BİR DOST MECLİSİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ TUHAF ZAMANLAR – 1

Şubat 2020 - Yıl 109 - Sayı 390



        “Suyu arayan adam değil

        Suyun aradığı adam ol sen de

        Sen doğu olursan güneş sana gelecektir

        Sen kuşluk olursan kuş sana gelecektir

        Sezai Karakoç

         

         

        Geçenlerde bir dost meclisinde konuşurken mevzu her zaman olduğu gibi “Ne olacak bu memleketin hâli?” sorusuna gelip dayandı. Hatta daha da ileri gidilerek “Kendi kaynak setimizi oluşturabilir miyiz?” sorusunu da çağrıştıran bir noktaya kadar gelindi. Mevzunun geçtiği yer kendi yuvamız, evimiz sayılan bir yer, çatı kuruluşumuzun merkeziydi. Ne var ki vakit dar ve bizzat soruyu soran da dâhil herkes acele bakışlarla etrafı kolaçan ediyor ve evlerine dağılmak istiyordu. Aynı ruh hâli, sadece onların değil, zaruretlerin o hiç de sahte olmayan rağmına kapılan bizim de benliğimizi sarmış; eteklerimizden çekiştiriyordu. Vakit gerçekten de daralmış ve artık çıkıp dağılmamız gerekmişti. Sohbeti yarım bırakıp dağıldık.

        İmdi, aziz dostun, adını tam olarak koyamasa bile sormaya çalıştığı temel soru, bir hayalet gibi bütün benliğimizi saran bir sisin, kültürel şizofreni hâlini alan bir sisin nasıl olup da dağıtılacağı, hayatımızdan çıkarılabileceğine dair bir soruydu. Kültürel şizofreni denilen şey, öyle adı kolayca konulup şerh edilebilecek hâller cinsinden olmadığı için halli de müşkül, netameli bir konudur. Buna rağmen tek cümle içinde söylemek gerekirse kültürün bölünmesi, referans setinin parçalanması şeklinde tanımlanabilir bu süreç. Bir yanda geleneksel kültür, diğer yanda yaşanan çağın gerekleri. Burada bizzat hayatın kendisi yerine, yaşanan çağın gerekleri tabirini kullanıyorum. Çünkü kültürel şizofreni anlarında hayatın bizzat kendisi gelenekle modernite arasında sıkışıp kalmış; melez, kesintili, parçalı, uyumsuz, hastalıklı, kayıp bir hayattır da ondan.

        Yaşanmamış Zamanlar

        Bu satırların yazarı da dâhil olmak üzere benim ve benden önceki nesillerin bizzat yaşayarak tecrübe ettiği şey, geleneksel toplumun kültür kodları, onun büyülü dünyasıydı. Bunu hepimiz kitaplardan değil, yaşayarak öğrenmiştik. Bizim neslin çoğu, bazılarına ilk bakışta tuhaf gelse de 12, 13 ve 19. yüzyıllarla bunların arasındaki bütün yüzyılların tamamını yaşamış, o süreçlerin hepsini tecrübe etmiş nesiller sayılır. Hepsini yaşamıştık yaşamasına da, Batı’da yaşanan devrim niteliğindeki o büyük dönüşümleri yaşamadan yaşamıştık bütün bu çağları. Çünkü yaşanan süreçler bizim için, “durağan” denilebilecek bir aynılıkta, “yekpare” bir zamanın parçası ve onun devamı olarak deneyimlenmişti. 20. yüzyılı bile 12 ve 13. yüzyılların saatinde yaşamıştık.

        Neticede durağan bir zaman tünelinde, nokta bir zamanda yaşar gibi yaşamıştık bütün bir akan zamanı. Evet, bu tarihsel süreçte adına değişim denilen birçok şey yaşamıştık yaşamasına, ama hiçbirinde geleneksel nizamın ana aksından çıkmadan yaşamıştık bütün bunları. Aradaki bütün kritik ve hayati süreçler atlanmış ve hiçbiri yaşanmadan, içselleştirilmeden nihai safhanın ürünleriyle karşı karşıya kalınmıştı. Bizim de içinde bulunduğumuz büyük bir kitlenin çoğu için bu böyle olmuştu. Yaşadığımız dram, yüzyıllar öncesine ait referans setiyle güncel hayat arasındaki derin uçurumun gerilimiydi. Bütün yenilikleri gecikmiş bir bilinçle kavramaya çalışmıştık. O bilinç de şeyler üzerinde sıfır etkiye sahip bir nedensellik dizgesiyle yüklüydü. Ve biz, o bilincin kök örnek (arketip) olarak kullandığı işlevsiz kavramları genellikle “millî kültür” olarak kutsamış; o şekilde muamele etmiştik. Oysa bu kavramların müzelik malzeme anlamında bir Roma lahdinden hiçbir farkı yoktu. Farkı yoktu, çünkü kullanım değeri yoktu. Yaşadığımız büyük sarsıntı buydu. Ve tam da bu yüzden ne yapacağını bilemeyen insanlara özgü bir şaşkınlıkla yönümüzü arıyorduk.

