Batının Siyasi İhtirasları ve Türk Aydınının “Bu Ülke” ye Dair Sorumlulukları

Mart 2020 - Yıl 109 - Sayı 391



        Takdim

        Bu dönem, Çorum GSB Mahmut Atalay Gençlik Merkezinde, Cemil Meriç’in Bu Ülke[1] adlı eserini müzakere etmeye karar vermiştik. Okuma sürecinde İdlip bölgesinden “Bu Ülke”nin bekası için canlarını feda eden kardeşlerimizin haberleri geldi. Ülkemize yönelik her türlü dış ve iç saldırılara karşı göğüslerini siper ederek şehit düşen kardeşlerimizi rahmetle, minnetle anarak Cemil Meriç’in “Bu Ülke, Türk Aydınının Görevleri, Ülkenin Bütünlüğünü Savunmasına” dair görüşlerini tahlil etmek gerekir. Bütün güvenlik güçlerimizi korusun ve kollasın Rabbim. Mevlam makamlarını cennet kıldı, ama biz vefa borcumuzu, Bu Ülke’yi her daim ve her safhada korumaya ant içen akademisyenler olarak Meriç gibi “Coğrafyamızda tek kıta vardı, kafatasımızda tek yarım küre.” deyip onun da merkezine yerleştirdiğimiz “Bu Ülke”ye dair ödevlerimizi yeniden hatırlamamız gerekiyor.[2]

        İnsan “düşünen” ve “eylemde bulunan” bir varlık olarak fiziksel ve toplumsal çevresini etkileyen, birbiriyle karşılıklı bağıntılar kuran bir varlıktır. Var olmak, bu anlamda bir ailenin; bir mahallenin, bir milletin, bir devletin unsuru olmaktır. Bu, insanın toplumsal bir varlık olarak nitelenmesinin doğal sonucudur. Zoon politikon (el-medeni bi-tab'a) olan insanın mutlu olması, ancak erdemli bir siyasal yapılanma içinde mümkündür, çünkü karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma burada gerçekleşir. Bu açıdan insan, toplum içindeki davranışlarını keyfine göre yapamaz. İnsanlar mademki topluluk hâlinde yaşamaktadır, o hâlde toplumsal uyumu, iş birliğini en iyi şekilde sağlayacak değerler ve davranış tarzları üzerinde düşünmeleri gereklidir.[3]

        1. Doğu-Batı Ayrımı ve Cemil Meriç

        Bu bağlamda hayatını Türk irfanını adayan, araştıran, sorgulayan, merak eden, münzevi yani kütüphanesine çekilen bir fikir işçisinin dediklerini güncellemek gerekir. O, fildişi kulesi diye isimlendirdiği kütüphanesine çekilerek ürettiği metinlerle, yazdığı kitaplarla, verdiği konferanslarla yanlışa evet demeyen, sürekli sorgulayan bir münevverdir. Bu münevverin dilinden ülkemizin geleceği olan gençlerle, bastığı toprağın bize söyledikleri hakkında konuşmak,[4] bizim de manevi olarak ülke dışından gelen tehlikeleri önlemek için canlarını ortaya koyan güvenlik birimlerimizin yanında olmamız demektir. Çünkü bölgede Doğu (Çin, İran), Batı (farklı kategorilerde olsa da sömürgecilik açısından aynı zihniyeti barındıran Rusya, ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği Ülkeleri) birikimi çarpışıyor ve Cemil Meriç, bunların hepsiyle yüzleşmiş bir aydınımız. Batı’nın sosyalist ve kapitalist zihniyetinin temellerini iyi bilen, özellikle Balzac’ı, Saint Simon’u ilk sosyologlardan biri olarak inceleyendir. Bunlara ilaveten Rousseau’dan Nietzsche’ye, Hegel ve takipçilerine dair bir okuma yapar; Endülüs/Batı İslam coğrafyasından İbn Haldun’u çok önemser.[5] Bundan kastımız Cemil Meriç, Doğu ve Batı ayrımının kategorik olduğunu gösteren nadir münevverlerimizdendir.

