HER EKONOMİK BÜYÜME KALKINMA MIDIR?

Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389



        Türk Ocakları AÇG[1]

        Türkiye; 1970’lerden bu yana sahip olduğu genç nüfus, iktisadi etkinliklerindeki canlılık ve büyük pazarlara coğrafi yakınlığı dolayısıyla gayri safi yurtiçi hasılasında (GSYH) ve kişi başına düşen millî gelirindeki artışla dinamik bir büyüme performansı göstermiştir. Ancak Türkiye’nin gösterdiği iktisadi büyümenin iktisadi kalkınmaya yansıması zayıf kalmıştır. Bu makalede, büyüme ve kalkınma penceresinden Pricewaterhouse Coopers (PwC), 2050 “Yılında Dünya” raporunda, Türkiye’nin rekabet etmesi beklenen Güney Kore, Almanya, Hindistan ve Japonya seçilerek karşılaştırmalı büyüme ve kalkınma performansları incelenmiştir. Sonuç bölümünde, Türkiye’nin kalkınma potansiyeli ve bu potansiyele ulaşabilmesi için izlemesi gereken politikalar önerilmiştir.

        İktisadi kaynaklarda, “büyüme” ve “kalkınma” farklı tanımlanmaktadır. Bir ülkede, bir dönemde bütün mal ve hizmetlerin parayla ifadesi olan millî gelirdeki artış, “iktisadi büyüme” olarak ifade edilmektedir. Maurice Dobb ise iktisadi büyümeyi, sanayi üretiminde kişi başına düşen miktarın artışını “ölçülen büyüme” olarak açıklamaktadır (Arslan, 2013: 45-46). Diğer taraftan Nobel ödüllü iktisatçı Simon Kuznets, iktisadi büyümeyi kişi başına veya işgücü başına düşen millî gelirin sürekli artışı olarak ortaya koymuştur. İktisadi büyüme, nüfus artışından daha hızlı bir üretim ile meydana gelmektedir.

        İktisadi büyüme, insanların hayatlarında birtakım olumlu değişiklikler yapmakla birlikte bu büyümenin bazı biçim ve sonuçları, insanların refahını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bir bölgede insanlara istihdam sağlayan termik santralin orta vadede kanser vb. hastalıkların artışına sebep olması veya önceden tek katlı daha az konforlu evlerde yaşayan insanların, içinde bulundukları komşuluk ilişkilerinden elde ettikleri hazzı daha lüks ancak bu tip ilişkilerin olmadığı site yaşantısında karşılayamamaları buna örnek olarak verilebilir (Van den Berg, 2017: 28-29). Büyümeyle elde edilen kişi başına düşen millî gelir, tam anlamıyla ülkeler arasındaki refah farkını yansıtamamaktadır. Refah farkını ölçmek için satın alma gücü karşılaştırması ve kalkınmayı değerlendirmek gerekmektedir.

        Kalkınma, toplam çıktının büyümesinin yanı sıra ülkenin sektör, nüfus ve coğrafya yapısına kadar değişen bir ekonominin temel dönüşümüne, daha önemlisi bütün sosyal ve kurumsal dokusuna bağlıdır. Bu süreçler, doğal olarak iktisadi büyüme ve kalkınmaya bütün hâlinde bir yaklaşım gerektirmektedir. Dolayısıyla büyüme sürecindeki siyaset, toplum ve nüfusla ilgili unsurlar önem arz etmektedir (Acemoğlu, 2012: 545-546).

        Sanayi devrimi başladığında, en zengin ile en fakir ulusların arasında küçük farklılıklar bulunmaktaydı. Bugün, zengin ve fakir ülkeler arasındaki eşitsizlik kıyaslanamayacak seviyeye yükselmiştir. Bu büyük eşitsizliğin temelinde, dünyadaki farklı büyüme deneyimleri bulunmaktadır. Bazı ülkeler, 19 ve 20. yüzyılların başında hızla büyürken diğerleri durgunluğa girmiş, hatta küçülmüştür. Bu farklı büyüme patikaları, kişi başına gelir ve yaşam standartlarında büyük bir uçuruma neden olmuştur. Diğer yandan, iktisadi büyüme Japonya, Güney Kore, Singapur ve Çin deneyimlerinin gösterdiği gibi bu farkı hızla kapatma gücüne de sahiptir.

