Tarihte Salgın Hastalıklar

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        İnsanlık, ilkel yaşamdan bugünkü uygarlığa erişim sürecinde yalnız gözle görebildiği varlık ve maddi dünya ile değil, aynı zamanda gözle göremediği; yüzyıllarca insana saldıran, tehdit eden, öldüren bir dünya ile de mücadele etmiştir. Bugün iyi bilinen bu mikrobik dünyayı uzun süre görememiş, anlayamamış; fakat onun marifetlerini gözlemiş, duymuş ve yaşamıştır. İnsanlar her ne kadar kaza, savaş ve yaşlılık gibi aracılarla ölüm olgusunu tanıyıp kabullenmiş olsalar da ölümün birer ikişer değil de yüzer, biner gerçekleştiği anlarda bu durumu anlamlandırmakta bile zorlanmışlardır[1]. Salgın hastalık kaynaklı bu ani ve yoğun ölümlerin sebepleri, erken dönemlerden itibaren çok uzun süre sadece ilahi ve kutsi ifadelerle açıklanmaya çalışılmış ve insanın kendi günah ve kabahatlerine karşı ilahi güçlerin insanlara verdiği bir ceza olarak algılanmıştır[2].

        Konuya tıp alanının sınırları dâhilinde getirilen en eski açıklamalardan biri ise humoral teoridir. İnsan bedeninin kan, sarı safra, kara safra ve balgamdan oluştuğunu kabul eden bu teoride hastalıkların nedeni; insan bedeninin kendi iç dinamiklerindeki değişime dayandırılıyordu. Hastalık ile çevre etkenleri arasındaki ilişki ise yine erken dönemlerde miasma teorisiyle ifade edildi. Eski Yunancada “kirlilik” anlamına gelen miasma kelimesiyle hem fiziki hem de ahlaki anlamda bir lekelenme ifade edilmekteydi. Bu kavram, Hipokrat’ın eserlerinde hastalıkların nedeni ve havayı bozucu bir unsur olarak açıklanmıştı. Kötü kokular, havanın niteliğini ve sağlıklı yapısını bozmakta; kötü hava ve pis suya yakın olmak da hastalıklara yol açmaktaydı. Miasma teorisi, 19. yüzyıla kadar etkisini sürdürdüğü gibi bu konudaki arayış da sürdü. 19. yüzyıla gelindiğinde salgın ve bulaşıcı hastalıkların nedenlerine dair tartışma iki noktaya dayandı. Hastalık nedenleri kendiliğinden üreme şeklinde mi ortaya çıkıyor, yoksa gözle görülmeyen canlılar aracılığıyla mı meydana geliyordu? Salgın nedenlerinin anlaşılmaya başlanması, 19. yüzyılda tıbbın büyük başarısıdır. Bu yüzyılda Louis Pasteur’ün çalışmalarıyla salgın ve bulaşıcı özelliği olan enfeksiyon hastalıklarının, gözle görülemeyen küçük canlılar tarafından meydana getirildiği kesinleşti. Kendiliğinden üreme teorisi yerine mikrop teorisi ispatlanarak bilim tarihindeki yerini aldı[3].

        Bu bilinçle geriye doğru bakınca insanın yaşam tarzındaki değişim ve nüfus artışı, endüstriyel ve teknolojik değişim, toprağın işlenmesi ve iktisadi gelişim, toplumlar arası seyahat ve ticaretin artması, sağlık koruma önlemlerinin toplu hâlde yaşayan insanlarca uygulanmasındaki yetersizlikler ve mikroorganizmalardaki değişim yeteneği gibi etkenlerin salgınların ana sebeplerini oluşturduğu anlaşıldı[4].