        C. Meriç, Batı’nın sosyalist ve anti sosyalist geleneğini inceledikten sonra Asya geleneğini, sömürgeci dilin tabiriyle Uzak Doğu’yu özellikle Hint edebiyatını analiz eder; çünkü bütün inançlara söz hakkı tanır. Buraya da Avrupalı Romain Rolland ile ulaşır, bu husus önemli, tarihte başka Avrupaların da olduğu görüyor; orayı da bir kaçış, bir arayış olarak değerlendiriyor. Nihayetinde İslam dünyasının verilerini “Türk İrfanı” bağlamında okuyarak “Bu Ülke”nin fikrî temellerine önemli katkıda bulunur. O, bu noktada “Türkiye’deki kavga Hilâl ile Salip-Haç’ın kavgasıdır. Olympos Dağı’nın çocukları, Hıra Dağı’nın/Mağarası’nın evlatlarını asla kabullenemeyecektir.” der.[6]

        Bu noktada Batı dışı toplumlarda özellikle de Türk ve Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki sömürgeci güçlerin Doğu-Batı, Sosyalist-Kapitalist şeklindeki ayrımlarının sömürgeciliğin yeni keşif kolu olarak ortaya çıkan Doğu Bilimi (oryantalizm) disiplinini ayrıntılı incelemek gerekir. Çünkü Batı ve ötekiler ayrımı, akademik bir şema olarak sunulmakta; özellikle sosyolojinin bu anlamda “gerekli bir öteki” oluşturarak küresel sömürgeci birimlerin hâkimiyetlerini pekiştirme için önemli işlev görmektedir. Bizlere, maalesef, salt akademik çalışmalar bütünü olarak sunulan “Doğu Bilimi”, Doğu’nun sistematik bir araştırma, buluş ve pratik fayda oluşunun “bilim disiplini”dir.  Doğu Biliminin -bazı istisnalar olabilirse de- gerçek işlevi bu noktada önem kazanmakta; bu anlamda, Batı’nın bir çeşit “uygarlık taşıyıcısı” olarak ortaya çıkmaktadır.[7] Diğer bir ifadeyle Doğu Bilimi, Avrupa’nın “Doğu” fikirdir. Yani Batı dışında kalan yerler Doğu’dur. Buralar Avrupa’nın maddi kültürünün ve uygarlığının ayrılmaz bir parçası diye nitelendiriliyordu. Artık Doğu bilimi, bu medeniyetin kültürel ve ideolojik açıdan değişik bir anlatım şekli, kelime hazinesi, bir eğitim ve öğretim, kurumlar beraberliği, hayaller ve düşünceler toplamı, öğretiler ve hatta sömürge yönetimi için gerekli bürokrat kadrolar ve yeterli yönetim elemanlarıdır.[8]

        Bu bağlamda Cemil Meriç, Asya ve Avrupa hesaplaşmasını yapan ve 150 yıllık gölgeler âleminde yaşayan insanından kopan aydının trajedisini izler. Ona göre, yaşadığı dönemin şuuru olan aydın, tarihe ve içinde yaşadığı topluma bağlıdır. Bu önemli çünkü tarih ve milliyet şuuru, kişilik şuurunun oluşması için gereklidir. Bu bilinçliliği oluşturan aydın, bütün hakikatleri yoklar; yalanların maskesini yırtar; kalabalığa doğruyu göstermeyi ödev bilir. O, kelimenin tam anlamıyla bir aydındır artık.[9]

        Meriç, Doğu-Batı ayrımını zihinlere yerleştirerek yaralı hâldeki bilinçleri yarılmış şekle getiren temel disiplin olarak sosyolojiyi görür. Sosyolojiyi, buhranların çocuğu olarak niteler ve A. Comte’yi, ihtilalin ölüme mahkûm ettiği Katolikliği “insanlığın dini” adı altında hortlatan bir yarı deli olarak nitelendirir. Le Play ise sürüyü şer kuvvetlerine yani sosyalizme kaptırmak istemeyen kiliseyi temsil eder. Durkheim, sarsılan düzeni “akla uygunluk” rayına oturtmaya çalışan bir haham torunudur; ortak vasıfları, kötü bir nasır/Hristiyan olmaktır, der. Ortak davaları, Hristiyan Batı toplumunu istikrara kavuşturmaktır. Nitekim Fransa’nın 1958 yılına kadar liselere bu dersi koymadığını ama bizde 1914’ten beri kürsüsü olduğunu belirtir. Ona göre bu insanlar, yeni etnolojinin üç unsuru, II. Meşrutiyet’in en itibarlı kâhinleri olarak ortaya çıkar. Meriç’e göre bu sahte ilim, tek işe yaramıştır; o da nesillerin uyanmasını önlemektir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni putlar Truman, Marshall Planı ve Amerikan sosyolojisi diye çıktı. Neticede Meriç, bilimsel sosyolojinin ilk amacının Amerikan iş çevrelerinin mutlak hükümranlığını sağlamak olduğunu vurgular. Yeni sosyoloji, artık sömürgeciliğin akademi dilidir. Bu disiplinin ilk keşiflerinden birinin sosyodrama temelinde Amerikan toplumu olduğunu söylemek mümkündür. Bu, dünyanın en iyisi ama işletmelerde ufak tefek aksaklıklar görülebilir, denilerek ortam hazırlanır.[10]

