Sonradan Konulan İsimler Sonsuz Değildir (Covid-19)

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        Hayat, akan bir nehirdir. Bundan dolayı sonradan konulan isimler sonsuz değildir.

        Görmekteyiz ki geçmişten günümüze gelirken tarih her an bir dönüm noktası olabildiği gibi geçmişten günümüze de tek bir yol olmaktadır. Günümüzden geleceğe giderken de biz farkında olmasak da farklı seçenekler sunmaktadır.

         “Düşünce Sistemleri Tarihçisi” ve çağdaş Fransız düşünürü Michael Foucault (1926-1984), Klasik dönemden Modern döneme geçişin eşiğinde büyük kopuşla birlikte köklü değişimlere ilişkin çözümlemeler yapmıştır. Foucault’a göre köklü değişimlerde meydana gelen en büyük etki söylemlerdedir. Söylemi ya doğru ya da yanlış ifadeler üretmemize imkân veren bir olasılıklar sistemi olarak düşünecek olursak Avrupa kültüründe Klasik çağın “Doğa Tarihi”, “Zenginliklerin Çözümlenmesi” ve “Genel Dil Bilgisi” söylemleri yerini “biyoloji”, “iktisat politikası” ve “filoloji” söylemlerine bırakmıştır. Yine Foucault, beş duyu organımızdan biri olan göz ile dilin birlikte hareket etmelerine rağmen, farklı oluşumları ortaya koyduğunu düşünmüştür.

        Foucault, görünen ile “şey” ya da “varlıkların”, söylenen ile de “kelimelerin” ya da “temsillerin” kastedildiğini söyler ve görünen ile söylenenler arasında bir “ilişkisizlik ilişkisi” olduğunu açıklar. “Şeylere” verilen özel adlarla, “konuşulan mekândan”, “bakılan mekâna” farkına varmadan geçme olanağının olduğunu söyler. Yani söylenen ile görünen çok uyumluymuş gibi birbirlerinin üzerinde egemen olduklarını açıklar. Görüneni bilmek, söyleme dönüştürmek demektir. Yine söylemin teorik bir oluşum olduğu kadar, düzenlenmiş bir toplumsal pratiği olduğunu, bu yüzden bilgiyi olduğu kadar gücü/iktidarı da içerdiğini dolayısıyla söylemin gücü/iktidarı da yarattığını düşünür.

        Çağlar arası geçişte kurallar belirlendiği andan itibaren bizler bir söylemin ya da söylem oluşumun önünde bulunuyoruz. Söylem oluşumları; politik olaylardan ekonomik uygulamalara, mimari biçimlerden düzenleyici kararlara, yasalardan bilimsel yasalara ve ahlaki önermelere kadar varlığını gösterirler. Foucault, söylem oluşumlarını ortaya çıkararak yazdığı “Bilginin Arkeolojisi” adlı eserinde, değişimlerin oluşum şartlarının, söylemin oluşmasının şartı olduğunu kaleme almıştır. Söylemin ortaya çıkabilmesi için gerekli şartları ise tarihsel nesnelerle olan benzerlik, yakınlık, uzaklık, farklılık ve dönüşüm ilkelerinin gerçekleşmesi olarak belirtir.

        Söylemler karmaşık ilişkilerin olumlu koşulları altında gerçekleşirken, karmaşık ilişkiler ise kurumlarda, hukukta, ekonomide, sosyal süreçlerde, davranış biçimlerinde, sınıf tiplemelerinde gerçekleşmektedir. Foucault’un tarihsel nesnelerle olan benzerlik, yakınlık, uzaklık, farklılık ve dönüşüm ilkelerini göz önüne aldığımızda tarihteki salgın hastalıklara şöyle bir bakacak olursak; 1347 yılında Avrupa’yı kasıp kavuran “Kara Veba” salgınında neler yaşanmış, salgın sonrası söylemler ne olmuş; hukukta, ekonomide, sosyal süreçlerde, davranış biçimlerinde, sınıf tiplemelerinde neler yaşandığına bakmak gerekmektedir.

