Türk Dili Örneğinde İran İslam Cumhuriyeti’nin Dil Politikası

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        İran İslam Cumhuriyeti’nin dil politikası, anayasa ve uygulama olarak iki ayrı çerçevede degerlendirilmelidir. Doğrudan dille ilgili olan Anayasa’nın 15. Maddesi’ne esasen “İran’ın resmî dili ve alfabesi Farsçadır. Resmî belgeler, mektuplar, yazılar ve ders kitapları bu dil ve alfabede olmalıdır. Fakat, yerel ve etnik dillerin basın ve yayın alanında kullanımı ve edebiyatlarının Fars dilinin yanında okullarda öğretilmesi serbesttir.” (Kanun-i Esasi 1991: 26-27)

        Anayasa’nın bu maddesini inceledigimizde şu sonuçlara varabiliriz:

        a) Farsça, İran’ın tek resmî dilidir. Bütün resmî faaliyetler bu dilde yürütülür, yerel ve etnik diller sadece gayrıresmî alanda kullanılabilir.

        b) İran’ın tek resmî alfabesi Fars alfabesidir, yerel ve etnik dillerde başka bir alfabenin kullanılması yasaktır.

        c) Ders kitapları sadece Fars dilinde yazılabilir.

        ç) İran’da hangi yerel veya etnik dillerin bulunduğu açıklanmamaktadır.

        d) Fars dili, İran’ın her noktasında ortak bir dil olarak kullanılmakta, diğer diller sadece belli bir bölgede veya belli bir etnik tarafından konuşulmaktadır. Oysaki bu mesele, Türkçe için geçerli sayılamaz. Çünkü, 1. Türkçenin İran’ın her noktasında konuşuru vardır; 2. Bazı bölgelerde Türk Kürt, Lor, Tat, Talıs ve Ermeni gibi etniklerin dili, ikinci dil olarak da kullanılmaktadır.

        e) Yerel ve etnik dillere değil, o dilde konuşan etniklerin sadece edebiyatlarının okutulmasına izin verilmiştir. Bu maddede vurgulanan “ders kitaplarının Farsça yazılması gerektiği” cümlesine dikkat edilirse “yerel ve etnik” edebiyatların da Fars dilinde öğretilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkar.

        f) Yerel ve etnik edebiyatların okullarda ögretilmesini devlet üstlenmemekte, sadece serbest olduğu ifade edilmektedir.

        Anayasa’nın 16. Maddesi’nde Arapçanın orta okuldan lise son sınıfa kadar bütün sınıflarda ve dallarda eğitimi zorunlu kılınmıştır. Aynı maddede Arapçanın Kur’an, İslami bilimler ve İslam kültürünün dili olduğu ve Fars edebiyatının Arapçayla karıştığı, Arapça eğitimi için gerekçe olarak gösterilmiştir (Kanun-i Esasi 1991: 27). Dolayısıyla Arapçanın eğitimi, İran’da yaklaşık üç milyon insanın ana dili olarak Arapça konuştuğu için değil, din eğitiminin kolaylaşması ve Fars edebiyatının daha iyi öğrenilmesi için dikkate alınmıştır.

        İran Anayasası’nın en modern maddelerinden biri olarak bilinen 19. Madde ise 15. Madde’ye tamamıyla aykırıdır. 19. Madde’ye göre, “hangi kavim veya kabileye mensup olursa olsun, İran halkı eşit haklara sahiptir ve renk, ırk, dil vb. ayrıcalık nedeni sayılmaz.” (Kanun-i Esasi 1991: 27). Bu maddede herhâlde Farslar kastedilmemiştir. Çünkü eğer Farsları da bu kavimlere dâhil edersek dilden kaynaklanan ayrıcalığın izahı güçleşir.

        Anayasa’da etnik azınlıklardan söz edilmemiş olmasına rağmen, dinî azınlıklar adı altında Müslüman olmayan etniklere azınlık hakları tanınmış; yasal olarak dinî tören ve dinî eğitim özgürlüğü verilmişse de (Kanun-i Esasi: 13. Madde) uygulamada onlara kendi dillerinde eğitim alma imkânı sağlanmıştır. Fars Zerdüştîler, Yahudi Museviler ve Ermeni Hristiyanların ilkokuldan üniversiteye kadar kendi dillerinde eğitim görme hakkına sahip olmaları, İran’ın çoğunluğunu oluşturan Fars olmayan Müslümanlara ise azınlık haklarının bile verilmemesi, aslında bu ayrıcalığın dinden daha çok dilden kaynaklandığını göstermektedir.