        Adına gecikmiş bilinç veya bellek dediğimiz şey, geçmiş yüzyılların saatinde yaşadığımız o kesintisiz zaman ve o zamana ait gramer, eskimiş, ölü bir dildi. Gökalp olsa buna içtimai müstehase (sosyal fosil) derdi. Kesintisiz zamanlar Reformasyon, Aydınlanma ve Devrimler çağından hiçbirinin yaşanmadığı zamanlar demekti aslında. Gerçekte bizim tecrübemiz tam olarak böyleydi. Gündelik hayatın hâlleri ve o hayatla ilişki kurma biçimleriyle böyle, düşünce hayatımızla böyleydi. Hayatla ilişki yüzyıllarca hiç değişmeden günümüze kadar gelmiş, o kavramlar üzerinden kurulmuştu. Muhtemelen Tanpınar’ın “yekpare” zamanla kastettiği ya da Tanzimat sonrası hayatımızdan çıktı dediği “devam ve bütünlük” fikri de[1] buydu. Açık seçik olmasa bile, sezgiyle anlattığı şey de bu olmalıdır diye düşünüyorum.

        Tuhaf Zamanlar

        Nihayet yeni zamanlara gelindi. Tuhaf zamanlardı bunlar. Aslında ilk belirti ve dışavurumları çok erken dönemlerde başlayan bu zamanlar; yekpare ve mütecanis değil, “zaman coğrafyası”[2] kavramını çağrıştırır biçimde ayrı ayrı ahkâma, mantığa, gramere sahip zamanların en ilginci olan zamanlardı. Bizde durağan bir şekilde geçen hayat, başka yerlerde ve bilhassa Batı’da kendi devinimi içinde devam etmiş, hükmünü icra etmiş ve etmektedir. Bizim de maruz kaldığımız hayat, işte bu yeni hayattı. Bu hayat büyük devrimler çağının büyük çilelerle damıttığı yepyeni fikirler, yepyeni önermelerle kendini dayatan modern zamanlardı.

        Bizim üretmediğimiz ve fakat maruz kaldığımız hayat buydu. Bizim II. Meşrutiyet Devri ve sonrasında aydınlarımız tarafından sıklıkla kullanılan Yeni Hayat da buydu. Ne kadar anladılar, anlamadılar ayrı konu. Ama genel hatlarıyla Yeni Hayat derken kastettikleri bu Modern Hayat ve onun gerekleriydi. Yeni dönemin öncüleri, Yeni Hayatı yeniden değiştirmeye çalışırken “çağdaş” olanla “millî” olan arasındaki gerilimi çözmeyi birincil öncelik olarak görmüşlerdi. Bu işin öncü şahsiyeti, hiç şüphesiz Gökalp’tı. İki dünya arasındaki gerilimi çözmek için hazretin bulduğu çözüm, Descartes’ınki gibi bir çözüm önerisinden başka bir şey değildi. Kültür ve medeniyet ayrımı olarak yapmaya çalıştığı şey; bir tür modernlik ve gelenek arasındaki uyumsuzluğu giderme çabasından başka bir şey değildi.

        Pekâlâ, neydi uzlaşmaz olan? Uzlaşmaz olan aslında şuydu: Bir yanda bir bütünün kendi içindeki tutarlı nedensellik dizgesini içeren kavramlar diğer yanda ise o kavramları geleneğe ait ilk örnekleriyle anlam yükleme çabasındaki bir bakış açısı. Birincilere modernlik denilirken, onları tırnak içinde millî kültüre uydurma çabası da, modern suretlere arkaik bir içerik kazandırma gayretinden başka bir şey değildi. Ve bu, tam da melez kültürün, şizofrenik davranış kalıbının kurumsallaşmış şekliyle en tipik hâllerinden biriydi. Evet, kullandığımız malzeme ve kavramlar moderndi modern olmasına, ama uyum sağlamaya çalıştığımız şeylerin çağrışım ve içerikleri arkaik ve geleneğe aitti. Eskiye ait olanlar pek tabii ki bizim kültürümüzdü, ama artık kullanım değeri olmayan müzelik bir malzeme olarak bizimdi. Kendi bağlamı ve şartları içinde anlamlı olan ve fakat güncel olarak hiçbir anlamı olmayan bir iklim ve o iklimin uzviyetimize kadar işleyen içeriği –ki bu içerik cansız ve kuru, fosil hâlinde bir içeriktir- ve onun icapları; yeniden doğan, canlı bir kültürün öznesi, sahibi yapılmaya, bu ikinciye aşılanmaya çalışılmaktadır.

        Modern zamanları bizim için tuhaflaştıran mesele budur. Başka bir iklimde neşvünema bulmuş bir kültüre, kendi kültürümüzün artık birer fosil hâlini almış tortularını aşılama ya da yamalama gayretinin doğurduğu bir gerilim. Pekâlâ, neden bir toplumun kendi yaşanmışlığı ve tarihi; tabii, kendiliğinden bir hadise olarak değil de bir zorlama olarak adlandırılır? Asıl sorunlu olan “Bu tür bir yaklaşımın kendisi değil midir?” diye bir soru elbette sorulabilir. Sorulabilir, ama burada sorgulanan nesnelerle ilişkisini kesmiş, gerçek dünyada hiçbir karşılığı bulunmayan fosil kavramlara atıfta bulunma, hayatı onlarla gerekçelendirme biçimine duyulan tepkidir.

         


        [1]             Tanpınar, A. Hamdi, Yaşadığım Gibi, (haz. B. Emil), Dergâh Yay., İstanbul, s. 27.

        [2]             Gumilev, L. N., (2003), Hazar Çevresinde Bin Yıl, (çev. D. A. Batur), Selenge Yay., İstanbul, s. 11.