        Nitekim insanlar, toprağı sürmekle, sığır ve koyun sürülerini ehlileştirmekle daha önce karşılaşmadıkları birçok yeni mikropla karşılaşmıştı. Tarım, her tür virüsü, mantarı ve bakteriyi insanların bahçelerinde, evlerinde ve köylerinde bir araya getirerek ortak bir hastalık pazarı oluşturdu. İnsan en iyi dostu olarak köpeği seçtiğinde, kızamığı da davet etmiş oldu. İnek, beraberinde kuşpalazı (difteri) ile veremi (tüberküloz) getirdi. Nezle virüsü (rhino virüs), muhtemelen bir atın sırtında geldi. Şarbon (antraks) topraktan fırladı. İnsanlar kendi çöplüklerinin fazlasıyla yakınında yaşamaya başladıklarında, kaçınılmaz olarak gözle görülmeyen bu organizmaların besin kaynağı oldular ve cüzzam, kolera, kanlı ishal (dizanteri) de dâhil olmak üzere inanılmaz sayıda cilt ve bağırsak hastalığına maruz kaldılar. Toprağın düzenli olarak sürülmesi ve ormanların yok edilmesi, tarım imparatorlukları için ilerleme olarak yüceltilirken yeni parazitleri insan yaşamına davet etti. Vahşi toprakların yok edilmesi fareleri, sıçanları, keneleri, pireleri ve sivrisinekleri insanlara daha yakın yaşamaya zorladı. Bu leş yiyiciler beraberinde veba, tavşan ateşi (tularemi), lekeli humma (tifüs) ve sıtma gibi sürprizlerle geldiler. Yüz binlerce insanın yaşadığı kentler ortaya çıktıkça toplu ölümler de fırtınalar kadar yaygın hâle geldi[5].

        Bu noktada insanlığın en yaygın şekilde karşılaştığı ve salgın adı verilen, tarihte bilinen ilk genel salgın (pandemi), MS 165 yılında başlayan Antonius vebası oldu. Aslında bir çiçek ya da kızamık hastalığı olduğu düşünülen salgın, İmparator Antonius döneminde Roma askerleri tarafından bölgeden bölgeye taşındı. Anadolu, Mısır, Yunanistan ve İtalya’da etkili olan salgın, beş milyondan fazla insanı öldürürken Roma ordusunu da neredeyse yok etti. Veba, insanlık tarihinin en büyük salgınlarından birinin adı oldu[6].

        Kara ölüm olarak da bilinen ilk büyük veba salgını ise 541 yılında Konstantinopolis’te (İstanbul) görüldü. İmparator Jüstinyen döneminde, 541’de başlayan salgın, Bizans İmparatorluğu ve Akdeniz kıyısındaki diğer bölgelerde de etkisini gösterdi. 25 milyon insanı öldüren bu veba türünün sadece Konstantinopolis’te günde beş bin insanın canına mal olduğu ve toplamda kentin nüfusunun yüzde kırkını öldürdüğü tahmin ediliyor[7]. Antonius vebası ile birlikte bu veba, Roma İmparatorluğu’nun kaderi üzerinde büyük rol oynadı[8].

        Jüstinyen vebasının ardından kara ölüm, tekrar 14. yüzyılda kendisini gösterdi. Önceki salgında olduğu gibi doğudan gelmişti. Salgından ilk etkilenen Avrupalıların, Orta Asya’da ticaret yapan ve Tatarlardan kaçarak Kırım’da, bir Ceneviz ticaret limanı olan Kefe’ye sığınan İtalyan tacirler olduğu düşünülmektedir. Kefe, üç yıl boyunca kuşatma altında kalmış; bu dönem içinde de Tatarlar arasında veba salgını patlak vermişti. Tatarlar püskürtüldükten sonra hayatta kalan İtalyanlar evlerine döndü ve ardından Veba, Cenova’dan başlayarak tüm İtalya’ya yayıldı. 1348 yılında İngiliz kasabası Weymont’a ulaştı. Kara ölüm, buradan Bristol’e sıçradı; hızla ilerleyip Londra’ya vardı. 1349 sonunda İngiliz nüfusunun neredeyse üçte birini azaltmıştı. Salgın veba, harap edici etkisini yaklaşık 300 yıl sürdürdü. Dönemin kayıtlarına göre, bu korkunç salgınlar; hastalığın yapısını, ortaya çıkışını ve gelişimini anlayamayan çoğu tutucu insan üzerinde ciddi çöküntü yarattı. Bu durum, fiziksel hastalıkların yanı sıra pek çok tuhaf, ruhsal salgınların da ortaya çıkmasına neden oldu. Alınan koruyucu önlemler ise kısıtlıydı. Bazı kasabalarda yetkililer, vebaya yakalanmış olanları yerleşim yerlerinden uzaklaştırıyor; hastalıklı kişileri tedavi edenleri de on gün boyunca tecrit ediyorlardı. Milano ve Venedik’te şüpheli kişilerin ve yiyeceklerin şehre girişi yasaklanmıştı. Doktorlar, kendilerini korumak için birer yırtıcı kuşa benzedikleri giysiler giyiyorlardı. Bu görünümlerini, burunlarına taktıkları, sirke ve güzel kokulara batırılmış bir sünger olan gaga biçimindeki maskeleriyle iyice belirginleştiriyorlardı[9]. Tüm çabalara karşın veba, 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun muhtemelen dörtte bir oranında azalmasına neden oldu[10].

        Milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir diğer genel salgın hastalık ise çiçekti. Milattan önceki dönemde Çin ve Mısır’da da görülen hastalığa, kızamıktan ayırıcı tanıyı koyan ise İslam âlimi Razi’dir[11]. Önceleri ölümcül salgınlara neden olmayan bu hastalık, 16. yüzyıldan itibaren öldürücü hâle gelerek Avrupa’da kitlesel ölümlere yol açtı. Kişiden kişiye temas ile bulaşan hastalığın ilk belirtisi ateş, hâlsizlik, baş ve vücut ağrısı ve bazen kusma ile ortaya çıkıyordu. Bu süre zarfında kişi, günlük faaliyetlerini sürdüremeyecek kadar bitkin düşmekte ve akabinde dilde ve ağız içinde kırmızı benekler şeklinde döküntüler belirmekteydi. Bu benekle, açılarak çok sayıda virüsün ağız ve boğaza yayılmasına ve çevreye bulaşmasına neden olurdu. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Avrupa’daki çocuk ölümlerinin neredeyse üçte birini çiçek hastalığı oluşturmuş ve beş yetişkinden dördü bu hastalığa yakalanmıştı. Yaklaşık 60 milyon kişinin ölümüne neden olduğu tahmin edilen bu hastalık, en büyük yıkımını ise Amerika kıtasında gerçekleştirdi[12]. Eldeki kanıtlar, 1500 dolaylarında Amerikan topluluklarının Avrupalı nüfustan daha sağlıklı olduğunu ve evcil hayvanları olmadığı için tarımın benimsenmesiyle yayılan hastalıkların etkisine maruz kalmadıklarını gösteriyordu. Buna göre bağışıklıkları da yoktu ve bu nedenle Avrupalıların kıtaya ayak basışının etkileri korkunç oldu. Aztekler ve İnkalar, teknolojik bakımdan üstün bir düşmanla karşı karşıya olsalar da çok daha kalabalık olmanın avantajına sahiplerdi. Ancak bu avantajı, toplumda olağanüstü yıkıma yol açan çiçek hastalığı, büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Bir de istilacıların hastalığın korkunç etkilerine karşı büyük ölçüde bağışık olmaları, istilacılara yerli halk gözünde yarı tanrısal bir statü kazandırdı. Bu durum, etkili bir direnişle karşılaşmamalarında önemli rol oynadı[13]. Nihayetinde bu hastalığın aşısı, 1716-1718 yılları arasında İngiliz elçisinin eşi olarak İstanbul’da bulunan Lady Mary Montagu’nun Osmanlı coğrafyasında yaptığı gözlemlerden de yararlanan, Edward Jenner tarafından geliştirildi[14]. Çiçek, başarılı bir aşılama programının sonucu olarak yeryüzünden tamamen silinen ilk hastalık oldu[15].