        İran Anayasası hazırlanırken Güney Azerbaycan aydınları da sessiz kalmamışlardır. 1979’da Tahran Üniversitesinde İran Hukukçular Cemiyetinin düzenlediği “İran Etniklerinin Kültürel Sorunları ve İran İslam Cumhuriyeti Anayasası” konulu toplantıya, Azerbaycan Cemiyeti tarafından Dr. Cevat Heyet, Dr. Hamit Nutki ve Dr. H. Kâtibi’nin katılmış olduğu bilinmektedir. Toplantıda Dr. Hamit Nutki, anayasa taslağındaki dille ilgili maddeleri teker teker inceleyerek önerilerini şöyle ifade etmiştir:

        10. Madde’de eğitim imkânlarının herkese eşit olarak sağlanacağına değinilmiştir. Fakat, eğitimi engelleyen faktörler sadece maddi sorunlardan kaynaklanmadığı için şu cümlenin de 10. Madde’ye eklenmesi önerilir: Dördüncü sınıfa kadar eğitim ana dilinde, dördüncü sınıftan sonra ise ana dili ve Farsça olacaktır.

        21. Madde’deki “resmî bayrak, dil ve alfabe” cümlesinin “dil, alfabe ve resmî bayrak” şeklinde ifade edilmesi daha doğrudur. Aynı maddedeki “resmî belgeler ve mektuplar bu dilde ve alfabede olmalıdır” cümlesi, etniklerin eşitlik ilkesine aykırı olup tamamen kaldırılmalıdır. Yine aynı maddenin sonundaki “fakat, yerel dillerin okullarda ve basında kullanılması serbesttir” cümlesindeki “yerel” ifadesinin kaldırılması gerekmektedir. Bu cümlenin anlamı şu ki, beş milyonluk (1979 yılında) Tahran kentinde yaşayan iki milyon (aynı yılda) Türk, kendi dilinde eğitim almaktan ve yayın yapmaktan mahrum edilecektir.

        Türk aydınların bu isteklerinin hiçbiri Anayasa’ya yansımamıştır. Değiştirilen tek şey, “yerel” kelimesine bir de “etnik” kelimesinin eklenmesi olmuştur.

        İran İslam Cumhuriyeti’nin dil politikasını sadece yasal çerçevede değerlendirmek büyük hatalara yol açabilir. Çünkü Anayasa’da tanınan bu “haklar”ın tamamı bile şu ana kadar gerçekleştirilmemiştir. İran’ın uygulamadaki gayrıresmî dil politikası, zaman zaman bazı değişiklikler göstermektedir. Devrimin ilk yıllarında İslami yaklaşımın şovenist yaklaşımdan daha güçlü olduğu bir dönemde, Fars olmayan etniklerin belli bir oranda kültürel faaliyetlerine hoşgörü gösterilirken daha sonraki yıllarda, özellikle de aşırı Fars milliyetçisi olan kişilerin önemli kurumlarda çalısmaya başlamasıyla milliyetçi bakış açısı, İslami yaklaşımı etkileyerek verilen nispî özgürlükler kısıtlanmaya ve Anayasa’da tanınan hakların hayata geçirilmesi engellenmeye çalışılmıştır. O dönemde bazı önemli kurumlarda bulunan Türk soylu siyaset adamlarının Türklerin kültürel faaliyetlerini kısmen olumlu karşıladıkları da bazı belgelerden görülmektedir. Örneğin, 1987 yılında İran Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan Ayetullah Ali Hamnei ve Başbakan M. Hüseyin Musevi’nin “Türk Dili ve Lehçelerinin Tarihi” ve “Türklerin Tarih ve Kültürüne Bir Bakış” adlı kitaplarının yayımlanması münasebetiyle Dr. Cevat Heyet’e yazdıkları teşekkür mektupları, hâkimiyette bulunan Türk siyaset adamlarının Türklüğe bakış açılarını göstermek bakımından son derece önemlidir. Dönemin Cumhurbaşkanı Ayetullah Hamnei’nin kültür danışmanı M. Huccetî Kirmanî tarafından gönderilen 15 Haziran 1987 tarih ve 65/ 1529 sayılı mektupta şöyle yazıyor:

        Sayın Dr. Cevat Heyet,

        Başarılarınız devamlı olsun. Cumhurbaşkanına gönderdiğiniz mektup ve “Türk Dili ve Lehçelerinin Tarihi”, “Türklerin Tarih ve Kültürüne Bir Bakış” adlı kitaplarınız ulaştı ve Cumhurbaşkanının mübarek dikkatinden geçirildi. Varlık dergisindeki makalelerinizde yaptığınız kıymetli ve yararlı araştırmalardan dolayı kendilerinin teşekkürlerini iletmemi emrettiler. Varlık dergisi ve eserlerinizin her biri İran İslâm Cumhuriyeti’nin edebiyat tarihinde yeni sayfalar açmış, Azerî Türkçesini ve şerefli Azerbaycanlıların zengin ve derin içerikli edebiyatını ihya etmiştir. Varlık dergisine daha çok inkılabî ve islâmî rengin katılmasını arzu etmekteyiz.

        Mektuptan anlaşıldığına göre, İran Cumhurbaşkanı, ana dili olan Türkçenin ihya edilmesinden mutluluk duymakta, Varlık dergisini ve Azerbaycan edebiyatıyla ilgili kitapları yakından takip ve bu gibi faaliyetlerin devam edebilmesi için “İslâmi ve inkılâbi” bir görüntüye bürünmesi gerektiğini ölçülü şekilde belirtmektedir.

        Dönemin başbakanı M. Hüseyin Musevi’nin de aynı münasebetle gönderdiği 28 Haziran 1987 tarih ve 36344 sayılı mektup da bu çerçevede ilgi çekicidir. Başbakan’ın özel kalemi Ahmet Hâdimu’l-Mille tarafından gönderilen mektupta şöyle yazıyor:

        Sayın Dr. Cevat Heyet,

        Varlık dergisinin kıymetli müdürü,

        Sayın Başbakan Mühendis Musevi’ye göndermiş olduğunuz iki cilt kitap kendilerine iletildi. Sayın Başbakan, oldukça ilgi çekici ve faydalı kitaplarınızdan dolayı size teşekkürlerini sunmakla birlikte, bu kültürel hizmetin devam etmesini umduklarını ve sizin yeni eserlerinizi beklediklerini belirttiler. Sayın Başbakan aynı zamanda Varlık dergisine abone olup abone parasını bizzat ödemek istediklerini de zatıalinize iletmemi emrettiler.

        İran’ın son başbakanı olan M. Hüseyin Musevi’nin Türklerin dili ve tarihiyle ilgili kitapları “ilgi çekici ve faydalı” bulması ve Türklük şuurunu yaymaya çalışan Varlık dergisine abone olmak istemesi, hükûmet organlarında Türklüğe iki farklı bakışın bulunduğunu, fakat sonraki dönemlerde Fars şovenistlerinin yeniden faal hâle gelmesiyle Türklük meselesini olumlu karşılayan azınlık grubun zayıflamasına neden olduğunu görmekteyiz. Nitekim “Azerî Türkçesi” terimini kullanan dönemin Cumhurbaşkanı, daha sonraki yıllarda “Türk” sözünü kullanmaktan çekinerek daha çok “Azerî dili” ifadesini kullanmayı tercih etmiştir.

        İran İslam Cumhuriyeti’nin dil politikasını açıkça ortaya koyan en önemli örneklerden biri de Türkçe radyo-televizyon yayınlarıdır. Görünüşte Türkçe yayınlanan bu programların esas amacının Türkçeyi bozmaktan başka bir şey olmadığını göstermek için Tebriz Radyosu Türkçe yayınlarında kullanılan aşağıdaki cümlelere dikkat etmek yeterlidir. Bu programlarda kullanılan cümleler Türkçe değildir. Fakat, Farsça cümlelerin sonuna eklenen bazı Türkçe fiillerle sahte bir dil ortaya çıkmakta ve Farslaştırma siyaseti hızlı bir şekilde devam etmektedir. Günümüze kadar Türk yazarlar ve aydınlar tarafından yapılmış olan itirazlara rağmen bu programların ölçünlü (standart) Azerbaycan Türkçesinde yapılması engellenmiştir. Hâlbuki, aynı radyonun ve Seher kanalının Kuzey Azerbaycan’a yönelik yayınları, Azerbaycan Türkçesi edebî diliyle yapılmaktadır. Tebriz Radyosu Türkçesinden bazı örnekler:

        - Bular da teh çekib [bunlar da bitmek üzeredir.],

        - Bé xâtéré sen [senin için],

        - Mosâréket-é merdom der kârhâ-yé şehrdâri idi [halkın belediye işlerine yardım etmesiydi.]