        Sosyolojinin Comte’un uydurduğu bir olgu olduğunu, sınırlarının meçhul, içiriğinin hâlâ müphem olduğunu unutan “Zavallı Türk Aydını” bu putları takdir edip hayranlıklarını benimseyince de papağanlaşır. Batılı dostları alınmasın diye hazinesini gizlemeye çalışır, bir süre sonra da onları unutur gider. Artık başka bir dil konuşan aydınların, geçmişine olan ihanetini bilen halkın içsel bir nefis müdafaası şeklinde maziye çivili olmasının nedeni de budur. Oysa İbn Haldun’u anlasalar “umran” kavramının içeriğini bilecekler; Mukaddime’nin sosyolojiyle kaynaşan bir tarih, bir beşerî ilimler ansiklopedisi olduğunu göreceklerdi. C. L. Strauss’un anladığı manada bir antropoloji, yani bütün tarih ve coğrafyasıyla insanın ilmi olduğunu göreceklerdi. Artık tarih, inşa ilimlerinin ilmidir. Umran ise geniş anlamıyla medeniyet, yani bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dinî düzen, âdetler ve inançlardır. Dolasıyla ümran, medeniyetin umumi sosyolojisidir. İçtimailik, fiziki coğrafya, beşerî coğrafya ve psiko sosyolojidir.[11]

        2. Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak: Cemil Meriç ve Türk İrfanı

        Üniversite gençleriyle Nurettin Topçu ve Aliya İzetbegoviç’ten sonra Meriç okumamızın nedeni, Doğu ve Batı ayrımı üzerine kurulu sömürü düzenini ve bilinç parçalanmasını giderecek ve bütüncül okumayı sağlayan aydınlarımızdan birisi olmasıdır. Hayatını Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecesssis bir fikir işçisi olarak Doğu (Asya, özellikle Hint) ve Batı (sosyalist ve kapitalist fikri) geleneklerini araştırdıktan sonra Osmanlı ve İslam gerçeği ile yüzleşerek Türk aydınına yönelmesidir. Türk İrfanını ilmin, sağduyunun, aklın ve imanın kılavuzluğunda yapması, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa etmesi, sınıflar üstü hakikatleri araştırması,[12] “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” açısından son derece önemlidir.[13]

        Türk Yurdu dergisi okurlarına malum olduğu üzere Hitit Üniversitesindeki felsefe okumalarımızın amacı, Türkistan-Türkiye irtibatının yani Atayurt ile Anayurdumuzun fikrî temellerini araştırmak, C. Meriç’in “Türk irfanı” dediğidir. Okumalarımızın yakın hedefi, “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” için Doğu ve Batı ayrımının kategorik olduğunu gösteren, çatı bir fikrî örgü oluşturmak, uzak hedefi ise Türk irfanını bir felsefe dili ile yani Türk felsefesiyle dünya kamuoyuna sunmaktır.[14]

        2.1. Cemil Meriç’in Münvezi Tutumu ve Felsefi Temeli

        C. Meriç, içinde bulunduğu şartlara uyum sağlamak yerine direnen, fildişi kulesine yani kütüphanesine sığınan bir münzevi, bir Don Kişot olarak hak ve hakikatin sesi olur.[15] Onun inzivası tıpkı İslam felsefesindeki “nebat/ayrıksı” kavramının ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Münzevi terimini önemsiyorum, çünkü Doğu ve Batı fikri geleneklerini, bir üst felsefi dil ile ifade eden Meşşai geleneğinin Endülüs temsilcisi İbn Bacce de benzer bir inziva durumundan bahseder. Özellikle İbn Bacce’nin Tedbiru’l-Mütevahhid adlı klasik eserinde söz ettiği, yanlışa evet demeyen, yaşanılan sorunlara çözümler üretmek için yeni tefekkür tarzıdır. İbn Bacce, bu tür seçkin zekâlara “nabit/nevabit” der. Yani ayrık otu, genellikle ekinler arasında kendi kendine yetişen otlardan hareketle bunu söyler; özel anlamda erdemsiz ve ahlaki açıdan sorunlu toplumlarda doğru görüş sahibi kişileri; genel anlamda doğru veya yanlış olsun toplumun geneline aykırı görüşleri benimseyen kişiler için kullanılır.[16]

        Görüldüğü üzere, buradaki “nabit/nevabit” nitelemesi müspet anlamda kullanılmış; genel ve olumsuz yapı içinde tek kalmayı göze alarak halk içinde Hak ile beraber olmayı hedefler. Bu noktada kavrama Farabi’nin tam ters bir anlam verdiğini de kısaca belirtirsek aynı (Meşşai) gelenek içinde filozofların birbirlerine karşı da ciddi eleştirilerde bulunduğunu, hakikatin kıvılcımları, fikirlerin çarpışmasından çıkar ilkesinin ne kadar önemsendiğini görürüz.

