KASIM SÜLEYMANİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ VE BÖLGE POLİTİKALARINA YANSIMALARI

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        İran Devrim Muhafızlar Ordusu’nun dış operasyonlardan sorumlu, yarı istihbari yarı askerî bir birimi olan Kudüs Ordusu Komutanı Kasım Süleymani, 3 Ocak’ta Amerikan güçlerinin füze saldırısı sonucu Bağdat Havaalanı yakınlarında öldürüldü. Süleymani’yle birlikte hayatını kaybedenler arasında, IŞİD’e karşı mücadelede oluşturulan bir milis gücü iken Irak Ordusu ile bütünleştirilen Haşdi Şabi Komutan Yardımcısı Ebu Mehdi el- Mühendis ile daha alt düzey askerî / istihbari yetkililer de vardı. Söz konusu olayın ardından her bir ülke tarafından bölge politikalarına göre farklı dozajdaki onay ve memnuniyetsizlik içeren açıklamalar yapıldı. Türkiye’de ise resmî açıklamaların ötesinde, çeşitli yorumcular tarafından Süleymani’yi direniş cephesinin kahraman şehidi olarak nitelendirenlere rastlandığı gibi tekfir edenler de görüldü.

        İran’ın Orta Doğu politikaları, Süleymani’nin tutumu ve bunların yansımalarına göz atmadan önce, yukarıdaki haberin içeriğindeki bazı önermeleri açmakta fayda vardır. Amerikan askerî güçleri, başka bir ülkenin (Irak) topraklarında, üçüncü bir ülkenin (İran) resmî askerî komutanını öldürmüştür; üstelik saldırıda ev sahibi ülkenin (Irak) üst düzey resmî askerî yetkilisi de hayatını kaybetmiştir. Amerikalı yetkililer, olayı inkâr etmemiş; kazayla olduğunu ileri sürmemiş ya da bir başka vekil (proxy) örgütün arkasına gizlenmemiştir. Amerika, Süleymani’ye yönelik saldırının gerekçesi olarak Amerikan hedeflerinin özellikle de Bağdat Büyükelçiliğinin hedef alınmasının arkasında adı geçenin olduğunu ve Süleymani’nin yeni saldırılar planladığını ileri sürmüştür.

        Uluslararası politika, özellikle Orta Doğu siyaseti, suikastlara, devlet dışı gayrıresmî enstrümanlar üzerinden yapılan saldırılara hiç de yabancı değildir. Ancak, herhangi bir devletin yekdiğerinin resmî görevlisine açıkça yaptığı ölümcül saldırı, Orta Doğu ölçeğinde bile “barış” zamanı rastlanan bir durum değildir. Mücadele ettiği örgüt mensuplarına karşı suikast politikasını başarıyla uygulayan İsrail bile, karşısındakileri terörist kabul ettiği hâlde, “ne kabul ne inkâr” şeklinde nitelendirilen “belirsizlik” tavrını tercih etmektedir.

        Süleymani saldırısı, “var olduğu kadarıyla” bile uluslararası hukuka aykırı bir eylemdir. Diğer taraftan, açık bir meydan okuma teşkil etmesi açısından yeni ve tehlikeli bir sürecin kapısı aralanmıştır: Son 10 - 12 yıldır, hatta Irak işgalinin yaşandığı 2003’ten beri, söylemlerindeki güçlü retoriğe rağmen İran karşısında daha alt görünümde karşılıklar veren ve bu politikaları acizlik olarak algılanan Amerika, âdeta İran’ı mindere çağırmaktadır.

        Ciddi ölçüde güç ve itibar kaybına uğrayan İran’ın, Amerika’yı sert bir karşılık vermeye itmeyecek ölçüde intikam arayışına girmesi gerekiyordu. Irak’taki Amerikan üslerine yapılan saldırıyla krizin ilk safhasının aşılmaya çalışıldığı anlaşılıyor; 80 Amerikan askerinin öldüğünü iddia eden İran, iç ve dış kamuoyunu rahatlatmaya çalıştı. Aslında ölen Amerikan askeri olmamıştı ve anlaşıldığı kadarıyla müstafi Irak Başbakanı Abdülmehdi üzerinden saldırı yapılacağı duyurulmuştu.

