Dijital Çağda Geleceğin İnşası

Haziran 2020 - Yıl 109 - Sayı 394



        “Şimdi”deyiz ve “şimdiki an”ı yaşıyoruz. Şimdi, yaşanan olaylar dizisidir, yaşantının oluşumudur; yaşantının nabız attığı olay diliminin bilinçteki karşılığıdır. Şimdi, yaşanan, bizatihi gerçek olan, bizatihi karşımızda duran, bizi kuşatandır. O, inşa olmuş, varlık ve vücut bulmuştur. Şimdinin böyle bir şimdi olması, zihinlerin geleceği geçmişteki şimdilerde inşa etmelerinin sonucudur. Her şimdi, sadece yaşantının bizatihi gerçekleşmesi ile değil, aynı zamanda geleceği inşa ile karakterize olur.

        Geleceği inşa üzerine

        Gelecek henüz gelmemiştir ve bilinmeyen bir yerden çıkıp gelmez. Şimdiyi yaşayan ve yaşatanlar, şimdinin nabız attığı zihinler, karar iradeleriyle ve kararlarıyla, tercihleriyle, gelmekte olan geleceğe yön ve biçim vermiş olurlar. Bu arada şu kavramların anlamını netleştirelim: Geleceği inşa ile geleceği kurtarma esas itibarıyla aynı şey değildir. Geleceği kurtarma, bir tür inşa olsa ve inşayı gerektirse de, bir zorunluluk içerir. Geleceği kurtarma, gelecek apaçık ve bilfiil tehlikeye girmişken, bunu savuşturmayı ve varlığını sürdürmeyi başarmış olmaktır. Geleceği inşa etmek, zaten sürmekte olan mevcudiyete, gelecekte yepyeni bir biçim vermek, ona âdeta başka/uygun bir form ve içerik kazandırmak; değişim dönemlerinde, gelecek henüz apaçık tehdit altında değilken, onu yeniden kuracak projeler geliştirmek, yaklaşan tehdit henüz kapıyı çalmadan onu savuşturacak toplumsal ortam oluşturmaktır.

        Kendi dinamikleriyle mevcudiyetini sürdüren, bir inşa gerçekleştiriyor değildir. Mevcudun problemsizce devam ettiği dönemlerde inşaya ve inşa edicilere ihtiyaç da yoktur. Örneğin İstanbul fethedilirken inşaya gerek yoktu. İnşa gereği, yeni bir süreçte, mevcudun eski hâliyle varlığını sürdüremeyeceği bir durumda belirginleşir.

        Varlığını sürdürme iradesi geleceğe aralıksız hamle yapmak demektir. Bir toplum hangi koşullar altında olursa olsun, var olmayı bırakmaz. Hiçbir toplum kısa zaman zarfında eriyip gitmez. Her yeni doğan, toplumu geleceğe taşıyacak olan bir aktördür/oyuncudur. İnsanlık/toplum bu yönüyle bir kaynaktan çıkan bir akarsu gibidir. Dünya ve dünyadaki, koşullar hep aynı biçimli olup bitiyor/gerçekleşiyorsa, bu akarsu akar gider. Her birey aynı zamanda toplumu geleceğe taşıma işlevi üstlenir. Dolayısıyla geleceğe doğru akarken, bireyin iki tür işlevinden söz edebiliriz. Bunlardan biri, toplumun bilfiil karşılaştığı güncel sorunları çözmeye çalışmak, kısa süreli ve zorunlu amaçlar için mücadele etmek; diğeri de bireyleri/toplumu yepyeni ve bambaşka geleceğe hazırlamak, bu bağlamda algı, bilgi ve proje oluşturmaktır. Bu bakımdan, her şey kendi mecrasında akıyorken, sadece bireysel ve toplumsal yükümlülüğümüzün gereğini yaparız; ama büyük değişim dönemlerinde, geleceği inşa sorunu yaşamaya başlarız.

        İnşaya muktedir olmak

        Geleceği inşa etmeye kim muktedir olabilir ve o bunu niçin yapar?

