Millî Mücadele’de Kastamonu ve İstiklal Yolu

Nisan 2020 - Yıl 109 - Sayı 392



        İstiklal Harbi dönemi, Türk millî tarihi bakımından şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Türk tarihinin en önemli dönemlerinden birisidir. İstiklal Harbi, kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ve “İstiklal-i tam” yani, tam bağımsızlık kavramları etrafında gerçekleştirilmiştir. İsmail Habib Sevük “Yeni devirler, yeni fikirler ister.” diyordu. Yine Sevük; “Fes Osmanlılığımız, kalpak ihtilâlimiz, şapka inkılâbımız” diyerek Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne siyasi geçişi sembollerle ifade ediyor ve Millî Mücadele yıllarını “Kalpak” ile izah ediyordu. Bu çerçevede TBMM’nin teşekkülü ve açılışı ile yeni dönemin teşkilatı, idarî yapısı ve felsefesi de ortaya konmuş oluyordu. Millî Mücadele hareketinden millî bir devlete, tabi olmaktan vatandaşlığa, ümmetten millete geçişin adımları da atılmış oluyordu. Anayasal süreçler açısından da mutlakıyetten meşrutiyete doğru gelişen yönetim hukuku artık geri dönüşü mümkün olmayan Cumhuriyet rejimine yerini bırakmıştır. Kısacası İstiklal Harbimiz hem İtilaf Devletleri’ne karşı bir mücadele hareketi yürütürken sonuçları itibarıyla aynı zamanda başta içtimaî, siyasî alanda olmak üzere bir dizi inkılabın da miladı olarak karşımızda durmaktadır.

        Bilindiği gibi, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak Anadolu’ya geçişi Millî Mücadele’nin teşkilatlanma aşamasının en önemli evresini teşkil etmektedir. Amasya Tamimi sonunda gerçekleştirilen Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Millî Mücadele’nin amaç ve yöntemi belirlenmiş, Temsil Heyeti teşekkül etmiş ve Mustafa Kemal Paşa Türk milletinin lideri olarak tarih sahnesinde yerini almıştır.[1]

        İstiklal Mücadelesi konu olunca Kastamonu ilk akla gelen vilayetlerden birisidir. İstiklal Savaşı sırasında İnebolu-Kastamonu-Ankara hattı bir anda önem kazanmış, Karadeniz sahilleri ve bu bağlamda İnebolu Ankara için denize açılan en yakın ve en güvenli pencere olmuştur. Günümüzde bu güzergâh, “İstiklal Yolu” olarak 2012 yılında tescil edilmiştir. İstanbul’dan Ankara’ya istiklal mücadelesine katılmak için gelen devlet erkânı ve aydınların büyük kısmı, sivil ve askeri personel, elçilik heyetleri, Buhara ve Azerbaycan sefaret heyetleri, gazeteciler, İnebolu yolunu tercih etmiştir. Hatta Malta yaranı dahi İngiliz esirlerle İnebolu’da tebdil edilmiştir. Çeşitli yollarla temin edilen silah mühimmat ve teçhizat en güvenli limanlardan birisi olan İnebolu Limanından cepheye sevk olunmuştur. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın “Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da kulağım İnebolu’da” diyerek Batı Cephesine silah ve mühimmat taşınmasında önemini belirttiği İnebolu-Kastamonu-Çankırı- Ankara hattı en müsait güzergâh olarak kullanılmıştır. Bu taşıma faaliyeti sırasında fedakârlık örneği kağnı kollarının yazdığı destan Şehit Şerife Bacı sembolü etrafında dilden dile halk arasında hâlâ dolaşmaktadır. Şerife Bacı etrafında Halime Çavuş, Seydiler ilçesinden Tel Kadın Reşide, Karabatan Hatun Reşide ve Çıldıroğ Nene, Rahime Kaptan örnek isimlerdir. Yine 10 Aralık 1919 tarihli mitingi düzenleyen Zekiye Hanım, Kâmuran Hanım, Saime Hanım, Bedriye Hanım, Münire Hanım, Refika Hanım, Neyyire Hanım gibi isimler, günümüzde de hafızalarda yaşatılan kahramanlık örnekleridir.

        Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin kurulmasından itibaren Kastamonu, düzenlenen onlarca mitingle 1919-1922 yılları arasında hem maddî hem de manevî anlamda önemli bir merkez konumunda olmuştur. Bu kapsamda Açıkgöz gazetesinin yayınlanması, Mehmet Akif’in Nasrullah vaazları ve 10 Aralık 1919 tarihli “İlk Türk Kadın Mitingi” olarak tarihimizde yerini alan miting, Kastamonu’da dikkati çeken önemli tarihî olaylardandır.

        Millî Mücadele döneminde Kastamonu coğrafyası niçin önemli olmuştur? Bu soruya cevap ararken Mondros Mütarekesi sonunda ülkenin içerisinde bulunduğu şartları, Kastamonu’nun coğrafî ve tarihî özelliklerini, Karadeniz bağlantısı ve askerî beklentileri dikkate almak gerekir. Millî Mücadele Dönemi’nde Kastamonu işgale uğramamış olmasına rağmen, özellikle Batı Cephesi’nin ihtiyaç duyduğu askeri malzemenin sağlaması bakımından önemli bir mevkide olmuştur. Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetinin kurulmasından itibaren Kastamonu, hem maddi hem de manevi anlamda önemli bir merkez olmuştur. Kâtip Çelebi’nin “Türkmen Kâidesi” olarak isimlendirdiği Kastamonu’nun bu dönem faal olmasında hem vilayetin tarihî ve kültürel geçmişinin hem de idari ve coğrafi konumunun etkisi bulunmaktadır.

        Bilindiği üzere son Osmanlı Mebusân Meclisinde Misâk-ı Millî kararlarının alınmasından sonra 16 Mart 1920’de İstanbul işgal edilmiş, Ankara’da bir millî meclis, Büyük Millet Meclisi açılıp bir hükûmet oluşturulmuştu. Arkasından Anadolu’daki kanun düzeni Ankara’ya göre tesis edilmeye başlandı. Bütün bunlar gerçekleşirken işgal kuvvetleri de boş durmuyor, son bağımsız Türk coğrafyası olan Anadolu’nun etrafında âdeta demir bir çember örüyordu. Başta İstanbul olmak üzere Marmara bölgesi tamamen İtilaf kuvvetlerinin kontrolündeydi. Ege bölgesi ise İngiliz destekli Yunan kuvvetlerinin tahakkümüne geçmişti. Güney’de Akdeniz sahillerinde İngiliz-İtalyan Fransız kuvvetleri geçit vermiyordu. Güneydoğu’da ise, bölgedeki Türk halkı kıyasıya bir sıcak mücadele yaşıyordu. Bütün bu kötü şartlar karşısında Türk Millî Mücadelesinin cephede zafer kazanması için mutlaka silah ve cephaneye ve lojistik ikmale ihtiyacı vardı.[2] Söz konusu dönemde Kastamonu bu yönüyle bir lojistik ikmal merkezi hâlinde gelmiştir. Millî Mücadele döneminde Kastamonu emniyet ve asayiş durumu, buna bağlı olarak askerî ve sivil personel sevkiyatı ile silah ve cephane nakli sebebiyle önem kazanmıştır.