        İran, Süleymani’nin ölümünü, olaydan iki ay önce ülkeyi sarsan ve yüzlerce insanın rejim tarafından öldürülmesine sebep olan benzin zammı gösterileri sonrasında, gururu kırılmış bir şekilde sessizliğe gömülen iç kamuoyunu toparlama vesilesi olarak da kullanmaya çalıştı. Şiiliğin yüzlerce yıllık şehadet, matem, mazlumluk gibi kavram ve sembollerini seferber ederek Süleymani’nin şahsiyetini kahramanlaştıran ve cenazesini millî birlik gösterisine çeviren Tahran’nın umutları, önce Kerman’da 50 kişinin ölümüne sebep olan defin töreniyle, daha sonra da Devrim Muhafızlarının Ukrayna’ya ait sivil bir uçağı füzeyle vurup düşürmesiyle ağır bir darbe aldı.

        Ülkenin göbeğindeki bir sivil uçağı düşman bir unsur olarak algılayıp hedef alan İran’ın askerî kapasitesi sorgulanmaya başlandı. Bundan da öte yurtdışında yaşayan kendi insanını dönüş yolculuğundaki uçağında füzeyle öldüren bir rejime yönelik hınç, beklemede olduğu yuvadan daha büyük bir öfkeyle çıkış yaptı. Kasım ayındaki ve önceki gösterilerde suskun kalan orta/üst sınıflar ve üniversite öğrencileri, İran’da kırmızıçizgi olarak algılanan alanı çiğneyerek rejim, Rejim Rehberi Hamaney ve Devrim Muhafızları aleyhine sloganlar atmaya başladı.

        Süleymani kimdir ve yaşanan hadise hangi anlama gelmektedir?

        Yaklaşık 10-12 yıl önce, gizemli bir gölge şahsiyet olarak ismi duyulmaya başlanan Kasım Süleymani, birçok yönüyle Devrim sonrası İran’ın tecessüm etmiş bir görüntüsüdür. “Fransız Devrimi olmasaydı Napolyon, binbaşılıktan emekli olurdu.” hükmüne benzer şekilde, Kasımi’nin de İran Devrimi olmasaydı bir işçi olarak hayata devam edeceği tahmininde bulunmak mümkündür.

        “Çevre”deki fakir, ezilmiş, muhafazakâr (ya da solcu), anti-emperyalist kitlelerin Şah’ın inşa ettiği “merkez”e isyanı sonucu, 1979 yılı Şubat ayında gerçekleşen Devrim, birçok benzerleri gibi yüksek ateşli bir heyecan dalgasıyla tüm iç ve dış dengeleri altüst etmişti. İran’ın devrim ihracı söylemleri, civardaki ülkeleri özelikle de Körfez Araplarını rahatsız ediyordu. Bu durumu iç ve dış sorunlarının çözümü olarak gören Saddam Hüseyin’in saldırılarıyla başlayan İran-Irak Savaşı, Kasım Süleymani gibi binlerce inanmış genci cepheye sürdü. Aralarında, toprağa düşenler ve sakatlananlar olduğu gibi savaşın ardından hayalini bile kuramayacağı mevkilere yükselenler de çıktı. Devrimi koruma azimleri pekişmiş, silah ve siper arkadaşlığının verdiği dayanışmanın da katkısıyla sistem içinde güçlenmişler, reform isteyen yeni nesillere karşı mollalardan bile daha radikal tutum alan bir sert çekirdeğe dönüşmüşlerdi.

