Sscb’nin Rusya Müslümanlarında Huzursuzluk Yaratmak İçin Görevlendirdiği Bir Sovyet Askeri: Kurenhafiz

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        1552 yılında Kazan’ın işgaliyle Rusya Müslümanları üzerinde başlatılan sistemli Hristiyanlaştırma ve Ruslaştırma politikaları, 1773 yılındaki Pugaçev isyanına kadar yaklaşık iki asır boyunca devam eder. Pugaçev isyanının 1775 yılında güçlükle bastırılması -Tatarlar ve Başkurtlar başta olmak üzere- Çariçe II. Katerina’nın Rusya Müslümanlarına bilhassa dinî alanda birtakım özgürlükler tanımasını zorunlu kılar. 1789 yılında Ufa’da kurulan Orenburg Müftülüğü bunun en güçlü göstergesidir.  Ancak II. Aleksandr Dönemi’ne gelindiğinde Rusya Müslümanları’na tanınan bu kısmî özgürlük ortamı ortadan kaldırılır. Ta ki, 1904 yılı Rus-Japon Savaşı’nda Rusya’nın ağır yenilgiye uğramasıyla ülkede meşruti yönetimin ilan edilmesine kadar. 1905 yılında Söz ve Matbuat Hürriyeti’yle Tatarlar çok geçmeden pek çok sayıda gazete ve dergi yayımlar. Bu kıpırdanma 1907 yılında Başbakan Stolıpin’in Rusya Müslümanları’na karşı uyguladığı hak gaspıyla bir kez daha kesintiye uğrar.

        1917 Ekim İhtilali’yle Çarlık sisteminin sona erdiği Rusya’da yeni devlet düzenini şekillendirmeye yönelik adımlar atılır. 1907 yılında pek çok dergi ve gazeteye uygulanan sansür ortadan kaldırılır. Bunun yanında dernek kurma, grev yapma hakkı tanınır. Ancak çok geçmeden Vladimir İlyiç Lenin’in demokrasi ortamının zeminini kuvvetlendirmek adına sıkı tedbirler alınması gerektiğini belirtmesi şiddeti meşru kılan bir yönetim anlayışını doğurur. Bu anlayış yalnızca siyasî alanda değil, edebiyat sahasında da dönemin yazarlarının dünyaya bakış açılarında köklü değişiklikler yaşanmasına yol açar. Roman, hikâye, şiir vb. pek çok edebî tür hâkim ideolojinin baskısı altında yazılır. “Edebiyatı ideoloji hâline getirmek veya ideolojiyi edebiyat şekline sokmak” (Tagızade, 2006: 2) gayesiyle hayata geçirilen sosyalist realizm metoduyla geniş kitlelere baskı rejiminin ideolojisi nüfuz ettirilir. Bu hâkim ideolojinin karşısında durabilenler ise bir elin parmaklarını geçmez. İşte, bunlardan biri Tatar Edebiyatı’nda öz yaşam öykücülüğünü başlatan isimler arasında ilk sıralarda yer alan Emirhan Yeniki’dir. Aslen Kazan Tatarı olan Emirhan Yeniki, 2 Mart 1909 yılında Başkurdistan’ın Belebey Bölgesi’ndeki Yeni Kargalı köyünde doğar. 1925 yılında güzel sanatlar alanında eğitim almak için Kazan’a gider. Ardından Şark Kütüphanesi’nde çalışmaya başlar. Kısa zamanda kütüphanede gerçekleştirilen edebiyat söyleşilerine katılır. Tatar yazar Gomer Gali’nin desteğiyle 1926 yılında Uzun Melodi Dinlediğinde adlı Başkurt hayatından kesitler sunan ilk hikâyesini yayımlar. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla savaşa katılan yazar savaştan dönünce Sovyet Edebiyatı dergisinde yazılar yazar. 1953 yılından itibaren profesyonel anlamda yazarlık mesleğine yönelir. Eserlerinde yer verdiği psikolojik tasvirler, lirizmi ortaya çıkaran dil kullanımı ile okuyucuyu yakalayan Emirhan Yeniki, 16 Şubat 2000 tarihinde Kazan’da vefat eder.

