Fizik ve Metafizik: Yeni Fiziğin Felsefi ve Teolojik Yansımaları Üzerine Bir Deneme-1

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        Bir önceki yazımızı aşağıdaki görüşlerle ve bir önermeyle sonuçlandırmıştık.

        “Bu günkü felsefe, klasik ve modern dönem diye bu yazıda tanımladığımız pozitif bilimsel gelişmelere ilave olarak bu gün dijital teknolojinin gücü ve etkileri açısından da bir çıkış aramakla karşı karşıyadır. Tam burada bir iddiada/önermede bulunmak istiyoruz: Seküler felsefe dili ve bakışı, felsefeye bu çıkışı sağlayamaz kanaatindeyiz. Gerçi şu ileri sürülebilir: Felsefe nasıl ki pozitif bilimsel bilgi ve teknolojinin sahaya egemen olmaya çalıştığı ve olduğu 18, 19 ve 20’nci yüzyılın ortalarına kadar pozitivist felsefe ile kendine bir yol açtıysa, bu gün de kuantum fiziğinin ve dijital teknolojinin biçimlendirdiği dünyada yine kendisine bir yol açacaktır.

        Buna karşılık olarak biz de diyoruz ki, eğer “Felsefe bu zemini kullanacaksa; yani pozitif bilimsel bilginin zeminini ve dilini kullanacaksa,  bu halde meydanda ne felsefe kalır ne de felsefeci. Çünkü bu dönem 18, 19 yüzyıllarla, 20’inci yüzyılın ilk yarısında egemen olan teknolojinin sadece makinelerden ibaret dünyasından ve meydan okumasından çok çok farklıdır. Felsefe, mevcut envanteri ile bu mücadeleye girişemez. Başka imkân ve araçlara ihtiyaç bulunmaktadır. Kanaatimizce bir başka yazının konusu olmakla beraber bu konudaki önermemiz şu olacaktır. Pozitif bilimsel bilginin yarattığı bu gerçeklik ve algı dünyası karşısında seküler felsefenin değil, teolojik felsefenin anlam ve değer ihya ve inşa gücü olacaktır. Yani seküler/pozitivist felsefenin bir şansı yoktur ama gelecekte de teolojik felsefenin insanın anlam ve değer ihtiyacını karşılamaya imkânı vardır. Çünkü bu imkân insan zekâsından değil, Tanrı’sız yapamayan insan aklının soru ve taleplerinden, insanın Kur’an’ın “kalb” olarak tanımladığı onu içsel bir kanal ve mekanizmayla Allah ile irtibatlayan boyutundan ve son vahiy olan Kur’an’daki Tanrı inancı üzerinde yapılacak olan felsefî çalışmalardan gelecektir.[1]