        Farabi, erdemli/faziletli yönetim içinde “nevabit” olarak nitelendiklerini birkaç sınıf hâlinde inceler: Bunlar mutluluğa ileten işlere sarılırlar ama burada amaç mutluluk değildir; şeref, yöneticilik, zenginlik gibi hususları hedeflerler. Bunlara “fırsatçılar” denir. Bazıları da cahil şehirlerin amaçlarından birine yönelirler, ama erdemli yönetimin yasaları ve dini onları bu fiilleri işlemekten alıkoyar. Dolayısıyla onlar, yasa koyucunun sözlerine ve onun buyruklarını içeren ifadelere başvururlar; arzularına göre yorumlarlar. Bu tür insanlara “yanlış yorumlayanlar” denir. Bazıları da isteyerek yanlış yorumlamaya gitmekte, fakat yasa koyucuyu yanlış anlayıp onun ifadelerini eksik değerlendirdikleri için şehrin yasalarını yasa koyucunun güttüğü amaçtan farklı bir biçimde anlamaktadırlar. Bu bakımdan onların işleri, devlet başkanının amacı dışında olur; böylece onlar farkına varmadan saparlar. Bunlara “dinden çıkanlar” denir. Erdemli şehrin yöneticisinin görevi, bu “nevabit”i izlemek, meşgul etmek; onların her sınıfını tedavi edecek özel yöntemler kullanmaktır. Bu da onları şehirden kovmak, cezalandırmak, hapsetmek veya zor işlerde çalıştırmakla olur.[17]

        Hâlbuki İbn Bacce, tam tersi bir anlam yükleyerek “nabit” düşünceye sahip olanı önemser. Bireysel yönetimini gerçekleştiren kişi yalnızlaşan, toplumdan ötekileşen kişi değildir; aksine dış şartların olumsuzlukları karşısında oraya teslim olmadan içe dönüp münzevi bir tutum alan yani fikrî bir itizal içinde olandır; Halk içinde Hak ile beraber olmayı, onun rızasını kazanacak tutum ve davranışlarda bulunmayı önemseyendir.[18] Nitekim “Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.” diyen Meriç’in hayatına, ortaya koyduğu eserlere, etkisine bakınca bunun asla yalnızlık olmadığının yerli örneğini görüyoruz. Evet, bir pansiyon odasında koca şehirde yalnızdır, ama dehasıyla, kültürüyle, ıstıraplarıyla yalnız. Fakat “İmzasını taşıyan her yazıda o yaşıyor.”.[19] “Felsefe, kaygıları paylaşmaktır.” tanımı gereği, onun bu insanı, ülkesi için ıstıraplarını bu kadar içten hissetmemiz ve eserlerini okuyor olmamız etkisini gösterir.

        Bu, bize göre felsefi açıdan sistemler, tümel/evrensel ilkeler üzerine kurulur; bunların uygulamasındaki olası hatalar, kurucu öncüllerin reddi anlamına gelmez, diyerek yanlış uygulamaları kabul edip bunlara evet demeden nasıl bir tutum alınabileceğinin göstergesidir. Dolayısıyla aslında burada dışlanmaktan ziyade, bilinçli bir içe kapanma, fikrî itizal vardır, fakat bu toplumdan kaçma anlamında değil, halk içinde Hak ile birlikte olmanın ve onları dönüştürmenin nasıl olacağına dair bireysel önlemlerle işe başlamaktır. Erdemsiz yani kusurlu devletlerde kemale erişme ihtimalini aramaktır. Bu noktada filozoflar, insanın siyasal, toplumsal bir varlık olduğunu, insanın toplum dışında mutluluğu elde etmesine imkân olmadığını her durumda söylüyorlar. Buradaki temel sorular şunladır: Faal akılla, ittisalla elde edilen fikrî mükemmellik hâlini hedefleyen filozof, erdemsiz bir toplumda yalnızlığa ve yabancılaşmaya mahkûm mudur? Yoksa toplum içinde kalarak bireysel bir içe dönük tutumla değişim ve dönüşümün imkânı üzerinde mi durmaktadır?

