Edebiyat ve Sinemada “Virüslü” Romanlar ve Filmler

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        Beş milyar yaşında olan gezegenimizin yüzeyine dev göktaşının çarpması neticesinde, dinozorlarla birlikte canlıların dörtte üçünün yok olmasının üzerinden 66 milyon yıl geçti. Bu göktaşının çarpma etkisinin 10 milyarda biri oranındaki atom bombasının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılıp 200 binin üzerinde insanın katledilmesinin üzerinden ise 75 yıl geçti. Kaçınılmaz astronomik felaket ile insan ürünü felaket arasında geçen devasa zaman aralığı içinde, hem tabiat hem de canlılar, irili ufaklı sayısız benzeri felaketlere maruz kaldı. Depremler, yanardağ patlamaları, seller, yangınlar, fırtınalar, depreşimler (tsunami), savaşlar, kuraklık, kıtlık, salgın hastalıklar…

        Bunların içinde en tesirlisi ve tehlikelisi şüphesiz ki doğrudan insan bedenini hedef alıp da binlerce yıllık süreçte milyonlarca kişinin ölümüne yol açan salgın hastalıklardı. Başta veba olmak üzere, çeşitli türleriyle grip (Çin gribi, Rus gribi, İspanyol gribi, Hong Kong gribi, domuz gribi, kuş gribi vb.), kolera, sarıhumma, çiçek, HIV, SARS, MERS, Ebola gibi bulaşıcı hastalıklar sebebiyle kimi tarih ve yerlerde milyonlar, kimi yerlerde binlerce insan hayatını kaybetti. Son olarak dünya, “Coronavirüs (Covid-19)” genel salgınıyla (pandemi) yüz yüze geldi. Çin’de ortaya çıkan ve kısa sürede dünya yüzeyine yayılan bu tehlikeli virüs, sadece can almakla kalmayıp sosyal ve ekonomik hayatı kökten etkiledi.

        ***

        Öznesi ve muhatabı “insan” olan her şey gibi salgın hastalıklar da yine öznesi ve muhatabı “insan” olan sanatın ve edebiyatın ilgi alanına girmiş; başta filmler ve romanlar olmak üzere çeşitli edebî ürünlerde “konu” olarak kendine yer bulmuştur. Edebiyat da sinema da birbirlerinden yapı, , teknik açılardan farklı olmakla birlikte, insanı ve yaşantıyı anlatan, aktaran sanat dallarıdır. Olanı, olması gerekeni, olacağı ve hatta imkânsız olanı dahi olacakmış gibi kurgulayan sinema ile edebiyat, elbette insanın başına gelen ya da gelebilecek felaketler konusuna da bigâne kalamazdı ve kalmadı.

        Bugüne kadar yazılan onca roman, onca film bu felaketleri konu edindi. Ortaya çıkan bu ürünlerin bir kısmı geçmişte -ya da bugün- olanları, önemli bir kısmı da yakın veya uzak gelecekte olması muhtemel felaketleri işledi. Geleceği “öngören” ve çoğunlukla bilim kurgu tarzında aktarılan bu eserlerin hemen tamamı baskıcı ve kötü (distopik) özellikler taşıdı.

        Felaketleri konu edinen roman ve filmlerin bir kısmı, felaketin türü olarak “salgın hastalıkları” kendine merkez aldı tabii ki. Geçmişte meydana gelen salgın felaketlerini ele alan eserler, “kendiliğinden” sayılabilecek veba, grip, kolera gibi hastalıkları; günümüzde ve/veya gelecekte yaşanan/yaşanacak felaketleri ele alan eserler ise bizzat insan (laboratuvar) tarafından “üretilen” virüsler sebebiyle meydana gelebilecek faciaları işledi. Önce edebiyattan, sonra da sinemadan öne çıkan eserlere göz atalım.

        ***

        Dünya Edebiyatında Salgın Hastalıklar

        Dünya edebiyatında, salgın hastalıklar içinde en fazla işlenen konulardan biri olan “veba”yı ele alan ilk eser, Latin edebiyatının başlıca klasiklerinden sayılan Satirikon adlı romandır. Neron’un mabeyncisi de olan Petronius Arbiter (MS 20-66) tarafından kaleme alınan ve Roma’daki aşk ve safahatı anlatan romanda, “veba” da önemli bir yer tutar ve eser şöyle başlar: “Veba salgını Marsilya'yı kasıp kavuruyordu. Erkeklik, aşk tanrısı Priapus kendisine karşı gelenleri cezalandırmak için şehre bu afeti göndermişti. Zalim bir tanrıydı bu. Hışmından korunmak için onun uğruna birini kurban vermek gerekirdi.”