        Kastamonu’nun Millî Mücadele hareketi bakımından önem kazanması 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması, kongreler süreci ve Sivas Kongresi’nin gerçekleştirilmesiyle başlamıştır. Kocaeli Bölgesinin tamamen İngiliz denetimi altına girmesi, İzmir’in işgali, Güney Anadolu Bölgesinin işgali, otorite ve asayiş meseleleri, ulaşım ve yolların teknik özellikleri, ticaret güzergâhı olma durumu ve askeri amaçlara yönelme bu durumun sebepleri arasındadır. Örneğin İnebolu yolu ve limanı önceleri, 1800’lü yılarda stratejik bir ürün kabul edilen Çankırı tuzunun nakliyatı için kullanılan bir güzergâh görünümündedir. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında da İstanbul’a gıda sevkiyatı için İnebolu yolu faal hâle gelmişti. Burada İnebolu limanı önemli bir ikmal merkezi olmuştur.

        Tarihi süreç içerisinde İnebolu’da bir liman yapılması gereği hissedilmiş ve çalışmalar da başlatılmıştı. İnebolu’da bir liman olmadığı için gelip giden yolcuların vapura binmelerinde veya yük ve eşyaların vapura naklinde her zaman büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Çoğu zaman vapurlar yük ve yolcu almadan geçip gitmiş; halk malını ihraç edemediği için çevrede yaşayanlar büyük zarar görmüştür. Bu durumu gören zamanın Kastamonu Valisi Sırrı Paşa, Sadaret Makamına bir yazı yazmış, sıkıntıları izah etmiş ve İnebolu’ya bir liman yapılmasını istemişti. Paşa’nın bu isteği yerinde görülmüş ve 1882 yılında İnebolu limanının inşaatı başlamıştır. Başta vinç ve dubalar olmak üzere gerekli olan araç ve malzemeler de İstanbul’dan gönderilmiştir. 1884’te fırtınada 12 kayığı deniz alıp götürmüş, 50 kayığı parçalamış, vinçleri devirmiş ve rıhtımdaki bekçi kulübesini de yıkmıştır.[3]

        Tarihi süreçte vilayetin idarî yapısına bakıldığında 1847–1856 tarihlerinde Kastamonu bir eyalet merkezi olup Kocaeli, Bolu, Viranşehir (Eskipazar) ve Sinop Livasından oluşmaktaydı ve livanın yöneticisi kaymakamdı. 1856 yılında Kocaeli İzmid Livası Hüdavendigar Eyaletine bağlanmıştı. Sadece iki yıl için 1866 ve 1867’de Ereğli livasının eklendiğini; 1868’de Viranşehir yerine Kengiri mutasarrıflığının bağlandığı görülmektedir. Kastamonu vilayeti 1868’den 1908’e kadar yöneticisi mutasarrıf olan Bolu, Kengiri ve Sinop sancaklarından oluşuyordu. 1910 yılında Bolu sancağı müstakil sancak olmuştur. Bu nedenle 1910–1918 arasında Kastamonu vilayeti Kastamonu merkez, Kengiri ve Sinop sancaklarından oluşmaktaydı.[4]

        Kastamonu vilâyeti, Osmanlı idarî taksimatında önemli bir sancak merkezi olup bugünkü Bolu, Sinop ve Çankırı uzun yıllar Kastamonu vilâyetine bağlı sancaklar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1903 tarihli Kastamonu Vilâyet Salnamesine göre Kastamonu vilâyeti Bolu, Sinop ve Çankırı sancaklarından oluşmakta olup; aynı zamanda vilâyete bağlı 22 kaza ve 27 nahiye bulunmaktadır. Bolu 1910 yılında bağımsız sancak olmuştur. Millî Mücadele yıllarında artık bağımsız bir vilâyet olan Kastamonu’ya İnebolu, Safranbolu, Araç, Cide, Daday, Tosya ve Taşköprü olmak üzere 7 ilçe ve Kastamonu merkez kazaya: Göl, Akkaya, Devrekâni ve Kuzyaka; İnebolu’ya: Çatalzeytin, Küre; Safranbolu’ya: Aktaş, Ulus ve Eflâni; Daday’a: Azdavay; Araç’a: Mergüze, Boyalı, Cide’ye: Hoşalay; Taşköprü’ye: Gökçeağaç nahiyeleri bağlı bulunmakta idi. Millî Mücadele yıllarına tesadüf eden 1922 yılı itibariyle Kastamonu vilâyetinin toplam nüfusu 424.600’dür. Bu nüfusun 12.000 kadarını gayrimüslim halk oluşturmaktaydı.[5]

        Kastamonu’da Müdafaa-ı Hukuk hareketinin nasıl doğup gelişmiştir? Kastamonu ve havalisinde Millî Mücadele’nin ilk günlerinden itibaren büyük bir hareketlilik yaşanmış ve işgallere karşı teşkilatlanma başlamıştır. 16 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in işgaline karşı bir protesto mitingi düzenlenmiştir. Bu kapsamda bölgede Kuva-yı Milliye ruhunu canlandırmak ve cephe desteğini artırmak amacı ile Miralay Osman Bey, Kastamonu Mevki Kumandanı görev ve yetkisi ile bölgeye tayin olmuştur.

        4-11 Eylül 1919 tarihinde gerçekleştirilen Sivas Kongresi’nden hemen sonra Osman Bey 16 Eylül 1919 tarihinde Kastamonu’ya gelmiş, ancak şehrin girişinde 58’inci Alay Komutanı Mustafa Bey’in emirleri ile Kastamonu Merkez Komutanı Yüzbaşı Hamdi Bey tarafından gözaltına alınmıştır. Miralay Osman Bey gözaltından kurtulduktan hemen sonra Mustafa Kemal Paşa’yı aramış ve durumu şu şekilde bildirmiştir: “Bugün Kastamonu’ya geldim. Hükümet-i Merkeziyenin adamları, Vali vekili ve jandarma kumandanının dessaslığı ile hanemde tevkif edildim. Timsal-i hamiyyet olan zabıtanımızın himmetleri ile şimdi kurtuldum. Bende Vali vekilini ve jandarma kumandanını tevkif ettirdim. Telgrafhaneyi işgal ettim”. Miralay Osman Bey ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki haberleşme sürekli devam etmiş ve bölgede yaşanan olaylar anında kendisine ulaştırılmıştır. Bu konuda Mustafa Kemal ile Miralay Osman Bey arasında geçen şu telgraf görüşmesi bölgedeki o günlerin genel durumunu değerlendirme açısından önemlidir.[6] Kastamonu ve Havalisi Kumandanı Osman Bey ile makine başında haberleşme (16/17 Eylül 1919) başlığı altında Mustafa Kemal Paşa Kastamonu’nun Kuva-yı Milliye ile birleşmesini şöyle ifade etmektedir:

        “Mustafa Kemal: Şimdi orada vaziyete hâkim misiniz? Ne kadar kuvvetiniz var? Orada vilayet erkânından emniyete değer kim vardır? Yeni tayin olunup İnebolu’ya geldiği haber alınan valinin ismi nedir?

        Osman Bey: “Halen vilayete hâkimim, her hâlde, Kongre’nin yardımcı olarak beni aydınlatması lazımdır.  Tayin olunan vali, Konya valiliğinden emekli, gayet eski bir zat olduğu rivayet olunuyor.  İsmi Ali Rıza’dır. Kuvvetim iki yüz elli kişi çıkarır bir tabur ve dört tüfekli bir mitralyöz bölüğünden, ibarettir. Halk ile henüz görüşülememiştir. Vilayet erkânından Defterdar Ferit Bey vardır.”