        Avrupa’da yaşanan uzun süreli savaşlar ve kıtlıklar Orta Çağ döneminde Avrupa’yı derinden sarsmıştır. Dönemin şartlarının getirisi olan tarım toplumlarının gelişimi ile birlikte insanlar daha çok ürün yetiştirmeye ve daha fazla çocuk yapmaya başlamışlardır. Nüfusta devasa artışlar olmuş, şehirlerde yığınlar halinde yaşanmaya başlanmıştır. Kentsel düzenler bozulmuş, topraklar sürekli sürülmüş, yeni tarım alanlarının açılması için ormanlar yok edilmiş, bataklıklar kurutulmuştur. Bu süreçte kentler çöp yığınları üretmiş, insanlar kendi çöpleriyle yaşamak zorunda kalmış, ormanların yok edilmesiyle fareler, sıçanlar, keneler, pireler insanlarla içi içe yaşamlarını sağlamış, suları kirlenmiştir. Artan nüfusla birlikte insanlar kıtlıkla karşı karşıya kalmışlardır.

        Temizlik önemsenmemiş, yıkanmak gibi alışkanlıklar edinilmemiş, insanlar çıplak uyudukları için ısınmak için hayvanlarla yatma yöntemini seçmişlerdir. Kentlerdeki bu durum salgın hastalıkları meydana getirmiş, toplu ölümler meydana gelmiştir. Veba, sosyo-ekonomik alanlarda etkisini oldukça belirgin göstermiştir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü bu salgına bağlanmıştır.

        Vebanın en büyük etkisi toprak mülkiyetine dayalı küçük bağımsız yapısı olan feodalizm üzerinde olmuştur. Çükü halkın gözünde Feodalizm, salgına karşı etkili önlemler alınması konusunda etkili ve yeterli değildi. Bu yetersizlik ve etkisizlikte yönetsel zaafı ortaya çıkarmıştı. Halkın yönetime karşı güvensizliği artmıştı. Çünkü alınan önlemlerin yetersizliği salgının bitirilmesi konusunda hep bir boşluk bırakmıştı. En büyük etkilerinden biri de yine ekonomi üzerinde olmuştu. Tüccarların gelen kısıtlamalarla birlikte ticaretin azalacağı ve yok olacağını düşündüklerinden önlemlere karşı çıkmışlardı.

        Feodal yönetim ise salgın sebebiyle ortaya çıkan ekonomik açıkları, işgücü ve üretim kayıplarını -ölen işçilerin çokluğu sebebiyle- yeni çıkaracakları vergilerle veya var olan vergi oranlarını arttırarak kapatabileceklerini düşünüyorlardı.

        Oysa işçilerin ölümü işgücünü arttırmış, üretimin herkese yeter olması ise kıtlığı azaltmıştır. Toprak sahipleri ise azalan işgücünden dolayı ücretleri arttırmış, topraklarını bölmüşlerdi. Ancak toprak sahiplerinin bir nevi bu tavizleri yeterli olmamış, iş güçleri feodalist sisteminin düzeninden kurtulup pazarlık yapma sürecini başlatmışlardı.

        Üretimin azalması, işgücü fiyatlarının artması fiyatların artmasına sebep olmuş, beraberinde huzursuzluk toplumda hızla artmış, şiddetli olaylar ve isyanlar meydana gelmiştir. Yaşanılan bu isyanlardan sonra serf (derebeylik döneminde toprakla birlikte alınıp satılabilen köle) işgücü ve kölelikte gerileme görülmüştür. Yaşanılanlardan ve zorunluluklardan dolayı ekonomik faaliyetlerde yeni dinamikler, yeni pazarlar oluşmuş, sermaye/emek ilişkisi yeniden gözden geçirilmiş, emperyalizmin doğmasına sebep olmuştur.