        İktisatçılar, bir ülke yönetiminin –rejimi, kurum yapıları, hukuk sistemi, teamülleri, ekonomiye bakış açısı, mevzuatı vb.- gelişmekte olan ülkeler arasında iktisadi gelişme performansındaki farklılığı açıklayan kritik faktörlerden biri olduğu konusunda mutabıktır. İktisatçılar arasında yönetimle ilgili görüş farklılıkları, devletin iktisadi gelişme noktasında oynayacağı rolün büyüklüğüne odaklanmıştır. Ortodoks iktisadi yaklaşım, “Devlet piyasaların etkin bir şekilde işlemesi için gereken önlemleri alıp sınırlı bir rol üstlenmelidir.” derken heterodoks kurumsal iktisat, devletin ve devletin oluşturacağı yapıların iktisadi gelişme ve kalkınma sürecinde çok önemli ve yeri doldurulamaz bir rolü olduğu görüşündedir (Khan, 2007: 8-21). İleri seviyede gelişmiş ekonomi ve toplumlarda; insanlar, organizasyonlar, şirketler ve hükûmet arasında üst düzey işbirliği ve eş güdüm vardır. İktisadi büyüme ve kalkınma, yaygın bir toplumsal anlaşmazlık ve huzursuzluk var ise söz konusu olamamaktadır. Bu nedenle bir ülkenin içinde süregelen her türlü anlaşmazlık ve çatışma, iktisadi kalkınmaya engel teşkil etmektedir (Van den Berg, 2017: 28).

        İktisadi kalkınmada eğitim, sanayileşme ve gelişmiş para piyasaları büyük önem taşımaktadır. Büyüme ve kalkınma için eğitimin, özellikle toplumdaki en yetenekli ve donanımlı bireylere verilen yükseköğrenimin önemli olduğuna yönelik yapılan pek çok çalışma bulunmaktadır. Bir toplumda, yüksek teknik beceriye sahip bireylerin yetiştirilmesi, büyümenin güçlü bir göstergesidir. Dikkat çekildiği üzere, eğitilen bu kişilerin yetenekleri, anlama ve kapsama güçlerine uygun istihdam sahası bulabilmeleri elzemdir. Gelişmiş sanayi ülkelerinde yükseköğrenime yapılan yatırım ile iktisadi büyüme arasında sağlam bir ilişkinin olduğu görülmüş; bilim, teknoloji, mühendislik ve matematiğin, iktisadi refahı sağlamada benzersiz bir rol oynadığı ortaya konmuştur (Holmes, 2013: 22-25).

        Büyüme ve sürdürülebilir kalkınma için önemli alanlardan birisi de doğru sanayileşmedir. Sanayi politikası; devletin kaynakları, özel ve mali sermaye ile iş gücü ve girişimcileri imalat sanayisine yönlendirerek ekonominin üretim biçimini değiştirmeyi amaçlamaktadır. Söz konusu politikalar, ekonominin uzun vadede büyüme başarımını yükseltmek üzere tasarlanmaktadır. Özellikle uzun vadede büyüme başarımını arttırarak ülkelerin orta gelir tuzağını aşmalarını sağlamayı hedeflemektedir.[2] İktisatçı Kaldor’a göre bu başarı, imalat sektörünün yeniliği ve büyümeyi tetikleyici özelliğinden kaynaklanmaktadır (Yülek, 2019: 21-23, 277-287).

        Mali piyasaların derinliği, piyasa oyuncularının riski paylaşmasına, değişmesine ve önlem almasına; yatırımların ve iktisadi büyümenin artmasına yardımcı olmaktadır. Para piyasalarının gelişmesinin büyümeyi artırdığı hipotezi pek çok çalışma tarafından doğrulanmıştır. Ancak bu noktada özellikle gelişmekte olan, kurum yapısını tam oturtamamış ülkelerde mali piyasaların büyümesi, ortaya çıkan fonların teknolojik yenilik yapmaya uygun ve iktisadi açıdan beklenen getirisi daha yüksek teknolojik girişimler yerine, iktisadi verimliliği düşük ve geleceği olmayan kurumsal şirketler tarafından kullanılması, tam tersi etki de yapmaktadır (Rioja ve Valey, 2004: 127, 139)

        Ülkeler arasındaki gelir eşitsizliği ve refah farklılıkları kadar önemli, sosyal sonuçları itibarıyla olumsuz neticelere sahip olan ve bütün ülkelerin nüfuslarının çoğunluğu açısından sorun oluşturan durum, dünyanın gelir bakımından en zengin %10, %1, %0,1’lik kesimlerinin toplam hasıladan aldıkları payın gerekenden yüksek olmasıdır. Bu durum, bir yandan lüks ve gereksiz harcamalar yapan insanların çoğalmasına neden olurken öbür yandan en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan hatta Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre iki milyar insanın açlık sınırının altında yaşamasına sebep olarak toplum huzurunu dünya çapında tehdit eden unsurlardan birisi hâline gelmiştir (Anand ve Segal, 2017: 114-117).

        İktisadi kalkınma seviyesini belirlemek için uluslararası kabul gören ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Dünya Bankası (WB) ile İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından yayımlanan endeksler kullanılmaktadır. Bu çalışmada aşağıdaki endeksler kullanılmıştır:

        1. Dönemsel Büyüme oranları[3].

        2. Yüksek teknoloji ihracatının ve AR-GE harcamalarının GSYH’ye oranları.

        3. PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) skorları.

        4. İnsani Gelişmişlik Endeksi.