        Geleceği tek tek kişiler inşa etmez, edemez. Geleceğin inşası tek başına bir bireyi aşan bir iştir. Bireyler sadece kendi kişisel geleceklerini inşa edebilir. Bir filozof bile örneğin, ortaya koyduğu fikirler uygulanıyor olsa da, geleceği inşa etmiş değildir. Onun yaptığı, sadece bir inşa teklifi sayılabilir. Onun düşüncelerini kişiler uygulamaya geçirebilir. Bu demektir ki, bir topluluğa, bir toplumsal çevreye şekil vermek, bir tek bir bireyin etkileme/belirleme gücünü aşmaktadır.

        Geleceği, geleceğe ilişkin yüksek idealleri olan herhangi bir kurumsal yapı, organize bir topluluk veya fikir hareketi inşa edebilir. Tam aksi de geçerlidir. Geleceği yıkacak olan da aynı büyüklükteki yapı olabilir. Yıkım için proje gerekmez; ama inşa için temelde hayal veya ideal değil bir fikir, bir proje, bir kurgu olmalıdır. İnşa projeye göre yapılabilir. O hâlde inşayı sormak projeyi sormaktır, hayalleri, iyi tasarımları, idealleri değil. Nasıl bina projesi için arsa-arazi ve yapı teknolojisiyle mimarın tasarım gücü gerekli ve belirleyici ise, toplumsal dünyanın gelecek projesi için de mevcut durum, koşullar ve toplumdaki kanaat önderlerinin tasarım gücü gerekli ve belirleyici olur. Onlar kendi bireyselliklerini aşan, yüksek amaçları gözeten, ancak akılcılık ve gerçekçilikten ayrılmayan kişilerdir. Kanaat önderleri bu ruh ile inşa için sorumluluk hisseder ve yükümlülük alırlar. Lümpen, günlük yaşayan, sadece kendisini düşünen, aidiyet hissetmeyen kişi yahut gruplar inşaya soyunamaz. Geleceğin inşa edici mimarı ve müteahhidi yoktur. Olmamalıdır da. Ama geleceğin bir mimarisi vardır/olur; o da hep birlikteki tercihlerle biçim kazanır. İşte sözünü ettiğimiz kanaat önderleri, bu ruh sahipleridir. Onlar bireylikleriyle ortaya çıkmayan, toplumda bir kavrayış biçimi oluşturan meçhul kimliklerdir. Onların en büyük etkisi, geleceğe ilişkin bir bilinç oluşturmaktır ve inşa işte bununla icra edilmeye başlanır. Her şey bilinçle başlar. Bilinç de, iki tür malzeme ile iş görür. Bunlardan biri, mevcut duruma ilişkin kavrayış, diğeri de amaç/ideal ve beklentiler, değerlerdir. Biri realiteyi, diğeri idealiteyi anlatır. İnşayı başaranlar realiteden ayaklarını çekmeyenlerdir.

        İnşa ruhu taşıyan zihniyetler yakınma peşinde değildirler. Onlar kaygı duyarlar. Ama kaygıları toplumun uzak geleceğine, giderek de insanlığın geleceğine ilişkindir. Onlarda kaygı doğuran şey, realitedir. İdealitede sorun yoktur. Çünkü idealleriyle mutludur bu zihinler. Ama reel dünyada, olası gelecek, hiç de idealiteye uyumlu değildir. Bu bağlamda, akılcı bir proje kavramı ile romantik ve içeriği belirsiz tarihsel idealleri karıştırmayalım. Örneğin hep var olduğu söylenen Kızılelma, bir proje olamaz. Gelecek “Kızılelmaya göre” inşa edilemez. Kızılelma’dan söz edilirken “İçi o döneme göre doldurulur” demekle, aslında gelecekte üzerinde uzlaşılacak bir toplumsal tasarım kastedilmektedir. Henüz uzlaşılıp netleşmemiş bir tasarım olmadığına göre, bırakınız geleceğe ilişkin projeyi, geleceği inşaya götürecek yön levhası bile mevcudiyet kazanamayacak demektir.