        İnsanlığın yaşadığı en büyük salgınlardan bir diğeri ise koleraydı. Kolera, bakteri bulaşmış yiyecek veya su alımı sonucu ortaya çıkan iveğen (akut) bir bağırsak enfeksiyonuydu. Tedavi edilmediğinde hızlı su kaybı nedeniyle ölüme yol açan bu hastalık, 19. yüzyılın başından itibaren etkili oldu. İlk salgın 1817 yılında Hindistan’ın Ganj Deltası’nda, Bengal’de ortaya çıkıp yayılmaya başladı. Modern çağlara kadar bu bakterinin Ganj Deltası bölgesinde yalıtıldığı düşünülüyordu. Kolera, Avrupalıların modern ulaşım araçlarıyla Hindistan topraklarına ulaşmasına kadar bu bölgelerle sınırlı kalmıştı ve bu nedenle endüstri devrimi genel salgını olarak da adlandırıldı. Çevre sağlığının eksikliği ve özellikle su kaynaklarının temiz olmaması, hastalığın yayılmasında etkili oldu. 19. yüzyılın en korkulan hastalığı olan kolera, bilimsel gelişmeler sonucu bastırılmış görünse de dünyanın yoksul kesimlerinde varlığını sürdürerek tehdit oluşturmaya devam etmektedir[16].

        Grip salgınları ise başlı başına incelenmeyi hak edecek kadar yoğun. 1889-1890 yıllarında yaşanan ve Rus gribi olarak bilinen salgın, grip (enflüanza) kaynaklıydı. Ekim 1889'un başlarında grip dalgası, Rus İmparatorluğu'nun Orta Asya bölgeleri, Kırgızistan ve Kazakistan’da başladı. Demiryolu ve nehir yoluyla ekim ayının son on gününde kolayca seyahat eden ve hızla bulaşan virüs, Moskova ve St. Petersburg şehirlerini vurdu. Demiryolu bağlantıları, salgını bu şehirlerden Berlin, Viyana, Paris gibi diğer büyük Avrupa başkentlerine hızla yaydı. Bu yerler de hastalığın ilerleme merkezleri konumuna geldi. Neredeyse tüm Avrupa (Kuzey İngiltere, İrlanda ve Sardunya'nın bazı bölümleri hariç), Aralık 1889'un sonuna kadar grip salgını deneyimini yaşadı. Aralık ortasına kadar buharlı gemi trafiği, Atlantik boyunca da grip getirdi. Kuzeydoğu Amerika ilk vakalarını aldı. Deniz ulaşımındaki gelişmişlik, hastalığın Kahire, Tunus, Cape Town, Buenos Aires, Tokyo, New Orleans gibi şehirlere kısa sürede ulaşmasında etkili oldu. Salgın, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte yüzbinlerce kişinin ölümüne yol açtı[17].

        Tarihin en büyük felakete yol açan salgını da bir grip salgınıydı. İspanyol gribi olarak da bilinen ve H1N1 olarak sınıflandırılan grip genel salgını, I. Dünya Savaşı’nın son yılında, 1918’de ortaya çıktı. Tüm dünyayı kasıp kavuran bu salgından, üç yıl boyunca yaklaşık beş yüz milyon insan etkilendi. Korona virüsünden farklı olarak sağlıklı, genç bireyleri de etkileyen bu salgının 40-50 milyon civarında insanın ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor[18].

        İspanyol gribinden yaklaşık 40 yıl sonra, 1957-1958 yılları arasında bu kez H2N2 olarak adlandırılan grip tipi Çin’de baş gösterdi. Mart 1957’de Moğolistan ve Hong Kong’u vurdu. Nisan ayında Singapur, mayıs ayında da tüm Asya’ya yayıldı. Bu mahallî yayılışın etkisiyle Asya gribi olarak nitelendirildi. Asya gribi salgınında kaç kişinin öldüğü tam olarak bilinmese de Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bir milyonun üzerinde insan hayatını kaybetti[19].

        1968 yılında ABD ve Avrupa devletlerinde görülen grip salgınıysa mutasyona (değişinim) uğramış yeni bir tür grip virüsü olması nedeniyle bilim insanlarını çaresiz bıraktı. Temmuz 1968’de Hong Kong’da ortaya çıkan hastalık, Asya gribi gibi, birkaç ay içinde dünyanın geri kalanına yayıldı. Hong Kong’dan Asya’nın geri kalanına, oradan Rusya’ya, Avrupa’ya ve Amerika’ya yolculuk etti. Avrupa ve Kuzey Amerika’yı Ocak 1969’da vurdu. Dünya Sağlık Örgütü, bu virüsü oldukça hızlı şekilde yeni bir alt tip olarak tanımladı. Hong Kong gribi (H3N2) olarak adlandırılan virüs, dünya genelinde en az bir milyon kişinin ölümüne yol açtı[20].