         

        

         

        Büyüme rakamları incelendiğinde, Türkiye ve Hindistan hariç diğer ülkelerin yavaşlayarak büyüdüğü görülmektedir. Örneğin, bir öğrencinin 50 olan sınav notunu 60’a çıkarması, diğer bir öğrencinin 90 olan notunu 100’e çıkarmasından daha kolay ve olasıdır. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Türkiye ve Hindistan, diğer gelişmiş ülkelerden daha yüksek bir oranda büyümeye devam etmektedir. Ancak bu istatistiklerin yanıltıcı olmaması için Japonya ve Türkiye’nin 2019 yılında, 2010-2018 ortalamasında büyüyeceğini kabul edersek Japonya ekonomisi 69 milyar $, Türkiye ekonomisi ise 49 milyar $ daha büyüyecek demektir. Yani ekonomilerin büyüklükleri arasındaki fark azalmamaktadır, tam tersine artmaya devam etmektedir. Daha uç bir örnek vermek gerekirse 2018 yılı GSYH’si 20,5 trilyon $ olarak gerçekleşen ABD, 2018 yılındaki %2,9’luk büyüme oranını muhafaza ederse bu yıl yaklaşık olarak 596 milyar $ fazla büyümüş olacak ve neredeyse Türkiye ekonomisi kadar bir ekonomiyi bir yılda yaratmış olacaktır.

         

        

         

        Gelişmiş ülkelerin sahip oldukları iktisadi büyüklüğe nasıl ulaştıkları incelendiğinde, göze çarpan ilk noktanın, yüksek teknolojili ve katma değerli ürünlerin üretilmesi olduğu görülmektedir. Bu alanda 50’li yıllarda büyük bir savaştan çıkan ve kısa süre içerisinde kendisini gelişmiş ülkeler arasında konumlandıran Güney Kore’nin başarısı göze çarpmaktadır. Ek olarak bilgisayar bilimleri alanında sahip olduğu yüksek yetkinlikle geleceğin süper güçleri arasında gösterilen Hindistan’ın konumu dikkat çekmektedir. Türkiye’nin bu alanda %2 bandında takılıp kalması ise gelişmiş ülkelerle aradaki farkın kapatılamadığını göstermektedir.

         

        

         

        AR-GE’ye ayrılan pay yüksek teknoloji ihracatında önemli bir göstergedir. Hâlihazırda çok sayıda patente, teknolojik ürüne ve büyük şirketlere sahip gelişmiş ülkelerin, AR-GE’ye %3’ün üzerinde pay ayırmaları, iktisadi büyümelerini açıklayıcı bir değişken olarak öne çıkmaktadır. 2018 yılında, AR-GE’ye gelirinin yaklaşık %1’ini ayıran Türkiye’nin yaptığı harcamanın 7 milyar $ olduğu, gelirinin %3,2’sini AR-GE’ye ayıran Japonya’nın ise 160 milyar $ harcadığı görülmektedir. Buna ek olarak, GSYH’sinin %4,5’ini AR-GE harcamasına ayırması, gelişmiş ülkelerin ötesinde bir yatırım yapan Güney Kore’nin fevkalade kalkınma serüveninin açıklanmasına yardımcı olmaktadır.

         

        

        OECD verilerinden derlenmiştir. Hindistan verisi bulunmamaktadır.

         

        Bir ülkenin AR-GE harcamalarının GSYH’sine oranının yüksek olması önemli olduğu gibi, AR-GE faaliyetlerinde yer alacak beşerî sermayenin eğitimi de önem arz etmektedir. Genel olarak bir ülkede eğitim gören öğrencilerin okuma, matematik ve fen konularındaki yeteneklerini ölçen PISA sonuçları analiz edildiğinde, ülkelerin geleceği için önemli olan yüksek bilgi ve kabiliyet düzeyine sahip çocuklar konusunda da Türkiye’nin yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğu görülmektedir. Burada Türkiye’nin en kötü olduğu puan türü olan matematik bilgi ve yeteneğinin, iktisadi gelişmişlikle paralel ilişkili olduğunu gösteren pek çok çalışma bulunmaktadır (Atweh, 2004: 1-2).

         

        

         

        UNDP tarafından hazırlanan ve ülkeleri iktisadi durumları, eğitim, sağlık şartları, kadın, çocuk ve işçi hakları, gelir eşitliği, internet ve akıllı cihaz kullanım oranları, okuma istatistikleri gibi pek çok gösterge ile inceleyen insani kalkınma endeksi açısından bakıldığında Hindistan’ın iktisadi olarak gelişmesine rağmen aşırı nüfusu ve köklü yapısal sorunlarını çözemediğinden büyüdüğü kadar kalkınamadığı görülmektedir. Diğer ülkeler ise sıralamada Türkiye’nin üstünde yer almaktadır. 2019 raporuna göre, Türkiye 189 ülke arasında Karadağ, Beyaz Rusya, Romanya ve Uruguay gibi ülkelerin ardından 59. sırada yer almaktadır.