        Yüzyıl önce-yüzyıl sonra

        Geleceği inşa sorunu büyük değişim dönemlerinde yaşanır. Bugün böyle bir dönemden geçilmektedir. Ancak tarihte de buna benzer dönemler vardı. Yüz yıl önce de büyük değişim dönemi yaşanmıştı. Osmanlı tarih sahnesinden tasfiye edilirken, imparatorluk çökerken de bir var olma kavgası verildi. O dönemde çeşitli tarz-ı siyasetler, İttihat ve Terakki gibi çeşitli cemiyetler, Türk Ocakları gibi çeşitli sivil kuruluşlar ortaya çıktı. Söz konusu oluşumların aşağı yukarı her biri, devlet-i ebed müddet’i sürdürme, var olma kavgasını kazanarak geleceği yeniden kurma peşindeydi. Özellikle Türk Ocakları, bu süreçte önemli bir rol üstlendi. İmparatorluk’u sürdürme imkânı kalmayınca yeni devlet kurulmalı; daha doğrusu devlet yeniden yapılandırılmalı, onun yeni formu da ulus devlet olmalıydı. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin bir millet kimliği üzerine oturması için Türk kimliğinin zihinlerde iyice pekiştirilmesi gerekmekteydi. Türk Ocakları bünyesindeki yazarlar ve düşünce insanları bu kimliğin oluşumunu temin ettiler. Bir açıdan bakınca geleceği inşa etmiş oldular. Elbette bu inşa, siyasal yapının, yani devlet organizasyonunun zihinlerdeki temelinin inşası oldu. Zira Türk Ocakları hep mevcut olduğu hâlde, toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel geleceğinin inşa edilişi sürecinde varlık gösteremedi. Bu durum çok temelden olmasa da, bazen bu temellere ilişkin bir tartışma konusu oldu. Bugün de, o tarihlerden bu yana kadar varlığını sürdüren bu kurumun, bugün içinde olduğumuz değişim dönemindeki mevcudiyeti, Türk Ocaklarına ihtiyaç olup olmadığı hususu bazı analizlerde tartışma konusu yapılmaktadır. (Cezmi Bayram, Türk Yurdu dergisi, Sayı: 392, s. 8-12) Yazar bu yazısında, yüz yıl önce ocağın kuruluş koşulları ve o günden bu yana yaşananlarla ilgili olarak, gelişen süreç hakkında bir tarihsel bilgi sunmuş; ardından ocağa hâlen ihtiyaç olduğunu ifade etmiştir. Ancak söz konusu yazıda, Türk Ocaklarından beklenen şeyin net olarak ne olduğuna, niçin ihtiyaç duyulduğuna, Ocağın bunu nasıl gerçekleştirebileceğine dair bir öneriye rastlamıyoruz.

        Yazarın sorduğu “Türk Ocaklarına ihtiyaç var mıdır?” sorusu, cevabın ne olduğu bir yana, bir tartışma davetidir. Yazar hakikaten bir eksiklik ve bir problem durum, çözümü gereken sorunlar demeti fark etmeseydi, böyle bir tartışma açmaya gerek duymazdı. Demek ki dünyanın gidişatı tozpembe değildir. Demek ki kendisinden toplumun geleceğine ilişkin birtakım işlevler beklenen bir kurum, işin gereğini yapma iradesi sergileyememekte, üzerlerine düşeni yapamamaktadır. Soruyu sorduran, bu olmalıdır.

        Gerçekten de, 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde, mekanik çağdan dijital çağa geçiş sürecinde yaşanan büyük sarsıntılar, geleceği inşa sorununu yine kapımıza taşımıştır. Her ne kadar yüz yıl önceki gibi açıkça silahlarını doğrultmuş çok sayıda ordu olmasa da, başka koşullar dolayısıyla, değişen teknolojik ve ekonomik koşullar dolayısıyla, belki daha derin bir var olma kavgasına sürüklenir durumdayız. Üstelik bu sorunu sadece bu coğrafya değil bütün dünya yaşamaktadır. Her toplum kendi sorunlarını çözmek için yine kendisi çabalamaktadır. Türk milleti de bu problemi yaşadığına göre, geleceğin yeniden inşa edilmesi sürecinde, Türk Ocaklarının rolü ne olacaktır?

