SATRANÇ TAHTASINDA BEYZBOL - SOYKIRIM DÜŞÜNCELERİ –

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        Türkiye Türkçesine akt. Rəvanə QULUZADƏ

        Oğlum, okulda kâğıttan yaptığı ucu sivri, gövdesi kalın “kanatlı roket”i hediye edip beni 23 Şubat “erkekler günü”nden dolayı tebrik etti. Üstüne Azerbaycan bayrağı çizilmiş roketin aşağısındaki uzun merdiven, onun devliğinin habercisiydi. Ayrıca Sovyet’in SS-20 uzaktan vurma roketine benziyordu. Uranyumdan hazırlanmış o zehrimarı da ilave edince buna atom bombası derler.

        Hediyeyi kabul etsem bile, 23 Şubat’ın, Nisan 1920’de özgürlüğümüzü bitiren, bizi yetmiş yıl esaret altında tutan, Ocak 1990 Katliamı’nı yapan, Karabağ’ın işgalinde Ermenilere yardım eden Sovyet ordusunun, yani bize yabancı, düşman olmuş bir ordunun kurulma tarihi olduğunu söyledim oğluma. Ondan, bu naftalin kokulu “23 Şubat Bayramı” konusuna, benim adıma öğretmenine itiraz etmesini talep ettim.

        Sonra niçin sırf roket hazırladığını sordum ona. Onunla sohbetten kısa bir bölümü olduğu gibi yazıyorum:

        – Niçin başka bir şey değil de roket hazırladın?

        – Beğenmedin mi?

        – Beğendim. İlginçmiş.

        – Bunun gerçeği olsa, atar mısın Ermenistan’a?

        – Niçin?

        – Ben atarım.

        – Atarsan ne kadar şehrin, ilçenin yerle bir olacağını biliyor musun?

        – Yok olsun! Peki, onlar Ağdam’ı niçin yerle bir ettiler? Hatırlıyor musun, bir kaset getirmiştin, büyük annem yaşıyordu o zamanlar, izleyerek nasıl ağlamıştı?

        – Sen bu roketi atarsan, orada da çok insan ölecek. Anneler, babalar, büyük anneler, dedeler, çocuklar ölecek.

        – Ölsün! Hocalı’da yaşlıları öldürürken, çocukların gözüne sigara basarken, kulaklarını, başlarını keserken iyi miydi?

        Bu sözleri ona ben söylememiştim. On yaşındaki çocuğa söyleyemezdim… Ev, yol, okul, radyo, televizyon… O facianın korkunç sesinin geldiği zamanlardı, üç gün sonra Hocalı Katliamı on sekiz yaşını dolduracaktı.

        – Bunu yapanlar cellattı, katildi, sen de katil mi olmak istiyorsun? Çocuk öldüren, baba, anne öldüren katil?

        “Katil” sözünü ağzımdan öyle bir çıkardım ki, sanki yutmaya hazırlandığım bir şeyin kirli olduğunu bilip öğürüyordum. Bu kelimenin anlamını tam olarak anlamasa bile, kötü bir şey olduğunu yüzümden okudu. İzah ettikçe düşünceye daldığını gördüm. Soruma cevap vermedi. Yerine beni daha korkunç bir soru ıslak mendil gibi sardı: “Evimde katil mi yetiştiriyorum?”

        Hafıza çığırı

        Odama çekiliyorum. Hafıza hücrelerimin en derininde saklamaya çalıştığım korkunç, ağrılı ve yaralı hatıralar yine boy gösteriyor. Onları, ilacı bulunana dek dondurulan hastalar gibi koymuştum oraya. Oraya giden yol karanlıkta yönü görülmeyen çığır gibiydi.

        Göz bebeklerimi, beynimdeki hafıza hücrelerine doğru çeviriyorum. Dışıma değil, içime gidiyorum. Beynimin kırışıklıklarını, çengellerle yol açıyormuşum gibi yararak, ezerek, hışırdatarak geçiyorum; hücreleri ıslak salyangoz gibi yüzüme yapışıyor; kılcal damarları, örümcek ağı gibi kirpiklerime takılıyor. Karanlıkta kendi korkuna doğru gitmek, dünyanın en korkunç ve ıstıraplı yoludur.

