinçlere dönüştü ve Türk Ocaklılık, zihinlere giydirilen bir deli gömleği gibi yani ideolojik tutum olarak gösterilerek ötekileştirildi. Şu iki soruya verilecek cevap, bunu gösterebilir: Sünni ve/ya Alevi CHP veya diğer sol partilere yakınlık duyan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini anlamak isteyen kaç kişi, Türk Ocağında müzakerelerin takip edilmesi gerektiğini biliyor? Ya da sağ muhafazakâr ama farklı siyasal görüşlere sahip kardeşlerimizin kaçı Türk Ocaklarının etkinliklerine geliyor ya da gelebiliyor?

        “Bilinç yarılması” terimini, gençlik yıllarımızda geleneksel toplumlarda kültürel şizofreni olgusunu inceleyen Daryush Shayegan’ın “Yaralı Bilinç” adlı eserinden hareketle kullanıyorum. 1980 yılında başladığım üniversite hayatımda okuduğum kitapta şu tespitleri yapmıştı: “Biz periferi insanları, farklı bilgi blokları arasındaki çelişkilerin zamanında yaşıyoruz. Birbirlerini iten ve karşılıklı olarak biçimsizleştiren bağdaşmaz dünyalar arasındaki çatlağa düşmüşüz. Zihin açıklığıyla ve hınç duymadan üstlenildiğinde bu iki yanlılık bizi zenginleştirebilir, bilgi sicillerini geliştirebilir ve duyarlılık yelpazesini genişletebilir; oysa bilginin eleştirel alanından dışlandığında, aynı iki yanlılık duraklamalara neden olmakta, bakışı sakatlamakta ve tıpkı kırık bir aynada olduğu gibi, dünya gerçekliğini ve tinsel imgeleri biçimsizleştirmektedir.” Sorunun “kültürel kimlik arzusu” olarak gözüktüğünü ama temelde “tehlikeli düşünce biçimleri tarafından kısa devreye uğratılma korkusu” yaşandığını belirten yazar, “Buna rağmen bu ürkek tavır günümüzde bile pek değişmemiştir. Kesinlikle muğlak olan bu tutum, çatlamış kişiliğimizi yansıtan ikili bir dili ve ikiyüzlülüğü barındırmaktadır.” demektedir.3 Şimdi “yaralı bilinç”in “yarılmış bilinç” ya da “bilinç yarılması”na dönüşmemesi için neler yapıldığı ve yapılması gerektiği önemlidir.

        2. Türk Tarihinin Sistematik ve Felsefi Tahlili

        Tarihte sürekli devlet kuran milletlerden birisi Türklerdir. Orhun Abideleri ve ulaşılan daha önceki dönemlere ait metinlerle yazılı hâle gelmiş teori ve pratik uyumunu gösteren devletler ve Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızlar, Türklerin kurduğu devletlerin bazılarının simgeleridir. Türk Ocağı, işte bu tarihî bilinçliliğin sivil simgesi olarak daima var olmalıdır.

        Biz, Türkistan-Türkiye irtibatının sürekliliğini gösteren metinlerin felsefi analizini “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” projesi bağlamında yaparken her sistemin kendi öncülleri üzerine kurulu olduğunu ve mantıki çelişkisizliğini kazandığını, böylece kendine özgü moderniteye sahip olduğunu kast ediyoruz. Türk felsefesinin kuruluş metinleri olarak gördüğümüz klasik eserleri günümüz felsefi verileriyle yeniden okuyarak “gelenekten uzak veya kopmuş bir modernitenin mümkün olmadığını” düşünüyoruz.

        “Gelenek” dediğimiz bazı kadim değerlerin günümüze aktarılması, bugünkü anlayışa uygun bir tarzda yapılmış olmasıdır. Bu anlamda gelenek, olmuş bitmiş bir şey değildir, her an oluşmaktadır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran askerî ve sivil bürokratlar, bir felsefi/bilimsel sistemin bazı yönlerinin kullanılabileceğinin idrakinde olarak Doğu-Batı sentezinde kadim birçok sistemin verilerini kullanmışlardır. Bunu kabul etmek başka, o sistemin oluştuğu ontolojik yapıyı görmezlikten gelmek başkadır. Dolayısıyla gelişme, geleneğimizi, yani kültür mirasımızı koruyarak onları yeni birtakım değişiklikler ve keşiflerle daha yetkin değerler hâline getirmek demektir. Başka bir deyişle önceki neslin servetine bir sonraki kuşağın servetini ilave etmek demektir.