        Emirhan Yeniki, totaliter rejimin hüküm sürdüğü altmışlı yıllarda kaleme aldığı Kurenhafiz hikâyesinde 1917 Ekim İhtilâli’yle medreselerde başlayan değişim rüzgârlarını gözler önüne serer. Çarlık rejiminin yıkılmasıyla medreselerde düzenin bozulması, öğrencilerin hürriyet söylemleriyle ayaklanmaları, müderrislerin otoritelerinin sarsılması vb. hadiseler kısa zaman içerisinde köylerde yeni gelişmelerin yaşanacağının sinyallerini verir. Hikâyede köye müderris olarak atanan anlatı başkişisi Kurenhafiz’in köyün dinî lideri konumundaki İskender Hazret’le olan mücadelesi, onu alt etmek için sürgün edilmeyi göze alıp Kızıl Ordu saflarına katılarak intikam almak için geri dönmesi konu edilir. Islak Tatarlarından olan Kurenhafiz’in önündeki en büyük engel ise Başkurt Türkü İskender Hazret’tir.

        Köyde hatırı sayılır bir nüfuzu olan İskender Hazret’in kocaması köylüler arasında yerine kimin geçeceği konusunda ihtilaf yaratır. Toprak sahipleri ve sayıca üstün olan Başkurtlar İskender Hazret’in halefi olarak oğlu Ahmedî’yi görürken muhacir olan, ticaretle uğraşan Tatarlar, Ahmedi’nin engelli olduğu için namaz kıldıramayacağını öne sürerek yerine bir Tatar ararlar. Tatar-Başkurtlar arasındaki bu çekişmenin tek bir kazananı olur: Sovyet Yönetimi. “Asıl amacı Orta Asya’daki ‘Türkistan fikrini’ ortadan kaldırmak olan Sovyet yönetimi, bu amaç doğrultusunda Türk toplulukları arasındaki dil farklılıklarını öne çıkararak bazı yeni kimliklerin şekillenmesini sağlar. Bunlardan biri de Tatarları etkisiz hâle getirmek amacıyla ortaya çıkarılan Başkurt kimliğidir” (Aça, 2014: 9). Başlangıçta bir müderris kimliğiyle medresede üç dallı sopasıyla, daha sonra Mısır kıraatiyle Kur’an-ı Kerim’i güzel okuyan sarıklı bir hafız sıfatıyla, son olarak kızıl kurdeleli bir asker imajıyla Kurenhafiz, Sovyet Yönetimi’nin ete kemiğe büründürdüğü kızıl asker tipi olarak karşımıza çıkar.

        Fiziksel Sembolün Psikolojik Etkisi: Üç Dallı Sopa

        16. yüzyılın ikinci yarısında Kazan’ın işgali; Rus Ortodoks Kilisesi’ni ve Çarlık yönetimini Hristiyan olmayan topluluklara sistemli bir şekilde Hristiyanlaştırma politikasını uygulamaları yönünde motive eder. Sovyet Rusya dönemine gelindiğinde ise bu politikaya milliyetler problemi de eklenir. Vladimir İlyiç Lenin ve arkadaşları 1917 Ekim İhtilali’nin ilk yıllarına kadar her milletin kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğu söylemini, rejimin yerleşmesinden millî kültürün ortadan kaldırılmasına kadar sürdürür.

        MS 5. yüzyılda İdil ve Kama nehirlerinin kıyısında kurulmuş olan İtil-Bulgar Devleti’nin içerisinde yer alan Tatar ve Başkurt Türkleri’nin köklü bir medeniyetin taşıyıcıları konumunda olduklarının bilincinde olmaları ile 10. yüzyılın ilk çeyreğinde İslamiyet’i kabul eden bu büyük devletin fertleri olarak ilelebet Müslüman kimliğini muhafaza etme gayretinde olduklarını pratikte de göstermeleri Rusların hemen her konuda bu topluluklar üzerinde baskı kurmalarına etken oluşturur.  