        Bu çerçevede C. Meriç’e baktığımızda, kütüphanesinde inzivaya çekilir ama her okuyanın Don Kişotlaştığını, yani gurur ve feragat olarak istikbale taşan mazi olduğunu söyler. Hatta bazen tek başına hak ve hakikatin temsilcisi olarak Don Kişot gibi sahaya çıkar, çünkü insanın zincire vurulmasına tahammülü yoktur. Uluların hepsi fildişi kulesinde yaşadığını, tufandan kurtulmak isteyenler için buranın bir gemi, asude bir liman olduğunu belirtir. Bununla birlikte zaman zaman kalabalıklara karışır, Agoraya, arenaya, ateş hattına yani politikaya iner; sonra limanına geri döner; bana göre etkisi buradan kaynaklanır. “Fildişi kule, davasız sanat meczuplarını barındıran bir miskinler tekkesi, ama her mücahit o tekkede silah kuşanır. Bu zindan değil, bir liman.” sözü bunu gösterir.[20]

        Bu entelektüeller geri çekilirler çünkü insanların cumhuru metafizik duruştan yoksundur ve bunu bir aydının kabul etmesi mümkün değildir. Meşşai filozoflar, toplumsallığı bu anlamda şart görür; birey, aile ve toplum/devlet ilahi tedbirlere dikkat edilerek kurulursa mutluluk elde edilir. Bu açıdan erdemsiz bir yapıdan uzak durmak demek, inzivaya çekilmek anlamına gelmez; oradaki yanlışlara evet demeden temel ilkelere göre hayat yaşamaktır. Filozofça yaşam da budur. İdeal yaşamın olacağı devletin özü de bu tür tavır ve tutumların yaygınlaştırmasıyla mümkün olacaktır.[21]

        Felsefe tarihinde İbn Bacce, günümüzde C. Meriç'in bu tutumlarını “yabancılaşma” ve “yalnızlaşma” olarak okumak tutarlı değildir. Özellikle “yabancılaşma” terimini ilk kez felsefi anlamda Hegel’in J.J. Rousseau’dan esinlenerek kullandığını, Feuerbach’ın yabancılaşmanın kökenini insana dayandığını, ama bir olgu olarak Marx tarafından temellendirildiğini[22] düşünürsek, C. Meriç’in yaşadığı olumsuzlukları da ilave edersek inzivasının gerekçeleri ortaya çıkar.[23]

        Bize göre buna yabancılaşma denilemez. Nitekim İslam felsefe tarihinde İbn Bacce’nin o dönemdeki konumu düşünülecek olursa ona zaten bu terimleri yüklemek, yalnız/laşan adam ve fikirleri diye incelemek aşırı yorum olur. Faal akılla ittisal ile nihai mutluluğu ve erdemlilik hâlini hedefleyen bir insanın kendisiyle, tabiatla ve diğer insanlarla yabancılaşması mümkün olmaz. Bize göre İbn Bacce, bu tür bir yabancılaşmaya düşmez, “En mükemmele ulaşma, mevcut kusurlu devletlerde nasıl gerçekleşebilir?” sorusunun cevabını Tedbirü’l-Mütevahhid adlı eseriyle arar. Velhasıl İbn Bacce’nin nabit kavramından hareketle C. Meriç’in fikrî itizalinin ve dışarıdaki etkisinin niçin bu kadar yoğun olduğunun gerekçesi de ortaya çıkar.

        3. Türk Aydının Teori ve Pratik/Eylem Uyumu

        Birey, aile ve toplum ile ilgili kaygıları, ıstırapları olan bir aydının içe kapanmasına neden olan hususların en önemlisi, teori ve pratik uyumu, alimler/aydınlar ile siyasetçiler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Kadim zamanlardan bu yana “erdemli bir toplum/devlet” temel hedeftir, ama erdemli olmayan, çatışmaları besleyen, kamplaşmalarla saflarını güçlendirmeye çalışan iktidar ve muhalefet anlayışları karşısında “fikrî bir itizal”i tercih ederek “kalabalıklar içinde yalnızlaşan” bir insanın yani inzivadaki felsefecinin kendine yönelik tedbirleri neler olabilir, sorusu ve cevabı önemli olmuştur.[24]

        Kanaatime göre mevcut karmaşalar ve bunların siyasi yansımaları, örgütlenmeleri karşısında apolitik bir tavır alarak siyasetten uzak durmak, hizipçiliği reddetmek, müspet ama bizatihi protest ve ahlaki bir tavırdır.[25] C. Meriç, işte tam bu noktada güvenlik politikalarını uygulayan askerî ve idari bürokratların yani aksiyon insanları ile siyasetçilerin düşünce adamlarına gerekli dikkati vermemesinden yakınır. Oysa beyinle kol, nazariyeyle aksiyon el ele vermedikçe toplum sıhhate kavuşamaz, der.[26]

        C. Meriç’in 1980 İhtilali’ni yaşamış gençlerin zihninde önemli değişim ve dönüşümler sağlamasın nedeni, bana göre Doğu ve Batı geleneklerini özümsedikten sonra Osmanlı ve İslam gerçeği ile yüzleşerek Türk aydınına yönelişidir. Bu noktada düşüncenin görevinin insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak olduğunu belirtir. Çünkü “Düşünce, bir meydan okuyuşa idrakimizin verdiği cevaptır.”. Kızmadan, usanmadan irşat yapılmalı ama bunun ilmin, sağduyunun, aklın ve imanın kılavuzluğunda olması gerektiğini belirtir.[27]