        Ağdam şehri, Hocalı’dan 18 km uzaklıktadır. Hocalı Katliamı sabahı, 27 Şubat 1992’de Ağdam’a geldim; o zamanlar henüz buralar, başıboş ruhlar şehri değildi; canlıydı. Çalıştığım gazeteye yazı sözü versem bile hiçbir şey olmadı, gözümün gördüğünü elim yazamadı. Gözlerimin önüne gözleri oyulmuş çocuk, karnı yarılmış kadın; burnu, kulağı, erkekliği kesilmiş erkek cesetleri gelmekteydi.

        Ağdam Camisi hiçbir zaman bu kadar cenazeyi bir arada görmemişti. Yakmaya odun, kaynatmaya su, yıkamaya görevli, kefenlemeye bez yetmiyordu. Şehir donup kalmıştı. Donuk hâlde yaralı karşılıyor, esir değişiyordu. Donuk gözler Hocalı yoluna takılmış, kurumuş eller kabir kazıyordu. Şehrin ağlamak için gözyaşı yoktu. Korku, şehrin gözyaşlarını kurutmuştu.

        Sonra kangren olacak sallanan eller, yerle sürünen ayaklar… Canını alarak gece karanlığında, gizli çığırlarda yalın ayak kaçan bu adamlar, on sekiz kilometrelik yolu, bir kaç gün sonra karlı dağları, ormanları geçerek beşer beşer, onar onar gelerek Ağdam’a yetiştiler. Gördüklerini kelime kelime, cümle cümle değil de parça parça, hece hece anlatıyorlardı. Sanki doktor, dozu hastayı şok eder korkusuyla serum takarak, ilacı damla damla veriyordu.

        Esirlikte ne kadar insan kaldı, bilen kimse yoktu. Cesetleri ve esirleri almak için yerli tabur komutanları söyleşiler yapıyor, cesetlerle beraber esirleri bölük bölük alarak getiriyorlardı. Esirlikten serbest bırakılanlar, kendilerine yapılan işkenceleri, yapılan hakaretleri anlatıyorlardı. Korku, duyanların içine ruh gibi giriyordu.

        Şehre korku hâkimdi. Düşman isteğine ulaşmış; kitle korkusu, toplum sarsıntısı gerçekleşmişti. Şehir, aynı zamanda hayatının en korkunç günlerini yaşıyordu. Ağdam; bir yıl sonra yuvaları, sokakları, bahçeleri sökülerek, taşınarak, yakılarak harabeye çevrilecekti.

        Nefret hastalığı

        Bu kavga yüz yıl önce de olmuştu. Büyük annem anlatırdı: “Biz çocukken Ermeniler, çok sayıda Türk’ü mahvetti. O zamanlar bize Türk derlerdi. Onlar bizi her yerde öldürüyorlardı. Kadınların göğüs uçlarını keserek ipe diziyor, bizimkilerin siperine tespih gibi atıyorlardı. Buna dayanamayıp öne çıkanları ise kurşunluyorlardı. İnsanları, bellerine sıcak semaver bağlayıp koşmaya zorluyorlardı.”

        Büyük annem hiçbir zaman, “Sen de Ermeni’den nefret et” demedi! Biliyorum, duydum, Ermeniler çocuklarını daha küçükken Türk’e, Azerbaycanlıya nefret hissiyle yetiştiriyorlar. Bizde böyle olmadı. Nefret hafızaya bağlıdır. Bizim hafızamızda nefret olmadı. Bundan dolayı sonra on binlerce Azerbaycanlı erkek, Ermeni kızlarını sevdi; onlarla evlenip ailesine getirdi. Yüz binlerce baba, anne, büyük anne, dede, akraba bu Ermeni kızlarını aileye kabul etti. Bu karışık ailelerde binlerce çocuk doğdu. Bu kadar ayrılan, ülkeyi terk edenlerden sonra şimdi bile Azerbaycan’da otuz bin Ermeni kadını, kendi ailesiyle yaşıyor. Bu, resmî istatistiktir. Gayrıresmî daha da fazla. Nefret hissiyle kavrulan bir millet bunu yapar mıydı? Buyurun, Azerbaycan Türkü bir kızla evlenen Ermeni erkekleri gösterin; ailesine kabul ederek gelin eden Ermeni babası, annesi, büyük annesi, dedesi gösterin. Ben birkaç değil; binler, on binlerden bahsediyorum.

        Adalette kavrulanlar

        Sırplar Srebrenitsa’da, on bin civarında Boşnak erkek ve çocuğu, Müslüman oldukları için katletti. 1997 yılında, Bosna’nın tüyler ürperten harabe ilçelerini, kendi gözlerimle gördüm. Ruanda’da yüz günde, öldüren kabileden olmadıkları için sekiz yüz bin civarında insan öldürüldü. Burada insanları mahvetme hızı, faşist kamplarındakinden beş kat daha fazla.