        Fizik, uygarlık tarihinin hiç bir döneminde metafizik sorulardan arınık olarak etkinlikte bulunamamış olan bir bilim dalıdır. Aslında bu çok tabii bir durumdur. Çünkü varlıkla ve onun neden ve sonuçlarıyla ilgilenen bir bilimsel faaliyetin, metafizik soru ve sorunlardan kendini kurtarması mümkün değildir. Ne kadar ateist olursanız olun bilimsel faaliyet sizi, en azından bir Tanrı fikri ile karşı karşıya getirir. Stephen Hawking bu hususta şöyle demektedir: "Daha önceki zamanlar tanımlanamadığı için zamanın Büyük Patlama ile başladığını düşünenler olabilir. Bu noktada, zamanın bu başlangıcının daha önce düşündüklerimizden çok farklı olduğunu belirtmemiz gerekir. Değişmeyen bir evrende zamanda bir başlangıçtan bahsettiğimizde, bu evrenin dışından bir varlık tarafından zorla kabul ettirilen bir şey anlamına gelir; başlangıç için fiziksel bir gereklilik yoktur. Dolayısıyla geçmişte her hangi bir zamanda Tanrı'nın evreni yarattığı hayal edilebilir. Öte yandan evren genişliyorsa, bir başlangıcının olmasının altında fiziksel nedenler yatıyor olabilir. Elbette yine Tanrı'nın Büyük Patlama anında evreni yaratmış olduğu, hatta evreni daha sonrasında bir Büyük Patlama olmuş gibi görünecek şekilde yaratmış olduğu hayal edilebilir; ancak evrenin Büyük Patlamadan önce yaratıldığını varsaymak anlamsız olacaktır. Genişleyen evren bir yaratıcının varlığını dışlamaz, ancak onun işini yapabileceği zamana sınır koyar."[2]. "Bilimin nihai hedefi, tüm evreni tasvir edecek tek bir kurama ulaşmaktır. Ancak çoğu bilim insanının gerçekte izlediği yaklaşım ise problemi ikiye bölmektir. Birinci olarak bize evrenin zaman içerisinde nasıl değiştiğini söyleyen yasalar vardır. (Belirli bir zamanda evrenin nasıl olduğunu biliyorsak bu fizik yasaları bize evrenin daha sonraki bir zamanda nasıl görüneceğini söyler.). İkinci olarak da evrenin başlangıç durumu meselesi vardır. Kimileri bilimin sadece ilk bölümle uğraşması gerektiğini hissettiklerini söylemektedir; onlar, başlangıç durumu sorununu metafiziğin veya dinin konusu olarak görmektedirler. Onlara göre kadir-i mutlak Tanrı, evreni nasıl istiyorsa öyle başlatmıştır. Diyelim ki öyle, ama bu durumda devamında evrenin tamamen gelişigüzel gelişmesini de sağlayabilirdi. Bunun yerine evrenin belli yasalar uyarınca oldukça düzenli bir biçimde evrimleşmesini seçtiği görülüyor. Bu yüzden başlangıç durumuna da hükmeden yasalar olduğunu varsaymamız akla uygun görünüyor.[3]

        Newton'la başlayan pozitivist mekanik paradigma, şimdi, şu anda eğer tüm değişkenleri/verileri bilirsek evrenin dününün de geleceğinin de tam olarak bilineceğini varsaymıştır. 20'nci yüzyılın başına kadar bilim dünyasında egemen olan bu düşünce, yüzyılın başından itibaren geçerliliğini ve itibarını kaybetmiş; yerini kuantum fiziğine/mekaniğine terk etmiştir. Astrofizik çalışmalarında da yine kuantum fiziğinin etkisiyle ortaya çıkan düşünceler evrenin "ne"liği ve "nasıl"lığı anlamında önceki yüzyıllar nazaran daha belirgin ve tatmin edici teoriler yerine, daha müphem ve spekülatif teorilere evrilmiş durumdadır. Pozitif bilimin gözlem, deney, sınanabilirlik ve dolayısıyla öngörülebilir olma temelleri üzerinde duran ve gerçekten de işlevsel olmak bakımından bu günkü uygarlığımızı yaratan paradigması karşısında, evren bugün, bu niteliklerden hiçbirine sahip olmayan, fakat matematiksel olarak var olması gereken olgularla anlaşılmakta ve açıklanabilmektedir. Nitekim madde-anti madde, enerji-karanlık enerji, karadelikler gibi günümüz astrofiziğinin tartıştığı konular, matematiksel olarak temellendirilebilse dahi spekülatif olmaktan kendilerini kurtarabilmiş değildir. Makrokozmosta bu güçlükler devam ederken atomaltı fiziksel evrenle ilgili bilimsel çalışmalar sonucu kuantum fiziği/mekaniği adı altında oluşan yeni bir gerçeklik paradigması ile sorun, daha da ağırlaşmış görünmektedir. Pozitivist bilim paradigmasının egemen olduğu yüzyıllardaki bilim adamının bilimine ve kendine olan güvenine ve buradan yaptığı metafizik çıkarımlara karşılık, bu günün bilim insanları bu kadar cesur ve cüretkâr değillerdir. Belki yukarıda bazı görüşlerini alıntıladığımız ve yine belki de pozitivist/ateist bilimin geçen yüzyıllardaki en tipik temsilcileri olan Francis Bacon'un, Laplace'ın, bu günkü devamı gibi görünecek olan Hawking dahi, Bacon ya da Laplace kadar emin ve cüretkâr konuşmamakta; konuşamamaktadır. Çünkü bunca bilimsel gelişmeye rağmen şu sorular cevaplanabilmiş ve kanıtlanabilmiş değildir:

        Evrende boşluk var mıdır?