        Herhangi bir rolünün olmaması düşünülemez, çünkü Ocak’ın varoluş gayesi, Türk Milleti’nin bekasına hizmettir. Eğer Ocak, bu çağda bu gayesine hizmet edemeyecekse, varlığına ihtiyaç da yok demektir. Sayın Bayram yazısında, Türk Ocaklarına duyulan ihtiyaç ile “Kızılelma’nın yeniden tanımlanması” arasında bir bağlantı kurmuştur. Ancak sorun şu ki, her Kızılelma belirlenimi inşa anlamına gelmez. Örneğin Osmanlı yıkılırken, o dönemin vatanperverleri için Kızılelma “geleceği kurtarmak” mıydı yoksa “geleceği inşa” mı? İnşa değil, kurtarma, geleceği garanti altına alma, varoluş tehdidini ortadan kaldırma! Osmanlı aydını, Meşrutiyet dönemindeki millî kurumlar “geleceği inşa” değil, “geleceği kurtarma” peşindeydi.

        Geleceği inşanın koşulları

        Gelecek, yukarıda belirtildiği gibi, toplumun/milletin sorumluluğunu üstlenen idealist kişilerce inşa edilebilir. Çünkü bu mücadele zorlu ve bencilce taleplerden vazgeçmeyi gerektiren bir mücadeledir. Ancak şu soruna işaret etmek gerekir: Acaba -C. Bayram’ın sözü edilen yazısındaki şu ifadeyi kullanalım- “Kızılelma’nın tanımlanmış ve bir hedef hâlinde ortaya konmuş olması” (s. 12), geleceği inşa için yeterli midir? Hayır, geleceği inşa için sadece samimi ve idealist olmak, bir ideali olmak yetmez. Tehlike kapıya dayandığında, kendini fedaya hazır idealistler, geleceği kurtarmayı sağlayabilirler; ama geleceği inşa başka donanımlar gerektirir. Şayet bir inşa durumu ve zorunluluğu ortaya çıkmışsa, ilk başta, gelecekteki dünyanın ontolojisini anlamak, dünyada neler olup bittiğini bir bütün olarak kavramak, çağı okumak lazımdır.

        Çağı okumak derken neyi kastediyoruz? Dünyanın hangi yöne gittiğini, olup bitenlerin seyrinin ne olduğunu, nasıl bir dünyaya doğru gidildiği, gelişmelerin seyrinin olası yönü ve hedeflerinin ne olabileceğini, uluslararası arenadaki aktörlerin neyi niçin istediklerini anlama çabası… Dünyayı okumak, içinde yaşadığı uygarlık çevresi veya toplumun/devletin pratik problemleriyle mücadele etmek, onları çözmeye çalışmak değildir. Bu manadaki çözümler/tezler/pratikler yeni bir tarihsel süreci başlatsa dahi, sadece yakın geleceği kurtarmak anlamına gelir. Elbette gereği hâlinde bu da zorunludur. Ama bir toplumun bütün düşünen zihinleri dünyayı okumaya uğraşmaz da hep aynı sorulara cevap aramaktan öteye geçemezlerse, her biri aynı sınırlı dünyaya âdeta hapsolmuş olur. Olup bitenin gidişatını ve olası geleceği okumak, bizi bekleyen olası tabloyu okumaktır. Bu okuma, geleceğin dünyasında olmak istediğimiz durum ve konuma ilişkin bir proje, bir yol haritası yapabilmemizi mümkün kılar. Geleceği inşa edebilmenin en önemli koşullarından biri de işte bir projesi olmaktır.

        Yüz yıl önceye dönelim… Osmanlı aydını çağını okuyabilmiş miydi? Bu soruya olumlu cevap vermek için elimizde yeterli veri yoktur. Görünen o ki, Osmanlı aydını kendi çağını okuyamamıştı. O dönemdeki yorumlarda veya tartışmalarda, sanayi devriminin geldiği nokta, bu devrimin dünyayı nereye götürebileceği, sanayi devrimi için petrolün önemi, dünya jeopolitiğinin şekillenmesi ile petrolün ilişkisi hususlarının hemen hiç yer almadığı görülmektedir. Osmanlı aydını dünyayı okuyabilseydi, geleceği kurtarma mücadelesi yanında, geleceği kurtardıktan sonra onu inşa için proje de geliştirebilirdi.