        Hocalı, bir gecede yeryüzünden silindi. Ermeniler; Azerbaycan Türkü oldukları için 613 kişiyi öldürdü; 487 kişiyi sakat bıraktı; yaşlı, çocuk ve kadından oluşan 1275 sivili esir alıp onlara akıl almaz işkenceler etti; 150 kişinin akıbeti henüz belli değil. Ölenlerin 106’sı kadın, 63’ü küçük çocuktu. Sekiz aile bütün olarak mahvedildi, 24 çocuk anne ve babasını kaybetti. Ölenlerin yalnız 335’i defnedilebildi. Yaralıların 200’ünün ayakları soğuktan kangren oldu.

        Bu olaylar, tarihin herhangi uzak bir yüzyılında değil; 1990’lı yılların başında, BM 50, AGİT 30 yaşındayken meydana geldi; hem de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sivilleşen, insan haklarına önem veren dünyanın gözleri önünde.

        Ruanda ve Bosna’da meydana gelen olaylar, siyasi olarak değerlendirildi; bu katliamları yapanlara soykırım iddiası ile dava açıldı; cezalar verildi. Hocalı Katliamı’nı yapanlara ise hiçbir şey yapılmadı. Aksine o zamanlar ayrılıkçıların lideri olan Robert Koçaryan, Ermenistan’da önce başbakan, sonra da devlet başkanı seçildi. Yurtdışında kabul edildi; BM kürsüsünde demokrasi, insan haklarından, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde, yaptıklarından kahraman gibi gururla söz etti. Aynı dönemde Karabağ’daki Ermeni ordusunun başında giden, bu katliama kumandanlık eden Serj Sarkisyan da önce başbakandı; şimdi de Ermenistan başkanıdır. O, “Kara bağ” isimli meşhur kitabın yazarı, Britanyalı gazeteci Tomas de Vaal ile konuşmasında, Hocalı’da sivillere karşı soykırım yapıldığını nasıl “samimi ve gaddarca” (İfade T. De Vaal’a ait.) itiraf ediyor: “Biz böyle şeyler hakkında yüksekten konuşmayız… Bu mesele çok abartıldı… Ama şunu da söyleyeyim, Hocalı’ya kadar, Azerbaycanlılar bizimle şaka yapmanın mümkün olduğunu sanıyorlardı. Onlar öyle sanıyorlardı ki, Ermeniler sivil insanlara el kaldırmazlar. Biz bu tasavvuru altüst ettik”[1].

        Halk arasında korku yaratmak için işlenen cinayetler, bir grup haydudun işi değil; uzak hedefler için hesaplanan siyasi bir karardır: dehşet uyandırmak, korku salmak, kovmak, etnik temizlik yapmak, boşaltılan arazilerden sahiplerinin izini silmek, “eski” Ermeni toprağını “onarmak”, çok, çok daha fazla Ermeni toprağı yaratmak ve onu üç deniz arasına kadar genişletmek...

        1919 yılındaki Paris Barış Konferansı’nda Ermenilerin hak iddia ettikleri topraklar Hazar Denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i kapsıyordu.[2] Bugün de bu iddiadadırlar. Üç milyonluk nüfusu olan Ermenistan, 300 milyondan fazla insanın yaşadığı arazide hak iddia ediyor.

        Katliam, çağdaş siyasi oyun kuralı

        ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu 4 Mart 2010 tarihinde, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere karşı yürütülen siyaseti, “Ermeni soykırımı” olarak tanıma kararını kabul etti. Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen ABD Kongresinde bu adım atıldı, sıradaki aşamada bu süreç durdurulabilir, ama ilke olarak bu hiçbir şeyi değiştirmiyor. Siyasetin, Zbigniew Brzezinski’nin “satranç” oyunu, uzun zaman önce başladı.