        Orta Çağ’da; bilgiyi üreten, denetleyen ve tekelleştiren kilise ise salgına çare bulamayınca ve din adamlarının ölmesiyle birlikte yerlerini liyakatsiz din görevlilerine bırakmaları, yeterliliklerini ve güvenilirliklerini dolayısıyla da itibarlarını kaybetmelerine yol açmıştır. Ayrıca Papa’nın siyasi etkisini kaybetmesi, ruhani ve dünyevi ilişkilerin ayrılmasına da neden olmuştur.

        Kadınlar ölen eşlerinin yerine topraklarını işlemeye başlayarak toplumlardaki yerlerini almaya başlamışlardır. Birçok meslek itibarını kaybederken bazı meslekler itibar sahibi olmaya başlamışlardır.

        Salgın sebebiyle durdurulan ticaretler de ulusal sınırların oluşmasını sağlamıştır. Doğa ile ilgili düşüncelerde de değişiklikler yaşanmaya başlanmış olup bir zamanlar saygı duyulan doğa artık mücadele verilmesi gereken bir alan olmaya başlanmıştı. Artık Foucault’a göre hayat tarzımız insana özgü üç pozitif alana kaymaya başladığından söylemler bu yönde olmaya başlamıştır.

        - Yaşama (biyolojik söylem).

        - Çalışma (sosyo-ekonomik söylem).

        - Konuşma (kültürel söylem).

        Foucault, konu ile ilgili yaptığı açıklamalarda günümüze kadar gelen çağların ne organik olarak birbirlerinden doğduğunu ne de birbirleriyle zıtlaşmalarından ortaya çıkan diyalektik sürecin içerisinde düşünce devrimleri olarak gerçekleştiğini kabul etmemiş, başka bilgi koşullarının boşalttıkları alanları eş zamanlı olarak birdenbire ve kendiliğinden doldurmak suretiyle ortaya çıktığını ve bilginin, kültürün temel kodlarını oluşturduğunu söylemiştir. Çağlar arasındaki bilgikuramsal kopuşları, bilginin temellendirilmesinde önceden kestirilemeyecek nitelikteki değişimler olarak anlatmıştır. Yani Foucault’un kastettiği şey bir ön yargılar birliği yerini başka bir ön yargılar birliğine bıraktığı zaman değişimlerin meydana geldiğidir. Foucault’u özellikle ilgilendiren şey ise gittikçe gücünü kaybeden bir düzeni idare eden ve şifrelenmiş bir göz ile dönüşümlü bilgi arasında kendini açığa vuran bir anlama sahip olan “başkalık” kavramı olduğudur.

        Racevskis ise bir düzenin içinde kalan bu ara boşluğu doldurmak için şunları önerir:

        a. Belirli bir çağda kendisiyle bilginin elde edildiği ve kurallara uygun hale getirildiği süreci çözümlemek.

        b. Bu süreçle onun kurallara uygun hale getirilmesini sağlayan şey arasındaki ilişkiyi tanımlamak.

        Çünkü bu ilişki gerçekte “aynı” ile “başka” arasındaki gerçektir demektedir.

        "Aynı" ile "başka" arasındaki gerçeklikten yola çıkacak olursak Covid-19 salgınından sonra ortaya çıkacak olan yeni dünya düzenini anlayabilmek için geçmişten günümüze gelirken her anı dönüm noktası olan tarihe bir kez daha dikkatlice göz atmalıyız. Beklenmedik yönlere sapmamak için hedefimiz bilgi değil, bilgiyi yönetebilmek olmalıdır. Donanımı değil, donanımı donanım yapan yazılımları edinmek olmalıdır.

        Unutulmamalıdır ki gördüğümüz ve hissettiğimiz nesnelerin ve olayların çeşitliliği aynı gerçeklerin farklı belirtileridir. Dağ dağdır, yol eskisinden farklı değildir. Doğrusu, değişmesi gereken sadece zihniyetlerimiz ve yüreklerimizdir.