        Veba salgını, varoluşçuluğun önemli temsilcilerinden Albert Camus’un kült eserlerinden biri olan “Veba” adlı romanının da ana konusudur. 1947 tarihli romanında Camus, Cezayir’in Oran şehrinde yaşanan veba salgınını anlatır ve eserin bir yerinde şu satırlara yer verir: “Gerçekten de felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir. Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da, savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar.”

        Amerikan edebiyatının zirvelerinden Jack London da “Kızıl Veba” adlı romanında bu hastalığı ele alır ve romanındaki dede karakteri, torununa şunları söyler: “İlk çağlarda dünyada insan sayısı azken bu tohumlar da pek azdı, bu yüzden hastalıklar da az oluyordu. Ama insanlar çoğalıp da, bir arada yaşamak için kentlerde toplandığı zaman vücutlarına yeni mikroplar girdi ve bilinmeyen birçok tehlikeli hastalık çıktı ortaya. Örneğin benim yaşadığım zamandan çok önce Ortaçağ denilen çağda kara veba salgını oldu ve Avrupa'yı kasıp kavurdu. Sonra tüberküloz ve hıyarcıklı veba görüldü. Afrika'da da uyku hastalığı salgını oldu. Bakteriyologlar bütün bu hastalıklarla savaşıyor ve onları yok ediyorlardı.”

        Meşhur romanı Robinson Crusoe ile tanıdığımız Daniel Defoe, az bilinen Veba Yılı Günlüğü adlı eserinde, 1664 yılında Hollanda’da baş gösteren veba salgınını anlatıyor. İthal edilen ipek balyalarının açılması ile başlayan salgın, kısa süre içinde köyleri, kasabaları, şehirleri tarumar ediyor; arkasında sayısız ceset bırakıyor.

        Afrika’yı konu alan romanlarıyla tanınan Wilbur Smith, Firavunların ülkesi eski Mısır’ı konu aldığı 11. Yazıt adlı eserine, bu ülkede meydana gelen korkunç veba salgınıyla başlar. Romanın iki karakterinin diyalogu şöyledir: "’Büyücü, nehrin en küçük göletleri bile koyu kırmızı olmuş ve kadavraların pıhtılaşmış kanları gibi kokuşmuş.’ dedi Meren. ‘Ne insanlar ne de hayvanlar içemiyormuş o sulardan. Atlar, koyun ve keçi sürüleri bile susuzluktan kırılıyormuş. Nehir kıyıları onların sıska cesetleriyle dolmuş.’ Taita, ‘Veba ve acı! Dünya var olduğundan beri böyle bir şey hiç görülmedi.’ diye fısıldadı.”

        Edebiyatçıların işlediği bir diğer salgın hastalık da “kolera”dır. Latin Amerika edebiyatının en büyük yazarlarından olan Kolombiyalı Gabriel Garcia Marquez’ın unutulmaz romanı Kolera Günlerinde Aşk, karşılıksız aşk teması üzerine kurulmuş; kolera salgını da bu temanın arka planını oluşturmuştur. Romandan bir paragraf: “Kolera yönergesinin yayınlanmasından sonra, garnizon komutanlığında gece gündüz her çeyrek saatte bir top atışı yapılıyordu; halkın, barut tozunun çevreyi temizlediği boşinanına uyularak. Kolera, daha kalabalık, daha yoksul olan zenci nüfus için daha amansız oldu, ama gerçekte ne renk, ne soy sop ayrımı gözetiyordu. Salgın başladığı gibi ansızın bitti, hasarın niceliği de hiçbir zaman bilinemedi; saptanması olanaksız olduğundan değil, kendi felâketimizden duyduğumuz utancın bizim en olağan özelliklerimizden biri olduğundan.”