        Eğer var ise; madde-antimadde, enerji-karanlık enerji nedir?

        Eğer boşluk yok ise; bizim boşluk sandığımız şey karanlık enerji ve/veya anti madde ise bunlar kadim dönem felsefesinin ileri sürdüğü esir kavramının bir başka şekilde ifadesi mi olmaktadır?

        Sahi, boşluk nedir?

        Bunca soru varken bugünün bilimcileri artık teolojiye ve felsefeye ihtiyaç yoktur, bilim tüm bu alanları da içermektedir derken neye güvenmektedirler? Veya başka bir şekilde söyleyecek olursak onların ifadesiyle "Teoloji doğal teolojiye mi dönüşmektedir?". Bu bir tür panteizm ya da deizm midir?

        Öyle bile olsa ilk varoluş nasıl var olmuştur?

        “Hiç”lik bir varoluş hâli midir?

        “Hiç”lik bir varoluş hâli ise, “hiç”lik kavramı sadece bir isimlendirmeden ibaret değil midir?

        Eğer bir isimlendirmeden ibaret ise “hiç”lik bir varoluş hâlidir ve “yok”luk yoktur.

        Klasik fizik-mekanik, tüm oluşların sürekli ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde meydana geldiğini bize göstermiştir. Yukarıda ifade edildi; bu durumda tüm parçalarının mevcut durumda konumunun ve hareketinin ve hızının bilindiği varsayımı altında, bu parçalardan oluşan sistemin geçmişte nasıl ve nerede olduğu, gelecekte de nasıl ve nerede olacağının kesin olarak bilinebileceğini iddia etmiştir. Marquis de Laplace tarafından bir metafizik postula gibi kabul edilen bu yaklaşımı, bugün için savunabilecek bir tane bile bilim adamı yoktur. Bu konuda da Hawking şöyle diyor: "Başlangıçta bu düzenlilik ve yasalar sadece astronomide ve birkaç başka durumda görünür durumdaydı. Ancak uygarlık geliştikçe, özellikle son üç yüz yılda giderek daha fazla düzenlilik hâli ve yasa keşfedildi. Bu yasaların başarısı Laplace'in on dokuzuncu yüzyılın başında bilimsel belirlenimciliği öne sürmesine yol açtı. Buna göre zaman içerisinde başlangıç koşulları verili olan evrenin evrimi, bir yasalar kümesi tarafından kesin olarak belirlenmekteydi. Bugün Laplace'in belirlenimcilik umutlarının, en azından onun kafasındaki koşullar itibarıyla gerçekdışı olduğunu biliyoruz. Kuantum mekaniğinin belirsizlik ilkesi, örneğin bir parçacığın konumu ve hızı gibi belirli nicelik çiftlerinin ikisinin birden tam bir kesinlikle öngörülemeyeceğine işaret ediyor."[4].

        Yeni Fizik, Kuantum Fiziği ve Metafizik

        Kuantum fiziği, atomaltıyla ilgilenmektedir. Burada işler makrokozmosta olduğu gibi yürümemektedir. Atomaltı bu evrende determinizm değil olasılık, kesinlik değil belirsizlik egemendir. Bu evrende klasik fiziğin "makine evren" inancı yerini ışığın ve elektronların hem kütleli bir varlığın zorunlu niteliği olan parçacık özelliği hem de kütleyle ilgisi olmayan/enerjiye dönüşmüş bulunan dalga özelliği gösterdiği gözlenmektedir. Yani bu fiziksel evrende şey aynı anda hem var hem yok gibidir. Burada da yine Hawking'le devam etmek istiyoruz: "Belirsizlik ilkesinin dünyayı algılamamız açısından çok derin sonuçları oldu. Bu sonuçların üzerinden elli yılı aşkın süre geçmesine rağmen birçok felsefeci tarafından takdir edilmediğini ve hâlen yoğun tartışmalara konu olduğunu söylemeliyiz. Belirsizlik ilkesi, Laplace'in hayalindeki bilim kuramının, tamamen belirlenimci bir evren modelinin sonuna işaret etti. Evrenin bugünkü durumunu tam olarak ölçmekten bile uzaksak, gelecekteki olayları doğru tahmin etmek kesinlikle mümkün olmaz."[5]