        İran, Devrim heyecanıyla tüm dünyaya kafa tutmanın ve yalıtılmışlığın bedelini acı bir şekilde tecrübe etti. ABD, Körfez Arapları, SSCB ve Fransa dâhil tüm belirleyici aktörler Irak’a yardım etmişti. Yerli imkânlarla silah yapmanın önemini, tüm ümmeti kucaklama söylemiyle çıktığı yolda giderek mezhepçi bir gettoya hapsolmanın kaçınılmazlığını test eden Tahran’daki ruhaniler, “Devrim karpuz fiyatlarının düşmesi için yapılmadı.” diyen Humeyni’nin bile ekonominin ne derece belirleyici olduğunu öğrendiği noktaya çekilmek zorunda kaldı. “Kudüs’e giden yolun, Bağdat’tan geçtiği”ne dair inanç, mayın tarlalarında ve siperlerde sönmüş, savaşa son veren ve Humeyni tarafından “acı bir ilaç” olarak nitelenen anlaşma, kerhen de olsa kabul edilmişti.

        Birçok ülkede denenen, Devrim’i ihraç etme politikası, en başarılı meyvesini Lübnan Hizbullahı örneğinde vermişti. Gerçi çok etnikli ve dinli Lübnan’da bir devrim gerçekleştirecek vasat yoktu. Ancak, Lübnan Şiilerinin geleneksel örgütü Emel’i zamanla aykırılaştıran Hizbullah, İran dış politikasının en önemli meşruiyet sağlayıcı noktalarından biri olan İsrail’le mücadelenin önemli bir sacayağı hâline gelmiş; Lübnan, İran’ın Akdeniz’e adım atabildiği bir zemin olmuş ve bambaşka bir rejime sahip olan Suriye’yle ilişkilerin etkili bir aracına dönüşmüştü.

        Amerika’nın 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak’ta giriştiği askerî maceralar, kendisi için ağır sonuçlar doğururken İran için tarihî fırsatlara dönüşmüştür. İran’ın can düşmanı iki rejim; Irak’ta Saddam idaresi ve Afganistan’da Taliban yönetimi Amerikan müdahalesiyle sona ermiştir. Bağdat’ta, Batı eksenli “ılımlı” Şiiler yerine İran’la irtibatlı unsurların kontrolde olması Amerika’nın bu ülke ve bölgeyle ilgili bazı tasarımlarını zora sokmuştur.

        Irak’ta bazen birbiriyle de çatışan Bedr Tugayları, Mehdi Ordusu, Esaib-i Ehl-i Hakk gibi birçok paramileter unsurla sevk ve eşgüdümü sağlayan Süleymani’nin yükselişi, 2003 Amerikan işgaliyle başlar. Süleymani, İran’daki karmaşık idari yapının imkân ve çelişkilerini yansıtır şekilde Irak politikasının gerçek sorumlusu hâline gelmiştir.

        Irak, başka hiçbir ülke ve bölgeyle kıyaslanmayacak ölçüde İran dış politikasının ilgi alanı içindedir. 19. yüzyıldaki artışla ülkede çoğunluğu oluşturan ve bugün nüfusun %65’ini temsil ettiğine inanılan Şii kitleler, İran’ın ilgisine ek bir bahane vermekle birlikte, jeo-stratejik gerçeklik İran’ın ilgisinin zeminini oluşturmaktadır. Fiziki haritaya bakıldığında, İran’ı batıya doğru çevreleyen Irak topraklarının, bölgeyi yöneten hiçbir gücün dikkatinden kaçmayacağını söylemek mümkündür. Hz. Ömer döneminde birkaç hamleyle yıkılan Sasani Devleti’nin başkentinin bugünkü Bağdat yakınlarında olduğu unutulmamalıdır. Bazıları Türk olan İran merkezli diğer devletlerden Persler, Partlar, Selçuklular, Harzemşahlar, İlhanlılar ve Akkoyunluların ilk yayılma alanı Irak olmuştur. Osmanlı-Safavi mücadelesinin de ana mihveri Mezopotamya topraklarıdır.