        4. Batının Siyasi İhtirasları ve Türk Aydınının Ülkesine Dair Sorumlulukları

        Batı’nın siyasi ihtirasları günümüzde Suriye/İdlip üzerinden acı bir şekilde ülkemizi yakıyor; Meriç’in ifadesiyle söyleyecek olursak dikkat etmeden, teyit etmeden kullandığımız kelimeler onun emellerini dile getiriyor. Öyle ki kulağımıza fısıldanan lafızları hudut ve şümullerinden habersiz mırıldanıp duruyoruz. Oysa tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla, diyen Meriç, bunun da tepkiselliğe girmeden yapılmasını öğütler. Avrupa’nın reçetelerini uygulamaya çalışmak büyük bir hamakat, ama hocalarının söylediklerinden habersiz olmak daha büyük bir hamakat, diyerek itidalli değerlendirmenin hikmet olduğunu vurgular.[28]

        Bu noktada C. Meriç, aydının görevi karanlıkları aydınlatmak iken onun da kavganın içinde yer almasıyla akıl tutulması riskine işaret eder. İçeride/sokakta kardeşleri kavga ederken ülke dışından gelecek tehlikeleri bertaraf etmek için canlarını ortaya koyan kardeşlerimizin acı haberleri gelince soğukkanlılığımızı nasıl koruyacağız? Evet, zor, ama bunu yapmamız gerekir; çünkü bu bir görevdir. Zira kafalardaki keşmekeşi dağıtmak, zihinleri iğfal eden kaypak, hain mefhumlara ışıt tutmak bir aydının temel görevidir ve bu da kargaşadan uzak durmak ve itidali korumakla mümkün olacaktır.

        Aydın, kalabalığa doğruyu göstermek için her düşünceye saygılı olmalı; sorgulamalı, bütün ideolojilerle hesaplaşmalıdır; vuzuhu fethi ancak böyle olur. Ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa edecek; sınıflar üstü hakikatleri araştıracak; dürüst olacak; çok okuyacak; çok düşünecek ve ortaya çıkardığına inandığı hakikatleri, vardığı terkipleri korkusuzca açıklayacaktır.[29] Bunun için de düşünce adamı, bir zümrenin emir kulu olmamalı; hiçbir merkezden talimat almamalıdır. Çünkü vazifesi, o devrin şuuru olmak; bütün hakikatleri yoklamak; yalanların maskesini yırtmak; kalabalığa doğruyu göstermektir. Bir partiye bağlı olmayabilir ama tarihe ve içinde yaşadığı topluma bağlıdır. Bu önemli çünkü tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuurunun oluşması için bu bağlılık gereklidir.[30]

        Gerçek bir aydın, zihinlere giydirilen deli gömlekleri olan ideolojileri tek tek göz önüne serer; ama sloganlardan kaçınarak bunu yapması gerekir. Çünkü “Slogan, ilkelin ideolojisidir.”. Meriç’e göre, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleridir,  ama onlara muhtacız, çünkü kargaşayı kozmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiştir. Bu anlamda ideolojiye düşmanlık, tek “izm”e teslimiyettir.  O hâlde ideolojileri siyaset dünyasının haritaları olarak görüp haritasız denize açılamayacağını, ama tek kılavuz olmadığını vurgulamak gerekir. Burada pusulaya da gerek var, bu da şuurdur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuurunu geliştiremeyen insanlar, ideolojilerin peşine takılanlar pusulasızlardır. İdeolojilerin ışığına göz yumanları sloganlar yöneteceğinden bütün ideolojileri tanımak, tartışmak gerek. Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanak inşa etmek, en doğru yol, der.[31] Bunu yapmak şart, çünkü aksi takdirde aydınların dini “izm”ler olur. Oysa “izm”ler, idrakimize giydirilen deli gömlekleridir. İtibarları ise Avrupalı olmasından kaynaklanıyor.[32]

        4.1. Aydının Görevi Öncelikle Türkiye’nin Haklarını Korumaktır

        Gerçek aydın, önce ülkesinin haklarını, düşman bir dünyaya haykırmakla görevlidir.  Şu ya da bu sınıfın ideoloğu veya demagogu olmadan ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa etmektir.[33] Meriç’in bunu ütopya olarak sunması üzerine ayrıca çalışılabilir, ama ütopyayı, “olmayan veya düş ülke değil de yaşanılan sorunları aşmak için üretilen geleceğe yönelik fikirler”  olarak tanımlarsak bu ütopyanın bir aydının ödev ahlakı olduğu ortaya çıkar.  Nitekim Meriç, “İdeoloji, geçmiş durumda mevcut olan nesnelere yönelir; sosyal düzeni sağlamlaştırır. Ütopya ise mevcut olmayan bir düzeni savunur. Ütopyaların bu günkü düzeni yıkıcı bir güçleri vardır. Kendi ideal anlayışlarına uygun olarak tarihî realiteyi değiştirmek isterler. Bu bağlamda Manheim, ütopyayı istikbalin ideolojisi olarak görür.” der.[34]