        Mustafa Kemal: “Şimdi bizzat vali vekâletini üstleniniz ve bütün askeri kuvveti ve mülkiyeyi elinize almaya tamamen salahiyetlisiniz. Gelmekte olan valiyi derhâl tutuklattıracak tedbirleri süratle alınız, icraatınıza fiilen engel olanlara karşı tereddütsüz silah kullandırınız. Vilayet Defterdarı, benim Diyarbekir’den tanıdığım Ferit Bey ise, size yardım etmesi lazımdır. Bolu Mutasarrıfına, aldığınız vaziyet ve salahiyeti, şimdi bildirerek onun da İstanbul’a karşı aynı şekilde hareket etmesini tarafımızdan söyleyiniz. Sinop Mutasarrıfı Mazhar Tevfik Bey’e de, benim tarafımdan aynı talimatı veriniz[7].

        Kastamonu’nun Kuva-yı Milliye’ye katılmasını anlatan Hüsnü Açıksöz’ün Tahir Karauğuz’a yazdığı 20 Eylül 1919 tarihli mektubundan bir bölümü aşağıda verilmiştir: “…Osman Bey, bizi görünce hemen Kastamonu’nun Kuva-yı Milliye’ye katıldığını bildiren bir beyanname yazılmasını istedi. Bildiriyi birlikte yazdık. Sonra, “Haydi git. Sabahleyin herkes yatağından kalkarken, Kastamonu’nun Kuva-yı Milliye ile birleştiğini anlasın. Mürettipleri bulmak için istediğin kadar polis de götürebilirsin” dedi. Hemen matbaaya koştuk, anahtarı istedik, vermediler. Birbirimizin omuzlarına basarak pencereden içeri girdik. Üç mürettip bulmuştuk. Karanlıkta, küçük idare lambalarını ellerde dolaştırarak beyannameyi dizdik, tashihini yaptık. Makineye verdiğimiz zaman tanyeri ağarmıştı… 17 Eylül sabahı, güneşin ilk ışıkları Kastamonu üzerinde parlarken, bulduğumuz küçük çocuklar ellerindeki beyannameleri halka dağıtarak seslerinin çıktığı kadar bağırıyorlardı: “Müjde! Müjde! Kastamonu Kuva-yı Milliye’ye iltihak etti.” Ne kadar sevinmiştik, bilemezsin…”.[8]

        Kastamonu Kuva-yı Milliye ile birleşmeden evvel vilayete gönderilen bazı yazı ve telgrafların da saklandığı Kastamonu’ya 13 Eylül 1919 tarihli son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri hakkında gönderilen yazı 17 Eylülde ele geçirilip duyurulabilmiştir. Nihayet seçimler yapılmış, 12 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusânı açılmıştır.

        Kastamonu’da bu dönemde yardım kampanyaları genellikle Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti tarafından düzenlenmiştir. Cemiyet 1919-1921 yılları arasında ayni ve nakdi tardım kampanyaları düzenlemiş, Temsil Heyetinin Ankara’ya gelmesinden sonra daha sistemli bir şekilde bu faaliyetlerin yürütüldüğü anlaşılmaktadır. Kastamonu Mıntıka Kumandanı Osman Miralay Bey 26 Ocak 1920 tarihli Askerlik Şube Başkanlıklarına ve Müdafaa-ı Hukuk Heyetlerine gönderdiği yazıda toplanan yardımların Ankara’ya Temsil Heyeti’ne gönderilmesini istemiştir. Temsil Heyetine gönderilen ilk yardım Ekim 1919 tarihinde Cide ilçesinden yapılmıştır.[9] Bu yardımlara Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin de dâhil olduğunu ifade edelim. Yapılan yardımların miktarları Açıksöz gazetesinde yayınlanmaktaydı. Sakarya Savaşı sırasında Kastamonu’da Sanayi Mektebi hastaneye dönüştürülerek cephe gerisinde 700 yataklı bir hastane oluşturulmuştur. Hastane için yardım kampanyasını Açıksöz gazetesi, Gençler Kulübü ve Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti birlikte düzenlemişlerdir. 7-8 Ağustos 1921 tarihinde çıkarılan Tekâlif-i Milliye emirleri doğrultusunda konan vergiler yardım girişimlerini önemli bir ölçüde azaltmıştır.[10]

        Millî Mücadele hareketi sırasında kamuoyu oluşturmak için çeşitli faaliyetler yapılmıştır. Bunlar; basın faaliyeti, cemiyet faaliyetleri, müsamere ve vaazlar, miting ve protestolar olarak tasnif edilebilir.  İlk akla gelen cemiyet/derneklerdir. Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri Erzurum ve Sivas Kongresi süreci ve sonunda Türk toplumuna temsil kuruluşları olmuşlardır. Millî Mücadele’nin örgütlenmesinde söz konusu cemiyetlerin rolü inkâr edilemez. Kastamonu Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti de bu süreçte vilayet ve kazalarda hemen teşkilatlanmış olup Kastamonu’da cemiyetin kurucu ve başkanı Ahmet Ziyaeddin (Uluoğlu) Beyin gayretleri dikkate değer. Ahmet Ziyaeddin Bey aynı zamanda Bayramîliğin Kastamonu’daki son postnişini olup aynı zamanda Nakibu’l-eşraf kaymakamı vazifesini de yürütmüş bir kişiydi.

        İkinci olarak Anadolu basını akla gelir. Sivas’ta İrade-i Milliye, Ankara’da Hamiyet-i Milliye, Trabzon’da İstikbâl, Erzurum’da Albayrak, Konya’da Babalık/Türk Sözü ve Kastamonu’da Açıksöz gibi gazeteler bunlara örnektir. Kastamonu basın geleneği açısından Anadolu’nun dikkate değer vilayetlerden birisidir. Bu anlamda 1872 yılından beri faaliyette olan Kastamonu gazetesiyle bu gelenek oluşmuş, II. Meşrutiyet yıllarında özel gazete ve dergilerle çeşitlenmiş olup hem yazarlar hem matbuat olarak ciddi bir altyapıya sahipti. Millî Mücadele yıllarında bir de Anadolu’ya geçen aydınlar eklenince gazeteler tenvir ve kamuoyu oluşturmada önemli bir yer tutmuştur. Örneğin Ahmet Talat (Onay) İzmir’in işgali üzerine Kastamonu’ya gelmiş ve burada “İzmir Nasıl İşgal Edildi?” başlığı altında bir yazı dizisini Açıksöz’de yayınlamıştır.