        Bu satırların yazarı fizikçi değildir. Buna binaen kendi alanı olmayan ve özellikle de pozitif bilimin en temel alanında dikkatli olmak zorunda olduğunun bilincindedir. Ancak tüm dikkatine rağmen bu yazıda hem olguyu tarif hem de kavramsal çerçeveye vukufiyet açısından bir takım hatalar yapmışsa, bunlar için okuyucudan tolerans isteme hakkını da kendinde görmektedir. Bu mazeret cümlesinin ardından anladığı ve başarabildiği kadar kuantum fiziği hakkında malumat vermeye, bunun ardından asıl söylemek istediklerine geçmek istemektedir.

        Kuantum mekaniği ışığın ne olduğu ve nasıl davrandığı üzerinde yapılan çalışmalarla ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar sonucunda öteden beri dalga olarak kabul edilen ışığın aynı anda parçacık olarak da davrandığı gözlenmiştir. Mantığa aykırı gelen bu durum –ki mantıkta bir şey ne ise odur- bu işle uğraşan bilim topluluğunu şaşırtmış ve ancak yepyeni bir fiziksel durumla karşı karşıya oldukların onlara göstermiştir. İş bununla da kalmamış bu gözlemler yapılırken gözlemcinin ışığı ne olarak görmek istiyorsa ve gözlem araçları neyi arıyorsa kendisini o şekilde gösterdiği gözlenmiştir. Gözlemci gözlem düzeneğini ışığı parçacık olarak görmek amacıyla düzenlemişse ışık kendisini parçacık, dalga olarak görmek amacıyla düzenlemişse kendisini dalga olarak takdim etmiştir. Yani bu gözlem ve deneylerde fiziksel gerçekliğin, gözlemciden ya da araştırmacıdan ve gözlem araçlarından etkilendiği, bunların haricinde objektif/nesnel bir gerçekliğin olmadığı sonucu çıkmıştır. Bu sonuç ise Newton’dan bu yana bilimsel düşünceye/paradigmaya hâkim olan tüm fiziksel olgu ve olayların insandan/araştırmacıdan bağımsız kendi gerçekliği olduğuna dair kabul çok ciddi bir hasar almıştır. Gerçi makro âlemde işler yine de böyle görünüyor ve bunun sonuçları da doğrulanıyor olmakla beraber, ışığın gözlemcinin amacına/niyetine göre karakter kazanması yeni bir bakış açısının ve sorunsalın doğmasına sebep olmuştur.

        İş bununla da kalmamış ışığın göstermiş bulunduğu bu özelliğin atomaltında da böyle olduğu; elektronların da tıpkı ışık gibi hem dalga hem parçacık gibi davrandığı; çekirdek etrafında dönmekte oldukları yörüngelerini bu şekilde tayin ettikleri; elektronların hızının tespit edildiği anda konumlarının, konumlarının tespit edildiği anda ise hızının tespitinin mümkün olmadığı görülmüştür. Ayrıca yapılan araştırmalarda antik ve klasik dönemden beri maddenin en küçük parçasının atom olduğu ve onun da proton, nötron ve elektrondan oluşan ve tıpkı güneş sistemine benzediği atom modeli de değişmek zorunda kalmıştır. Ayrıca atomun sadece bunlardan ibaret değil, atomaltı parçacıklardan oluştuğu ve bunların sayısının yeni tespitlerle arttığı görülmüştür.

        Bizim anladığımız dille ifade edecek olursak atomaltı evrende determinizm değil indeterminizm hâkimdir; matematik bir kesinlikte öngörü söz konusu değildir, ancak tahmin ihtimali vardır; elektron sayısının fazla olduğu atomlarda bu da yapılamaz; olgunun gözlemciden bağımsız nesnel bir niteliği yoktur

        Yeni Fiziğin Metafiziksel ve Felsefi Yansımaları

        Bir internet sitesinde şöyle deniyor: “Kuantum kuramında zaman yerine ‘an’ kavramı vardır. Yani, sürekli zaman diye bir şey yoktur. Her olay bir ‘an’ içerisinde oluşur ve diğer ‘an’ farklı bir olaya dönüşür. ‘Gerçek’ ancak o an için geçerlidir. Sürekli ve mutlak gerçeklikten söz edilemez. Her var olanın, kendi öz zamanı ve kendi öz gerçeği vardır ve bir varlığın gerçeği, ancak kendisine aittir. Dolayısıyla evrensel gerçeklik diye bir şey söz konusu edilemez.”[6].