        Kolera, bir diğer büyük yazar Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı romanında da yer alır. Hint kolerasının Avrupa’ya nasıl yayıldığı şu satırlarda açıklanır kitapta: “Birkaç yıldır Hint kolerası yayılma eğilimi gösteriyor, başka memleketlere geçtiği görülüyordu. Ganj Deltası’nın sıcak bataklıklarında doğan, bambu fundalıklarında kaplanların gizlendiği, insanların kaçındığı o gür ve hiçbir yararı görülmeyen cangılın kötü koku çıkaran soluğuyla yükselen bu salgın, bütün Hindistan’ı devamlı ve hiç görülmedik bir şekilde kasıp kavurmuş, doğuda Çin’e, batıda Afganistan ve İran’a kol salmış, belli başlı kervan yollarını izleyerek dehşetini Astrahan’a, hatta Moskova’ya kadar götürmüştü. Avrupa, bu afet bize oradan doğru gelir, karadan bastırır diye titrerken o, Suriyeli tüccarlarla denizleri aşmış, hemen hemen aynı zamanda Akdeniz’in birçok limanında gözükmüş, Toulon ve Malaga’da başkaldırmış, Palermo ve Napoli’de birkaç kez maskesini göstermişti; bütün Calabria ve Puglia’ya artık hiç ayrılmamacasına yerleşmişe benziyordu.”

        Çeşitli salgın ve virüs konulu romanlardan öne çıkanları verelim: A.J. Cronin “Şahika”, Robert Ludlum “Hades Dehşeti”, John Mandel “İstasyon On Bir”, Tess Gerritsen “Ölümcül Virüs”, Connie Wills “Kıyamet Kitabı”, Wendy Barnaby “Virüs Saldırıyor”, Robin Cook “Salgın”, Michael Grant “Veba”, Jeff Carlson “Veba Bölgesi”, Margaret Atwood "Antilop ve Flurya", Guillermo Del Toro "Ölümcül Tür", Dan Brown “Cehennem” ve Jose Saramago’nun ilginç bir salgın türünü kurguladığı “Körlük”.

        Bu bahsi kapatmadan ilgi çekici bir örnek verelim. Gerilim, korku, parapsikoloji, gizem konulu romanlarıyla ünlenen Dean Koontz, 1981’de Leigh Nichosl takma adıyla yazdığı The Eyes Of Darkness adlı eserinde (İlginçtir, elliden fazla romanı Türkçeye çevrilen yazarın bir tek bu romanı ülkemizde yayımlanmadı.), bugün bütün dünyayı sarsan Coronavirüsün ilk görüldüğü yer olan Wuhan kentinde üretilen bir “biyolojik silah”tan söz eder. İşte şu satırlarda: "Wuhan-400 mükemmel bir silahtır. Sadece insanları etkiler (...) Wuhan-400'ün çoğu biyolojik ajan. Bir kere, bulaşıcı bir taşıyıcı olabilirsiniz, virüs ile temas ettikten sonraki saatler içinde. Bu inanılmaz derecede kısa bir kuluçka dönemi. Enfekte olduğunda kimse yirmi dört saatten fazla yaşamaz. Çoğu on iki saatte ölür. Afrika'daki Ebola virüsünden daha kötü, sonsuz daha kötü. Wuhan-400'ün öldürme oranı yüzde yüz. Kimsenin hayatta kalması beklenmiyor.”

        Kırk yıl öncesinde, bir yazarın bugünleri görecek şekilde, Çin’de üretilen bir virüsün dünyayı etkisi altına alması olayını anlatması da gösteriyor ki bazı salgın olayları hiç de tesadüfi ya da kendiliğinden değildir.

        ***

        Türk Edebiyatında Salgın Hastalıklar

        Türk edebiyatında salgın ve bulaşıcı hastalıklarla ilgili eser sayısı yok denecek kadar azdır. Bunda, Avrupa kıtasını ya da dünyanın diğer bölgelerini kasıp kavuran şiddetli salgınların bizim coğrafyamızda çok fazla görülmemesi rol oynamış olabilir. Bizde romanın geç ortaya çıkması ve çıktıktan sonraki dönemde de kitle ölümlerine yol açan salgınların olmaması, yazarlarımızı bu konudan uzak tutmuş olabilir. Bununla birlikte, içinde salgın unsuru bulunan birkaç örnek verelim.