        Şayet bugün de dünyada neler olduğuna ve insanlığı nasıl bir olası geleceğin beklediğine ilişkin bir kavrayış ve tasarımlar yoksa geleceği inşa için ortaya çıkanların yapabileceği hiçbir şey, üstlenebilecekleri hiçbir bir rol olmaz. Yüksek millî duyarlılık inşayı sağlayamaz. Bu tabloyu günümüzde de gözlemliyoruz. Özellikle millî duyarlılığı yüksek olan kesimde, olup bitenler karşısında, millî/duygusal temennilerden başka duruş görünmemektedir. Ortada bir inşa projesi bulunmuyor. Bu kesimin bütün çabası âdeta millî duygu ve duyarlılık, millet ve milliyetçilik kavramlarının savunulması ve kanıtlanmasıyla sınırlanmış gibidir. Hâlbuki artık geleneksel dönem, mekanik çağ geride kalmak üzeredir. Bir eşik noktasındayız. Bu süreçte hem teknoloji, hem uygarlık hem de dünya jeopolitiği değişmektedir. İnsanlığı dijital bir çağ beklemektedir. Geleceğin dünyası da dijital dünyadır. Teknik araç gereçlerden insan eşya ilişkine kadar, her yanımızı dijitalleşme kuşatacaktır. Bu çağın ontolojisinin üç unsuru, dolayısıyla da bu çağda gelecek inşasının da üç boyutu vardır: Nesne, özne ve toplum… Bu üç unsuru doğru kavramak, bu unsurların gelecek inşasındaki yerini doğru belirlemek gerekir.

        Nesne boyutundan başlayalım… Geleceğin dünyasında dijital teknolojinin ve teknik araç gereçlerin yeri, onlara ilişkin algımızın, karşı karşıya kaldığımız gerçekliğin yapısının ne olacağı hususunda bir kavrayışa ulaşmış değiliz. Yeniçağa ilişkin olarak, “nesnelerin interneti”nden, gerçekliğin biçim değiştirmesinden, “sanal gerçeklik”ten, “artırılmış gerçeklik”ten, “genişletilmiş, çeşitlendirilmiş ya da çoğaltılmış gerçeklik”ten, yapay zekâdan, robotlarla yaşamaktan söz edilmektedir. Bu kavramlar gelecekte hayatı kuşatması olası olguları anlatmaktadır. Onları kavramadan, gelecek üzerine bir proje geliştirilemez.

        Özne boyutuna gelince; geleceği inşa kaygısı taşıyan, insan ve insanlık için bunu talep etmektedir. Bu sorumluluğu hisseden kişi, kendi toplumundaki bireylere olduğu kadar diğer insanlara da bir değer vermekte, kendini onlara karşı yükümlü saymış olmaktadır. Dolayısıyla geleceğin dünyası üzerine düşünürken, öznelerin gerçeklik kavrayışını, sanal/artırılmış veya genişletilmiş gerçeklik ortamında öznenin dünya ile ilişkisini; yeniçağın öznesinin duygu ve değer dünyasını, bu öznenin aklını kullanma biçimini, bu öznenin zihnindeki kavram haritasının oluşumunu ve farklılaşmasını, onun zihin durumunu ve zihninin işleyiş ilkelerinin oluşumunu hesaba katmamak söz konusu olamaz. Çünkü geleceğin dünyasında, hayatın içinde, bu özne yer alacak, yaşama dünyasının nabız atışını bu özne sağlayacaktır. Nitekim günümüzde x, y, z gibi harflerle ifade edilen farklı kuşaklardan söz edilmektedir. Her ne kadar bu ayırımın gerçekçi olup olmadığı tartışmalı ise de, ortada tartışmasız bir gerçek vardır: Yeni yetişen kuşakların/bireylerin duygu, düşünce ve algı dünyaları hızlı bir değişim ve kökten bir farklılaşma içindedir. Yeni kuşakların kavram haritaları ve referans düzenleri tamamen farklılaşırsa, “değerler topluluğu olarak bir millet”in varlığını sürdürmesinden söz edilemez gibi görünmektedir. Bu nedenle, insanın ve tabii yeni öznelerin zihin yapılarını, bu yapının nasıl oluştuğunu ve değiştiğini incelemek gerekir. Felsefe tarihinden buna bir örnek sunalım:

        Aristoteles, “Düşünmenin yasaları eşyanın yasalarıdır.” demişti. Bu yargı gerçekliği anlatır veya anlatmaz, bu bir yana; ama bize, zihnin çalışma prensiplerini oluşturan ilkelerin nasıl oluştuğuna dair bir açıklama sunmaktadır. Öyle ya, bir zihin varsa ve hiçbir uyarım almamışsa, kendi kendisinin farkına varır, lakin ilkesel bir kavrama/veriye ulaşamaz. Kendini fark eder, başka şeyi tanımadığı için kendisinin neden başka bir şey olmadığına, kendisinin gerçekten ne olduğuna ilişkin bir tasarım geliştiremez. Ama başka bir uyarım, bilinci ve onun çalışma biçimini çeşitlendirir. Dolayısıyla zihin, tanıdığı/algıladığı dünya ile bağlantılı olarak ilkeler geliştirebilir. Aristoteles’in yargısına göre, bu kişinin referans kaynağı, bilebildiği kadarıyla eşya dünyasıdır. Bu durumda başka bir zihnin referans kaynağı da, onun bilip tanıdığı nesne dünyası olmuş olur. O kişinin o nesne dünyasından çıkardığı ilkeler, onun anlam dünyasının temel taşlarını oluşturur.

        İşte dijital çağın öznesi de, dünyayı nasıl tanıyorsa; hızlı, sınırsız, duygusuz, duyarlılık dolu, ben merkezli veya diğerkâm vs. onun düşünüş biçiminin dayanakları da bunlar olacak, o kararlarını buna göre verecek, onun algılaması buna göre gerçekleşecektir. O nedenle, özne, öznellik ve zihin üzerine bir kavrayışın olması gerekir. Örneğin dijital çağın öznesinin değer ve inanç dünyası acaba nasıl oluşacaktır? Şayet ona, geleneksel yaşantıdaki anormal, normal imgesiyle sunulursa, birtakım dijital platformlarda kişi yoğun şekilde bu tarz uyarımlara maruz kalırsa, çocuk hayatın amacını sadece hazza dayandıran telkinlerle yetişirse, iyi ve kötü kavramlarını buna göre oluşturursa, bu öznenin yaşama dünyasını ve etik olguları algılayışı nasıl olur? Şayet içi boşaltılmış bir değer dünyasına sahip olursa bu özne, onun açısından millet, milliyet ve millîlik kavramları herhangi bir anlam taşır mı?

        Geleceği inşada diğer unsurun da toplum olduğu ifade edildi. Dijital uygarlığın toplumu, toplumun yapısını, toplumsal ilişkileri nasıl etkileyeceğine ilişkin bir öngörü geliştirilemezse, geleceği inşa çabasının bir ayağı eksik olacak demektir. Bu bağlamda örneğin dijital dünyada özneler arası ilişki, kişinin sosyalleşmesi, sanal sosyalleşme, toplumsal değerlerin anlamsızlaşması, onların yaptırım gücünün büyük ölçüde aşınması sorunları öne çıkmaktadır.

        Ancak daha önemli bir husus da, değişen toplumsal yapı karşısında, siyasal örgütlenmelerin, örneğin devlet biçiminin de devam edip edemeyeceği konusudur. Bugünün devlet biçimi ulus devlet modelidir. Acaba dijital çağda mevcut devlet yapısı aynen sürebilir mi? Feodal çağın yönetimleri krallıklar, padişahlıklar, yani monarşi idi. Mekanik sanayi devrimi ile birlikte, “demos”un karar vericiliğini öne çıkaran bir siyasal süreç yaşandı. Ulus devletler, demokrasiler, cumhuriyetler kuruldu. Çünkü feodal siyasal yapı sanayi toplumunun ihtiyaçlarına ve taleplerine cevap veremezdi. Örneğin karmaşıklaşan yaşama dünyasının sorunlarını feodal devlet biçimi çözemezdi, dolayısıyla modern devlet formuna geçilmeliydi; öyle de oldu. Sanayi devrimiyle, yani mekanik sanayi devrimiyle birlikte değişen sosyoloji, cumhuriyetlere uygun bir birey, düşünüş biçimi, yapı oluşumu koşulları sunmuştu. Şimdi de başka bir sanayi devriminden, değişmeye yüz tutan toplumsal dokudan, hızla değişen bireylerden, değişen sosyolojiden söz ediyoruz. Şimdi de monarşileri ulus devlete götüren sürece benzer şekilde, başka bir siyasal yapıya geçmeyi zorunlu kılan bir süreç gelip çatacak mıdır? Acaba elektromanyetik sanayi devrimi, ulus devlet veya cumhuriyet diye adlandırılan mevcut siyasal yapıları dönüştürür mü? Mevcut siyasal yapı elektromanyetik sanayi devriminin sonuçlarını taşıyabilir mi?