        Kastamonu’da da Açıksöz gazetesi 15 Haziran 1919 ile 14 Aralık 1931 tarihleri arasında 2770 sayı yayınlanmıştır. Açıksöz gazetesi, Kastamonu, Çankırı, Sinop ve civarında Millî Mücadele dönemi ve Cumhuriyetin ilk yılları için önemli bir yerel kaynak konumundadır. Kastamonu’da süreli yayın olarak 12 yıl yayın hayatını sürdürmüştür. Açıksöz başyazarı olan Hüsnü Açıksöz gazetenin önemini şu şekilde ifade etmiştir: “İstiklal Harbi'nde Kastamonu gazeteleri deyince akla evvela Açıksöz gelir... Bu gazete Kastamonu’nun Kuvva-yı Milliye ile birleşmesinden sonra yazılarını çoğalttı, sütunlarını genişletti. Haftada bir kere ve bir yaprak çıkarken, bu birleşmeden sonra dört sahife olarak, haftada iki kere çıkmaya başladı. İstanbul gazetelerinin Anadolu’ya girmesi yasak edildikten sonra da, her gün çıkmaya başladı. Gazetenin 1920-1922 senelerinde dağılma sahası çok genişledi. Basım sayısı bin beş yüzü geçti. Zonguldak, Sinop, Çankırı vilayetleri ile Kastamonu’nun, daha doğrusu Kuzey Anadolu’nun garp kısmının biricik gazetesi oldu. Zonguldak ve İnebolu muhabirleri İstanbul haberlerini, Ankara muhabiri de Ankara haberlerini çok çabuk veriyorlar ve böylece İstanbul gazetelerinin yokluğu hiç de duyulmuyordu.”[11]

        Bir diğer faaliyet, camilerde Millî Mücadele hareketini topluma anlatma faaliyetidir. Bu hususta Mehmet Akif Ersoy önde gelen isimlerden birisidir. Mehmet Akif, vaazlar vermiş, Açıksöz’de şiirlerini yayınlamış, Sebilürreşad dergisinin 464, 465 ve 466. sayılarını Kastamonu’da yayınlamıştır: İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy 19 Kasım 1920 tarihinde Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde Millî Mücadele Hareketine destek vermek için, Türk toplumunu düşmana karşı uyanık tutmak ve birliğini sağlamak için verdiği ilk vaazında; “Biz Müslümanlar maalesef gerek içimizdeki, gerek dışımızdaki yabancıların sözüne kanıyoruz da birbirimize itimat etmiyoruz. Onlardan giydiğimiz külahı kendi dindaşlarımıza, kendi kardeşlerimize giydirmek için uğraşıyoruz. Cenab-ı Hakk; “İnnene’l-mü’min’une ihbetün”, “Mü’minler birbirinin kardeşinden başka bir şey değildir” buyuruyorken, yazıklar olsun ki biz o kardeşlikten çok uzakta bulunuyoruz. Ayda, âlemde bir kere camiye geliyoruz. Huzur-ı ilâhide birleşiyoruz. Fakat namazı bitirip pabuçlarımızı koltuklayarak dışarıya fırlayınca birbirimize karşı derhâl ya hasım yahut hiç olmazsa bigâne kesiliyoruz…” diyerek birlik ve beraberlik ruhunun öneminden ve Müslümanın daima uyanık olması gerektiğinden bahsediyordu.[12]

        İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Bey, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” temennisinde bulunurken mücadelenin ne zorlu şartlardan geçerek kazanıldığını ifade ediyor ve marşı “Kahraman Ordumuza” armağan ediyordu. Mehmet Akif Bey, milletin kabul ettiği İstiklal Marşını bu sebeple Safahat adlı eserine de almamıştı. İstiklal Marşı deyince Kastamonu’da Açıksöz gazetesi akıllara gelir.  İstiklal Marşımız, 12 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde daha kabul edilmeden önce Ankara dışında Kastamonu’da ilk Açıksöz gazetesinde yayınlanmıştır. Ankara’da İstiklal Marşı ilk önce 17 Şubat 1921 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde (Hâkimiyet-i Milliye, Y:2, S:111, 17 Şubat 1921) ve Sebilürreşad dergisinde (Sebilürreşad, Cilt:18, S:468, 17 Şubat 1921) yayınlandı. Dört gün sonra da Açıksöz’de yayınlandı (Açıksöz, Y:2, S:123, 21 Şubat 1921). Kanaatimce Mehmet Akif Bey üçüne de aynı tarihte göndermiş olmalıdır. Bu Kastamonu’ya onun bir armağanı niteliğindedir. Çünkü posta ve yol dolayısıyla Açıksöz'de dört gün gecikmeli olarak yayınlanmış olmalıdır. Ayrıca Açıksöz gazetesi o tarihlerde haftada iki defa pazartesi ve perşembe günleri yayınlanmaktaydı. Dolayısıyla Millî Marşımız Açıksöz’ün 17 Şubat 1921 perşembe günkü baskısına zaten yetişemezdi.

        Burada “İstiklal Marşı, Ankara dışında sadece neden Açıksöz’e gönderildi?” sorusu akla gelebilir. Mehmet Akif Ersoy, Millî Mücadele döneminde TBMM tarafından vazifelendirilmiş, irşad ve tenvîr maksadıyla Kastamonu’da bulunmuştur. Bu süre içinde Açıksöz gazetesini sık sık ziyaret etmiş ve burada sohbetlerde bulunuştur. Millî şair, İstanbul'dan Ankara'ya, oradan da Çankırı yoluyla 19 Ekim 1920 Perşembe günü Kastamonu'ya gelmiş ve 24 Aralık 1920 tarihine kadar 66 gün Kastamonu’da bulunmuş, ailesi de İnebolu yoluyla Kastamonu’ya gelmiştir. Mehmet Akif o dönemde konuşmalarıyla, vaazlarıyla ve şiirleriyle öne çıkmıştır. Bu sürede Kastamonu’nun bazı ilçelerini de gezmiş ve özellikle Nasrullah Camii’nde dört vaazı vardır. O dönemde Sebilürreşad dergisinin 464, 465 ve 466. sayıları Kastamonu’da yayınlanmıştır. Bu sayıların başka özelliği Akif'in Kastamonu'da Nasrullah Camii’nin kürsüsünden yapmış olduğu konuşma metinlerinin yayımlandığı sayılardır.

        Kastamonu’da 66 gün kalan Mehmet Akif Ersoy’un şiirleri Açıksöz’de yayınlamıştır. 5-8-11-15-18-22-25 Kasım 1920 tarihlerinde Açıksöz gazetesinde yayınlanan yedi şiiri ve Türk Ordusu'na armağan ettiği, bu sebeple Safahat’a koymadığı İstiklal Marşımız bulunmaktadır. Bu şiirlerin künyelerini burada vermiş olalım: (Mehmed Âkif, “Kır Ağasının Rüyası” Açıksöz, (5 Teşrin-i sani 1336), Nu:92, s.1. Mehmed Âkif, “Köse İmamın Dertlerinden”, Açıksöz, (8 Teşrin-i sani 1336), Nu:93, s.1. Mehmed Âkif, “Ey Müslüman”, Açıksöz, (11 Teşrin-i sani 1336), Nu:94, s.1. Mehmed Âkif, “Umar mıydın?” Açıksöz, (15 Teşrin-i sani 1336), Nu:95, s.1. Mehmed Âkif, “Yeis Küfürdür” Açıksöz, (18 Teşrin-i sani 1336), Nu:96, s.1. Mehmed Âkif, “Mevlid-i Nebi Gecesi”, Açıksöz, (22 Teşrin-i sani 1336), Nu:97, s.1. Mehmed Âkif, “Ey Cemaat, Uyanın”, Açıksöz, (25 Teşrin-i sani 1336), Nu:98, s.1. Mehmed Âkif, “İstiklal Marşı”, Açıksöz, (21 Şubat 1337), Nu:123, s.1.)

