Bir Dost Meclisinin Düşündürdükleri Tuhaf Zamanlar- II

Mart 2020 - Yıl 109 - Sayı 391



              “Uzaktadır millerce sizden, dokunamadığınız şey

        Yok sayarsınız elinizle tutamadığınız şeyi,

        Değildir gerçek, düşünemediğiniz şey, sizce,

        Yoktur tartamadığınız şeyin ağırlığı[i]

        Küflenmişsiniz bayım! Bilgin adam da

        Devam eder öğrenmeye,…

        Yapar böylece kartondan bir ev kendine,

        Tamamlayamaz onu en yüce akıl bile.”[ii]

        J. Wolfgang v. Goethe

         

        Bir Başka Zamanın Grameri: Karışan Hatlar

        Bizim yukarıdan beri gecikmiş bellek, gecikmiş bilinç şeklinde altını çizmeye ve adını koymaya çalıştığımız şey; aslında, düşünce ve davranışlarımızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleyen, değiştiren, geliştiren ve yönlendiren arkaik yapıların ta kendisidir. C. G. Jung bu yapılara bir de arketip kavramını ilave eder. Bunlar kolektif bilinçdışının (objektif psije) çekirdek yapılarıdır. Şeylerin sabit ve değişmez nedenleri olarak varlığını sürdüren bu yapılar için (idea principales) Platon’un ideleri diyenler de vardır.[iii] Bunlar ortak ya da farklı, veyahut melez mitoloji ve inançlardan beslenmiş olabilecekleri gibi, her dönem kendilerini farklı şekillerle göstermiş de olabilirler. Burada altı çizilmesi gereken husus, birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan farklı bir şekil ve sonucun aynı veya benzer bir arketiple ilişkilendirilmesi, içeriğinin onunla doldurulmasıdır.

        Sözgelimi taşıyıcı form başka başka annelerden oluşsa bile, bunların tamamının içeriği Havva anamız örneğinde olduğu gibi “aynı” ya da Havva, Meryem veya Fatma analarımız örneğinde olduğu gibi “benzer” bir arketiple (ilk örnek) pekâlâ doldurulabilir. Hâlbuki ilkel insan için böyle bir şey bahis mevzuu bile değildir. Çünkü varlık ve bilgi kültürle yüklü değildir. O yüzden de özneyle nesne iç içe geçmiş, varlık kişinin fantezi dünyasına göre şekillenmiş sisli bir perde ardından hayal meyal görünür. Bu dönemde dışarıda olan her şey içeridedir: yani nesneyle özne aynıdır. Ama gelenek ve modernitenin insanı için böyle bir şey söylenemez. Varlık ve kavramlar kültür ve sembol yüklüdür. Ve bunlarla temas o dolayımda, yüklü kültür ve semboller üzerinden kurulur.

        İmdi, içerik [siz, buradaki içeriği yerli bir arketip olarak okuyun) olarak yerli ama arkaik, şekil olarak güncel ama yerli olmayan bir örneği nasıl olup da yerli veya millî olarak tanımlayabiliriz? Bu durumda adına gelenek veya “millî kültür” denilen yerleşik algılardan ne kadar veya ne kadarının gerçeği yansıttığı veya üstünü örttüğü veyahut güncel bir form altında mitolojik bir arketipi refere ettiği sorusu gündeme gelir. Aslında hayatımızdaki çoğu aktüel figür, çok büyük bir tarihsel derinliği olan bir arketipe yaslandığı için hiç zorluk çıkarmadan halka mal olmakta, zihinlerde karşılık bulmaktadır. Bunda problem yok. Bu durum geleneğin yeni formlarla kendini güncelleyerek devam ettirmesi, hayatımızı zenginleştirmesidir. 

        Bir de tersi durumlar vardır. Birincisinde geçmiş kendini güncelleyerek günümüze taşınırken; ikincisinde güncel, geçmişe taşınmak istenmekte ve arkaik bir forma büründürülmektedir. Bugün çarşı-pazarda, sokakta ve hayatın hemen hemen her kademesinde bunun yığınla örneği görülmektedir. Geçmişin kendini güncelleyerek devam ettirdiği tipik örneklerden biri, bir zamanların sevilen dizisi ekmek teknesindeki figürlerde görülebilir. Burada “baba” rolündeki Savaş Dinçel, arketip olarak gelenekteki Somuncu Baba’yı sembolize eder. Ve o yüzden hiç zorlanmadan halka mal olur. Dikkat edilirse burada bilinç dışıyla (arketip) bilincin kurduğu ilişki sağlıklı, dolayısıyla algılama da sağlıklı ve problemsizdir. Bu örnekte millî hayat kendi tabii seyrinde kesintisiz biçimde akmakta, kendini yeniden üretmekte ve kültürel devamlılığı sürdürmektedir.