        Büyümenin, kalkınmayı getirmediği ve yetersiz olduğunu gösteren en bariz örnek Çin’dir. Çin, 1980 yılında iş başına geçen Deng Xiaoping’in “Kedinin siyah veya beyaz olması önemli değildir, önemli olan onun fareyi yakalamasıdır.” (https://www.chinadaily.com.cn/china/2014-08/20/content_18453523.htm, e.t.12.12.2019) sözleriyle ifade ettiği ve komünist sisteme piyasa ekonomisinin bazı unsurlarını uyarladığı düzenlemelerin ardından Çin’in son 30 yıldaki ortalama büyüme istatistiği Dünya Bankası verilerine göre %9’un üzerinde bulunmaktadır. Ayrıca Çin ekonomisinin büyüklüğü de aynı dönemde 360 milyar $’dan 13,4 trilyon $ seviyelerine ulaşmış bulunmaktadır. Bu dönemde dünyanın en büyük 11. ekonomisi olmaktan dünyanın en büyük 2. ekonomisi olma noktasına gelmiş bulunmaktadır. Bu süreçte benzeri istatistiklere ulaşan başka bir ülke bulunmamaktadır. PwC’nin 2050 yılına yönelik iktisadi öngörülerini paylaştığı rapora göre 2050 yılına gelindiğinde Çin’in dünya GSYH’sının %20’sini elinde tutarak ciddi bir farkla dünyanın en büyük ekonomisi olacağı öngörülmektedir (PwC, 2017: 4-8). Ancak bahsedilen performansa rağmen Çin’de insanların ekseriyetinin yaşam koşulları iyileşmemiş, yönetimin baskıcı tutumu daha da sertleşmiştir.

        Çin; insan hakları, gelir eşitsizliği ve demokrasi açısından en kötü karneye sahip ülkelerinden birisi konumunda bulunmaktadır. Çin, İnsan Hakları İzleme Örgütünün 2018 yılı raporuna göre 13 milyondan fazla Müslüman Türk’e düzenli olarak işkence uygulamakta; toplama kamplarında tuttuklarının sayısı her geçen gün artarken günlük hayattaki en basit faaliyetlere dahi çok ciddi bir şekilde müdahale etmektedir. İnsanların ibadet hakları yasaklanmıştır. İnternet, basın yayın ve akademi, çok sıkı bir şekilde denetlenmekte, yabancıların ve basın mensuplarının bölgeye girişleri ve seyahatleri mümkün olduğunca zorlaştırılarak uluslararası kamuoyunun buradaki insan hakları ihlallerinden haberdar olması engellenmektedir. Şu anda, toplama kamplarında süresiz olarak tutulan Türklerin sayısının bir milyonun üzerinde olduğu ve toplama kamplarının sayısının hızla arttığına da aynı raporda yer verilmektedir. Sincan-Uygur özerk bölgesinde bir ilçeden diğerine gitmek dahi yasaklanmış durumdadır. Çin yönetimi ve ideolojisinin övüldüğü zorunlu törenler, azınlıkların değer ve kimliklerinin aşağılandığı programlar ile bir tür beyin yıkama, eriterek yok etme ve soykırım politikası yürütülmektedir.

        2017’de sızan bir Komünist Parti belgesi, yukarıda ifade edilen işkence yöntemlerini açığa çıkarmıştır. Buna göre ideolojik olarak dönüşüm ve itaat sağlamayı amaçlayan eğitim faaliyetlerinde işkence ve tecavüz de dâhil olmak üzere her türlü fizikî ve psikolojik şiddet yöntemlerinin kullanılacağı ve kampların günlük işleyişlerine ilişkin korkunç ifadeler ortaya çıkmıştır. Bunlara göre Uygur Türklerine yönelik toplama kamplarına hapsetme faaliyeti, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaşılmayan seviyede büyüktür (The Guardian gazetesi, https://www.theguardian.com/world/2019/nov/24/china-cables-leak-no-escapes-reality-china-uighur-prison-camp, e.t. 14.12.2019).

        Bunun yanında özel hukuki statülere sahip Hong-Kong ve Tibet’te de insan haklarının hiçe sayılması, en ufak tepkinin son derece sert biçimde cezalandırılması söz konusudur. Çin’de, azınlıklar dışındaki vatandaşlar arasında da sıklıkla keyfî gözaltı, tutuklama ve ortadan kaybolmalar yaşanmaktadır. Son dönemde Interpol Başkanı’nın Çin’e döndükten sonra ortadan kaybolması, bu durumun en somut örneklerindendir. (İnsan Hakları İzleme Örgütü, “Çin 2018 Raporu”, https://www.hrw.org/world-report/2019/country-chapters/china-and-tibet, e.t. 17.12.2019).