        Birinci Dünya Savaşı sonunda mağlûp sayılan Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi'ni imzalamak mecburiyetinde bırakılmıştı. İtilâf Devletleri Mütareke'nin 7. ve 12. maddelerine dayanarak Kasım 1918 başlarından itibaren memleketin çeşitli bölgelerini işgal etmeye başladılar. Bu işgal hareketlerine karşı Türk milleti, kendisine reva görülen mezalim ve haksızlıklara karşı bir tepki olarak memleketin en ücra köşelerine kadar her tarafta protesto mahiyetinde toplantılar düzenlemiştir. Bu toplantıların sonunda çeşitli makamlara protesto telgrafları gönderilerek, hâdiseler karşısında tavır ve düşünceleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Meselâ, güney bölgelerinde yapılan her işgal ve değişiklikler, Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin istifası, Sevr Antlaşması'nın imzalanması, herhangi bir devlet adamının millî menfaatlere uymayan sözleri ve davranışları veya yabancı bir devlet adamının Türkiye hakkında beyanatı, Osmanlı İstiklal Günü münasebetiyle, herhangi bir cephede kazanılan galibiyet veya mağlubiyet üzerine, İzmir'in, İstanbul'un, Maraş'ın işgali üzerine, Kuvâ-yı Milliye'nin tanınması, Sivas Kongresi kararlarına iltihak edilmesi gibi, sayısı daha da artan pek çok mevzu üzerine mitingler yapılmış, miting sonunda alınan kararlar ilgili makamlara protesto telgrafları ile duyurulmuştu. Anadolu'nun birçok yerinde halk bu tür toplantılar yapmış ve çeşitli makamlara protesto telgrafları göndermiştir. Bunlar içerisinde hiç kuşkusuz en önemlisi İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali hâdisesidir.[13]

        Kastamonu’da ilk miting İzmir’in işgalini protesto mitingidir. 16 Mayıs 1919 Cuma günü Nasrullah Camii önünde bulunan meydanlıkta (Nasrullah Meydanı) şehir ve köylerden miting için gelen binlerce halk toplanmış, sükûnet muhafaza edilerek büyük bir miting yapılmıştır. Miting sırasında belirlenen ve kaleme alınan millî kararlar telgrafla İngiltere’nin İstanbul fevkalade komiserliğine, Fransa, İtalya ve Amerika devletleri siyasi temsilcilerine gönderilerek tebliğ edilmiştir.[14]

        9 Ekim 1919 Tarihli Miting: Ali Rıza Pasa Kabinesinin kurulmasından hemen sonra bu durum Kastamonu’da memnuniyetle karşılanmış ve yeni kabineye destek vermek gayesiyle bir miting düzenlenmiştir.[15] 14 Kasım 1919 tarihinde Urfa, Antep ve Maraş’ın işgaline karşı Anadolu’da tepkiler meydana gelmiş, Kastamonu’da da Nasrullah Meydanı’nda miting yapılmıştır. İstanbul’da bulunan İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika siyasi temsilciliklerine protesto telgrafları çekilmiştir.[16]

        10 Aralık 1919 Tarihli Miting: Müdafa-yı Hukuk Cemiyeti Hanımlar şubesinin 27 Eylül- 19 Ekim 1919 tarihleri arasında kurulduğu anlaşılmaktadır. Cemiyetin hanımlar şubesi çeşitli toplantı ve mitingler düzenleyerek yetkili mercilere, İtilâf Devletleri temsilcilerine telgraflar çekmişlerdir. Cemiyetin kurucuları şunlardır: Birinci Başkan İsmet Hanım (Mevlevî Şeyhi Tahir Amil Çelebi’nin eşi), İkinci Başkan Zekiye Hanım (Polis Müdürü Halil Bey’in eşi), Umumî Kâtip Saime Hanım (Ayoğlu) (Sıhhiye Müdürü Dr. Ferruh Niyazi Bey’in eşi), Muhasip Hâfıza Selma Hanım (İzbelizâde eşi), üyeler ise Kâmuran Hanım (Vali Vekili Defterdar Ferit Bey’in eşi), Bedriye Hanım (Maarif Müdürü Talat Bey’in eşi), Hâfıza Nebiye Hanım (Müdafaa-i Hukuk Reisi Şemsizâde Ziyaeddin Efendi’nin eşi) ve Neyyire Hanım (Reji Müdürü Ömer Bey’in kızı).

        19 Aralık 1919 tarihinde Darülmuallimat bahçesinde bir içtima akdederek mütarekenin başından beri maruz kalınan haksızlıkları dünyaya duyurmak ve haksızlıkların tamiri için miting tertip edilmiş,  İngiltere, İtalya kraliçeleriyle Madam Wilson ve Poincare’ye İzmir’in işgalini ve Maraş, Antep ve Urfa’nın işgalini protesto eden telgraflar gönderilmiştir. Reise Zekiye Hanım mitingdeki: “Kardeşler, hemşireler! Daha bir sene evvel kırmızı rengi ile başımızda dalgalanan ulu sancağımız, görüyorsunuz ki siyahlara, matemlere büründü. Muharebe meydanlarında vatan ve din uğrunda binlerce evlâdımızı gömdükten sonra; haktan, adaletten bahseden Avrupalıların, bir seneden beri, yenildik diye başımıza açmadıkları felâket kalmadı” sözleriyle başladığı konuşması Açıksöz ve Kastamonu gazetelerinde yayınlanmıştır.[17]

        12 Ocak 1920 Tarihli Miting: Açıksöz gazetesinde miting yapılacağı bir gün önceden Pazar günü halka duyurulmuştur. Açıksöz’de duyuru “Yarınki Büyük Miting” başlığı ile verilmiştir.[18] Miting, İzmir’in işgalinden sonra İstanbul’un dinî bir payitahta ifrağıyla saltanatın Anadolu’ya nakli hususunda hükûmet ricalinden birisinin sulh meclisine teklifte bulunacağı haberi üzerine gerçekleştirilmiştir. Açıksöz’de, “İzmir’siz ve İstanbul’suz bir Türkiye, kafası, kolları kesilmiş bir vücuda benzer. Ölmek her hâlde sürünmekten evladır. Bu haksız teklifatın nazar-ı itibara alınarak İstanbul’umuzdaki hakimiyetimiz nez’ olunduğu gün Türkiye de yok olmuş demektir… Dersaadette Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya devletleri mümessil-i siyasileri cenablarına protesto telgrafları çekilmiştir.” Şeklinde miting hakkında bilgi verilmiştir.[19]

        1 Şubat 1920 Tarihli Miting: Elbistan Merkez Heyetinden gönderilen “Maraş’taki kardeşlerimiz üç gündür Fransızların, Ermenilerin top ve mitralyöz ateşleri altında müsademeleri devam ediyor…  Memleketten eser kalmamaktadır. Ahvalden bahisle protesto edilmesini rica ederiz. Elbistan Heyet-i Merkeziyesi” şeklindeki telgraf üzerine Miting Nasrullah Camii Meydanı’nda yapılmıştır. Hacı Mümin Efendi uzun bir konuşma yaptı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika siyasi temsilciliklerine protesto telgrafları çekilmiştir.[20]

        17 Şubat 1920 Tarihli Miting: Maraş’taki mezalime karşı Temsil Heyetinden 12 Şubat tarihli bir telgrafla protesto yapılması istenmiştir. Miting Nasrullah Meydanı’nda yapılmıştır. Meclis-i Millî Rüesasına, İstanbul’daki İtilaf Devletleri temsilcilerine, Osmanlı matbuatına kınama telgrafları çekilmiştir.