        Washington seyahatimde, arkadaşım İrena Lasota bana, Guenter Lewy’nin The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide (Osmanlı Türkiye’sinde Ermeni Katliamı: Tartışmalı Soykırım) adlı kitabını armağan etmişti. Bu kitapta Lewy şöyle diyor: Ermenilerin Doğu Anadolu’dan tehcir edilmesi ve öldürülmesi siyaset değil; savaş döneminde düşmanla bölücü işbirliğinin, isyanların, Türklere yapılan katliamların önlenmesi amacını taşımaktaydı. Cinayetler, katliam niteliği kazanmamıştır; çünkü onları Hükûmet’in düzenlediği kanıtlanmamıştır. Tehcirin, gerçekte Türkiye Ermenilerinin önceden düşünülmüş plana göre öldürülmesi amacını taşıdığı, birçok farklı duruma ve göç ettirmenin niteliklerine uymuyor.”.

        

         

         

        Mesele şu: Rusya’yla sınır bölgelerinde, Doğu ve Orta Anadolu’da yaşayan Ermeniler göç ettirildi. İstanbul, İzmir ve Halep gibi şehirlerdeki Ermeniler göç ettirilmesi. Ülkenin demiryolu olmayan Doğu illerinden yaya göç sırasında yoldaki ölümler, hiçbir şekilde soykırım şartlarına uygun değil. “Osmanlı Hükûmeti, düzenli bir tehcir düzenlemek istedi; ancak bunu gerçekleştirmek için aracı yoktu.”.

        Lewy, başka bir bölümde Charles Dowsett ve Malcolm E.Yapp gibi tarihçilerin kaynaklarına, ABD’nin Paris Barış Konferansında Yakın Doğu ressamı George Montgomery’nin tablolarına ayrıca İstanbul’daki Ermeni Ulusal Konseyi rakamlarına dayanarak aynı dönemde ölü sayısının iddia edildiği gibi 1,5 milyon değil, 642 bin olduğunu ispatlamıştır. Aynı dönemde hiçbir ölüm istatistiği mevcut değildi.

         Bu kitaptaki en önemli dayanak noktalarından biri de Henry Morgenthau’nun mektuplarıdır. 1912 yılında Woodrow Wilson’un başkanlık seçimleri kampanyasına rehberlik eden Morgenthau, Kasım 1913’ten Şubat 1916’ya kadar ABD İstanbul Büyükelçisi olmuştur.

        Morgenthau, ABD’nin savaş siyasetinde zafer kazanmasına yardım etmek için kendi teklifini Başkan Wilson’a, 26 Kasım 1917 tarihinde yazdığı mektupla iletmiştir. Burada Morgenthau, muhalefet ve savaşla ilgili umutsuzluğunu ifade ediyor ve bu durumda değişiklik yaratabilecek bir kitap yayımlayabileceğini yazıyor:

        “Öyle bir kitap yazmak istiyorum ki, bir tek Almanya’nın Türkiye ve Balkanlara nüfuz etmesini değil; aynı zamanda dünyanın istenilen ülkesinde meydana gelen bu tip sistemi ifşa edebileyim.

        Türkiye’ye gelince, burada biz Almanya’nın en zehirli hâliyle zararlı etkisini görüyoruz. Bu zarar, yaşına bakılmaksızın herkesin katledilmesinde, korumasız Ermeni ve Suriyelilerin korkunç bir şekilde öldürülmesiyle doruk noktasına ulaştı. Almanya’nın bu işi teşvik etmesinin sebebi, zannımızca, o bölgede savaş dışında bir siyasetin başarılı olamayacağı inancını yaymaktı.”.[3]

        Burada Ermeni katliamlarının mahiyeti kasıtlı olarak tahrif ediliyor. Türkiye’nin, özellikle, Almanya’nın düşman karakteri, ABD Hükûmeti’nin okyanusun ötesindeki savaş siyasetine izin vermiş oluyor.

        Teklif kabul ediliyor ve daha sonra Ermenilerin Ermeni soykırımına kaynak gösterecekleri ana belge, 1918 yılında Ambassador Morgenthau’s Story (Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları) adlı kitapta yayımlanıyor. Onun bu teklifi, sonraları başka ülkelerle ilişkide de baskı siyaseti olarak kullanılan yeni bir yönteme, “soykırımı” terimiyle siyasi bir oyun aletine dönüştü.