        Yeni teknolojinin, devletin birtakım rollerini gereksiz kılacak imkânlar sunması durumunda, bireylerin devlet algısı değişebilir. Devletin tuttuğu kimlik ve mülkiyet gibi kayıtlar, dijital teknolojiyle kesin ve güvenilir biçimde tutulabilirse –ki blockchain teknolojisinin bunu mümkün kılacağı iddia edilmektedir-, yeni bir para sistemi kurulur da bunu tüm dünyada herhangi bir devlet güvencesine gerek kalmaksızın geçerliliği sağlanırsa, kişilerin devlete duyacakları ihtiyaç neredeyse ortadan kalkabilir, hatta devletleri toplumlar bir güvence olarak değil bir yük olarak görmeye başlayabilir. Aynı zamanda bir kontrol mekanizması olan devlet, ücretsiz ve kontrolsüz bir internet erişimiyle, bu işlevini de kaybedebilir. Geriye, sadece güvenlik sorunu kalmaktadır. Onun da çözüldüğü var sayılırsa, artık bugünkü anlamda devletler tarih sahnesinden sürülmüş olacaktır. İşte geleceği inşa edebilmek için, bu ve benzeri konularda geniş bir bilgi birikiminin, derin bir kavrayışın olması gerekir.

        Ne olmalı, ne olmamalı?

        Geleceğin inşasına aday olan grup veya kurumda öne çıkan bazı özellikler, yapılması veya yapılmaması gerekenler olmalı ki, onlar bu hedefe erişilebilsin! Bunlardan biri, o yapıya mensup bireylerin tutumları, diğeri de o toplulukta bilginin ve düşüncenin yeri/değeri hususudur.

        Eğer bir zihin, en baştan sahip olduğu düşünce ve bilgi birikimine dayanarak her şeyi doğru algıladığını, olup biteni doğru kavradığını ve doğru tasarımlar geliştirdiğini var sayarak işe başlamışsa o, hangi eksiklerinin olduğunu bilemiyor demektir ve onun geleceği inşa edebilmesi mümkün değildir. Hiç kimse “düşünsel ermiş” değildir. Temeldeki idealin fevkalade üstün nitelikli olması yetmez. Çünkü ideal, deyim yerindeyse, varoluşsal bir zemindir. Bir ideal, kişinin diğer algı ve çözümlemelerinin, sosyal, siyasal veya ekonomik düşüncelerinin doğru ve isabetli olmasını sağlamaz. İdeal adı üstünde, yüksek düzeyli ve “en üst iyi”yi anlatan bir muhayyel tablodur. Şayet bir zihin “acaba” sorusu eşliğinde bir soruşturma yapmaya gerek görmüyorsa, yeni fikir ve düşünceleri kavramaya/anlamaya çalışmıyorsa, onları bir düşünce ilgisi hâline getirmiyorsa, kendi içine kapanmış demektir.

        Geleceği inşa edebilecek zihinler aklını doğru kullanan, geçmiş ve şimdi algılarında, gelecek tasarımlarında gerçeklik ile romantik/duygusal olanları ayırt edebilen, ayakları yere basan idealler peşine düşen, ideal adı altında uçuk tasavvurları öne çıkarmayan zihinlerdir. Onlar mevcut bilgi ve kavrayışlarıyla yetinmeyip kendi sınırlarını zorlarlar; değişime tabi hakikatin daima yeni cephelerini kavramaya çalışırlar. Bu zihinler kendileri gibi düşünenlerle olduğu kadar kendileri gibi düşünmeyenlerle de fikir alışverişi yaparlar. Bu bakımdan onlar her daim tekâmül ederler. Kendilerini muhakeme ederken de rivayet edilen geçmiş zaman kipi ile ve günah çıkarırcasına, örneğin “Şunu şunu yapmamışız.” gibi veya kendilerini dışta bırakan gereklilik kipiyle, örneğin “Şunu şunu yapmak gerekir.” şeklinde bir durum değerlendirmesi yapmazlar. Bu kişiler yapılması gerekeni yaparlar; fedakârca ve karşılıksız olarak üretmeye çalışırlar. Onlar, dünyayı değiştiren şeyin, nostaljik yargılar ve gereklilik kipli söylemler değil eylemler olduğunun bilincindedirler.

