İRAN; FAŞİZANLAŞMIŞ Şİİ SİYASAL İSLAM’IN SESSİZ SIKIYÖNETİMİ

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        BABEK ŞAHİT *

        Günümüzde Orta Doğu’nun siyasal geleceğiyle ilgili en çok tartışılan sorulardan biri, “İran’ı nasıl bir siyasal gelecek bekliyor?” sorusudur. Bölgedeki ülkeler arasındaki dengelerin niteliği ve uluslararası güçlerin bölgeye yönelik stratejilerinin kapsamı dikkate alındığında, İran’ın siyasal geleceğinin sadece İran halkını değil, Orta Doğu insanını da yakından ilgilendireceğini göstermektedir. Bu çerçevede, uzmanların “İran’ı nasıl bir siyasal kader bekliyor?” sorusuna verdiği yanıtlar pek çok farklılık göstermektedir. Ancak bütün bu farklılıkların ortak yönü İran’ın ciddi değişimlere gebe olduğu iddiasının dile getirilmesidir. Bu olası değişimin mekanizması nasıl olacaktır? Devletin reforma boyun eğip devrimci ve ideolojik ilkelerinden vazgeçerek hegemonyası yukarıdan aşağıya olan bir yeniden yapılanma ve normalleşme süreci mi olacaktır? Yoksa İran’ın çağdaş tarihinin alışık olduğu gibi kitlesel ayaklanmayla mı gerçekleşecektir? Bu durumda devlet iktidarı, halkın isyanına nasıl tepki verecektir? Bütün bu ve benzeri sorular, İran’da devlet olmaya anlam veren ögelerin neler olduğu, hangi sınıf, grup ve merkezlerin tekelinde bulunduğu, 1979 Devrimi’nden sonra nasıl bir tarihsel süreç yaşadığı ve devlet iktidarı hangi siyasal tahayyül için ve nasıl bir mekanizmayla gerçekleşmekte olduğu soruları yanıt bulmadan açıklanırsa bunlar saha gerçekliğini yansıtmayan yorumlar olacaktır. Bu yanıt bulma çabasını zorlaştıran faktörlerin başında ise İran’ın kendine özgü içyapısının karmaşıklığı gelmektedir. İran’ın kapalı bir coğrafya olup devlet yapısının istisnai yapılanışının yanı sıra topluma anlam veren ögelerin melez öznelliği bu zorluğu daha da güçleştirmektedir.

        Bu analizde üst satırlarda sıralanan soruların yanıtının önemli etmenlerinden biri olan ve İran’da devletin güç kaynaklarını tekelinde bulunduran militerleşmiş sivil siyasal İslamcılar ve ruhban sınıf arasındaki ittifakın ilişki biçiminin öznel boyutu ve topluma yansıma biçimi ele alınmıştır. İran’daki birçok siyasal, kültürel, ekonomik ve toplumsal sorunun temeli araştırıldığında bu ittifakın teokratik-faşizan zihniyetinin grupsal-sınıfsal çıkar mücadelesinden kaynaklandığı gözlemlenmektedir. Bu ittifakın devrimci-ideolojik söyleme sarılarak grupsal-sınıfsal çıkar dürtüsüyle hareket etmesi İran’ı hem devlet açısından hem toplum boyutunda özel bir çıkmaza sokmuştur. Bu özel çıkmaz bağlamında bir taraftan İran devleti reform kapasitesini kaybederek günden güne toplumdan yabancılaşmaktadır. Öte yandan da İran toplumunu harekete geçirebilen ve tüm toplumsal grup, sınıf, katman ve kategorileri tek bir idealin şemsiyesi altında toplayıp birleştiren devrimci dürtü hâlâ söz konusu değil. Yani teokratik-faşizan bir devlet karşısında farklı siyasal tahayyüller peşinde koşan dağınık bir toplum, atomize olmuş bireyler ve ortak amaçları olmadığından dolayı birleşmekte zorluk çeken siyasal grup ve toplumsal kategorilerin varlığı, protestoları, siyasal mücadeleleri, katlandıkları çileler ve insani trajedileri söz konusudur.

