UZAYDAN BEKLENEN SİNYAL

Ocak 2020 - Yıl 109 - Sayı 389



        Bilimsel düşünmenin ve anlamanın en etkili güdüsü meraktır. Gerçi merak, insanın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyacından sonra gelen, insanı yönlendiren bir güdüdür ama insan zaten var olduktan ve varlığını sürdürecek ortamı oluşturduktan sonra, onun en temel özelliğinin merak etmek olduğunu söylemek pek âlâ mümkündür. Kaldı ki insanın bebeklikten başlayan hayat macerasında, onun bilgilenmesinde en önemli faktörün merak etme güdüsü olduğu da açıktır.

        “Homo sapiens sapiens” insanın atası Âdem’in[1], cennette temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları en mükemmel şekilde karşılanmışken “yasak ağaçtan” yemesinin arkasındaki güdüyü, haz/lezzet arayışı olarak okuyamayız. Âdem’in o ağaca yaklaşmasının ardındaki güdü de bilme arzusu; yani merak idi. Gerçi bu merakı Âdem’e çok pahalıya mal olmuştur; ama bu merak insanoğlunun yeryüzündeki varlığını ve macerasını da sonuç vermiştir. “Homo sapiens sapiens”  atamız Âdem merak etmeseydi, biz Âdemoğulları bugün yerküre denilen gezegende “birbirimize hasım olarak”; her bir insan ölçeğinde çok kısa, ancak nesiller itibarıyla uzun sayılabilecek[2] bir hayatı yaşamaya mahkûm edilmeyecektik. Mamafih atası Âdem’in merakının başına açtığı işe rağmen onun çocukları merak etmekten asla vazgeçmediler; vazgeçeceğe de benzemiyorlar.

        Cennetin ardından yeryüzüne mahkûm edilen Âdem’in, sonra ise çocuklarının merak ettiği yerlerin başında gökyüzü/sema/uzay gelmiştir; gelmiş olmalıdır. Kadim uygarlıklardan bu güne kalan bilgi malzemelerine bakıldığında,  gökyüzüne dair unsurların çok ama çok önemli bir yer teşkil ettiği görülür. Âdemoğlu, gökyüzünde/semada/yıldızlarda olup bitenlere bakarak, onları gözleyerek anlamlar çıkarmaya; kaderini öğrenmeye çalışmıştır. Hatta gökyüzü/yıldızlar kadim dönemlerde müneccimlik denilen bir ihtisas(!) dalının doğmasına bile neden olmuş; bırakınız pagan kültürleri, bizim kendi geleneğimizde dahi -Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in onca ikazına ve yol göstericiliğine rağmen- saraylarda müneccimler bulunmuş; Osmanlı sarayında müneccimbaşılık denilen bürokratik bir unvan ve makam uzunca yıllar varlığını sürdürmüştür.

        Âdemoğlunun Modern Pozitif Bilimsel Bilgi Paradigması’na istihale edebilmesini sağlayan da onun gökyüzü merakı olmuştur. Kopernicus, Galileo ve Kepler gökyüzünü merak etmeselerdi, belki bu gün hâlâ Âdemoğlu müneccimlerden, yıldız falcılardan ve yıldıznamelerden medet umuyor olacaktı. Bilindiği üzere Kopernicus’un merakının ve gözleminin sonucu olan dünya merkezli yakın sema modeli, âdemoğlunun yeryüzüne ve gökyüzüne ve kendine dair anlam paradigmasında bir devrime neden olmuş; müteakiben bu paradigma değişikliği, Modern Pozitif Bilgi Paradigması’nı doğurmuştur. Hepimizin teslim edeceği gibi; bugünkü bilgi birikimi ve metodoloji anlayışımızı bu devrime borçluyuz. Bu cümle de yetmez; bugünkü uygarlığımızı da bu devrime borçluyuz.

        1969 yılında insanoğlu binlerce yıldır merak ettiği Ay’a ayakbastı. Bunu mümkün kılan hiç şüphe yok ki Kopernicus Devrimiyle başlayan başta fizik, matematik ve astronomi olmak üzere Modern Pozitif Bilimsel Bilginin ulaştığı (ya da icat ettiği) araçlar ve hesaplamalardı. Yani insanoğlunun bilmeye olan merakıydı. 1969 yılında Ay’a ayak basan insanoğlu, daha ötesine gitmeye yeltenmedi ama kendisi gitmese de birtakım araç ve nesneleri Mars’a ve uzaya göndermeye devam etti.