        İnsan hakları ihlalleri, ne kadar korkunç bir hâl alırsa alsın Çin’in geçmişine ve rejimin yapısına bakıldığında şaşırtıcı gelmemektedir. Ancak komünist bir devlet olan Çin’in gelir dağılımındaki eşitsizliği; nüfusun en zengin %10’unun GSYH’nin %30’una, nüfusun en zengin %1’inin ise %13,6’sına sahip olduğu verisi ortaya çıkarmaktadır.

        Hızlı iktisadi büyüme, son derece kapsamlı çevre zararlarına yol açabilmektedir. Bu da çoğunlukla toprağa ve doğaya bağlı olarak yaşayan daha düşük gelirli nüfusun hayatını olumsuz yönde etkilemektedir (Van den Berg, 2017: 28). Dünyada en çok karbonu havaya salan ülke olan Çin’de her yıl 1,6 milyon insan, hava kirliliğine bağlı hastalıklardan ölmektedir. Zaman zaman aşırı kirlilik dolayısıyla tatil ilan edilen ülkede ayrıca maske kullanmadan sokağa çıkılmasının zararlı olduğu belirtilmektedir. Bu noktada hiçbir uluslararası mevzuatı tanımayan Çin, kendi halkıyla birlikte dünyanın da geleceğine büyük zarar vermektedir. Son olarak yapacağı yatırıma ihtiyaç duyan fakir ülkelerde de “kuşak yol projesi” kapsamındaki yatırımlarında çevre hassasiyeti gözetmemekte ve bu ülkelerin de doğalarının tahrip olmasında büyük bir rol üstlenmektedir. Bu durum, iktisadi olarak büyük atılımlar yapmanın kalkınma anlamında her şey demek olmadığını ortaya koymaktadır.

        Özellikle neoliberal iktisadın hâkim olmasıyla beraber iktisadi gelişmenin olmazsa olmazı olarak IMF, Dünya Bankası gibi birtakım kuruluşların demokratikleşme, piyasaların serbestleştirilmesi, özelleştirme, mali piyasaların açıklığı, deregülasyon gibi iktisadi yaklaşımları doğru kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, 1980’li yıllarda Washington Konsensusu adıyla resmiyet kazanmış ve özellikle eski Doğu Bloku ülkelerine uygulatılmıştır. Ancak şok terapisi adıyla uygulanan bu reçeteler, bahse konu ülkelerde son derece olumsuz sonuçlara neden olmuştur. Benzer şekilde, kırk yıldır neredeyse çift haneli oranlarda büyüyen Çin, siyasi yapısını değiştirmeksizin iktisadi sistemini liberalleştirmiştir. Yapılan bazı çalışmalar da bu sonucu akademik olarak doğrulamaktadır. İktisadi büyüme için rekabet ve serbest piyasanın varlığı gereklidir. Serbest piyasanın birtakım düzenleyici, denetleyici kurumlar ve altyapı ile kurulması, bu bağlamda önem arz etmektedir. Ancak iktisadi büyümenin siyasi olarak demokratikleşmeyle alakası bulunamamaktadır. Buna göre iktisadi serbesti, yüksek büyüme oranlarını sağlamakta, bu da insanların gelirini ve refahını arttırmaktadır. Gelir düzeyi artan toplumun eğitim düzeyi ve siyasi hakları konusundaki bilincinin de artmasıyla beraber demokrasi ve özgürlük ortamı doğal bir biçimde gelişmekte ve daha kalıcı olmaktadır (Wu, W. ve Davis, O. A., 1999: 57-58).

        SONUÇ

        Türkiye ekonomisi, kişi başına düşen millî gelirde 10.000 doları, ilk kez 2008’de aşmıştır. Sonrasında, 2013 yılında 12.500 $ seviyesine ulaşmasına rağmen bugün itibarıyla 10.000 $ seviyesinin altına inmiştir. Türkiye’nin aynı ligde olduğu OECD ülkelerinde ise kişi başına düşen millî gelir 40.000 $ düzeyindedir. Bu durum, orta gelir tuzağında olduğumuzu açıkça göstermektedir. Ortalama gelir düzeyi kadar, gelir dağılımındaki eşitlik de önem arz etmektedir. Ülkemizde, en zengin %1’lik kesim millî gelirin %23,4’üne; en zengin %10 ise millî gelirin %32,1’ine sahiptir. En fakir %40 ise millî gelirin yalnızca %15,6’sına sahiptir. %1’lik kesiminin millî gelirde sahip olduğu pay anlamında ülkeler arasındaki sıralamada Türkiye 4. sırada yer almaktadır. Bu durum kalkınmayı engelleyen gelir eşitsizliğinin açık bir göstergesidir.