        Bir düşünce topluluğunun geleceği inşa edebilecek bir misyon elde edebilmesi için, farklı düşünce ve tasarımları akıl düzeninde muhakeme etmeleri yanında, kendi topluluklarındaki düşünceleri ve tezleri de titizlikle değerlendirmeleri, onları tartışma konusu yapmaları gerekir. Bir kez telaffuz edilmiş olan değil, görünür hâle gelmiş olan bir fikir geleceği inşa edebilir. Bir fikrin görünür hâle gelmesi, o fikirde öne sürülen tezin ciddiye alınması, çok sayıda zihin tarafından düşünüp taşınma konusu yapılması, o tez üzerine birtakım fikirler inşa edilmesi, bu tez üzerine söz söylenmesi demektir. Görünürlük gündemde yer almaktır. Bir fikrin görünürlüğünün temeli/zemini de, muhatap kitlenin bu tür fikirlere göstereceği ilgidir. Şayet herkes öne sürülen fikri kendi beğeni duygusuyla, kendine uygunluk bakımından algılarsa, öne sürülen fikirler ya onaylanır veya reddedilir. Üzerinde tartışılmadığı için, gündemden kayar gider. Örneğin Descartes’in fikirlerini çok sayıda filozof tartışmasaydı, o fikirler modernitenin başlangıç halkasını oluşturamayacak, düşünce tarihinin tozlu sayfalarında kalakalacaktı.

        Geleceği inşa etme iddiası taşıyan bir topluluğun başarısı, o topluluğun mensuplarının kişilere değil bilgiye/düşünceye, fikirlere verdikleri değere bağlıdır. Şayet bunlara değer veriliyor, farklı bilgiler peşinde koşuluyorsa, bilgi kaynakları olabildiğince çeşitlendiriliyorsa, bu, sorulan soruları da çoğaltacaktır. Bu tutum içindeki zihin, aynı zamanda dünyada olup biteni de doğru okuyabilecektir. Soru sormayan zihin artık aradığını bulmuş, bu zihnin “olabileceği bir şey” kalmamıştır. O zihin yeni sorular soramayacağı gibi, yeni bilgi peşinde de koşmaz. O, kendi içinde donmuştur. Dinamik olan geleceği, donmuş zihinler ve topluluklar inşa edemez. O durumda ve o çağda ise donmuş zihinlerden oluşmuş bir topluluğa ihtiyaç da duyulmaz.

        Dijital çağ daha önceki insanlık çağlarından hiçbirine benzememektedir. Bu çağda insanı kuşatan teknoloji sanal gerçeklik ortamlarıyla bize âdeta insansız bir insan dünyası sunmaktadır. Bu dünyada da değerler görünür olamamaktadır. İnsanın insaniliği âdeta tehdit altındadır. Dijital teknolojinin bu etkisi tüm dünyayı sarmaya yüz tutmuş gibi görünmektedir. Buna karşı durabilmek ise, elbirliğiyle ve bir bilinç geliştirmekle mümkün olabilir. Şayet bir kuruma ihtiyaç varsa böyle bir yıkıcı sürece karşı bir savunma mevzii oluşturabileceği için vardır. O çatı altındaki zihinler şimdinin hakikatinin ve olası geleceğin farkına varmazlarsa, dünyayı geçmişle şimdi karışımı bir çizgide okumaya devam ederlerse, onların varlığı ile yokluğunun hiçbir farkı yok demektir. Hep sözü edilen dijitalleşme sürecinde, tüm dünyayı değiştirmeye aday olan bu “dijital küreselleşme” dalgasında yeni kavramları düşünmeyen, dijital dünyanın eski çağlardan farklı olarak öncelikle zihinleri ele geçirdiğini fark edemeyen zihinler, bir Kızılelma özlemi taşısalar da geleceği inşa edemezler. Dijital dünyaya batmış zihinlerin “Kızılelma”sı olmaz.