        2011’de başlayan Arap Baharı’nı önce memnuniyetle karşılayan Tahran, olayların Suriye’ye sıçramasıyla önemli bir çelişki yaşamıştır. Devrim geleneğine sahip bir ülke olarak zulüm altında inleyen kitlelerin isyanını bastırmaya çalışan “seküler” bir yönetime olan desteğini izah etmekte zorlanan İran, ABD ve diğer Batılı ülkelerin tereddütlü tavırlarından cesaret alarak derinliği artan bir politikayla Esat rejiminin arkasında durmuştur.

        Süleymani’nin sevk ve idaresinde hareket eden Lübnan Hizbullahı ile Afganistan’dan (Fatimiyyun tugayları), Pakistan’dan (Zehraiyyun tugayları), Irak’tan (Kesaib-i Hizbullah) gelen ve sayıları 50-60 bini bulan milisler, Şam için can simidi olmuştur. 2015’te Rusya’nın doğrudan müdahalesi sonrasında bile İran destekli milisler, insan gücü büyük ölçüde azalan Şam için saha hâkimiyetinin ana unsurlarından biridir.

        Suriye’de olayların başladığı Mart 2011’den beri bir milyona yakın insan hayatını kaybetmiş, on binlerce kişi hapishanelerde işkenceye maruz kalmış[1], 13 milyon Suriyeli yer değiştirmiş, bunların en az yarısı ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bazı bölgelerde bilinçli bir şekilde etnik temizlik yapıldığına şüphe yoktur. Hz. Hüseyin’in aziz hatırasına saygısızlık etmeden Şii dünyada çok geçerli olan tabirle ifade etmek gerekirse, ülkede her gün yüzlerce Kerbela trajedisi yaşanmıştır ve hâlâ yaşanmaktadır.

        Bütün bu gelişmelerin ana aktörlerinden biri olan Süleymani yönetimindeki milisler, görünüşte Hz. Zeynep’in[2] türbesinin korunması, cihatçı/tekfirci örgütlere karşı tedbir alınması gibi bahanelerle seferber edilmiştir. Ancak arka plandaki gerçek, Farsçadaki söylenişle “maslahat-ı nizam”, başka bir ifadeyle, “hikmet-i hükûmet” olmuştur. Devletin âli menfaatleri, Şia’nın 1340 yıllık mazlumiyet söylemleri ve Devrim’in ideallerinin önüne geçmiştir.

        İran’ın Orta Doğu’daki eylemlerinin önemli bir kısmından rahatsız olan Washington’un, Şam’daki rejimin yıkılıp yerine Sünni İslamcı bir idare ortaya çıkmasından rahatsız olduğu hususu, kaynaklardaki hâkim çözümlemelerden biridir. Amerikan yönetiminin İsrail’in güvenliği ile Fırat’ın doğusundaki kukla oluşumlar dışında Suriye’nin kalanıyla çok ilgili olmadığını, Şam rejimini kurtarma işini İran ve Rusya’ya bırakmakta[3] beis görmediğini iddia edenler hiç de az değildir.

        ABD için Orta Doğu’da, Basra Körfezi’ndeki doğalgaz ve petrol kaynaklarının emniyeti ile İsrail’in güvenliği dışında, bölgenin çok büyük bir öneminin kalmadığını düşünenlerin sesi, giderek daha da gür çıkmaktadır. Tabiatıyla Washington’un Orta Doğu’ya bütünüyle bigâne kalması mümkün değildir. Ancak, hiçbir bölge gücünün burada başat olmasına müsaade etmeyecek şekilde “dışarıdan dengelenmesi”nin en masrafsız yöntem olduğunu iddia eden kesimlere kulak verirsek Suriye’deki kazanımlarıyla birlikte İran, gereğinden fazla güç kazanmıştır. Bu gücün “makul” ölçülere çekilmesinin, Rusya da dâhil[4] birçok kıta ve bölge aktörü tarafından memnuniyetle ya da zımni onayla karşılanacağı öne sürülmektedir.