        Bir ülkede kalkınmanın gerçekleşebilmesi için öncelikle o ülkede huzur ve güven ortamının sağlanması gerekmektedir. Huzur ve güven ortamının sağlanmadığı ülkelerde, uzun vadeli plan, kaliteli eğitim, faydalı yabancı yatırım söz konusu olmamaktadır. Huzur ve güven ortamının eksikliği, yalnızca savaş durumu veya terör hadiseleri olarak değerlendirilmemelidir. Bunun yanında cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk vb. adi suçların yaygınlığı da gelişmeyi engellemektedir. Türkiye, her yıl yayımlanan, ülkelerin güvenlik, huzur ve kadınların yaşama kolaylığının değerlendirildiği Kadın, Barış ve Güvenlik Endeksi’nde yıldan yıla daha kötü bir konuma gelmektedir. 2019 yılı Endeksi’nde Türkiye 167 ülke arasında 114. sırada yer almaktadır (2019-20 Women Peace And Security Index, https://giwps.georgetown.edu/the-index/ e.t. 18.12.2019). Bu endekse göre Türkiye; Nijerya, Suudi Arabistan, Kamerun vb. ülkelerle aynı klasmanda yer almaktadır. Bu durum, itibar açısından kötü olmasının yanı sıra ülke ekonomisi ve kalkınması açısından da son derece olumsuz neticelere yol açmaktadır. Bilindiği üzere, Arap Baharı başlamadan önce iktisadi açıdan kendi liginde iyi konumda bulunan ve dünyanın en büyük maden rezervlerinden birine sahip bulunan Libya, bugün uluslararası insani ve askerî yardıma ihtiyaç duymaktadır.

        Güvenliğin tesis edilmesinin ardından kalkınmanın gerçekleşebilmesi için uzun vadeli yapısal reformlar hayata geçirilmelidir. Bu reformlar; kurumsal yapının kalkınmayı gerçekleştirecek biçimde tesis edilmesi, eğitimin bu yönde düzenlenmesi, sanayinin yüksek teknolojili ürünler üretip ihraç edecek seviyeye getirilmesidir. Bu doğrultudaki yatırım ve politikalar, Türkiye’nin orta gelir tuzağından kurtulması için elzemdir.

        İktisatçılar, devletin yönetim biçimi ve kurumsal yapısının kalkınma üzerinde son derece etkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu duruma Meksika ve Amerika arasında paylaşılan bölgenin yüz yıl sonra bütün kalkınma göstergeleri açısından apayrı noktalarda bulunması örnek gösterilmektedir (Acemoğlu, 2014: 385-426). Hem siyasi yapının hem bürokrasinin hem de özel sektörün etkin çalışacağı ve hesap vereceği kurumsal bir sisteme ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sistem, toplumsal yapıya ve vatandaşların ihtiyaçlarına uygun olmalı; bireyleri, görevlerini belli bir düzeyin üzerinde yapmaya zorlamalı; daha iyisini ve gelişmiş olanını yapmayı; fikir üreterek projeler yaratmayı teşvik etmelidir. Bürokrasi; işlemleri eşitlikçi, hızlı ve şeffaf bir biçimde gerçekleştirmelidir. Kamu çalışanları düzeninde, doğru uygulanan bir başarım yöntemine geçilmelidir. İşsizliği düşürmek için kamuda ihtiyacın üzerinde insan istihdam edilmesi yerine bu kaynaklar doğru kredi ve teşvik sistemine dönüştürülerek hür teşebbüsün ve kamu iktisadi teşekküllerinin daha fazla istihdam yaratması sağlanabilecektir (Rodrik, 2009: 107-187).

        Kurumsal yapının en önemli kısmını ülkelerin hukuk düzeni oluşturmaktadır. Her ülkede belli oranlarda suç işlenmektedir. Suç oranının en aza indirilmesi; mağdurların haklarını alabilmeleri ve kamu vicdanının rahat olabilmesi için hukuk düzeninin adil ve hızlı tecelli etmesi büyük önem arz etmektedir. Yavaş ve yanlış işleyen bir hukuk düzeni, uzun vadeli yatırım yapacakların yatırımdan vazgeçmesi ve hâlihazırda kurulu yatırımların kârlılık düzeylerinin azalmasına neden olmaktadır. Kasım 2019’da yapılan bir araştırmaya göre yargıya “Güveniyorum.” %11,7, “Kısmen güveniyorum.” %20,3, “Güvenmiyorum.” diyenler %68’dir. (ORC Siyasi Gündem Araştırması, http://orcarastirma.com.tr/wp-content/uploads/2019/11/KASIM-2019-S%C4%B0YAS%C4%B0-G%C3%9CNDEM-ARA%C5%9ETIRMASI.pdf, e.t. 20.12.2019,). Bu sonuç, hukuk düzeninin etkin ve adil işlediği konusunda kendi vatandaşlarını dahi ikna edemediğini; düzenlenmesi gereken ilk sahanın hukuk düzeni olduğunu ortaya koymuştur.

        Uzun vadeli politikaların başarıya ulaşması için eğitim yöntem ve düzeninin etkin olması şarttır. Diğer tüm alanları etkileme bakımından da eğitim eşsiz bir konumda bulunmaktadır. Eğitim düzeninin yeniden şekillenmesi ve son derece hızlı değişen çağımızın ihtiyaçlarına göre kurgulanması gerekmektedir.