        Ermeni bilimi

        “Armenianew.com” sitesi şöyle yazıyor: Ermenistan Ulusal Bilimler Akademisi, Moleküler Biyoloji Enstitüsü, Ermenilerin genetik yapısını öğrenmek için bilimsel incelemeler yapıyor. Şimdiye dek 2500 Ermeni bu araştırmaya dâhil edilmiştir. DNA testi ücretsizdir. Hükûmet, bu bilimsel araştırma için adam başı 30 bin dram (81 dolar) ayırıyor. Bu fikrin babası ve enstitünün profesörü Levon Yepiskoposyan sanıyor ki, böyle deneyler sayesinde Ermenilerin sık sık bozulan genetik evrimini ve tarihini kurtarmak mümkün olacak. “Bizim için çok önemli olan bir kanaate vardık ki, Ermeniler, Sünik eyaleti ve Dağlık Karabağ’da, bilinçli insan görünmeye başladığı andan beri, yani 40-50 bin yıldır yaşıyor. Bu araştırmalar, komşu Azerbaycan ve Gürcistan’da yapılmıyor, çünkü bu milletler yeterince homogenous, yani aynı cinsten değil.”.[4]

        Ermenistan Devleti, bu araştırmaya milyonlarca dram parayı; Hocalı Holokostu, Ağdam Hiroşiması yaptığı arazilerde 40-50 bin yıl önce Ermenilerin yaşadığını ispat etmek amacıyla ayırıyor. Benim genetik hafızam ise diyor ki, 40-50 bin yıl önce bu arazilerdeki insanlar henüz yeni yeni bellerini düzeltip dik yürümeyi öğreniyordu.

        Bizi Ermeni ateşi ile hasta etmeyin!

        Hocalı’nın intikamı, Ermenistan’da başka bir “Hocalı Katliamı” yapmakla alınamaz. Bu katliama sebep olanlar; adalet mahkemesine verilince (Nürnberg Mahkemesi gibi), bu facia sebebiyle önce Ermeni aydınları daha sonra bütün Ermeni halkı samimi şekilde pişmanlık ve utanç yaşayınca (Holokost için utanç duyan Almanlar gibi) meseleye son verilecek.

        Adaletin yerine gelmesi, düşmana nefretten değil; Karabağ’a sevgiden geçer. Nefret, kin bir duygu olarak öncelikle onun beslendiği nesneyi değil; insanın kendisini mahveder. İnsanı içinden yer, adamı insanlıktan çıkarır. Nefret, insan maneviyatını tahrip eder; onu nesnellikten uzak, akla uygun düşünceden yoksun bırakır.

        Dünyada bebek kalbine nefret dikmek, bu nefreti yıllarca beslemek, bundan katil yetiştirmekten daha büyük günah bilmiyorum. Böyle bir cinayete izin veren kural, karar ve böyle bir günahı affeden din de tanımıyorum.

        Tıpta adına “periyodik Ermeni hastalığı” denilen bir hastalık var. Arap, Yahudi, bazen Türkler gibi Yakın Doğu halklarına şamil edilse bile, adı Ermenilerden gelmektedir. Karın boşluğundaki ağrılara yüksek ateş eşlik ediyor. Ama ben, “Ermeni nefreti” isimli başka bir hastalık biliyorum. Bunu yalnız onlarla komşu olanlar bilir. Bu hastalık, bulaşıcı bir şeydir; ben, onun bize de geçmesini istemiyorum. “Nefret hastalığı”nı, bu virüsü içimize işlemeyin!

        Beni duysalardı 4 Mart 2010’da, ABD’de karara katılan Kongre üyelerine şöyle derdim: “Henri Morgenthau siyasetinden başlayan yalana inanmayın. Adalet, siyasetin yanında değildir. Adalet, vicdanın içindedir. Biz 1915 yılı Ermeni Katliamı iddiasında da 1992 yılı Hocalı Katliamı’nda da adalet istiyoruz. Nefret, bizim de canımızda hastalığa dönüşmediği, gen taşıyıcımız olmadığı sürece kurun bu adalet mahkemesini! İnsanlığın geleceği adına kurun! Bakmayın Türk olmamıza, dinimiz İslam diye uzak durmayın! Bizim hasta olmamıza izin vermeyin!

        ***

        Oğlumun yanına döndüm. Ne düşündüğünü bilemedim, hiç sormadım bile. Hediyesini alarak kitap rafına, gözümün önüne koydum. Bir uğur gibi bizi “Nefret hastalığı”ndan koruması için…

        Koruyacak mı?

         


        [1]          Thomas de Waal. “Black garden”, p. 172. New York University, 2003.

        [2]          Haritaya bk. http://www.jdemirdjian.com/Armenians/Armenians/Armenians_1.htm

        [3]          G. Lewy. “The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide”, p. 140. The University of Utah Press, 2005.

        [4]          http://www.armenianow.com/news/21032/armenian_genetic_history