        Bu noktada Meriç, kendisine uyguladığı gibi, aydınların sert bir öz eleştiri yapmasını ister. “Güliver Kompleksi” yani kendimizi ölçüye vurabilmek, üstelik bunu mağdur kisvesine büründürmeden, mazoşizm şehvetine yaslanmadan gerçek hüviyetimizi tespit edebilmek şarttır, diyor. Bunu yapmamız gerekiyor, aksi takdirde Meriç’in dediği “Bu Ülke”yi  “yaşanmaz” kılanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardan olma riski vardır. O hâlde her aydın, sert bir öz eleştiri yapmalıdır.[35]

        Sonuç

        Bunu şahsen gerçekleştirdiği için olsa gerek Meriç, 1970’li yıllarda makaleleri, konferanslarıyla çıkar fildişi kulesinden, Asya ve Avrupa hesaplaşmasını yapar. 150 yıllık gölgeler âleminde yaşayan insanından kopan aydının trajedisini izler. Zihinlere giydirilen deli gömlekleri olan ideolojileri tek tek gözler önüne serer. O, bir aydındır artık. O, “Ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişir.” ifadesinin somutlaşmış hâlidir.

        Ve son söz:  “Bir çağın vicdanı olmak isterdim... İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek. Türk insanını, Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak... Mazlum bir kavmin sesi olmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbâle bağlayan köprü olmak isterdim. Kelimeden, sevgiden bir köprü.”.

         

        Prof. Dr., Çorum Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fak.

         


        [1] C. Meriç, 2018, Bu Ülke, İletişim Yay., İstanbul.

        [2] C. Meriç, Bu Ülke: 54; M. Uyanık, “Bu Ülke ve Türk İrfanı”, https://kafkassam.com/bu-ulke-ve-turk-irfani.html 29.02.2020; https://www.haberlotus.com/bu-ulke-ve-turk-irfani/?fbclid=IwAR2vkIhdSJEYhB1AJRXOBjGLK pqDsD9iNMjDr2zhmK8iZifh2hte9d8xuMk, 29.02.2020.

        [3] Patricia Crone, Ortaçağ İslam Dünyasında Siyasi Düşünce, çev. H. Köni, Kapı Yay., İstanbul 2007: 386; M. Uyanık, “Bireysel Ahlak”, İslam’a Giriş, DİB, Ankara 2006, 1/228: 24; Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlak (ed. R. Kaymakcan, M. Uyanık), Değerler Eğitimi Merkezi, İstanbul 2007: 555-570.

        [4] Meriç, Bu Ülke: 22.

        [5] Meriç, Bu Ülke: 22, 45, 51, 232.

        [6] Meriç, Bu Ülke: 47; Ümrandan Uygarlığa, İletişim Yay., İstanbul, 2017: 70.

        [7] Edward W.Said, Oryantalizm (Doğubilim) Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. N. Uzel, İrfan Yay., İstanbul, 1998: 111, 236, 271; G. S. Hodgson, İslam’ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, IV. Kitaba Önsöz, çev.  M. Karabaşoğlu, İz Yay., İstanbul, 1993: 2, 414.

        [8] Said, Oryantalizm:  8-9; 12,33.

        [9] Meriç, Bu Ülke, 19: 56.

        [10] Meriç, Bu Ülke: 185-186.

        [11] Meriç, Ümrandan Uygarlığa, 9, 24, 28, 147-149, 160-163.

        [12] Meriç, Bu Ülke: 12-19.

        [13] Ebu Nasr el-Farabi, İlimlerin Sayımı, Telif ve Tercüme: A. Aykol, Elis Yay., Ankara, 2017: 7-8; “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak Projesinin  Hareket Noktası Olarak Farabi ve İhsau’l-Ulum Adlı Eseri” adlı makale, aynı eser, s.13-73; Farabi’yi Bir Medeniyet Düşünürü Olarak Yeniden Okumak: İlk Dönem İslam Siyaset Tasavvuru Açısından Bir İnceleme”, Milli Mecmua,  Mart-Nisan 2019, S: 7: 65-70;  H. Özcan, “İlk Müslüman Türk Devletlerinde ‘Düşünce’”, Türkler Ansiklopedisi, ed. H. C. Güzel, K. Çiçek, S. Koca, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, C: 5: 463, 468.