        Bilindiği üzere determinizmde içkin olan bir zaman kavramı vardır ve bu zaman sürekli akan, kesintiye uğramayan bir şeydir. Çünkü zamanın sürekli akmaması, kesintiye uğraması veya kopuk kopuk akması neden-sonuç ilişkisi içerisinde olgu ve oluşu açıklayan determinizmin de çökmesi anlamına gelecektir. Çünkü oluş sürekli ise Büyük Patlama ile bir boyut olarak olgu ve oluşa ilave olan zamanda bir süreksizliğin kesintinin olmaması gerekir. Esasen makro düzeyde işler gerçekten de böyle yürümektedir. Makro düzeydeki olgu ve oluşlar üzerinden fiziksel evreni anlamaya çalışan klasik mekaniğin bu tespitinde bir yanlışlık olmadığı gibi, bu ilişkinin varlığı bizim dünyada uygarlık diye tanımladığımız yapıp ettiklerimizin yapılmasını mümkün kılmıştır, kılmaktadır.

        Şimdi, Newton fiziğindeki yerde de göklerde de geçerli olan mutlak zaman- mutlak uzay kavramının, Einstein’la ve onu takip eden diğer fizikçilerle olgu ve oluşa dördüncü bir boyut olarak eklenmesi; onun da gözlemciden bağımsız bir niteliğinin olmadığı, izafi olduğu tartışmalarına girmeden, “Peki, o hâlde zaman nedir?” sorusunun tuzağına da şimdilik düşmeden öncelikle “Her sonucun onu meydana getiren etkin bir nedeni vardır.” kabulünden hareketle, determinizm konusu üzerinde bir miktar yorulmak gerektiği kanaatindeyiz.

        Şöyle devam edelim: Yukarıdaki bir alıntıda iddia edildiği gibi, kuantum mekaniğinin bulgu ve gözlemlerine göre atomaltındaki oluşlarda zamanın sürekli olmadığı, her oluşun kendine özgü “an”ları olduğunu, determinizmin değil belirsizliğin olduğu ve olup bitenin gözlemcinin niyetinden ve gözlem araçlarından bağımsız olmadığı; atomaltı evrende olasılıksallığın ve kuantum boşluklarının bulunduğu; bu özelliğinden; yani atomaltında objektif bir gerçekliğin olmadığından hareketle, Gazali, Hume ve Kant’ın felsefi/metafizik çıkarımlarına bir yol bulunabilir mi? Veya hem kuantum hem de astro fizikteki bilim muhitinin spekülasyonlarını da kullanarak -ki astro fizik son yıllarda oldukça spekülasyona bulanmıştır- Kur’an temelli yeni bir metafizik ve teolojik felsefe üretilebilir mi? Üretilmeli mi?

        Bu soruların çok önemli ve o derece de müşkül olduğu, bundan daha önemli olmak üzere temkinli ve tedbirli olmayı gerektirdiği açık. Bununla birlikte tam da sorduğumuz bu sorular etrafında son yıllarda, akademik olsun olmasın çok sayıda metnin kaleme alındığı da görülmektedir. Bu yazıda, bu konuda böylesine bir iddianın ve yükün altına girmek amaçlanmamıştır. Sadece, “Şöyle de düşünülebilir mi?”, “Buradan şu çıkarsama yapılabilir mi?” kabilinden bir deneme yapılması amaçlanmıştır.

        Güncel astrofizik, “Büyük patlama sonrası eşit miktarlarda olması gereken madde ile anti maddenin[7] birbirlerini yok etmeleri gerekirken “Nasıl oluyor da böyle olmadığının ve varoluşun meydana gelişini anlamaya çalışıyor?”. İlave olarak, “evrende maddenin çok az olmasından hareketle, kütleçekim gereği niçin bir çökmenin olmadığının ve evrenin nasıl oluyor da genişlemekte olduğunun cevaplarını da arıyor.

