Türk Dünyası Edebiyatından Okumalar - 7

Mart 2020 - Yıl 109 - Sayı 391



        1937 Yılının Talihsiz Aydınlarının Temsili: Sadi Efendi

         

        Günümüz Azerbaycan Edebiyatı’nın ileri gelen isimlerinden biri olan ve aynı zamanda roman, hikâye ve senaryolarıyla da tanınan Yusif Semed Vurgunoğlu Vekilov (Yusuf Samedoğlu), 25 Aralık 1935 yılında Bakü’de doğdu. Babası Azerbaycan Edebiyatı’nın ünlü şairi Samed Vurgun (1906-1956)’dur. Bakü’de “44 Nolu Ortaokulu” bitiren Samedoğlu, Moskova’daki Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde eğitimine devam etti. 1957 yılında babasını kaybettiğinde enstitüden ayrılıp Azerbaycan Devlet Üniversitesi’ne geçiş yaparak eğitimini dil ve edebiyat alanında sürdürdü.

        Samedoğlu, sanat dünyasına 1953 yılında “Azerbaycan Gençleri” gazetesinde yayımlanan Kanlı Çörek (Kanlı Ekmek) hikâyesiyle adım atmıştır. Ayrıca 220 Sayılı Otaq (220 Numaralı Oda-1960), Qalaktika (Gök Adası-1973) ve en önemli eseri olan Qetl Günü (Kıyamet Günü-1987) adlı romanları mevcuttur. 1987’de Qetl Günü romanına SSRİ Yazarlar İttifakı ödülü verilmiştir. Eser, 1995 yılında Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Yazarın Yeddi Oğul İstirem adlı senaryosu da filme uyarlanmıştır. Yusuf Samedoğlu, 17 Ağustos 1998 yılında Bakü’de vefat etmiştir.

        Kıyamet Günü, Samedoğlu’nun Stalin’in 1937 yılında yapmış olduğu kızıl terörü (aydın katliamı) gerçekçi gözlerle ortaya koyduğu bir eserdir. Yıllarca yasaklanan konular üzerine inşa edilmiş bir eser. Roman üç bölümden oluşur ve yazar olayları sık sık geriye dönüş ve bilinç akımı tekniğine başvurarak hâkim bakış açısıyla anlatır.

        Romanın ilk bölümünde 20. asır öncesi işgal dönemlerine vurgu vardır. Burada anlatılan olay, bir hikâyeden ibarettir. Roman kahramanı Sadi Efendi tarafından kaleme alınmış hikâyedir. Romanın bu kısmında çerçeve hikâye tekniği kullanılmıştır. Yazar, Sadi Efendi’nin ağzından aktardığı distopyadan yola çıkarak okuyucuya mesaj vermeye çalışır.

        Hikâyede, zalim hükümdarın ve yine kendisi gibi acımasız ordusunun işgalleri, yusuf samedoğlu kıyamet günü romanı ile ilgili görsel sonucu halka yaptıkları eziyetler ve halkın mallarını nasıl yağmaladıkları anlatılır. Aslında hikâyenin en çarpıcı olayı hükümdarın ele geçirmek istediği saraydan kaçan iki şairin, hükümdara çok önemli askerî bilgiler getirmesi üzerine gelişir. Hükümdar, verdikleri bilgilere karşılık şairleri mücevherler ve değerli eşyalar ile ödüllendirmek ister fakat şairler kabul etmez. Bu yardımlarının karşılığında kalede bulunan meşhur bir şairin kellesini isterler. Hükümdar bu teklif karşısında şaşırır; ülkenin gidişatı üzerine farklı düşüncelere kapılır. Anlar ki; “Böyle memleketin bir kalesini değil, bütün kalelerini almak mümkündür. Böyle memleketi yerle yeksan etmek mümkündür...” “Ben çok memleketler gördüm, ama şairin şair başı istediği memleket görmedim.” der ve bu talebi kabul ederek şairi yakalama emri çıkarır, idamını ister.

        Bu kısımda en önemli görevi şairin yaşadığı sarayın soytarısı olan Üfleme Kasım üstlenir. Üfleme Kasım, şairi çok sevmektedir ve onun idamından sonra el yazmalarına dair ne varsa bulunup yok edileceğini tahmin etmektedir. Şaire ait bütün el yazmalarını alıp çok uzaklara götürmeye karar verir. Eserleri kimsenin bulamayacağı fakat bir gün tekrar gün yüzüne çıkmalarını sağlayacak kadar da güvenli bir yere götürmeyi planlar: “Şairin el yazmalarını uzaklara, kan dökülmeyen, baş kesilmeyen bir yere aparıp orada helâl ekmek yiyen insanların diyarında otun altından gün ışığına çıkarmalıydı.”

        Üfleme Kasım, bunu yapabilmek için ülkeyi terk etmeye karar verir. Kılık değiştirerek şairin idamına gelir, şair ise onu kalabalık arasında görür ve tanır. Üfleme Kasım, şairin gözlerinden onun da eserlerini saklamasını istediğini anlar, küçük bir tebessümle ‘tamam’ der gibi gülümseyerek idamı beklemeden oradan ayrılır. “Soytarı artık beklemedi, evvela şairin idamına katlanamayacaktı, ikinci olarak da şairin sıfatına konan tebessümden şairin durumu anladığını fark etmişti. Şair bu dünyadan gidiyordu ama sözü sohbeti bu dünyada kalıyordu.”