        ABD’nin İran’dan Talepleri

        Kendisini bir anti-Obama olarak tanımladığı söylenen Amerikan Başkanı Trump’ın sıra dışı düşünce ve eylemlerinin bütünüyle altyapıdan yoksun olduğunu iddia etmek doğru değildir. Trump, bölgedeki politikaları rahatsızlığa sebep olan İran’la, tam da Suriye’deki rolünün belirginleştiği 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanmasını, böylece Tahran’ın elinin ekonomik ve diplomatik olarak güçlendirilmesini sorgulamaktadır. Ayrıca, anlaşmanın İran’ın nükleer kazanımlarının önemli bir kısmına meşruiyet kazandırdığını, nükleer çalışmaları bütünüyle durdurmayıp ötelediğini, yapılması gereken anlaşmanın balistik füzeler ve İran kontrolündeki devlet dışı silahlı aktörleri de içermesi gerektiğini öne sürmektedir. Özetle söylemek gerekirse Trump, İran’ı bütün büyük konuların dâhil olduğu bir büyük pazarlığa zorlamaktadır.

        ABD nükleer anlaşmadan ve diğer bazı çok taraflı sözleşmeden çekilmekle aslında kendi güvenilirliğine zarar vermiştir. Ancak, İran’ı da muazzam bir çelişki içinde bırakmıştır. Tahran, anlaşmadan bütünüyle çekilmeyi göze alamamakta, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya’nın ikircikli tavırları nedeniyle anlaşmanın kendisine sağladığı kazanımları da koruyamamaktadır. Üstelik İran’ın can damarı olan petrol ihracatını ve tüm döviz aktarmalarını hedef alan, eşi görülmemiş çaptaki yaptırımlar nedeniyle İran ekonomisi, üstesinden gelinmesi çok zor sıkıntılar yaşamaktadır. Bu şartlar altında zaman Amerika’nın lehine işlemektedir.

        İran’ın yaptığı eylemlere bugüne kadar alt düzeyde karşılık veren ABD, Süleymani suikastıyla, tabiri caizse oyunun kurallarını değiştirmiş ve misliyle karşılık vereceğini göstermiştir. Tabiatıyla Tahran’ın elinde de önemli kozlar vardır ancak, bugüne kadar kullandığı asimetrik imkânların, daha kararlı bir Washington’da nasıl bir misilleme iradesine dönüşeceğini test etmek büyük riskler taşımaktadır. İran’ın mevcut koşullarda, Kasım 2020’de yapılacak seçimleri Trump’un kazanmaması umuduyla dolu, gergin bir on ay geçireceğini ve daha büyük karşılık görmeyeceği adımlar üzerine yoğunlaşacağını söylemek mümkündür.

        Özet ve Sonuç

        “Hikmet-i hükûmet” kavramıyla özdeşleşen Cardinal Richelieu, Katolik Fransa’nın, Katolik bir din adamı hüviyetine sahip başbakanı olduğu hâlde, Protestan Alman prensliklerine destek vererek Otuz Yıl Savaşları’nın uzamasına yol açmıştı. Savaş boyunca Orta Avrupa nüfusunun üçte biri hayatını kaybetti ama bu acılar Richelieu’da vicdani muhasebeye sebep olmadı. Richelieu, aynı mezhebi paylaştığı prensliklerin mücadeleyi kazanması hâlinde, Katolik Avusturya’nın çok güçlenmesinden endişe ediyordu. Rivayet edilir ki, Kardinal’in ölüm haberi kendisine iletildiğinde Papa VIII. Urban, “Eğer Tanrı varsa Richelieu’nun vereceği hesap kolay olmayacaktır. Eğer yoksa başarılı bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz.”[5] şeklinde tepki göstermiştir.