        Bahaeddin Özkişi, Köse Kadı’nın devamı niteliğindeki Uçtaki Adam adlı romanında, Osmanlı’nın Macaristan’da olduğu dönemde, Komaran şehrinde baş gösteren veba salgınına temas eder: “Bir gün nehir boyundaki izbelerden bir çığlık duyuldu. Veba! Bütün Komaran halkını çılgına çeviren bu kelimeciğin duyulmasından sonra yağmur aniden kesildi ve güneş tekrar çatık kaşlı bulutların ardında belirdi. Sanki o yılların dostu, kötü bir yaratık gibi çaresiz titreşen insanların seyrine çıktı. Ölüm, akıl almaz çokluktaki hasadına o gün başladı. Ve bıkmadan, usanmadan devam etti. İnsanları nerede, nasıl olduklarına bakmadan yakalıyor ve yok ediyordu. Civar şehirler sanki ölüme yardım için ellerinden geleni yapıyorlardı. Komaran’dan kaçmak için hareket eden her gemi, her sal, hatta her kalas parçası daha nehrin bir kaç fersahını kat etmeden bekleşen diğer insanlar tarafından tutuşturuluyordu.”

        Reşat Nuri Güntekin Salgın ve Madalyonun Ters Tarafı adlı romanında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Anadolu’nun bir ilçesine bağlı bir köyde tanım konulamayan bir salgın hastalık çerçevesinde, duruma müdahale etmeye çalışan kaymakamın çabalarını ve öte yanda bir kimyager profesörün ailesinde yaşananları anlatır.

        Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’yı neredeyse silip süpüren İspanyol gribi (Hastalık, İspanya’da ortaya çıktığı için değil, ilk önce İspanya tarafından ifşa edildiği için bu adı almıştır.), ilgi çekicidir ki Batı edebiyatında pek konu edinilmemiş ama bizde Hüseyin Rahmi Gürpınar Hakka Sığındık adlı romanında, “İspanyol nezlesi” tabirini kullanarak bu hastalığın etkilerini kurgulamıştır.

        Kolera, lekeli humma (tifüs), kanlı ishal (dizanteri) gibi küçük çaplı olmakla birlikte çoklu ölümlere yol açan bulaşıcı hastalıklar da vardır. Öyle ki, kolera ağırlıklı olmak üzere bu hastalıklar Balkan Savaşı esnasında çok tesirli olmuştur. Bu savaşı kurguladığım Selanik İçinde Salâ Okunur adlı romanımda bu hususa da temas etmiş; savaşın ilk başladığı yer olan Doğu cephesinde, yani Kırklareli, Lüleburgaz ve özellikle Çatalca’da, önce askerlerimize sonra da Bulgar askerlerine sirayet eden bu hastalıklar sebebiyle yüzlerce kişinin ölmesini anlatmıştım.

        ***

        Sinemada Salgın Hastalıklar

        Sinemada salgın hastalıklar, edebiyata nazaran çok daha fazla sayıda ele alınmıştır. Gerek önceden yazılmış edebî eserlerden uyarlanan, gerekse özgün senaryolarla kotarılan salgın konulu bu filmlerde, ses ve görsel efektlerin gücü de kullanılmış; dolayısıyla dünya çapında geniş kitlelere ulaşan bu yapımlar sayesinde insanlar “virüsler” hakkında daha çok bilgi sahibi olabilmişlerdir. Her ne kadar bu filmlerin hemen tamamı kötümser, karamsar, ürkütücü bakış açılarına sahip olsalar da nihayetinde “kurgu”durlar.

        “Felaket filmleri” adı altında sınıflandırılan yapımlar içinde kendine özel bir yer bulan “salgın ve virüs” konulu filmler, genellikle küçük ve yerel bir noktada başlayıp giderek genişleyen ve çok daha fazla kişiyi, toplumu, ülkeyi, dünyayı tehdit eder hâle gelen bir “salgın” tehlikesini ele alırlar. Diğer felaket filmlerinde olduğu gibi, bu filmlerin sonunda da “kahramanlar” bir şekilde tehlikeyi önler; tehdidi bertaraf ederler.

        Bilim kurgu ağırlıklı bu filmlerin başlıca özeliklerinden biri, dünyanın başına gelebilecek bir salgın felaketinin sebebinin ya bir devlet ya bir kurum ya gizli bir örgüt ya bir terörist saldırısı ya da kontrol altına alınamayan bir laboratuvar deneyi olmasıdır. Bir başka ifadeyle, gelecekte insanlığın başına bir felaket gelecekse bunun tek müsebbibi yine insanın kendisi olacaktır.

        Sinemada salgın hastalık konulu filmlerden öne çıkan birkaç örneğe göz atalım:

        Terry Gilliam yönetimindeki 1995 yapımı 12 Maymun-Twelve Monkeys adlı film, 1997’de ortaya çıkan ve beş milyar insanın ölümüne yol açan virüsten kurtulmayı başarıp yer altına çekilen az sayıdaki insanın, soruna çözüm bulabilmek için zaman makinesi geliştirmesini ve test aşamasında bir mahkûmu kullanmalarını anlatır.