        Bir bilim kanalında[8] varlığın nasıl oluştuğuna dair bir programda aynen şu cümle sarfedildi: “Hiçlik” maddeyi yarattı. Devamında, “Kuantum dalgalanmaları evrenin var olmasını mümkün kılmıştır. Büyük Patlama’nın ardından oluşan kuantum dalgalanmasında küçük bir dalgalanma, galaksimizi ve galaksileri yarattı. Yani boşluk, bildiğimiz evreni yarattı. Ancak kuantum dalgalanmaları ile evrenin her yanına dağılan maddenin eşit dağılmadığını biliyoruz” dendi.

        Bu cümlelerin ardından söz konusu yayın biraz temkin taşıyor gibi görünse de hüküm cümlesini şöyle kurdu: “Hiçlik” olarak kabul edilen şey aslında evrenin en gizemli oluşumunu içeriyor gibi görünüyor.

        Şimdi bu bağlamda biz de şu soruları sormak istiyoruz:

        Evren’de boşluk var mı?

        Eğer var ise madde-antimadde, enerji-karanlık enerji nedir?

        Eğer boşluk yok ise Aristo’nun “Doğada boşluk yoktur.” önermesi ve bu önermeden hareket edilerek oluşturulan ve modern fiziğe gelinceye kadar fizik ve felsefe muhitinin ortak kabulü olan “esir”, boşluğu dolduran bu şeyler olarak anlaşılabilir mi?

        Sahi boşluk ne?

        Varlığın varlığını var kılan; yani onu imkândan mümküne dönüştüren şey “hiçlik” ise, “hiçlik” aslında “varlığı kendinden olan bir varlık” değil midir? Yok, eğer “hiçlik” kavramından ezel ve ebedî olduğu kabul edilen madde kastediliyorsa, “hiçlik” bir varoluş hâli ise ve diğer var olanlar onun var oluşundan meydana geliyor ise “hiçlik” olarak isimlendirdiğimiz bu varoluş hâli -artık her ne ise- bunun antik dönemin öncü filozoflarının “arkhe”sinden farkı nedir? Bu sadece isimlendirmeden (nominalizm) ibaret olan bir şey demek değil midir?

        Öyle bile olsa bu “arkhe”yi var kılan, ondan önceki ve ondan önceki ve ondan önceki vb. “arkhe” nedir?

        Şimdi bu soruların ardından zaman kavramı üzerinde dikkatimizin elverdiği ölçüde bir miktar kalem oynatmak istiyoruz. (Devam edecek.)

         


        [1] S. Eryiğit, “Felsefe Özgünlüğünü ve Özgürlüğünü Kaybediyor mu?”, Türk Yurdu, S. 391, Mart 2020, s. 12.

        [2] Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev. B. Gönülşen, Alfa Bilim, İstanbul 2015, s. 21.

        [3] Hawking, s. 23-24.

        [4] Hawking, s. 224-225.

        [5] Hawking, s. 77.

        [6] Sonsuz Us, Kuantum Kuramının Temel İlkeleri Felsefesi ve Dünya Görüşü (ET 13.01.2020).

        [7] Bilim muhitine göre araştırmalar, anti maddenin sadece matemateksil bir zorunluluk değil gerçekten var olduğunu göstermiş bulunuyor. Atomaltı evrende nötrino hariç, diğer atomaltı parçacıkların karşıt elektrik yüklü olanlarına anti parçacıklar deniliyor. Semada da yıldırımların anti madde ürettiği ve bunun yeryüzüne yağdığı tespit edilmiştir. Her ne kadar bilimsel verilerin geçiciliği üzerinden yapılacak yorumlarda dikkatli olmak gerekiyorsa da bu hassasiyetimiz bizi şu iki ayeti ifade etmekten alıkoyamıyor: “Düşünüp ibret alırsınız diye biz her şeyden çiftler yarattık.” (Zâriyat, 49); “Toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.” (Yasin, 36). Ayrıca buradaki birinci ayetin içinde yer aldığı surenin ismi de madde-anti madde bağlamında dikkat çekici bir anlama sahip gibi de görünmektedir.

        [8] Science&Vie