        İran’ın 1979’dan sonra yaşadığı tarihsel süreç, Devrim Muhafızları Ordusu’nda somutlaşan militerleşmiş sivil siyasal İslamcılar ve Şiiliğin özel bir okunuşu olan ve gelenekçi Şiilik içinde bir kopuş noktası olan Velayet-i Fakih Teorisi’ni benimseyen din adamları arasında yazılmamış bir ittifakın günden güne güçlenmesi ve devletin tüm güç kaynaklarını tekeline alması tarihidir. Bu tarihsel süreç içinde bu ittifaka karşı çıkan tüm gruplar tasfiye edilerek Mehdici dürtüyle kutsal şiddeti savunan zihniyet İran’a hâkim oldu ve Velayet-i Fakih Erki’ne bağlılık devlet-birey ilişkisinin temel ölçütü hâline gelmekle birlikte Tanrı-birey ilişkisi, ekonomi, sivil toplum kategorisinde yer alabilen unsurlar ve siyasal olana anlam veren tüm öge ve fikirlerin temel ölçütü ve düzenleyicisine çevrildi. Peki, bu durum, İran’da nasıl bir devlet mekanizması ortaya çıkarmıştır?

        İran’ın devlet mekanizmasında Velayet-i Fakih erkine bağlı kurum ve kuruluşların gücü görünürde korporatif nitelik taşımalarına rağmen kamu-özel ayrımını muğlâkta bırakan melez mekanizmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Velayet-i Fakih Teorisi’nin toplum mühendisliği anlayışından meşruiyet bulan bu kurum ve kuruluşlar, normal devlet olmanın tanımlanmış biçimsel sınırlarının içerisinde yozlaştırıcı tekil kültürel, toplumsal, ekonomik ve politik boşluklar ve bu boşluklar neticesinde ortaya çıkan sorunlar doğurmuştur. Böylece Veliye Fakih teokrasisine dayanan İran devlet mekanizmasının despotik iç mimarisi ve kapsamı, sivil toplum kategorisinde tanımlanan gruplarla girişilen rutin ilişkilere gerek duymaksızın toplumdan bağımsız devletçiliği geliştirmiştir. Dolayısıyla 1979 Devrimi sonrasında süregelen tarihte devlet-toplum ilişkisinde zor-rıza ilişkisi denge değişikliği yaşamış, devrimin başında özellikle de İran-Irak savaşında rıza ile tüm zorluklara katlanan İran toplumu savaş sonrasında rıza göstermeye zorlanmıştır. Bu bağlamda İran devlet yapılanmasının devrim ile birlikte yaşadığı yeniden yapılanma süreci devletin göreli siyasal sisteminde yeni denge mekanizmaları oluşmuştur. Bu denge mekanizmaları içindeki dengeleyici kurum ve oluşumların çeşitliliği ve görev alanlarının net bir şekilde belirlenmemesi devletin reform kapasitesini engelleyip seçilmiş sivil iradelerin eliyle sahaya sürülebilecek reformcu politikaları tıkamıştır. İran’ın bu durumu neticesinde devlet birliği ulusal halkçı bir birlik inşa edememiş egoizm ve grupsal bağlılığı aşamamıştır.

        İran’ın 1979’den beri yaşadığı tarih, politik, toplumsal, ekonomik kurum ve oluşumlar üzerindeki yasal ve adli kısıtlamaların gelişimi, militerleşmiş sivil siyasal İslamcıların yayılmasıyla ile birlikte sessiz bir sıkıyönetim altında süregelen tarihtir. Bu sessiz sıkıyönetim çerçevesinde toplumun sivil aygıtları tamamen devletin kontrolüne alınarak İranlı bireyin apolitik ve özel yaşamı dâhil olmak üzere topluma anlam veren toplumsal gruplar, toplumsal sınıflar, toplumsal güçler ve toplumsal kategorilerin belirli çıkar ve tahayyülleri hâkim ideolojiye dâhil edilmek istenilmiştir. Bu iddianın en açık örneği ise İran’daki Besic Örgütü’nün devlet yapılanmasındaki yeri ve işlevidir.

        İran’da sivil toplumun zayıflığı/zayıflatıldığı, militerleşmiş sivil siyasal İslamcılar ve Velayet-i Fakih Teorisi güdümündeki din adamları ittifakına toplum üzerinde toplumdan bağımsız hegemonya kurma olanağı sağlamıştır. Bu ittifaka bağlı sivil milisler tarafından örgütlenen bu hegemonya tasarlanışı, devlet ve toplumsal güçler arasındaki dengeyi değiştirmiş, Devrim Muhafızları Ordusu’nda somutlaşan siyasal İslam’ın faşizan zihniyetini devlet aygıtı içinde toplumsal rolü olan özerk bir yapı hâline çevirmiştir.