        Yaşanan hadise, 1937 Stalin döneminde idam edilen aydınların eserlerinin başına gelen durumu anlatmaktadır. Çünkü o dönemlerde rejimin isteği dışında verilen eserler bir şekilde yok edilmekteydi. Yıllarca saklanan az sayıdaki eserin günümüze gelebildiği, pek çok yazarın hiçbir sebep olmaksızın kurşuna dizildiği, bazılarının sürgünde can verdiği bilinmektedir. Sovyetler Birliği’nde o dönemde sistemin istediği doğrultuda eser vermeyen birçok şair ve yazarın acımasızca idam edildiği görülür. Üstelik sadece aynı kesimden insanların değil ölüm korkusuyla eşlerin bile birbirlerini ifşa ederek idama gönderdiği kaotik bir süreç hiç sonu gelmeyecekmiş gibi devam etmekteydi.

        Sovyet ideolojisinin başat kuralı, devlet için her şeyi yapmak ve her şeyden vazgeçebilmekti. Ne kadar komünist olursan hayatta kalma şansın o kadar artmaktaydı. İnsanlar birbirlerini halk düşmanı olarak ilan edebiliyordu ve bunun tek nedeni yaşamını sürdürme mecburiyeti ve isteği idi. Kimsenin hükümet karşısında söz söyleme hakkı yoktu. Düşüncelerini ifade eden ya da etmeye yeltenen herkes idam korkusu yaşıyordu. Sadi Efendi’nin hikâyesinde anlatılan şairin idamında da bu durum vurgulanır. Diğer şairlerin isteği üzerine idam edilen şairin halkın karşısında hükümdara kötü söz söylememesi için idamdan önce dili kesilir. Halkın gözü önünde gerçekleşen bu idama kimse ses çıkaramaz ve hükümdar bu durumu övünerek dile getirir:

        “Gördün mü kimse gıkını bile çıkaramadı, benim yiğit yavrularım! Bilin ve kulağınıza küpe olsun! Beşer evladının karnında korku hastalığı, yüreğinde şöhret marazı oldukça bir günde yüz şair başı kesilse dahi hiç kimse, hiçbir zaman hükümdara karşı gelemez.”

        Sadi Efendi’nin Sovyet döneminde yazmış olduğu bu hikâyesi Üfleme Kasım’ın şairin eserini uzaklara götürmesi, gün gelip hükümdar ve ordusunun yok olmasıyla sonlanır. Bu yok oluşa sadece idam edilen şairin açık kalan gözleri şahit olur: “Güneşin sarı renge boyadığı bu dev buzullar diyarının bir noktasında, ölüm donukluğunun sakinliğinde, altın leğenin içinde açık kalmış bir çift şair gözü, bu başı belalı dünyayı seyrediyordu.”

        İkinci bölümde anlatılan olaylar ise Azerbaycan’ın Sovyet egemenliği altında yaşadığı ve Stalin’in ölümüne kadar olan devri yansıtmaktadır. Bu kısım Sadi Efendi’nin günlüğünün ortaya çıkmasıyla Sadi Efendi’nin başından geçenlerin ve Sovyet rejiminin gerçeklerinin anlatıldığı bölümdür. Bu bölümdeki kişiler, Sadi Efendi’nin günlüğünde yer alan kişilerdir ve olaylar onun gözünden aktarılmaktadır.

        O yıllarda aydınların eser verme zorunluluğu vardır ve sistem hangi doğrultuda eser oluşturmalarını istiyorsa o şekilde yazmaları gerekmektedir. Bireysel düşünce ve duygulardan uzak, daima sistem için çalışan ve yaşayan, onu yüceltmek için her şeyinden vazgeçen kahraman profilleri çizilmesi istenir. Hiçbir eserde aşk konu edilmemelidir, eğer bir aşk yaşanacaksa o komünizmin istediği ölçüde olmalıdır, tek aşk komünizm olmalıdır. Nitekim pek çok yazar bu yönlendirmenin dışına çıkmaya cesaret edemediği gibi sistemin lehine eser vermek istemeyen aydınlar kalemini bırakmak veya katledilmeyi göze almak gibi bir seçimle karşı karşıya kalırlar. Sadi Efendi üzerinden 1920 ve 1960 yılları arasında eser vermenin ne kadar zor olduğu gösterilmektedir. Her yazar gibi Sadi Efendi’nin yazdıkları da -onun deyimiyle- şeytanlar padişahı Muhtar Kerimli’nin izni olmadan baskıya gitmez. Muhtar Kerimli devlet adamıdır ve yazılan çizilen her malumat önce onun masasından geçmek zorundadır. Muhtar Kerimli, yazarları ideolojiyi savunan eserler vermeleri için zorlar, bunun dışında yazılan eserleri ise devlet aleyhine diyerek suçlar ve basımına izin vermez.