        Kurenhafiz hikâyesinde 1917 Ekim İhtilali’yle bu baskı ortamının hissedildiği ilk mekân medreseler olur. Ceditçi öğretmenlerin uzun uğraşlar ve mücadeleler neticesinde tesis ettikleri modern usullerle eğitim verme serüveni kesintiye uğrar. İskender Hoca Medresesi’nde ders veren Müderris Arif öğrencileri tarafından alay konusu edilir. Çok geçmeden ilk önce medreseyi, hemen akabinde de köyü terk etmek zorunda kalır. Ancak Kurenhafiz’in gelişiyle beklenilenin aksine medrese öğrenciler için bunaltının merkezi hâline gelir. Kurenhafiz daha önceki müderrislerden farklı olarak öğrencileri terbiye etmek için üç dallı sopayı kullanır: “Ertesi gün müderrisin elinde üç dalın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş uzun bir çubuk gördük. Garipsemedik! Şakirt için çok bilindik bir şeydi. Fakat kırbacı andıran bu nesneyi daha önce hiç tatmamıştık! Çok kötüymüş.” (s. 244).

        Öğrencilerin usulca oturup kitap okudukları anlarda dahi bir sebep göstermeksizin üç dallı sopasına davranan Kurenhafiz’in ağlayan öğrenciler üzerinde şiddetini daha da arttırdığı görülür: “Başına mı, yüzüne mi, sırtına mı gelmiş umursamıyor da. Küçük öğrenciler ise buna dayanamıyor, çoğunun bu manzara karşısında paçaları ıslanıyordu.” (s. 245). Fiziksel sembollerin psikolojik düzeydeki olumsuz etkilerinin ortaya konduğu bu hikâyede üç dallı sopa haçı temsil eder. Hristiyanlaştırma süreçlerinde direnen, mücadele veren Müslüman Tatarların ve Başkurtların her defasında karşısına çıkarılan bu nesne korku ve nefret söylemlerinin ortaya çıkmasına neden olur: “Bu dayak merasimi sık sık tekrarlanırdı. Vahşiliğinin bir sınırı yoktu. Üç dallı sopaydı o! Sinsice sokan bir yılan gibi…” (s. 244-245).

        Sömürdükçe Semiren, Semirdikçe Sövdüren Bir Karakter: Çalmalı İblis

        Öğrencilerin kâbusu olan Kurenhafiz medrese dışında toplumla uyumlu(!) bir karakter görüntüsü çizer. Mevlitlere davet edilir, namazlardan sonra İskender Hazret’in rızasıyla Kur’an okur. Şöhreti kısa süre içinde bütün köye yayılır. Köylüler arasında İskender Hazret’in halefi olarak görülmeye başlar. Bilhassa Tatar tacirlerin destekleri Kurenhafiz’in kendine olan güvenini artırır. Başkurtların gözüne girmek için İskender Hazret’in yanından ayrılmaz, eli ayağı olur. Ancak İskender Hazret’in bir Islak Tatar’ına imamlığı bırakmak gibi bir niyeti yoktur. Kurenhafiz farklı bir yolla makamı ele geçirmek ister. İskender Hazret’le akraba olmayı düşünür. İskender Hazret’in kızı Gayşe’yi gözüne kestirir: “Aslında bunu aşk olarak da tanımlamak mümkün; çünkü aşk yırtıcı hayvanlara da has bir duygudur!, derler.” (s. 251).