        Bu ise, “Felsefi Bir Sistem Oluşturmak” ile mümkündür. “Felsefi Sistem”den kastımız ise, Yaratıcı-insan-tabiat ilişkisinin bütün boyutlarını kendi öncüllerine dayanarak, geleneği içinde sistematik ve tutarlı bir şekilde açıklamaya çalışarak, birey, aile ve toplum/devlet ilişkisine dair bir dünya görüşü geliştirme çabası olarak tanımlanabilir. Bu konuda hareket noktamız ise felsefe tarihinde Muallim-i Sani diye bilinen Ebu Nasr el-Farabi’dir.4

        2.1. Türk Ocaklı Ruhu: Kuruluş Felsefesi

        1789 Fransız İhtilali ile dünya sosyo-politik yapısında, Monarşik yönetimler yerini cumhuriyete, din merkezlilik yerini sekülarizm ve laikliğe, çok uluslu imparatorluklar yerini ulus devletlere bıraktı. Artık yeni politik ve gerçek durum olan ulus devlet ile var olmak için toplumsal sözleşmenin ötesinde yeni bir kimlik inşa etmek gerekiyordu. Millet ve devlet olmanın yolu, halka tarihî bir kimlik veren “mitik” bir anlatı inşa etmekten geçiyordu. Osmanlı Devleti de Batı karşısında yaşadığı sorunlara fikrî, siyasi ve iktisadi çözümler bulmaya çalıştı. Önce Jön Türkler, yeni ve güncel bir “ruh anlayışı” yani kimlik arayışına başlamışlardı. Ama Üç Tarz-ı Siyaset’in ikisiyle dağılmayı bir süre erteleyebildi. Balkanlar ve Orta Doğu’da yaşadığı travmadan sonra Osmanlı aydınları, “Yeter, Söz Türklerin!” diyerek Üç Tarz-ı Siyaset’ten Türkçülüğü öne çıkarmaya başladı. Jeopolitik açıdan dünyanın en stratejik yerlerinden biri olan Anadolu’ya çekilerek Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

        Yazının başında belirttiğimiz üzere Türk Ocağının 1931 yılı itibarıyla sivil, fikrî üretim merkezi olmaktan çıktı. Onun yerine Halk Evleri gündeme getirildi. Bu sürecin ortaya çıkardığı sorunlar, 1950’li yıllarda Demokrat Parti ve “Yeter, Söz Milletin!” sloganıyla aşılmaya çalışıldı. Ardından 27 Mayıs 1960 İhtilali yaşandı. 12 Eylül 1980 tarihi, Türk Ocağı amaç, görev ve ülküsü açısından tam bir kırılma noktasıdır. Çünkü askerî darbe öncesinde toplum sağ-sol, Alevi-Sünni, gerici-ilerici şeklinde iki ana kampa ayrıldı. Darbe akabinde yaşanan büyük kıyımda ve “Yeter, Söz Kitlenin!” diyerek popüler kültürün öne çıkarılmasında tarikatlar çok etkili olmuştur. Çünkü 1970’li yıllardan itibaren kendi içine kapalı cemaatler şeklinde yaşayan tarikatlar, 1980 yılı itibarıyla “Yeter, Söz Kitlenin!” politikasıyla küresel kapitalizme eklemlenip “cemaat kapitalizmi”ni oluşturdu. 28 Şubat 1997’deki post modern darbede de bu gruplar, yine ilerici-gerici şeklindeki toplumsal kamplaşma için kullanıldı. 2000’li yıllardan sonra sosyo-politik AKP’nin “muhafazakâr demokrat” nitelemesiyle başlattığı süreç de cemaat ve tarikatların atık sivil toplum kuruluşları olduklarını söylemesiyle daha faal hâle geldi. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, cemaatleşmenin cemiyetleşmeye dönüşmediği, sivil toplum kuruluşları olarak vakıf, dernek, sendika adı altında etkinlik gösteren bir cemaatin nasıl terörist bir yapıya (FETÖ) dönüştüğünü gösterdi.5

        Kısacası, jeopolitik açıdan enerji arz ve üretim merkezlerinin en hassas noktasında bulunan Anadolu coğrafyasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde askerî vesayetin 27 Mayıs 1960 darbesiyle başladığını, 12 Mart 1970 muhtırasıyla ivme kazandığını, 12 Eylül 1980 darbesiyle vesayet zemininin iyice pekiştirildiğini; 28 Şubat 1997 post modern darbesi ve 15 Temmuz 2016 kalkışmasının 12 Eylül 1980 zemini üzerinden olduğunu, gerçekçi ve eleştirel bir süzgeçten geçirecek en önemli sivil birikime sahip kuruluş Türk Ocağıdır.6