        Sadi Efendi’nin eserleri de birçok kez tarihi olaylara yer vermesinden ötürü Muhtar Kerimli tarafından siyasi yönden ele alınarak hiçe sayılmış ve basımına izin verilmemiştir. Yine bir gün yapılan yazarlar toplantısında Muhtar Kerimli ideoloji adına yazılar yazılmasını ister ve bu konuda Sadi Efendi’nin de görüşüne başvurur. Sadi Efendi ise Muhtar Kerimli’nin fikirlerinin aksine görüşler ileri sürünce cahillikle suçlanır ve bu doğrultuda eser vermesi için baskı görür. Ancak Sadi Efendi geçmişi unutmamak ve unutturmamak için tarihi eserler kaleme almaktan vazgeçmez.

        Mücadelesinde ısrarlı olan Sadi Efendi’nin eserinin basımına yıllar sonra izin çıkar, hem de izin Muhtar Kerimli tarafından verilir. Sadi Efendi bu duruma şaşırır, çünkü o rejim adına bir eser ortaya koymamıştır, yasak getirilen konuları dile getirmiştir. “Çünkü benim bu eserimde ne Bolşevik vardı ne müsavat ne de anarşi. Yüreğimi yakan memleketin uzak geçmişinden bahseden tarihi bir olayı kaleme almıştım.” diye anlatır.

        Sadi Efendi’nin bu cümleleri ile hangi eserlere sansür konulduğu hangi eserlerin baskıya gittiği bilgisi de açıkça okuyucuya aktarılmaktadır. Sistemin isteği dışında oluşturulan eserin basılmasına izin verilmesinin nedeni ise Stalin’in ölmüş olmasıdır. Artık hükümetin başında Stalin yoktur ve rejimin baskıcı yüzü yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Yeni sistem, yazarlardan devlet adına bir şeyler kaleme almalarını istemez fakat hâlâ eski rejimin doğruluğunu savunan birçok kişi vardır.

        Sadi Efendi, zamanında rejim tarafından görmezden gelinen eserlerini saklamıştır. Tıpkı Stalin döneminde yaşananları kaleme alan aydınların yaptığı gibi. Sadi Efendi’nin bin bir zorlukla kızı tarafından saklanan günlüğü, okuması için Hasta isimli kahramana verilir. Hasta, romanda Sadi Efendi’nin eserlerinin bulunmasını isteyen kişidir. Ağır hastalığı olduğu için evden dışarıya çok çıkmaz ve Sadi Efendi’nin kızı Selime tarafından gönderilen günlüğü okumaya başlar. Sadi Efendi, gün gün başından geçenleri kaleme almıştır. Günlükte, yazdıklarından ve yazdıklarının Muhtar Kerimli tarafından sürekli geri çevrilmesinden, kızı Selime’den, eşinin rahatsızlığından ve o dönemde yaşayan yazarların çektiği sıkıntılardan, Muhtar Kerimli’den bahseder.

        Romanın son bölümünde anlatılanlar Stalin sonrası dönemi ele almaktadır. Bu kısımda Sadi Efendi’nin eserlerini daima geri çeviren Muhtar Kerimli, Sadi Efendi adına anma törenleri düzenler. Çünkü Muhtar Kerimli, sistemin adamıdır ve yıllarca sistem adına çalışmıştır. Stalin’in ölümüyle etkisi azalan bu rejimin artık yanlısı olmaktan vazgeçip bir zamanlar karşı olduğu her şeye izin verir olmuştur. Söz konusu bölümde komünizme yaranmak adına sayısız haksızlık yapanların vicdanlarını sorgulayışları anlatılır. Olaylardan çok insanların kendilerini sorgulamalarına, hak, adalet gibi kavramlara yer verilir.

        Sadi Efendi, inandığı gerçeklerden geri dönmeyen ve zamana direnmeyi seçen bir kahramandır. Nitekim yıllar sonra eserleri kızı tarafından gün yüzüne çıkarılır. Zira “Gerçeklerin gizli kalmamak gibi bir adeti vardır.”

        Aslında Sadi Efendi’nin sağlığında sadece üç eserinin olması ve uzun zaman saklı kalan eserin adının da ‘Kıyamet Günü’ olması yazarla Sadi Efendi’yi benzer kılmaktadır. Üfleme Kasım ve Sadi Efendi’nin kızı zamana direnen eserleri gün yüzüne çıkaran yönleri ile aynı görevi üstlenirler.

        Yusuf Samedoğlu, Kıyamet Günü eseriyle sistem eleştirisini yer verdiği kahramanlar üzerinden ortaya koymaktadır. Sovyetler Birliği ve Stalin dönemine ait en çarpıcı olumsuzluklar eserde yer almaktadır. Sovyetlerin bir gün kendi kıyametiyle yok olacağı bu romanın adında bir kehanet gibi yer almıştır. Bir gün kıyamet kopacak ve tüm zulüm yapan insanlar haksızlıklarının bedelini ödeyecektir; nitekim eserin sonunda da öyle olur.

        Karadeniz Teknik Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, aysunugur@ktu.edu.tr, Trabzon/Türkiye