        Devleken’de meyhanelerde içki içip Rus kadınlarıyla gönül eğlendirdiği söylentileri, medrese öğrencilerini dumanlıya (sinemaya) gittikleri için falakaya yatırması, son olarak nüfuzu olan Safiulla’nın oğlu Gabdilbaya’yı kulağından kan getirecek şiddette dövmesi Kurenhafiz’i köyde tutunmak için Gayşe’yi İskender Hazret’ten istemeye zorlar. Cesaretini toplamasında 1917 yılında bütün ülkeyi kasıp kavuran ihtilâl rüzgârının etkisi olur. Bolşevikler’in kaos ortamı yaratarak din aleyhinde halkı kışkırtmaları, hazret ve imamları halk düşmanı ilan etmeleri karşısında halkı örgütleyecek kişinin artık kendisi olması gerektiği inancını taşır: “Mübarek boynunuzda asılı duran ağır yükü gönül rahatlığıyla bana bırakabilirsiniz. Kutsal yolda canım feda olsun. Sizin kalkanınız olmak istiyorum.” (s. 253). Bu kutsal yolda kendisine eşlik edecek kişinin Gayşe olduğunu, onunla evlenmek istediğini İskender Hazret’e iletir.

        Hak ve adalet terazisini dengede tutan din adamlarına büyük bir saygı duyan Emirhan Yeniki, bunların tam aksine rüşvetle geçinen ve içki tüketen din adamlarını acımasızca eleştirir. Kurenhafiz’i çalmalı iblis (sarıklı şeytan) olarak sunan Yeniki onun özelinde dinî argümanları kötüye kullanarak toplumsal huzursuzluk yaratan kişileri de hedef alır. Toplumun kılcal damarlarına kadar girmeyi hedefleyen ve bu yolda her türlü usulsüzlüğü mübah sayan çalmalı iblisin beklentileri karşılanmadığında verdiği tepki Sovyet Rusya’sının ben ve öteki algısını da açık bir şekilde ortaya çıkarır: “(…) Bu saatten sonra benden merhamet beklemeyin!” (s. 253).

        Arzu Edilen Değil, Korku Duyulan Bir Renk: Kızıl

        Sovyet Edebiyatı’nda roman, hikâye, şiir vb. pek çok türde “devrim askerleri” olarak da adlandırılan kızıl askerler üstün meziyetli kahramanlar olarak sunulur. Mücadelede hayatlarını kaybeden askerlerin attıkları her adım, gerçekleştirdikleri her eylem sorgusuz sualsiz doğru kabul edilir. Emirhan Yeniki, Kurenhafiz hikâyesiyle bu tek taraflı bakış açısının dışına çıkarak kızıl askerlerin anlatılardakinin aksi bir görüntü çizdiklerini ortaya koyar.

        Gayşe’yle evlenme isteğine İskender Hazret’in olumsuz yanıt vermesi üzerine Devleken’i terk eden Kurenhafiz Aklar ve Kızıllar arasında başlayan Grajdanlar Savaşı’ndan (Rusya İç Savaşı) “mahmuzlu çizmesi, kızıl pantolonu, beyaz kalpağı, boynunda duran kızıl kurdelesi, vücudunda gerilmiş kayışı, bir tarafta kılıcı, bir tarafta altıpatlar tabancası…” (s. 256) ile kızıl asker olarak geri döner. Bölüğün Devleken’e geldiği günün gecesinde Kurenhafiz’in ziyaret ettiği ilk isim İskender Hazret olur. Türlü entrikalarla defalarca alaşağı etmeye çalıştığı İskender Hazret’in karşısına artık gerçek kimliğiyle çıkar. Devleken başta olmak üzere Sovyet Yönetimi’nin nüfuz ettiği Müslüman yerleşimlerinde tesis edilecek olan yeni sistemin başta din adamlarını ortadan kaldıracağını açıklar: “(…) Direnme artık! Şunu bil! Senin gibi hazretlerin sonu geldi.” (s. 257).

        Yaklaşık kırk at arabası ve iki yüz kişiyle Devleken’e giren kızıl askerlerin giyim kuşamları ve silahları çeşit çeşittir. Kimisi sivil kıyafetli elinde tüfeğiyle, kimisi askerî pantolonlu elinde tabancasıyla sokak sokak gezerler. Mutluluğu, sıcaklığı, şehveti temsil eden kızıl rengin Devleken halkı üzerinde yarattığı tek duygu korku olur: “Ortak olan noktaları göğüslerine iliştirdikleri büyük, kızıl kurdeleleriydi.” (s. 256). Kurenhafiz elindeki silahı İskender Hazret’in kafasına dayayıp Gayşe’nin kendisine teslim edilmesini ister. İskender Hazret ise öldürülmeyi göze alır ancak kızının yerini söylemez. Gayşe’nin henüz bakir ve evlenmemiş olmasını, İskender Hazret’in kızını teslim etmemesini Yeniki, Rusya içerisinde yer alan Müslüman topluluklarının namusuna, değerlerine ve inancına olan sıkı sıkıya bağlılıklarıyla özdeşleştirir.