        Sözün özü, Türk Ocaklarının işlevsiz bırakılması ve Halk Evlerinin yerine konulma çabasıyla başlayan süreci, Türk Ocaklarının ötekileştirilmesi olarak okumak lazım. Çünkü Türk Ocakları tekrar açıldı ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini temin eden en önemli sivil merkez olmaktan çıkıp belirli bir siyasal partiyle ve siyasi görüşle özdeş kılınmaya başlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini üreten ve bu anlamda farklı fikirlerin hakikat kıvılcımlarını taşıdığının en önemli sivil mekânı olan Ocak, ne oldu da toplumun diğer kesimleri tarafından “gerekli bir öteki” olarak görüldü.

        2.2. Türk Ocağının Yeniden Kadim Fikir Merkezi Olması

        Türk düşünce tarihinde, Selçuklu-Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti kültür ve fikir sürekliliğinin somut örneği Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisidir; hatta Ocak’ın görev alanı daha da artmıştır. Ocak, özellikle sivil okumalarla Türkiye; Irak, Suriye ve Güney Azerbaycan gibi yakın bölgemiz, ardından bütün Türk dünyasının kültürel ve ekonomik birlikteliğinin teorik alt yapısını oluşturmaya çalışan kadim fikir merkezi olabilir; bunu Türkistan veya önde gelen âlimlerimizden birinin adıyla kurulacak özel bir üniversite ile daha verimli yapabilir.

        2.3. “Dilde, İşte, Fikirde Birlik”: Türk Ocağı ve Üniversitesi

        Türkiye’nin; Türkistan’ı doğu, batı, kuzey ve güneyi ile bir bütün hâlinde gündeminde tutma ve fikrî, kültürel, ekonomik birlikteliği artırma yönündeki çalışmaların yeniden merkezi hâline gelmesi, bu bağlamda bir veya birkaç özel üniversite (Orhun Üniversitesi, Oğuz Kağan Üniversitesi, İsmail Gaspıralı Üniversitesi gibi) kurulması en büyük ülkümüz olmalıdır. Bunların bazıları ihtisas üniversitesi olabilir. Mesela İsmail Gaspıralı Üniversitesi, ekonomi ve politika üzerine yoğunlaşabilir; bugünkü büyük ticaret odalarının üniversiteleri gibi etkinlik gösterebilir. Çünkü Gaspıralı, “Döneminin siyasi gelişmelerini iyi okuyan, nitelikli bir aydın, siyasetçi eğitimci olarak uygulanabilir bir strateji çizmiş; eğitimin modernleşmesi, halkın basın yayın yoluyla aydınlatılması ve ortak dil meselesine yoğunlaşmış; Türk ve İslam dünyasının her yerinde hayır ve eğitim cemiyetlerinin kurulmasını teşvik etmiş; bunları sosyal ve siyasi birliğe, dolayısıyla millet olma bilincine bir adım olarak değerlendirmiştir.“.7

        Özellikle son zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti’nin alt yapısını oluşturan, dönemin sosyo-politik şartlarını analiz ederek “Dilde, İşte, Fikirde Birlik” için, farklı fakülteleriyle sorunlara çözüm önerileri üreten bireyler yetiştiren üniversite, Türk Ocağının amacını ve görevini evrenselleştirebilir.

        Bu bağlamda, Kazakistan’ın Türkistan vilayetindeki Ahmed Yesevi Kazak-Türk Üniversitesi ve Kırgızistan’ın Bişkek şehrindeki Manas Türk-Kırgız Üniversitesi, resmî kurumlar olarak elinden geleni yapıyor; ama çeşitli sebeplerle istenen verim alınamamaktadır. İbn Haldun’un dediği gibi, toplumsal değişim ve dönüşüm için üç nesil gerekir. Türkistan’dakiler, seksen yıla yakın SSCB’nin kültürel ve siyasal baskısı altında kaldı; birçok sorunla yüzleşiyorlar; ama üniversitelerin yönetimindeki iki başlılıklar ve Türkistan’a dair gerçekçi politikaların uygulanamamasından kaynaklanan önemli aksaklıklar olduğu da kesin. Türkiye’deki sivil bir üniversite, buradaki sorunları çözmede daha etkin olabilir. Bunun gerçekleşmesi için de Türk Ocağının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda olduğu gibi tekrar ülke içinde millî birlik ve aidiyetimize daha güçlü bir şekilde katkıda bulunabilir.