        Bir de tersi durumlar vardır. Bu durumda güncel, geçmişin formlarıyla arzı endam etmekte; içerikse, çoğu kez ikircikli, melez ve bölünmüş hallere bürünmektedir. Burada da birincide olduğu gibi maziyle bir ilişki kurulmaktadır. Kurulmaktadır ama burada amaç, maziyi yeni bir formda üretmek değil, orada kullanılan birtakım sembolleri içselleştirmeden bambaşka bir içerikle hayata taşımak veya baştan çıkartarak kirletmektir. Bunun tipik örnekleri, XIII. Yüzyıla ait kıyafetlerle futbol turnuvası yapan marjinal grup davranışlarında görülebileceği gibi, sembolik değeri olan bir ritüeli, kendi bağlamından kopartarak günümüze taşıma gibi isteklerde de görülebilir. Bunun en tipik örneklerinden biri, Ahi Evren’in esnaf teşekküllerindeki şal kuşanma ritüelidir. Bazıları için sembolik anlamdaki bu törenin hem içeriği hem de şekli zaman ve mekân dışı mutlak bir öz olarak sahiplenilebilir ya da sadece birisi. Dikkat edilirse burada bir güncelleme değil, daha ziyade aynıyla yaşatma gibi anakronik bir özlem, bir geriye dönüş, irtica söz konusudur. Hâlbuki bu tür davranış kalıpları ve halk irfanının o ritüellere yüklediği anlam bizim kültür kodlarımızda bir arketip olarak zaten tanımlanmıştır.

        Yukarıdaki örneklerden ikincisi, her ne kadar tarihimizin belli dönemlerinden bazı kesitler çağrıştıran yerli çizgiler taşısa bile şekil olarak arkaik, içerik olarak ise güncel, ama bambaşka bir kültürel kümeye aittir. Ahi Evran örneğinde insanın nitelikleri ve yetenekleri, kişinin organik birliğinin bir devamı, süreğidir. Bir başka anlatımla kişinin eylemleri etik değerlerle ilişkilendirilmiş, onlarla anlam kazanmış, onlar tarafından yönlendirilmiştir. Oysa Aydınlanma sonrasında insanın nitelik ve yetenekleri, kişinin organik birliğinin bir parçası değil; tersine insanın dış dünyasının değişik nesneleri gibi sahip olduğu ve elden çıkarabileceği birer meta değerden öte bir şey değildir. Ve bu yüzdendir ki, insanın fizikî, ahlakî ve ruhsal özelliklerinin tamamı, gittikçe ve artan biçimde metalaşma sürecinin ölçülebilir bir rakam değeri haline getirilmiştir.[iv]  

        Aydınlanma sonrası örgütlü iş hayatına katılan bireylerin karşı karşıya kaldığı şey de bir bakıma budur: sahip oldukları ahlakî değer ve yargılardan arındırılmak. Weber’in ‘ruhsuz uzmanlar’ ile ‘gönülsüz haz insanları’ olarak nitelediği tip budur. Bir tür özgürlük yitimi olan bu durum, aşırı rasyonellik ve bürokrasinin çelik kafesinde kıvranan insanların durumudur. Dikkat edilirse burada kişinin ahlakî değerleriyle çalışma düzeni ve ritmi arasındaki ilişkili titizlikle kopartılmış, amaç-eylemle araç-eylem arasına aşılmaz bir duvar örülmüştür. Ahi Evran örneğindeyse ahlakî değerlerle çalışma disiplini ayrılmaz biçimde iç içe geçirilmiş, biri diğerinin olmazsa olmaz bir parçası haline getirilmiştir. Bizde modern iş hayatına Ahi Evren ahlâkını yamama isteği, tam da bu sebepten ötürü modern iş hayatının tam karşıtı bir eksende yer almakta, onu bırakın ikmal etmeyi, sekteye uğratmaktadır.

        Bir ucubedir karşı karşıya kalınan. Böyle olunca da, bütünlük bozulmakta, millî olandan izler taşıyan bir şey; mutasyon geçirerek başka bir şeye, melez kültüre, hatta mutant’a dönüşmektedir. Burada ne kendi bağlamında anlamlı bir bütün olan eskiye ait bir sonucu (sonuç, örneğimizdeki Ahi Evran tiplemesidir), ne modern iş hayatının bir gereği olan insan etkisinden arındırılmış iş hayatını, ne de bu ikisine anlam veren, birbirinden bağımsız ve apayrı bir anlam küresinin içeriklerini yargılıyor değilim. Tam tersine bu tarz yamalı sentezlerin hiçbir işe yaramayacağını anlatmak istiyorum. Bu tarz bir şeyi söylemekle de, geçen asrın en büyük düşünürlerinden biri olan Gökalp’tan pek tabii ki ayrılmış oluyorum.

        İçeriğin şekle ya da şeklin içeriğe yamanması gibi tuhaf, uyumsuz bir sapma; bir tür patoloji ve sapkınlıktır. Bu tür durumlarda her şey birbirine karışmış, semboller ve kültürel kodlar kirlenmiş, hatta felç olmuştur. Kirlenen sadece semboller ve onların içerikleri değildir. Hayatın kendisi de kirlenmiş, bilinçle bilinç dışı (semboller ve kültürel kodlar) arasındaki ilişki yara almıştır. Geçiş dönemleri böyledir.

        (Devam Edecek)

         


        *Prof. Dr.

        [i] Goethe, J. W. v., (2011) Faust, (çev), İclal Cankkorel, Doğu Batı Yayınları, Ankara, s. 256.

        [ii] Goethe, age, s. 333.

        [iii] Jung, Carl Güstav, (2005), Dört Arketip, (çev), Zehra Aksu Yılmazer, İstanbul, s. 17, 20.

        [iv] Habermas, Jürgen (2001), İletişimsel eylem Kuramı, (çev) Mustafa Tüzel, Kabalcı Yayınları, İstanbul, s. 379.