        Biz, âlemlerin yaratıcısı Allah’a ve hesap gününe elbette iman ediyoruz. Ancak, dünyada her şeyin fikir, inanç ve söylemler doğrultusunda yürümediğini de biliyoruz. Şayet tersi olsaydı on yıllardır Esat rejimine karşı çıkanlar, yıkılmasına ramak kaldığı bir anda dümen kırmaz; 1340 yıldır Kerbelâ için yas tutanlar, Suriyeli çocuk ve kadınlara her gün Kerbelâ yaşatmazdı. Suriye, Irak ve Yemen’de yaşananların, çok basit ve soğukkanlı bir çıkar çatışması olduğunu, 3.6 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye dışında, ahlaktan söz etmeye kimsenin hakkı bulunmadığını, kendi oyununun kurucusu olmayanların, birilerinin senaryosunun figüranı hâline geleceğini bilmek için insanların daha fazla acı çekmesine gerek yok.

        Başkalarının oynadığı maçın, aldığı puanın, yaptığı hamlenin, zafer ve mağlubiyetinin heyecanına kapılmanın anlamı da yok. Balkan Felaketi ve Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz bir asır geçti. Yaklaşık üç asır boyunca, kan ve gözyaşıyla Anadolu sınırlarına sürülen fiziki varlığımıza ek olarak bugün, temsilcisi olduğumuz dinî yorum, medeniyet ve tarihî miras acımasızca yok ediliyor. IŞİD’li barbarların, avlusunda türbe olduğu için dinamitle yok ettikleri onlarca zarif eserin molozları arasında kalan ince sanat; mezhepçi bir nefretle Bağdat’ta, Şam’da, Sana’da, Kabil’de birbirini boğazlayan Şii ve Sünnilerin çığlıkları arasında kana boğulan hoşgörü ve yok olan merhamet; yanlış anlaşılan birkaç cihat ayetiyle, ceza hukukuna indirgenen fanatik din anlayışının tahrip ettiği Hanefi-Maturidi-Tasavvufi neşvede sıkışıp kalan ruh zenginliğinde var olan bizdik. Hedef alınan ve yok edilmek istenen de bizim bıraktığımız mirastır.

         


        [1]             Şam rejimine çalışırken ülkeden firar eden ve güvenlik nedeniyle kimliğini “Ceaser” kod adının arkasına saklayan bir yetkili, 2014 Ocak ayında, hapishanelerde işkence altında can veren yaklaşık 11 bin kişiye ait 55 bin fotoğraf yayımlamıştır. Türkiye’yle ilgili her türlü yalan yanlış iddiayı önemseyen bazı çevrelerin, bu fotoğraflardaki tarifi imkânsız trajediye hâlâ anlamlı bir tepki veremediği görülmüştür.

        [2]             Hz. Hüseyin, kız kardeşi Hz. Zeynep, Kerbelâ Hadisesi’nden canlı kurtulmuş ve getirildiği Şam’da çeşitli baskı ve aşağılamalara maruz kalmıştır. Kerbela’daki katliamla ilgili ayrıntılar, büyük ölçüde onun anlatımlarına dayanmaktadır. Hz Zeynep’in Şam’daki türbesi, Şiilerin en önemli ziyaretgâhlarından biridir.

        [3]             Uluslararası ilişkilerde hâkim kuram olarak görülen “gerçekçilik okulu”nda dile getirilen “yükü başkasına yıkma” kavramı, bu konuda açıklayıcı unsurlar taşımaktadır.

        [4]             İsrail’in, İran’a bağlı milislere ve silah depolarına yönelik hava saldırıları sırasında, Rusya’nın S-300 bataryalarını ve radar sistemlerini kapattığı iddia edilmektedir.

        [5]             H. Kissinger, Diplomacy, Simon & Shuster, New York, 1994, s. 58.