        Dünya Bankasının, gelecek nesillerin üretkenliğini ölçen Beşeri Sermaye Endeksi’ne göre Türkiye 157 ülke arasında 52. sırada yer almaktadır. Lise öğrencilerinin okuma, matematik ve fen alanlarındaki bilgi ve kabiliyetlerini inceleyen PISA 2018 sonuçlarına göre Türkiye, tüm alanlarda OECD ortalamasının altında kalmış; 37 OECD üyesi arasında ise 31. sırada yer almıştır. PISA sonuçlarının ayrıntılı incelemesinde Türkiye’de, çok önemli olan ileri düzeyde okuma becerisine sahip çocuklar %3.3, ileri düzeyde matematik becerilerine sahip olanlar %5, ileri düzeyde fen bilgisine sahip olanlar ise %2 oranındadır. Çin, Singapur, G. Kore gibi iyi iktisadi başarıma sahip ülkeler, PISA 2018 sonuçlarında ilk 10’da yer almıştır (OECD PISA, 2018).

        Anaokulundan doktora programlarına, halk eğitiminden sürekli eğitim merkezlerine kadar kaliteli bir eğitimin sunulması sonucunda yetişecek ve devamlı kendilerini yetiştirecek bireyler, kalkınmanın temelini oluşturmaktadır. Bunun için eğitim düzeni; eğitimciler, sosyologlar, psikologlar, tarihçiler ve tüm paydaşlarca uzun vadeli olarak planlanıp bir an evvel uygulamaya konulmalıdır. Ancak, başlangıçta eğitimci yetiştirilmesine özellikle önem verilmelidir. Bunun yanında sayıları iki yüzü geçen üniversitelerin önemli bir kısmı kapatılıp uluslararası yetkinliğe sahip akademisyenler tarafından yeni bir yükseköğrenim programı uygulanmaya başlanmalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan yüksek kaliteli bilim ve fikir adamları bir an evvel bu kaliteli üniversitelerden yetiştirilmeye başlanmalıdır. Bütün vatandaşlarımız için temel ilkokul eğitimi; millî değerlerine bağlı, toplumsal yaşama kuralları hususunda bilinçli, vatandaşlık ödevlerinin farkında insanlar ortaya çıkarmalı; düşünmeyi ve kendisini geliştirmeyi telkin etmelidir. Bu noktada Atatürk’ün “Bir ulus, sımsıkı birbirine bağlı olmayı bildikçe, yeryüzünde onu dağıtabilecek bir güç düşünülemez.” özdeyişi doğrultusunda ortak yaşama isteği ve bilincine sahip, birbirine saygı duyan bireylerin yetiştirilmesi hedeflenmelidir. Bu bilinç, toplumun tüm bireylerince benimsendiği müddetçe kalkınmanın en önemli merhalesinden birine ulaşılmış olacaktır. Bunların yanında kültür sanat faaliyetleri, şehir planlaması ve mimari gelişmişlik de kalkınmanın önemli göstergeleri arasında yer almakta ve üzerine durulması gereken hususlar arasında kendisini göstermektedir.

        4. Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren gelişmiş ülkelerin sanayileşme düzeyleri ve üretim alanlarına erişmek, kalkınma yolunda büyük önem taşımaktadır. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biri; 100 milyon $ yatırımla kurulan, ancak günümüzde 50 milyar $ değerinde gösterilen ve tarihte ilk defa uzaya araç gönderen şirket unvanını alan Space-X’tir (https://www.businessinsider.com/spacex-future-multibillion-dollar-valuation-starlink-internet-morgan-stanley-2019-9, e.t. 22.12.2019). Şüphesiz bu tip taklit edilmesi kolay olmayan, yüksek teknoloji ve yüksek katma değer üreten, farklı sektörler ve üretim sahaları oluşturan sanayileşme, ülkeler açısından en faydalı olanıdır. Bu düzeye yalnızca çok başarılı bir eğitim sistemi, girişimcilere uygun kurumsal yapı, yüksek teknolojili karmaşık sanayi üretimini destekleyen teşvik ve AR-GE politikalarıyla ulaşılabilir. Türkiye’nin imalat sanayisi ihracatının içindeki yüksek teknoloji ürünlerinin oranı %2,3 olarak gerçekleşmiştir. Bu oran OECD üyesi ülkelerde %18 düzeyindedir. Ayrıca Türkiye’de, GSYH’den AR-GE’ye ayrılan pay %1 seviyesindedir. Aynı oran Çin’de %2’nin üzerinde, Güney Kore’de ise %4,5 seviyesindedir. Bu durum, Türkiye’nin yukarıda tarif edilen sanayi biçimine ulaşma yolunda kat etmesi gereken yolun henüz başında olduğunu göstermektedir.