        [14] M. Uyanık, “Türk Felsefesi: İmkânı ve Gerekçeleri Üzerine Notlar”, Journal of Islamic Research, 2019, 30 (1): 8-23; “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak -Türk Felsefesine Giriş-“, Muhafazakar Düşünce, 2018,  15 (54): 179-199, “Türk Felsefesinin Kurucu Metni Olarak Kutadgu Bilig –Tanrı-Evren Merkezli Bir Okuma-“ Kutadgu Bilig Üzerine Felsefi Araştırmalar, ed. A. Bıçak, Dergah Yay., İstanbul, 2019: 117-156.

        [15] Meriç, Bu Ülke: 13, 44-45, 50.

        [16] Y. Aydınlı, İbn Bacce’nin İnsan Görüşü, İfav Yay., İstanbul 1997: 275-276; B. Köroğlu, “İbn Bacce ve İbn Tufeyl”, Divan dergisi, İstanbul, 1996: 346.

        [17] Ebu Nasr el-Farabi, es-Siyasetü’l-Medeniyye veya Mebadiü’l-Mevcudat, çev. M. S. Aydın, A. Şener, M. R. Ayas, Büyüyen Ay Yay., İstanbul, 2012: 113 vd.; Aydınlı, İbn Bacce’nin İnsan Görüşü: 277.

        [18] Köroğlu, “İbn Bacce ve İbn Tufeyl”: 341-346; M. Uyanık, A. Akyol, “Farabi’nin Medeniyet Tasavvuru ve Kurucu Metni Olarak –İhsâu’l-Ulûm-”, Medeniyet Düşünürü Farabi Uluslararası Sempozyumu, Eskişehir, 13-15 Kasım 2014; M. Uyanık, “Ve Onuncu Köy Kalabalıklaşıyor!” Gündüz gazetesi, 23.01.1998; https://www.facebook.com/uyanik.mevlut.corum/ 05.05.2014.

        [19] Meriç, Bu Ülke: 37, 60-61.

        [20] Meriç, Bu Ülke: 50-51, 278.

        [21] M. Uyanık, “İslam Felsefesinde  ‘Bireysel Yönetim’ ve ‘Bireysel Ahlak’ Tasavvuru -İbn Bacce’nin Kitâbü Tedbîri’l-Mütevahhid Bağlamında Bir Okuma-“ Uluslararası Dinî Araştırmalar ve Küresel Barış Sempozyumu: Medeniyet ve Birlikte Yaşama Kültürü, 17-22 Mayıs 2017, Sevilla, İspanya; 1, 61-71; İbn Bacce, Tedbiru’l-Mütevahhid: Bireysel Yönetim Okumaları, telif ve tercüme: M. Uyanık, A. Akyol, Elis Yay., Ankara, 2017: 90-91,141 vd., Erwing I., J. Rosenthal, Ortaçağda İslam Siyaset Düşüncesi, çev. A. Çaksu, İz Yay., İstanbul 1996: 248; İ. Özdemir, “İbn Bacce’nin Mütevahhid Kuramı”, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, İzmir 2015: 1 vd.; Y. Aydınlı, “İbn Bâcce” Mad., İA, TDV Yay., 1999, C: 19: 348 vd.; Y. Aydınlı, İbn Bacce’nin İnsan Görüşü: 41-54, 254 vd.; Lenn E. Goodman, “İbn Bacce”, İslam Felsefesi Tarihi, ed. S. H. Nasr, O. Leaman, Açılım Kitap, çev. Ş. Öcal,  H. T. Başoğlu, İstanbul, 2007: 347 vd.; M. Abid el-Cabiri, Arap Ahlaki Aklı, çev. M. Çelik, Mana Yay., İstanbul, 2015: 464-465; J. P. Montada, “İbn Bacce ve İbn Tufeyl”, İslam Felsefesine Giriş, ed. P. Adamson, R. C. Taylor,  çev. C. Kaya, Küre Yay., İstanbul 2008: 170-173, 181; B. Köroğlu, “İbn Bacce ve İbn Tufeyl: Felsefe Endülüs’te” İslam Felsefesi: Tarih ve Problemler, ed. M. C. Kaya, İSAM, İstanbul 2013: 329-332; M. S. Hasan el-Masumi, “İbn Bacce”, İslam Düşüncesi Tarihi, çev. İ. Kutluer,  ed. M. M. Şerif, İnsan Yay., İstanbul, 1990, C: 2: 127 vd.: Y. Aydınlı, “İbn Bacce”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1999, C: 19: 348 vd.

        [22] bk. E. Anar, “Yabancılaşma kavramı ve günümüz toplumu üzerine” http://t24.com.tr/yazarlar/erol-anar/yabancilasma-kavrami-ve-gunumuz-toplumu-uzerine, 8523