        Genel salgın olarak tanımlanan büyük virüs salgınlarından bir diğeri ise HIV/AIDS’tir. Edinilmiş bağışıklık eksikliği sendromu yahut daha yaygın adıyla AIDS, hâlen Dünya’da faal hâldeki genel salgınların başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre ilk kez 1976 yılında tespit edilen bu hastalık, 1981 yılından bu yana otuz milyonun üstünde can aldı. Hâlen kırk milyona yakın insanın bu virüsle yaşadığı tahmin ediliyor. Her yıl yaklaşık bir milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybediyor[21].

        21. yüzyılın halka açılmayı başaran ilk salgını, şiddetli akut solunum sendromu (SARS) oldu. Hastalık etkeni SARS-CoV (Severe Acute Respiratory Syndrome Corona Virus) olarak isimlendirildi. Çin’de ortaya çıkan salgın, başta Çin, Hong Kong ve Kanada olmak üzere yayıldığı bölgelerde toplam 10 bin civarında kişiye bulaştı. Ölüm oranı %10 civarında gerçekleşti[22].

        İspanyol gribinin bir tekrarı, 2009 yılında gerçekleşen H1N1 salgını oldu. Kuş, domuz ve insan griplerine neden olan virüslerin bir karışımı olan H1N1 virüsü, domuz gribi olarak adlandırıldı. 2009 yılının nisan ayında Meksika’da ortaya çıkan salgın, haftalar içinde genel salgın oranlarına erişti. Dünya nüfusunun %10’una ulaştı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Ulusal Sağlık Enstitüleri, salgın karşısında alarma geçip uyarılarda bulundu. Bu durum belirli bir kesim tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı. Sağlık kurumları panik (panikdemik) oluşturmakla ve ilaç şirketlerini güçlendirmekle suçlandı. Nihayetinde salgın, yüz binlerce insanın ölümüne neden oldu[23].

        SARS-CoV’un ortaya çıkışından yaklaşık on yıl sonra, Haziran 2012’de Suudi Arabistan’da bir kişi, iveğen (akut) zatürre ve böbrek yetmezliğinden öldü. Develerden kaynaklandığı düşünülen bu yeni korona virüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu Korona Virüsü (MERS CoV) olarak adlandırıldı. Eylül 2012’de İngiltere’de üç MERS vakası tespit edildi. Virüsün bulaştığı (enfekte) kişilerin seyahatleri sonucunda MERS-CoV, Arap Yarımadası dışındaki ülkelere çıkmaya ve yayılmaya devam etti. 26 Nisan 2016 itibarıyla 27 ülkede 624 ölüm de dâhil olmak üzere 1728 teyit edilmiş MERS vakası tespit edilmiştir[24].

        Orta ve Batı Afrika’ya özgü ebola virüsü ise Aralık 2013’te Gine’nin uzak bir köyünde ortaya çıktı. Meyve yarasaları aracılığıyla yayıldığı tahmin edilen hastalık, kısa sürede Sierra Leone ve Liberya’ya ulaştı. Otuz bin civarında vaka ve on binin üzerinde ölüme neden olsa da bunların çok azı kayıt altına alındı[25].

        Aralık 2019’da Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülen, SARS ve MERS’e benzer biçimde hayvanlardan insana bulaşan (zoonotik) bir hastalık olarak nitelendirildiğinden COVID-19 olarak adlandırılan salgın ise günümüzde küresel ölçekte etkisini sürdürmektedir[26].

        Tüm bu süreçten anlaşılan o ki insanlık tarihi sadece insanın değil, mikroorganizmalar da dâhil, pek çok canlının da tarihi. Yaşam devam ettiği müddetçe bu canlı organizmalar arasındaki etkileşim de sürecek. Bu noktada insana düşen, geçmiş tecrübelerden ders alarak yoluna devam etmektir. Salgınlar ekseninde somutlaştırmak gerekirse salgınlar öncesinde salgına neden olduğu bilinen davranışlardan kaçınmak, salgın sırasında bencil bir bireysellikten kaçınarak küresel toplumun bir parçası olduğu bilinciyle hareket ederek uzman birey ve kurumların direktifleri doğrultusunda yaşamını sürdürmek önemlidir.