        Arzu edilen sanayi yapısına ulaşmak için gereken yatırımların düşük maliyetli para ve kredi sağlanmasında tasarruf oranlarının büyük önemi bulunmaktadır. Ancak tasarruf oranları yetersizliği, Türk ekonomisinin en büyük sorunlarından biridir. Son yıllarda Türkiye’nin tasarruflarının artmasına rağmen hâlen gelişmekte olan ülkelerin ortalamasının çok altında; millî gelirin %25’i seviyelerindedir. Çin, millî gelirinin %45’ini, Güney Kore ise %35’ini tasarruf etmektedir. Türkiye’nin tasarruf oranlarının düşüklüğü, hem yatırımları sınırlamakta hem de yabancı yatırıma dolayısıyla yüksek faizle borçlanmaya duyulan ihtiyacı yani yatırım maliyetini arttırmaktadır. Bu nedenle tasarruf oranlarının hızla arttırılıp doğru yatırım alanlarına yönlendirilmesi gerekmektedir.

        2050 yılında, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bazı gelişmekte olan ülkeler, kurumsal yapılarını ve altyapılarını geliştirmeyi başarmaları hâlinde dünyanın en büyük on ekonomisi arasında Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin yerini almaya aday gösterilmiştir (PwC, 2017: 6-9). Bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye’nin öncelikle bulunduğu noktayı, güçlü ve zayıf yanlarını doğru bir biçimde teşhis etmesi, ardından belirlediği hedefe uygun politikaları, disiplinli bir biçimde uygulaması gerekmektedir.

         


        [1] Türk Ocakları, Akademik Çalışma Grubu, İktisadi Araştırmalar Grubu.

        [2] Bir ekonominin belirli bir kişi başına gelir düzeyine ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalması hâli, “orta gelir tuzağı” olarak adlandırılmaktadır. Burada açık olmayan konu, hangi gelir düzeyinin orta gelir düzeyi olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Orta gelir tuzağı yaklaşımı ilk kez ortaya atıldığında, ABD’nin kişi başına düşen gelirinin %20’si orta gelir düzeyi olarak kabul edilmiştir. Bugünkü ölçülere göre ABD’de kişi başına gelir, kabaca 60.000 $ olduğuna göre orta gelir 12.000 $ olarak ortaya çıkmaktadır.

        [3] GSYH Verileri: Türkiye-0.7, Almanya-3.9, Japonya-3.9, G Kore-1.6, Hindistan 2.7 Trilyon $.

         

         

        Kaynakça

        Acemoğlu, D. (2012). “Introduction to Economic Growth”, Journal of Economic Theory, Vol. 147: 545–550.

        Acemoğlu, D. (2014). Ulusların Düşüşü-Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri, Doğan Kitap, 3. Baskı.

        Anand, S. ve Segal, P. (2017). “Who Are the Global Top 1%”, World Development, Vol. 95: 111-126.

        Arslan, G. E. (2013). “Ekonomik Büyüme, Kalkınma ve Gelir Dağılımı”, Hitit Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Y: 6, S: 2: 45-52.

        Atweh, B. (2004). “International Cooperation in Mathematics Education”, The Tenth International Congress of Mathematics Education: 1-8.

        Georgetown University ve Peace Research Institute of Oslo (2019). Women, Peace, and Security Report.

        Holmes, C. (2013). “Has the Expansion of Higher Education Led to Greater Economic Growth?”, National Institute Economic Review, Vol. 224, No.1: 1-36.

        Human Rights Watch (2018). Events of China.

        Khan, M. H. (2007). “Governance, Economic Growth and Development Since The 1960s”, UN/DESA Working Papers, No. 54: 1-24.

        ORC Araştırma Eğitim ve Danışmanlık (2019). Siyasi Gündem Araştırması.

        Pricewaterhouse Coopers (2017). The World in 2050.

        Rioja, F. ve Valev, N. (2004). “Finance and the Sources of Growth at Various Stages of Economic Development”, Economic Inquiry, Vol. 42, Issue 1: 127-140.

        Rodrik, D. (2009). Tek Ekonomi, Çok Reçete-Küreselleşme, Kurumlar ve Ekonomik Büyüme, Eflatun Yay., 1. Baskı.

        The Organisation for Economic Co-operation and Development (2018). Programme for International Student Assessment (PISA).

        Van den Berg, H. (2017). Economic Growth and Development, World Scientific Publishing Co, 3rd Edition.

        World Bank Databank, World Development Indicator.

        World Bank Human Capital Project (2019). Human Capital Index.

        Wu, W. ve Davis, O. A. (1999). “The Two Freedoms, Economic Growth And Development: An Empirical Study”, Kluwer Academic Publishers: 39-64.

        Yülek, M. (2019). Ulusların Yükselişi-İmalat, Ticaret, Sanayi Politikası ve Ekonomik Kalkınma, Kronik Kitap, 1. Baskı.