        Kurenhafiz’in İskender Hazret’in dik duruşu karşısında büründüğü rol toplumsal hafızada bulunan ve yeni tecrübelerle çağrıştırılan yaşanmışlıkları da gözler önüne getirir: “Kurenhafiz kızıl pantolonlu bacaklarını iki dişli dirgen gibi ayırmış, omzunu geri atarak Hazret’e kurt gibi gözlerini dikmişti.” (s. 257). Yıllardır süregelen zorla Hristiyanlaştırma politikaları altında ezilmiş olan Tatar ve Başkurtlar ya göçe zorlanmış ya da sürgün edilmiştir. Buna rağmen mücadelelerinden geri kalmamışlardır. Kızıl asker Kurenhafiz’in silahını İskender Hazret’e değil de tavana sıkması ve ardından uzaklaşarak sırra kadem basması Rusya Müslümanları’nın korkuyla karışık çatışma durumlarının kararlılıkla sürdürüldüğüne de işaret eder: “(…) Er ya da geç onun sonu gelecek diye hayâl ediyorduk. Çünkü kötü insanın başını kendi kötülüğü yiyordu. Bunun örneklerini biz çok gördük. Kurenhafiz hakkında da farklı bir şey düşünmek imkânsızdı.” (s. 258).

        Emirhan Yeniki, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Başkurdistan’da, hayatının geri kalan kısmını ise -çalışmak üzere gittiği birkaç şehir dışında- Tataristan’da geçirir. Öz yaşam öykücüsü olarak hikâyelerinde kendini ve yakın çevresini anlatı kişisi olarak kullanır. Bu yönüyle hem Tatar hem de Başkurt Türkleri’ni iyi bir şekilde gözlemleme fırsatı bulur. Devleken medresesinde eğitim aldığı sıradaki tanıklığı üzerinden kurguladığı Kurenhafiz hikâyesinde Yeniki; Tatar ve Başkurt Türkleri arasında yaratılmaya çalışılan sunî çatışma ortamını gözler önüne serer. Ayrıca Yeniki, kardeş iki topluluk arasında huzursuzluk çıkarma gayretinde olan Sovyet Yönetimi’nin selefi konumundaki Çarlığın Hristiyanlaştırma politikalarını sürdürmekte kararlı olduğunu Kurenhafiz’in pratikleri üzerinden milletine aktarır. Çağdaşlarının eserlerinde olumlu bir tip olarak verdiği Sovyet askerinin maskesini düşürür. Mesleğini düzgün ifa eden din adamlarını hedef alan ve Rusya Müslümanları üzerinde tahakküm kurmaya çalışan Sovyet Yönetimi’ni semboller aracılığıyla eleştirme cesaretini de yine o göstermiştir.

        * Arş. Gör. Dr., Bartın Üniversitesi, Edebiyat Fak., ÇTLE Böl., ademirkaya@bartin.edu.tr

        Kaynaklar

        Aça, Mehmet (2014), “Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği’nde Yeni Ulusların İnşası Adına Tatar Nüfuzunu Kırma Girişimleri”, İdil-Ural Çalıştayı Bildiri Kitabı, Kırklareli Üniversitesi Yay., s. 219-249.

        Tagızade, Leylâ (2006), “Sosyalist Realizm: Kökeni, Oluşum Süreci ve Kavramı”, Modern Türklük Araştırmaları dergisi, C: 3, S: 4, s. 7-24.

        Yeniki, Emirhan (2000), Eserler-Hikeyeler-, Kazan: Tatarstan Kitap Neşriyatı, 444 s.