        İran’ın devlet yöntemindeki bir diğer özgü özelliği Velayet-i Fakih Teorisi’nin İran’ın devletsel boyutunda yol açtığı tarihsel devlet geleneğinden kopuştur. İran’ın devlet yönetiminin tarihiyle despotluk dışında herhangi bir ortak yanı olmayan Velayet-i Fakih Erki ve Kum kenti merkezli İmamiye Şiiliğinin fıkhına uygun yeni bir devlet mekanizması inşa etme çabası İran devletinin eski biçimsel eşbiçimliliği ve bütünleyiciliğini ortadan kaldırarak kendine özgü kurumsal bütünlüğe haiz içsel somut bir birlik kurmak istemiştir. Bu da Veliye Fakih önderliğinde merkezileşmiş bürokrasinin İran’ın devletçi geleneği, kültür tarihi ve tarihsel alt-idari bölünmeleriyle uymayan bir sistemin ortaya çıkışına sebep olmuştur. Benzer sorun Pehlevi hanedanının Pers milliyetçiliği ve antik devir hayranlığında da yaşanmıştır. Bu bağlamda Pehlevi dönemindeki Ahameniş hayranlığı, İran İslam Cumhuriyeti’nde yerini İmamiye Şiiliğinin öğretilerine uyan Sadr-i İslamcılığa vermiştir. Farklı etnik ve toplumsal kimliklerden oluşan İran coğrafyası, Pehlevi hanedanının iktidarına kadar merkezi devlet aygıtından kısmi özerkliğe sahip ülkesel alt bölünmelerle idare edilmiştir. Pehlevi hanedanının iktidara gelmesiyle İran devlet zihniyeti, İran devlet geleneğinin bu uzamsal niteliğini şekillendiren yerel ve bölgesel otoritelerin kendi aralarındaki işbirliği ve rekabetini ulusal ülkesel otoriteye entegre etmeye çalışmıştır. Pehlevi hanedanının iktidarı döneminde yerel ve bölgesel otoriteleri fiziki ve manevi baskı kullanımı yoluyla yok edip tek bir Fars milleti inşa etmeye çalışan bu entegrasyon çabası İslam Cumhuriyeti döneminde yerini mezhepsel metaforlarla içselleşen İran/Fars milliyetçiliği merkezli İmamiye Şiiliği’nin siyasal İslamcılığına bırakmıştır. Yani İran devlet formasyonunun tarihinde görünen ve belirgin biçimi olan tek bir kişiye ve onun hükümranlığına tevdi edilmiş olan tekelci ve otokritik yönetim zihniyeti İslam Cumhuriyeti’nde varlığını korumuştur. Bu meşruiyet kaynağı da tarihsel bir özne olarak süregelen gelenekçi İmamiye Şiiliğinin devlet anlayışında kopuşlar ve kırılmalara yol açarak, Sünniler içinde yükselen Selefi akımının ideolojik mücadelesinden etkilenerek ve Selefi kaynaklardan yararlanarak 1979 Devrimi sonrasında pratik deneyim fırsatı bulup, Şii fıkhını temel alan yeni bir düzen inşa etmeye çalışmıştır.