        17 Mart 1920 Tarihli Miting: 16 Mart günü İstanbul’un işgal edilmesinden hemen sonra 17 Mart günü Vali Cemal Bey bir beyanname hazırlamış ve duyuru yapmıştır. Heyet-i Temsiliye de bir telgraf göndermiştir. Bu durum üzerine Nasrullah Meydanı’nda bir protesto mitingi gerçekleştirilmiştir. Mitingde Belediye Başkanı Sofuzade Tevfik Bey konuşma bir yapmıştır. Miting sonunda İtalya Temsilcisi aracılığıyla, tarafsız devletlere, Mebusân Meclisi’ne, Amerikan Meclisi’ne ve Cumhurbaşkanına, Fransa ve İtalya Meclislerine ve Ankara’daki Temsil Heyeti’ne telgraflar gönderilmiştir. (Belediye Reisi Hoca Tevfik, Müdafaa-i Milliye Reisi Ziyaeddin Efendi, Müftü Osman Nuri, Ticaret Odası Reisi Mehmet Ali, Gençler Kulübü Reisi Dr. Ferruh Niyazi, Muallimler Birliği Reisi Behçet Bey)

          15 Mayıs 1920 Tarihli Miting/Tezahürat: İzmir’in işgalinin yıldönümü münasebetiyle cumartesi günü öğle namazından evvel minarelerde salâlar verilmiş tekbirler getirilmiş ve namazın sonunda kadar bütün dükkânlar ve mağazalar kapanmıştı. Bu münasebetle resmi daireler bir saat tatil edilmiş, memurlar ve ulema ve meşâyih siyah libaslar ile öğle namazını Hazreti Pir Camii’nde eda etmişlerdir. Namazın sonunda Hafız Kâşif Efendi tarafından Fetih suresi okunmuş, Kastamonu Müftüsü tarafından dua yapılmıştır.[21] 

        22 Nisan 1921 Tarihli Miting: Batı Cephesi’ndeki Yunan mezalimine karşı tertip edilmiştir. Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bir telgrafname ile Kastamonu halkının kararları ve bu vahşet karşısında duyduğu büyük teessürü izah edilmiştir. Miting için halk Cuma namazından sonra saat beşte Tekkealtı Meydanı’nda toplanmıştır. Camilerden çıkan halk tekbir getirerek kafile hâlinde yürüyerek meydanı hıncahınç dolduktan sonra köprünün üzeri ve çayın karşı sahilinde de büyük bir kalabalık toplanmıştır. Mitingde Cemil Şerif ve Reşid Bey, Hoca Mümin birer konuşma yapmış, Müftü Hafız Osman Nuri Efendi tarafından dua yaptırılmıştır.[22] Miting sonunda Büyük Millet Meclisi Başkanlığına çekilen telgrafın Hariciye Vekâleti aracılığıyla bütün cihana tebliğ ve tamimi de istenmiştir.

        22 Ağustos 1921 Tarihli Miting: Sakarya Muharebesi sırasında hep bir arada işgal kuvvetleri ve Yunanlılara karşı mutlaka muzaffer olunacağı hissiyatı ile Nasrullah Meydanı’na toplanan on binlerce dualar etmiştir. Kastamonu’nun pazarı da olduğu için kalabalığın fevkalade olduğu mitingde kürsüye gelen İstiklal Mahkemesi Reisi ve Saruhan Mebusu Necati Bey bir konuşma yapmıştır.

        15 Mayıs 1921 Tarihli Miting: İzmir’in işgalinin üçüncü yılında 15 Mayıs 1922 pazartesi günü yine bir miting yapılmıştır. Mitingde Dr. Fazıl Berki Bey ve Mustafa Necati Bey birer konuşma yapıştır. Notlarında Ballıkzâde Muhsin Bey mitingi şu cümlelerle anlatmıştır: “Bugün İzmir’in işgalinin üçüncü sene-i devriyesi, yani millî matem günümüzdür. Bu münasebetle öğleden sonra bütün halkın iştirakiyle miting yapıldı. Dr. Fazıl Berki ve Mustafa Necati Beyler tarafından halkı hıçkırıklarla ağlatan pek müessir nutuklar irâd edildi. Ah İzmir! Akdeniz’in pırlantası, Türkün asil ve necib yurdu...”[23]

        Ayrıca nümayiş ve protestolar da yapılmıştır. Örneğin 9 Ekim 1919 tarihinde “Millî Nümayiş”[24] olarak basına yansıyan habere göre İngiliz işgal kuvvetlerinin Merzifon ve müteakiben Samsun’dan çekilmesi haberi Kastamonu’da heyecan uyandırmış ve büyük bir tezahürat yapılmıştır. Öğleyin çıkan bu haber davullar ve millî bando ile çarşı ve mahallelerde ilan olunmuş, Belediye Dairesi önünde toplanılmış, burada Mekteb-i Sultanî Müdürü Mehmet Behçet tarafından toplantının mahiyeti ve mütarekenin Osmanlı vatanına açtığı zararlar hakkında bir konuşma yapılmıştır.

        15 Mart 1921 tarihli bir diğer tezahürat da Batum konusundadır. Türk birliklerinin 11 Mart 1921’de Batum’u işgal ederek, mülkî teşkilat kurmaya çalışmaları ve böylece Batum’da son Türk idaresinin tesisi sürecinde Kastamonu’da 15 Mart 1921 günü bütün okullar tatil edilmiş ve saat altıdan sekize kadar tezahüratta bulunulmuştur. Önde Sanayi ve musikisi ve öğrencileri Darulmuallimîn ve Sultani öğrencileri tezahürat alayı hâlinde İptidai Mekteplerinde katılımıyla Askeri Kışlaya kadar gitmiş ve yolda birçok ahalinin iştirakiyle sokaklardan taşan alay Kışla Kumandanı İbrahim Bey rafından karşılanarak burada bir konuşma yapılmıştır. Yine Sultanî muallimlerinden Şevket Bey tarafından da bir mukabele konulması yapılmıştır. Bütün bunlar millî hislerin yüksekte tutulması ve kamuoyunun birlikte ortak bir hedefe doğru yönelmesi anlamında önemlidir.