        Yine 1995 yapımı bir film olan ve yönetmenliğini Wolfgang Petersen’in yaptığı Tehdit (Outbreak) adlı film, bulaşıcı hastalıklar uzmanı bir albayın, Zaire’de ortaya çıkan ölümcül bir virüsü araştırmakla görevlendirilmesini ve araştırmaları sonucunda virüsün Amerika’ya geldiğini öğrenmesini, hemen önlem alınmazsa bir hafta içinde bütün ülkeyi yok edeceği sonucuna ulaşmasını, virüs uzmanı olan eski eşiyle birlikte salgını kontrol altına almaya çalışmasını konu alır.

        2007 yapımı olup Francis Lawrence tarafından yönetilen Ben Efsaneyim (I Am Legend) adlı film, dehşet verici bir virüsün yayılmasına engel olamamış ama virüse bağışıklık kazandığı için hayatta kalabilmiş bir bilim adamının, hayatta kalan başkalarına ulaşmaya çalışmasını ve kendi kanını kullanarak virüsün etkilerini tersine çevirme uğraşısını ele alır.

        Salgın hastalık konulu filmlerin en başarılılarından biri olan, günümüzdeki korona virüsü salgınına çok benzer şekildeki kurgusuyla dikkat çeken ve Steven Soderbergh’in başarılı yönetimiyle 2001’de çekilen Salgın (Contagion), ölümcül bir virüsün bir anlık dilimlerde, insanlara bulaşması ve kısa süre içinde yayılmasını, başlangıçta çaresiz kalan bilim adamlarının ve doktorların, virüsün bütün dünyaya yayılmasını önlemeye yönelik çözümler bulmaya çalışmasını beyazperdeye aktarır.

        Türün diğer örnekleri: Arrowsmith (John Ford-1931), Beyaz Hastalığı (Hugo Haas-1937), Sokaklarda Panik (Elia Kazan-1950), Şeytan Böceği (John Sturges-1965), Karantina (Sulamir Tsybutnik-1968), Uzay Mikrobu (Robert Wise-1971), Hamburg Hastalığı (Peter Fleischmann-1979), Fukkatsu no hi (Kinji Fukasaku-1980), Son Umut (Alfonso Cuaron-2006), 28 Hafta Sonra (Juan Carlos Fresnadillo-2007), Körlük (Fernando Meirelles-2008), Salgın (Breck Eisner-2010), Dünya Savaşı Z (Marc Forster-2013), Maggie (Henry Hobson-2015), Pandemi (John Suits-2016), Cehennem (Ron Howard-2016), Kargo (Ben Hawling-2017), Logan (James Mangold-2017), Hasta Sıfırlaması (Stefan Rusowitzky-2018).

        ***

        Romanlar, filmler, diziler… Sonuçta bunlar birer kurgu ürünüdür; yazarın, senaristin, yönetmenin hayal dünyasından, kaleminden, kamerasından insanı diğer insanlara aktaran, kimisi edebî, kimisi teknik yöntemler kullanan araçtırlar. Bununla birlikte, romanlara-filmlere salt bir eğlence aracı olarak bakmak, kimi durumlarda bu ikilinin gücünü, etkisini ve önemini biraz hafife almak anlamına gelir ki bu, hem haksız hem de yanıltıcı olur.

        Baskıcı ve kötü zemine (distopya) kaçsa da bilim kurgu unsurlar taşısa da insanlığın ve dünyanın geleceği hususunda bazen ürkütücü bazen endişeye ve karamsarlığa sevk edici bu tür romanlar ve filmler, aynı zamanda “çözüm üretici”, “yol gösterici” ve “umut verici” mesajlar da vermektedir.

        Bir kısmı “komplo teorileri”yle köpürtülse de devletlerin, gizli ve açık kötü niyetli örgütlerin, muhteris şahısların bizzat sebep olduğu veya olabileceği tehlikeleri göz önüne seren roman ve filmler, bu açıdan bakıldığında, önemli bir görev ve işlevi de yerine getirmiş oluyorlar. Edebiyat ve sinema, işte bu sebeple dün ve bugün olduğu gibi yarın da vazgeçilmez gözdelerimiz olmaya devam edecekler.