        - Bâ moşâréket-é merdom nésbet bé refé môzelât éqdâm éliyecaxlar [halkın katılımı (yardımı) ile sorunları çözmeye çalışacaklar],

        - Bî teveccohi der rânendelıx [sürücülükte dikkatsizlik],

        - Bé komek-é bu qerdeşlerinen [bu kardeşlerin yarımıyla],

        - Pehlevân-é İran olub [İran’ın pehlivenı olmuş],

        - Qebl ez énqélâb [inkılâptan önce],

        - Moşthâ-yé ahenin [demir yumuruklar].

        Doğu Azerbaycan eyaleti Radyo-Televizyon Kurulu Başkanı’nın 1993 yılında çıkardığı genelgede, haberlerin Türkçe tercümesinde kullanılan bazı “yanlış ve alışılmayan kelime ve terimler”e itiraz ederek onların tekrarlanmaması gerektiği, aksi takdirde sunucuların cezalandırılacağı bildirilmiştir. Mektupta gösterilen örneklerin bazıları şöyledir:

        - İran’ın Umid timi [takımı] yerine “tim-é omid-é İran” olmalı,

        - Havâyi piyade [yaya üst geçit] körpüsü yerine “pol-é âbér-é piyade” olmalı,

        - Basçılığı yerine “rehberiyeti, rehberlığı” olmalı,

        - İldönümü [yıldönümü] yerine “sâlgerdi” olmalı,

        - Başlanmax yerine “iftitah” olmalı,

        - Merkezî Xeber Vâhidi yerine “vâhéd-é merkezi-yé xeber” olmalı,

        - Daş döyenler yerine “seng-kûbiler” olmalı,

        - Daş kesenler yerine “seng-boriler” olmalı vb.

        Yukarıdaki örneklerde “yanlış ve alışılmayan” olarak nitelenen kelimeler ve terimler aslında Türkçedir. Fakat genelgede Farsça olan sözcükler “doğru ve anlaşılır” olarak gösterilmiş ve kullanılması zorunlu kılınmıştır.

        Her iki örnekten de görüldüğü üzere verilen cümleler ve tamlamalar ya tamamıyla Farsçadır ya da sadece cümlenin sonundaki fiiller Türkçedir. Uygulanan asimilasyon politikasında bunun gibi Türkçe yayınların olumsuz etkisi, Farsça yayınlardan daha fazla olmuştur. Öyle ki, Türkçe okuma yazması olmayan, Türk dilinin gramerini ve cümle yapısını ilmî şekilde bilmeyen ve aksine Farsçayı bütün incelikleriyle okulda öğrenen ve radyo-televizyonda güzel bir Farsçayla karşılaşan bir halk kitlesi için çocuklarına sadece fiilleri Türkçe olan Tebriz Radyosu Türkçesini öğretmektense ilk günden Farsça öğretmek daha mantıklı ve cazip gelmektedir.

        İran’da dil meselesinin bir seçim malzemesi olarak kullanılması da dil politikasının bir başka boyutunu gözler önüne sermektedir. Cumhurbaşkanı adaylarının seçim öncesi vaatlerinden biri, seçildikten sonra Anayasa’nın 15. Maddesi’nin hayata geçirilmesi olmuştur. Fakat zamanla bu vaatler inandırıcılığını kaybedince Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, biraz daha ileri giderek seçildiği takdirde Tebriz’de Türk Dil Kurumu açacağı vaadinde bulunmuştu. Ancak dille ilgili tüm sözler seçim sonrası tamamen unutulmuş veya dolayılı yolla inkâr edilmiştir.

        İran İslam Cumhuriyeti’nin dil politikasını özetleyip Pehlevî dönemiyle karşılaştırmak istersek şöyle söyleyebiliriz:

        İran’ın her iki dönemde de dil politikası, Farslaştırma ve asimilasyon amaçlı olmuştur. Başka bir deyişle, 1979’dan sonra İran’da basın yayın alanında Fars olmayanlara verilen nispi özgürlükten amaç, İran’daki dillerin korunması ve geliştirilmesi değildir. Pehlevî rejimi, başta Türkler olmak üzere İran’daki etniklerin varlığını tamamen inkâr ederek asimilasyon politikasını yürütürken İran İslâm Cumhuriyeti, onların varlığını kabul edip dillerini kendilerine karşı kullanarak bu politikaları gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Son yıllarda ise kendi güdümü altında bazı matbu organlar oluşturarak diğer Türkçe basın yayın organlarını birer birer kapatma politikasını yürürlüğe sokmuştur.