        İstiklal Yolu’nda kağnı kolları ve ikmal faaliyeti: Gazi Mustafa Kemal Paşanın “Gözüm cephede, kulağım İnebolu’da” dediği İnebolu ve bu bağlamda Karadeniz limanları; gerek cephane, gerekse askerî ve sivil personel nakli bakımından Batı Cephesi’ndeki askerî harekâtın önemli ikmal ve lojistik üssü hâlinde bulunuyordu. Anadolu coğrafyasının işgalden nasibini almayan tek yöresi Karadeniz Bölgesi’ydi. Bu bölgenin de doğu kesiminde yerli Rum çeteleri huzur ve güvenliği yok etmişti. Anadolu’nun ortasının dışarıya açılabileceği yegâne güvenli bölge Batı Karadeniz olarak görünüyordu. Bu bölgedeki Kastamonu-İnebolu limanı, söz konusu bölgenin denize açılan, dolayısıyla dışarıya bakan tek pencereydi. Türk toplumunun “Ankara” adıyla atmaya başlayan yeni kalbinin, hayatiyetini devam ettirmesi İnebolu kapısından girdi yapacak, Kastamonu-Çankırı yoluyla ulaşacak mühimmata bağlıydı. Bu arada İstanbul-Ankara bağlantısını sağlayan yol da itilaf kuvvetleri ve bazı isyancı kesimlerin kontrolünde bulunuyordu. Böylece İnebolu-Kastamonu-Ankara hattı Millî Mücadele’nin en hayati yolu hâline geliyordu. Bu ehemmiyet Millî Mücadele boyunca hiç eksilmemiştir.[25]

        Hattın büyük Türk mücadelesine katkısı esasen mühimmat ve lojistik destek konusunda olmuştu. İnebolu’da 1920 Ağustos’un da “Yükleme-Boşaltma Kumandanlığı” kurulmuştu. Bu kumandanlık Umur-ı Bahriye Müdürlüğü emrine verilmişti. Bu kuruluşa paralel Sinop ve Zonguldak’ta da birer mevki kumandanlığı kurulmuştu. Önceleri İstanbul’dan tüccar eşyası olacak bir şekilde sağlık ve çeşitli ikmal malzemesine ek 1920 yılı boyunca Doğu Karadeniz’den gelmeye başlayan savaş araçlarının çoğu silâh komisyonuna teslim edilerek şubelere dağıtılmıştı.[26] Millî Mücadele’nin en kritik günlerinde âdeta taze kan damarı hâline gelen İnebolu yolunun başlangıcında ortaya çıkan fedakârlık ve kahramanlık halkalarının ilkini İnebolu kayıkçıları oluşturdu. Gece gündüz demeden yılmadan, usanmadan âdeta denizi Anadolu’ya taşıdılar. Bir alicenaplık olarak kayıkçıları temsilen İnebolu Mavnacıları 1924 yılında 2107 numaralı İstiklal Madalyası’yla ödüllendirildi. Fedakârlıkta İnebolu ahalisi kayıkçılardan hiç de geri kalmadı. Kastamonu Havalisi Komutanı Muhittin Paşa Genel Kurmay Başkanlığı’na verdiği bir raporda İnebolu halkının fedakârlığını şöyle ifade ediyordu: “İnebolu’nun vatansever halkının şimdiye kadar askerlere dolayısıyla millete yaptıkları hizmet ve yardımları takdire şayandır. Yollamalar başladıktan bu yana her gün arkası kesilmeyen taşımalarda, malzemenin teslim ve yollanmasında parasız ve bir mükâfat beklemeden çalıştıklarını gördüm.[27]

        “İstiklal Yolu”, Millî Mücadele İnebolu-Kastamonu-Ankara hattı, şu güzergâhı takip ediyordu: İnebolu, Küre, Ecevit, Şeydiler, Devrekani, Halkacılar, Şeker Köprü, Kastamonu, Beşdeğirmenler, Ilgaz, dibi, Ilgaz, Çomarın, Yenice köy, Kazancı, İnköy, Gündoğdu, Çankırı, Çandır, Kızılkaya, Kalecik ve Ankara. Coğrafi ve tarihî şartların şekillendirdiği bu yol hattının bugün de büyük ölçüde aynı güzergâhı takip ettiği gözlenmektedir. İnebolu-Ankara hattında yolcu konaklaması ve güvenlik için çok sayıda han, otel ve karakol bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı Millî Mücadele sırasında yapılmıştı. Bu barınak ve güvenlik noktaları şunlardı: Merkez İnebolu Sübyan Çavuşun Oteli, Merkez -Küre Ahmet Çavuşun Oteli[28], Ecevit Herif Kâmil, Üyük Hanı, Ödemiş Hanı, Seydiler Yumurtacı Hüseyin Ağa Hanı, Beşdeğirmenler, Ilgaz Dibi Otelleri, Ilgaz Dağı doruğunda Jandarma Karakolu, Çomarın, Yeniceköy, Kazancı Hanları, Kale Hanı, İnköy Hanları, Gündoğdu Jandarma Karakolu, Çankırı Hacı Kadir, Hafız Ağa Hanları, Hacıbey, Kalecik Yeni Han ve Ankara Taş Misafirhanesi.[29]

        İstiklal Savaşı süresince İnebolu-Kastamonu-Ankara hattının bir anda çok önem kazanıp âdeta bir hayat damarı hâline gelmesi güvenli oluşunun dışında coğrafi olarak elverişli bir güzergâh oluşuydu. Gerçekten Türk Milletinin yeni kalbi Ankara’ya denizden en yakın yer İnebolu idi. İnebolu, Ankara için denize açılan en yakın ve en güvenli pencere idi. İstanbul’dan Ankara’ya istiklal mücadelesine katılmak için harekete geçen çok önemli devlet erkânı ve aydınların büyük kısmı, İnebolu yolunu tercih etmişlerdi. Kocaeli mıntıkasının Yunanlılar ve İngilizler tarafından denetim altına alınmasından sonra Millî Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya geçişler Karadeniz limanları vasıtasıyla yapılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Ankara hükûmeti İstanbul’da faaliyet gösteren gizli gruplar vasıtasıyla sevkiyat işlerini yürütmekteydi. İstanbul’da Ankara’ya bağlı olarak çalışan gruplardan aldıkları vesikalarla Seyr ü Sefain İdaresi veya yabancı şirketlerin vapurları ile İnebolu’ya çıkan subaylar ve siviller buradan Ankara’ya ulaştırılmaktaydı. İstanbul’dan başlamak üzere bu yolculuk yaklaşık 15 gün kadar sürmekteydi. Ankara hükûmeti İnebolu’ya gelenleri kontrol altına almak için İnebolu’da Askerî Polis Teşkilatı, İstihbarat ve İnzibat Subaylığı gibi birimler oluşturmuştu. Bu birimler limana gelen şahısların belgelerini/itimatnamelerini kontrol eder, güvenilir olup olmadıklarını öğrenmek için bazı araştırmalar yapar, daha sonra Ankara’ya gitmelerine müsaade ederdi.[30]

        İstanbul’dan gelen insanlar üç grupta toplanabilir: İlki, Ankara’nın ihtiyacı olan subay ve askerî kişiler. Askeri kesim genellikle Ankara’nın bilgisi dâhilinde gelenlerden oluşuyordu. (üst ve alt rütbeli subaylar, askeri öğrenciler, fabrika ustaları gibi) Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti 1 Şubat 1921 tarihli yayınladığı emirse Anadolu’ya gelecek kişilerin kabul edileceği tek kapının İnebolu İskelesi olacağını belirtmiştir. Zorunlu hâllerde Ereğli’de zaman zaman kullanılmıştır. 1 Şubat 1921- 24 Nisan 1921 tarihleri arasında 1662 subay ve askerî personel İnebolu İskelesi’ne çıkmış, bunlardan bazıları şüpheli görülerek İstanbul’a geri gönderilmiştir. Sakarya Savaşı öncesinden 3 Kasım 1921 tarihine kadar İnebolu-Kastamonu yoluyla 6948 subay ve askerî personel Ankara’ya ve oradan Batı Cephesi’ne sevk edilmiştir.[31]

        İkinci grup, subay ve sivil görevli olarak Anadolu’ya geçen kişilerin ailelerinden oluşmaktaydı. Üçüncü grup ise, Anadolu’ya geçmek isteyen sivil şahıslar olup bu kişilerin büyük bir kısmı devlet memuru olan öğretmenlerden ve gazeteci, siyaset adamı, emekli subay ve yazar gibi mesleklere mensup olanlardı.[32] Ayrıca İstanbul’dan mal getiren tüccarlar da bulunmaktadır. Gelenlerin durumları İnebolu İstihbarat ve İnzibat subaylığı aracılığı ile Ankara’ya bildirilmekte, TBMM başkanlığına ulaşan talepler değerlendirilmekte ve telgrafla kabul edilenlerin isimleri İnebolu’ya bildirilmekteydi. Kabul edilmeyenler İstanbul’a geri gönderilmekteydi. Örneğin, İnebolu’ya gelen Süleyman Şefik Paşa İstanbul’a iadesi istenmiştir.[33] Süleyman Şefik Paşa, 1919 yılında Harbiye Nazırı oldu. Görevi sadece üç ay sürdü. Kuva-yı Milliye birliklerine karşı kurulan Kuva-yı İnzibatiye’nin kumandanı olduğu için Yüzellilikler Listesi’ne alınmış ve vatandaşlıktan çıkarılmıştır.