        Sonuç

        Türk Ocağının Osmanlı’nın son dönemindeki birikimini yeni bir devlete dönüştürmesi gibi, kuracağı üniversite, Ziya Gökalp’ın “Oğuz İttifakı” fikrinin üç aşamasının gerçekleşmesine yönelik çalışmalar yapabilir. Üniversite, Türk dünyasının ürettiği bütün fikirleri yerel ve bölgesel olmaktan çıkarıp evrensel hâle getirmenin sivil merkezi olabilir. Bu nokta, özellikle Türk Ocağının belirli bir parti ve/ya halkın belirli bir kısmının toplandığı yer olarak algılanmasını engelleyebilir; günlük politikalar üstünde bir konumla Cemil Meriç’in ifadesiyle zihinlerimize deli gömleği giydirilmesine müsaade etmeden toplumun bütün kesimlerine hitap edecek gençler yetiştirilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu gücündeki Türkistan ve Türkiye birikimini; dil, fikir ve işte birliği sağlayarak bir “gelecek inşası”na dönüştürebilir.

         

         

        * Prof. Dr., Çorum Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fak.

         

        1      Türk Yurdu, S: 392, Nisan 2020, s. 8-12.

         

        2      F. Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. M. A. Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara 2014, s. 42’den alıntılayan K. Özsöz, “Medeniyet Süreci: Semantik Öykü” http://akademyadergisi.com/medeniyet-sureci-semantik-oyku (ET 4.5.2018) Bu hususu daha önce “Türk Ocağı ve Türk Yurdu Dergisi Üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesini Takip Etmek “ başlıklı yazıda kısmen müzakereye açmıştık (Türk Yurdu, S: 377, Ocak 2019, s.19-25).

         

        3      D. Shayegan, Yaralı Bilinç, Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, çev. H. Bayrı, Metis Yay., İstanbul 1991, s. 30.

         

        4      Ebu Nasr el-Farabi, İlimlerin Sayımı, M. Uyanık, A. Akyol, Elis Yay., Ankara 2017, s. 13-73; M. Uyanık, A. Akyol, “Farabi’nin Medeniyet Tasavvuru ve Kurucu Metni Olarak -İhsâu’l-Ulum- Adlı Eserinin Tahlili”, Marife dergisi, Yaz 2015, 15/1, s. 33-65; M. Uyanık, “Türkistan-Türkiye İrtibatının Kültürel Ürünü: Büyük Oğuz Bütünleşmesi”, Türk Yurdu, S: 380, Ağustos 2019, s. 30-34; “Doğu, Batı ve Güney Türkistan-Türkistan-Türkiye İrtibatının Siyasi ve Fikrî Temelleri”, Türk Yurdu, S: 389, Nisan 2019, s. 28-32; “Farabi’yi Bir Medeniyet Düşünürü Olarak Yeniden Okumak: İlk Dönem İslam Siyaset Tasavvuru Açısından Bir İnceleme”, Milli Mecmua, Mart-Nisan 2019, 7, s. 65-70; “Erol Güngör’de Din-Devlet İlişkisi ve Hilafet Meselesi”, Türk Yurdu, S: 380, Nisan 2019, s. 27-38, “Gelenek(sel)ci Akım ve İlerleme Düşüncesi”, Modernizm ve Gelenekselcilik Arasında Din, ed. Ş. Öçal, C. Özyürt, Hece Yay., Ankara 2013, s. 127-152.

         

        5      M. Uyanık, “Türkiye’nin Son 15 Yılında Siyasal ve Sosyal Kimlik Teşekkülü Süreci Analizi: Muhafazakâr Demokrat; “Müslüman Demokrat” ve “Dindar Demokrat” Tasavvurları-Yeni Bir Din Oluşturmanın Gerekliliği- Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar dergisi, İstanbul Barosu Yay., 28. Kitap, İstanbul 2019, s. 379-403.

         

        6      M. Uyanık, “Türk Ocağı ve Türk Yurdu Dergisi Üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesini Takip Etmek” Türk Yurdu, S: 377, Ocak 2019, s.19-25.

         

        7             İbrahim Maraş, “İsmail Gaspıralı’nın Ardından”, Türk Yurdu, C: 34 (66), S: 327 (688), Kasım 2014, s. 25-29.