        İran devlet yönetiminde çelişki oluşturan bu karmaşıklık ya da uyarlanış çabası topluma çatışmacı bir biçimde “Şii Dünyası mı, İranlılık mı?” önceliği şeklinde yansımıştır. Yani vatan anlayışını İran sınırlarının ötesine taşıyan siyasal İslamcılık ile İran’ın ulusal çıkarlarını korumakla kendilerini yükümlü hisseden sivil zihniyet arasındaki çelişki hem devlet yönetimi hem de toplumda çatışmaların temelini oluşturmuştur. Bunun neticesinde toplum kutuplaşarak tüm memnuniyetsizlikler, ekonomik sorunlar, refahın düşük olması ve apolitik toplumsal özgürlükler talebi İslamcılık-laiklik mücadelesi şeklinde kendini göstermiştir. İran halkının önemli bir bölümü ülkenin tüm zenginliklerine rağmen yoksul bir hayat yaşamalarını devletin dışa yönelik Şiici-İslamcı yayılmacılığına ve içe yönelik siyasal İslamcığının faşizanlaşmasına bağlayarak “Ne Gazze, Ne Lübnan / Canım Feda İran’a” sloganıyla dış politikayı, “İstiklal, Azadi, Cumhuri-ye İrani”, “Besici, DMO’cu, Bizim DEAŞ’ımız Sizsiniz” veÖlürüz, Ölürüz, İran’ı Geri Alırız” gibi sloganlarla iç politikayı protesto etmiştir. Bu İslamcılık-laiklik mücadelesi kendini daha çok Fars etniğinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde gösterirken etniklerin yaşadığı bölgelerde (Sünni Beluç bölgesi hariç) İslamcılık ve etno-milliyetçilik mücadelesi şeklinde yaşanmıştır. Yani yoğunlukla ülkenin sınır bölgelerinde yaşayan etniklerin önemli bir bölümü etnik kimliğin seküler dürtülerine sarılarak siyasal İslamcılığın faşizanlaşmasına meydan okumuştur. Bu bağlamda monolog şeklinde yürütülen faşizanlaşmış siyasal İslamcılık ittifakının iktidar uygulanışı hiyerarşik bir zeminde gerçekleşirken diyalog yoluyla elde edilebilen uzun erimli toplumsal mutabakatları dışlayarak, yerini bu ittifakın aktörlerinin birbirine karşılıklı bağımlı kararlara kenetlenmiş oportünist paydaşlığına vermiştir. Bu da günümüzde İran’ın en önemli varoluş sorununu teşkil eden bürokrasisini ve kurumsal ifadesini iflasın eşiğine getirmiştir. İran haberlerinden eksik olmayan büyük yolsuzluklar, kamu vicdanını zedelerken bürokraside yükselmenin tek yolu Velayet-i Fakih Erki’ne sadakat ve Besic Örgütü hiyerarşisinde yükselmekle anlam bulmuştur.

        İran’da sivil toplumun zayıflığı ve devlet ile bireyin siyasal ilişkisini düzenleyen ve normal devletlerde görünen gerçek siyasal partilerin olmaması siyasal sorunların karmaşıklığını çoğaltarak, toplumdan kaynaklanan özel çıkarların hayali ulusal çıkarlara entegre olmasını engellemesiyle birlikte devlet-toplum ilişkisinde parça-bütün paradoksunu güvenlikçi-sivil rekabeti biçiminde göstermiştir. İran’da parlamentoculuğun göreli niteliğini taşıyan İslami Şura Meclisi’nin siyasal partiler aracılığıyla temsil edilmemesi yasa ve genel kuralların koyulmasında Velayet-i Fakih erkine bağlı kurum ve kuruluşlar gibi parlamento dışı mercileri etkili kılmaktadır. Böylece yönetici çekirdeği oluşturan faşizan siyasal İslamcılar, bürokrasi, mahkemeler, kamu teşebbüsleri, devlete ait iletişim araçları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarını kendi nüfuzu altına alarak bu mevkileri tekil amaçlar için kullanılmıştır. Burada yanlış anlaşılmaya yol açmamak amacıyla şunu belirmeliyiz ki İran’da sivil toplumun siyasal partiler aracılığıyla İslami Şûra Meclisinde temsil edilmemesi İran’ın siyasal karakterinde siyasal partilerin olmadığı ya da yasak olduğu anlamına gelmemektedir. İran’da görünürde çeşitli legal tüzel kişiliğe sahip ve parti unvanını taşıyan siyasal örgütlenmeler faaliyet göstermektedir. Ancak toplumun İslami Şûra Meclisindeki temsil edilişi bu partiler aracılığıyla yapılmamaktadır. Devletin sıkı kontrolü ve gözetimi altında faaliyet gösteren bu partiler iktidarın ele geçirmesine ve idaresine odaklanmak yerine yönetici çekirdeğin hegemonya üretiminde yönetsel kapasitelerini artırmakta ve ideolojik tahayyülünün koruma işlevini görmektedir. Bu bağlamda ilgili partiler, rejim muhaliflerini ötekileştirmek, meşruiyetlerini sorgulamak ve örgütsüzleştirmek işlevlerini yerine getirmektedir. Yani İran’da siyasal parti adı altında faaliyet gösteren siyasal örgütlenmelerin işlevi daha çok muhalifleri marjine etmek, dağıtmak ve muhalif güçlerin liderlerini siyasal çekişmenin dışında tutmak olmuştur. Bu durum da vatandaşların rejimle bağlarını partiler aracılığıyla çoklu ve yatay eksenli ayrışmalar yerine tek büyük siyasal ayrışma etrafında örgütlemeye itmiştir. Bu da despot iktidar anlayışı altında yaşayan küresel vatandaşlık haklarından mahrum bireylerde devlet ile olan bağlarında disiplin, ideoloji veya bürokratik adanmışlığı zayıflatıp çeşitli sorunlara yol açmıştır. İran İslam Cumhuriyeti’ndeki seçim anlayışı yukarıdan denetlenen hegemonya kontrolüyle gerçekleştirilmektedir. Anayasa Koruyucuları Konseyi’nin yaptığı bu denetleme siyasal taleplerin meşru bir şekilde kanalize olmasına en büyük darbeyi vurmaktadır. Bu seçim anlayışı ve sistemi, sadece Velayet-i Fakih Erki’ne bağlılıkları kanıtlanan kişilere seçilme ve aday olma hakkı tanımaktadır. Kısacası İran’da yapılan seçimler iktidar değişikliği için yapılmamaktadır ve sadece rejime görece meşruiyet sağlamak için kullanılır. Bu da devlet düzeyinde devlet aygıtının genişletilmesiyle devlet üzerinde artan baskıya her misilleme alanında yayılan militarist kamu politikaları aracılığıyla yanıt vermektedir.