        İnebolu yoluyla gelen bazı isimler şunlardır: Trabzon Valisi Hamit Bey, Nurettin Paşa, Tunalı Hilmi, Eşref Edip, Osman Ağa, Mustafa Sagir, Hüseyin Hüsnü, Galip Paşa, Konya eski Valisi Semih Rifat, İzzet Paşa, Salih Paşa, Mithat Bey, Rauf Bey, TBMM Temsilcileri: Ali Fuat Paşa, Bekir Sami, Rıza Nur, Hamdullah Suphi, Refet Paşa, Mehmet Akif, Tunalı Hilmi, Yusuf Kemal Bey. Ayrıca Mehmet Akif Ersoy (19 Ekim 1920), Ağaoğlu Ahmet, Yakup Kadri, Mehmet Emin, Yusuf Akçura, Fransız gazeteci Gaulis. Dış ülkelerden gelenler arasında (Şeyh Sunusî temsicisi, Afgan Sefiri Ahmet Han, Buhara Heyetleri, Azerbaycan Sefaret Heyeti, Gürcistan Sefiri, İtalyan Murahhası, İran elçilik Heyeti bulunmaktaydı. Güvenli bir liman olan İnebolu Limanı’nda Malta Sürgünleri ile karşılıklı esir değişimi yapılmıştır. 1 Kasım 1921 tarihinde gerçekleştirilen bu değişimde 59 kişi Anadolu’ya geçmiştir. Millî Mücadele’ye destek için Hindistan’dan gelen 11 gönüllü, Zonguldak’ta Fransız birliğinden firar eden 15 Cezayirli asker gibi askerî ve sivil personel 1920-1922 yılları arasında İnebolu-Ankara hattını kullanmışlardır.[34]

        Görüldüğü gibi istiklal harbinin önde gelen pek çok şahsiyeti İnebolu-Kastamonu-Çankırı yolu ve bu yol üzerindeki ahaliyle bütünleştikten sonra Ankara’ya geçiş yapmışlardı. Gerçekten bu yol güzergâhındaki halkın İstiklal Mücadelesine katkısı ender görülen bir gayret, fedakârlık ve inanca dayanmıştı. Bu bölgedeki halkın mücadele bilinci ve kahramanlıkları tarih kitaplarında yer alacak değerde, hafızalarda unutulmayacak değerde hatıralardan olacaktı. Halkın bu derece bilinçlenmesinde söz konusu yolu takip eden yüksek şahsiyetlerin halka yönelik heyecanlı, duygulu, bilgilendirme ve motive etme faaliyetlerinin bir sonucuydu.[35]

        Kastamonu Vilayeti sahili, Millî Mücadele hareketinin ikmal yolunu oluşturmuştur. İstanbul’da faaliyet gösteren gruplar tarafından sağlanan askeri malzeme motorlarla veya Fransız ve İtalyan bandıralı ticaret gemileri aracılığıyla İnebolu, Cide, Bartın, Kozlu, Kilimli, Zonguldak, Ereğli ve Sinop liman ve iskelelerine çıkarılarak buradan Kastamonu’ya ve Ankara’ya ulaştırılmaktaydı. İstanbul dışında Doğu Cephesinden 1920 yılı sonunda savaşın bitmesiyle bir kısım silah ve mühimmat Erzurum-Trabzon yoluyla Batı Karadeniz limanlarına taşınmıştı. Trabzon’dan gelecek silahların sevki için İnebolu-Sinop arasındaki küçük koylar kullanılmıştır. Özellikle 1920-1921 kışında hava şartlarının uygun olmaması ve İnebolu İskelesine gemi yaklaşamaması sebebiyle Şark Cephesinden nakledilen silahlar küçük motorlarla Sinop-İnebolu arasındaki küçük koylara çıkarılmıştır. Sinop Mevki Kumandanlığının tespitlerine göre Şarktan gelecek malzemenin çıkarılacağı dört liman bulunmaktaydı. Bunlar; Sinop limanı, Sinop’un yedi mil batısındaki Taşyanağı Limanı, Gerze limanı ve Akliman’dı.[36] Toplanan malzemenin Batı Cephesine ulaştırılmasında ise Sinop-Boyabat-Taşköprü-Kastamonu güzergâhı da takip edilmiştir.

         Güzergâhta nakliye kollarının uyması gereken kurallar belirlenmişti. Bu dönemde kurulan İstiklal Mahkemeleri halka yönelik bir caydırıcılıktan ziyade devlet görevlilerinin görevlerini kötüye kullanmalarını da engellemek amacıyla faaliyet göstermişlerdir. Örnek vermek gerekirse; Ilgaz'ın Mülazım Köyünden asker Mehmet Ali'nin eşi Zeliha'ya ait buğday ve ot demetlerini askeriyeye ait hayvanlara yedirdiği tespit edilen Kastamonu Menzilinde görevli Üsteğmen Mustafa Efendi 15 gün hapis cezasına çarptırılmış, bunun yanında buğday ve ot demetlerinin bedeli olan 35 liranın maaşından kesilerek mal sahibine verilmesi kararlaştırılmıştır.[37]

        Rusya’dan sağlanan bir kısım silahlarla cephane batı cephesine Karadeniz limanlarından ulaştırılmaktaydı. Sovyet Rusya tarafından 1920 yılından itibaren malî ve askeri yardım yapılmıştır. Millî Mücadele hareketine destek veren Sovyet Rusya Büyük Taarruz öncesi rakamlara göre %35 dolayında bir katkı yapmıştır.[38] 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması (Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması) ile İstiklal Harbi’ne siyasi destek sağlanmıştır. Örneğin Trabzon Limanı’ndan İnebolu İskelesine 22 Eylül 1920 ile 1 Aralık 1920 tarihleri arasında farklı deniz araçlarıyla (Hayrettin Motoru, Şükran Motoru, Yıldız Motoru, Mebruke Motoru, Gazal Motoru ve Rüsumat Vapuru) 2985 tüfek, 3590 kasatura ve 412 sandık cephane gönderilmiştir.[39]

        İstiklal Yolu’nda sevkiyat işlerini sağlıklı yürütebilmek için ciddi bir askerî organizasyon gerekliydi. Kastamonu ve havalisindeki ordu teşkilâtı, Kastamonu ve Bolu Havalisi