        

        Nicolas LePan, Visualizing the History of Pandemics, March 14 2020, https://www.visualcapitalist.com/history-of-pandemics-deadliest/ (ET: 17.03.2020)

        

        Werner Schreiber, Infectio. Infectious Diseases in the History of Medicine, F.Hoffman-La Roche&Co. Limited Company, Switzerland, 1987, p. 11.

         

         

        Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü, skucuk@hacettepe.edu.tr

         


        [1] Erdem Aydın, “Tarihte Salgın Hastalık”, Bilim Tarihi Araştırmaları, S: 2, Kış 2006, s. 11.

        [2] Orhan Kılıç, Eskiçağdan Yakınçağa Genel Hatlarıyla Dünyada ve Osmanlı Devleti’nde Salgın Hastalıklar, Fırat Üniversitesi Orta-Doğu Araştırmaları Merkezi Yay., Elazığ, 2004, s.144.

        [3] Aydın, a.g.m., s. 14-16.

        [4] Adnan Ataç-Muharrem Uçar, “Önemli Bulaşıcı Hastalıklar ve Yaşam Sürecine Etkileri”, Bilim Tarihi Araştırmaları, S: 2, Kış 2006, s. 34.

        [5] Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, çev. S. Erkanlı, İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 27-29.

        [6] Damir Huremovic, “Brief History of Pandemics”, Psychiatry of Pandemics A Mental Health Response

        to Infection Outbreak, Ed. Damir Huremovic, Springer Pub., Switzerland, 2019, p. 11.

        [7] Huremovic, a.g.m., s. 12-13.

        [8] Kylie Harper, “Pandemics and Passages to Late Antiquity: Rethinking the Plaguq of c.249-270 Described by Cyprian”, Journal of Roman Archaeology, Vol 28, 2015, p. 223.

        [9] Paul Lewis (ed.), Tıp Tarihi, çev. N. Güdücü, Khalkedon Yay., İstanbul, 1998, s. 61-62.

        [10] Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918, TTK Yay., Ankara, 2005, s. 18.

        [11] Werner Schreiber, Infectio. Infectious Diseases in the History of Medicine, F.Hoffman-La Roche&Co. Limited Company, Switzerland, 1987, p. 118.

        [12] Ataç-Uçar, a.g.m., s. 38-39.

        [13] Clive Ponting, Yeni Bir Bakış Açısıyla Dünya Tarihi, çev. E. B. Özbilen, Alfa Yay., İstanbul, 2013, s. 463.

        [14] Meyer Friedman – Gerald W. Friedland, Tıpta En Büyük 10 Keşif, CSA Global Publishing, İstanbul, 2006, s. 65-80.

        [15] Naomi Craft, Tıpta Çığır Açan Buluşların Küçük Kitabı, çev. Ö. Akpınar, TÜBİTAK Yay., Ankara, 2014, s. 38.

        [16] Mine Şehiraltı, “Tarih Boyunca Kolera Salgınları”, Bilim Tarihi Araştırmaları, S: 2, Kış 2006, s. 55 ve 59.

        [17] Jo N. Hays, Epidemics and Pandemics Their Impact of Human History, ABC Clio Inc, California, 2005, p. 315-319.

        [18] Bruno Lina, “History of Influenza Pandemics”, Paleomicrobiology Past Human Infections, Ed. Didier Raoult – Michel Drancourt, Springer Pub, Berlin, 2008, p. 203.

        [19] Lina, a.g.m. s. 206-207.

        [20] Lina, a.g.m. s. 208.

        [21] Huremovic, a.g.m., s. 22.

        [22] Huremovic, a.g.m., s. 24.

        [23] Huremovic, a.g.m., s. 25-26.

        [24] Emmie de Wit vd., “SARS and MERS: Recent Insights into Emerging Coronaviruses”, Nature Reviews Microbiology, Vol. 14, August 2016, p. 523-525.

        [25] Huremovic, a.g.m., s. 26.

        [26] Ying Liu vd., “The Reproductive Number of COVID-19 is Higher Compared to SARS Coronavirus”, Journal of Travel Medicine, Vol. 27, Issue 2, March 2020, p. 1.