        Genel olarak militerleşmiş sivil siyasal İslamcılar ve ruhban sınıf ittifakı altında yürütülen kamu politikaları, toplumsal, kültürel, siyasal, ekonomik ve askerî alanları kontrol altına almaya çalışırken devletin İran halkı üzerindeki siyasal iktidar kapasitesini artırmak istemiştir. Çeşitli dönemlerde toplumsal refleks ile karşılaşan bu çabanın en belirgin geri dönüşü ve çatışmacı yansıması bu ittifak ile seçilmiş hükûmetler arasındaki rekabet ve anlaşmazlıklarda görünmüştür. Ne var ki 1979 Devrimi’nden günümüze süregelen bu çatışma ve rekabette faşizan zihniyete sahip Şii İslamcılar, seçilmiş hükûmetlere üstün gelmiştir. Bunun sonucunda da devletin güç kullanımı ve iktidar uygulanışı meşruiyetini tekelinde bulunduran faşizan ittifak, siyasal meşruiyete sahip olan devlet yöneticilerinden ziyade bir mafya örgütü ve suç şebekesinin liderlerinin işlevi ve görünümünü sunmaktadır.

        Bu duruma karşın İran devlet yöneticilerinin karşı karşıya olduğu en önemli tehdit devletin küresel ölçekteki müdahale biçimindeki değişimine, yani şiddet tekelinden hukukun egemenliğine, hukukun egemenliğinden piyasa kuralları ve para dolaşımına ve günümüzde piyasa kuralları ve para dolaşımından bilgiye evrilen sürece ayak uyduramaması ve bunun karşısında İran toplumunun özellikle de ülkenin yarıdan fazla nüfusunu oluşturan genç nüfusun küresel çaptaki teknolojik gelişmeler sayesinde bilgi edinmede dışsal kaynaklara yönelmesi gelmektedir. Bu değişimin neticesinde genç nüfus İran toplumunu gelişmiş laik ülkelerle kıyaslama fırsatı bulmuştur. Gerçek şu ki İran’daki tüm ayaklanmaların ortaya çıkması ve yayılmasında sosyal medya başta olmak üzere bireyler arasında teknolojik gelişmeler sayesinde haberleşmenin hızlanması en önemli etken olmuştur. Yani bu alanda İran devleti edilgen kalırken toplum etkin olmuştur. Küresel çapta internet erişimindeki hızlı yaygınlaşma, İran vatandaşlarına geniş haberleşme ağları sunarken devletin engelleyici politikaları başarısız kalmıştır. Günümüzde İran toplumunun devlet yöneticilerine baskısı önemli ölçüde sosyal medya kullanıcıları üzerinden gelmektedir. Yani günümüz İran’da sosyal medya,  İran’da yok edilen bağımsız sivil toplumun işlevini görmektedir. Bu bağlamda teknolojik gelişmelerin sayesinde kitle iletişimin yaygınlaşması, devletin siyasal tahayyülünü ülke ötesi söylemlerin etkisine açık bırakarak siyasal krizlerde başat rol oynamıştır. Bu da yeni biçim lidersiz örgütlenmeler ve protestolara yol açarken toplumsal hassasiyetin özgürlük ve demokrasi gibi kavramsal içeriklere eğilmesine sebep olmuştur.

        Özetle, İran’ın devrimden günümüze yaşadığı tarihsel süreç Şii siyasal İslamcıların önce teokratik ardından faşizan yönetimiyle sonuçlanmıştır. Bu faşizan zihniyet en ufak apolitik toplumsal talebe bile güvenlikçi zihniyetle yaklaşırken her türlü talebi ortadan kaldırmayı tercih etmiştir. Bu ortadan kaldırma süreci de suç sanılan talebin derecesine göre idam, işkence, hapis, korkutma, işten atılma ve çeşitli baskı yöntemleriyle gerçekleşmiştir. Toplumu tamamen tek bir Mesihçi zihniyetin kontrolü altına alma ve Şii fıkhına göre homojenleştirmeyi amaçlayan bu zihniyet, pratikte devlet yönetiminde yolsuzlukların artmasıyla sonuçlanırken toplum katında çeşitli sekülerci toplumsal reflekslerle karşılaşmıştır. Bütün uygulamaların Mehdi’nin gelişi ve İslam adına yapılması toplumsal zeminde İslamcı-laiklik rekabetine yol açmıştır ve Fars etniği içinde sekülerci eğilimler güçlenirken etnikler içinde seküler temelli etnik milliyetçilik ön plana çıkmıştır. Başka bir ifadeyle İran’da etnik anlamında ciddi bir ulusçuluk yükselmektedir. Bu ulusçuluk toplumun ekonomik sorunlarını, maişet sıkıntılarını, genç nüfusun işsizliğini, apolitik bireysel ve toplumsal özgürlüklerin kısıtlanmasını, geleceğe ümidin tükenişi ve onurlu bir yaşamdan yoksun bırakılmasını siyasal Şii İslamcılığın, İslam adına yaptığına bağlarken ülkedeki tüm olumsuzluklardan Velayet-i Fakih Erki çevresinde oluşan patronaj ilişkileri sorumlu tutmaktadır. Bunun karşısında ise Velayet-i Fakih Erki gölgesinde birleşen militerleşmiş sivil siyasal İslamcılar ve ruhban sınıf, her tür reformu beka sorunu olarak algılarken devlet eliyle yapılan herhangi bir reform ve yumuşamayı İran’ı SSCB kaderine mahkûm bırakacak kanısındalar. Bu karşılıklı ilişki türü İran’da devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi çatışmaya kadar götürecek potansiyele sahiptir. Bu çatışma ülkenin Veliye Fakihi olan Ayetullah Hameneyi, yaşadığı sürece kendini gösterme fırsatı bulmasa da yakın gelecekte İran’ı şu yol ayrımında bırakacaktır: Ya devlet, halkın baskısı neticesinde kendi sınırlarına çekilmeyi, dünya ile barış içinde yaşamayı, hukuk devleti olmayı, laikliği, demokrasiyi, bireysel özgürlüklere saygıyı ve normalleşmeyi kabullenecektir, ya da çıplak askerî bir diktatörlüğe geçiş yapmakla mevcut sessiz sıkıyönetim, açık sıkıyönetime evrilecektir. Burada önemli olan husus bu muhtemel çatışma yaşandığı takdirde İran’da yükselmekte olan sekülerci milliyetçilik (ister Fars etniği içinde olsun isterse de diğer etnikler içinde) ülkedeki kapsayıcı ve bütüncül bir alternatifin olmadığı dikkate alındığında İran için nasıl bir yeni dönemin başlangıcı olacaktır?

         

         

        *          Tebriz Araştırmaları Enstitüsü Uzmanı / Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Bölümü Doktora Öğrencisi