        Kim ve hangi felsefi inançtan, dinden olursak olalım, semaya bakan insanın oralarda neler olduğunu ve/veya neler olup bittiğini, bizim gibi canlıların olup olmadığını merak etmemesine imkân yoktur. Bu çok doğal bir meraktır. Çünkü gökyüzü/sema, insanın kendi varlığına dair anlam oluşturmasında da en temel unsuru teşkil eder. Pagan, Politest ya da Tektanrıcı olsun fark etmez;  gökyüzü/sema insanoğluna göre öteden beri hep Tanrı’nın ya da tanrıların mekânı olmuştur.[3] Mamafih bugün Modern Pozitif Bilimsel Bilgi Paradigması, gökyüzünü/semayı Tanrı’nın/tanrıların mekânı olmaktan çıkartmış bulunmaktadır. Bir başka deyişle Tanrı ve/veya tanrılar gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş; bununla da kalmamış, Modern Pozitif Bilimsel Bilgi Paradigması’nın bilgi edinme ve kanıtlanma ölçütlerine uymadığı gerekçesiyle de denklemin dışına atılmıştır.

        Ancak, uzaya dair bilgimiz arttıkça, aslında bir önceki aşamaya istinaden bilmediklerimizin daha da büyüdüğünü gördük. Bildiklerimiz bilmemiz gerekenleri azaltmak yerine hem bilinmesi gerekenleri kat be kat artırdı, hem de müşküllerimizi çoğalttı. Buna rağmen bilebilme gücümüze olan inanç azalmak yerine artmaya devam ediyor.

        Günümüz insanının gökyüzünü/semayı merak etmesinin en temel konusunu kanaatimizce oralarda bize benzeyen, bizim gibi ya da bizden farklı zeki varlıklar olup olmadığı oluşturmaktadır. Özellikle bilim insanlarının gökyüzüne/uzaya/semaya dair ilgilerinde, kadim dönem bilge insanlarının teolojik/mistik meraklarından iz bulmak mümkün değildir. Çünkü günümüz biliminin paradigması içerisinde Tanrı bir değişken parametre olarak dahi yer almamaktadır. Hipotezler/denklemler Tanrı’sız kurulmaktadır. Dünyanın müteveffa ve yaşayan çok esaslı bilim insanları tarafından, tarife gelmez ve hafsalaya sığmaz uzay karşısında, böylesine muazzam sayıda[4] galaksi, yıldız sistemi ve gezegenin varlığında, uzayda bizden başka bizim gibi canlı organizmanın olamayacağı ihtimal dışı kabul edilmektedir. Çünkü olasılıksal olarak bunun mümkün olamayacağına inanıyorlar. Bu nedenle bu husus çok ciddi bilimsel matbuatın konusu olmanın yanı sıra, Hollywood film endüstrisinin de iyi paralar kazandıran filmlerine konu teşkil etmiştir ve el’an etmeye devam etmektedir[5].

        Hâl böyle olmasına ve sadece bizim galaksimizde milyarlarca gezegenin varlığına rağmen şu ana kadar bizim gibi, bize benzeyen veya bizden farklı ve fakat zeki canlılara rastlanamadı. Ve yine Hollywood filmlerine konu edildiği şekliyle dünyamız, gerek savaşçı gerekse barışçı niyetlerle olsun uzaylı istilasına uğramadı. Fakat yine de tüm bunlar bize uzayda bir başka yerde veya yerlerde canlı bir hayatın ve bizim gibi zeki canlı varlıkların olmadığını ispat eder mi? Tabii ki etmez. Peki, bu durum, milyarlarca ve milyarlarca yıldızın, yıldız sistemlerinin ve gezegenin var olduğu sonsuz/sınırsız uzayda, bizim gibi bir varlık türünün bulunmadığı; dünyamız gibi bir gezegenin var olmadığı ihtimalini bertaraf eder mi? Tabii ki bunu da etmez.

        Sema’da bizden başka; bizim gibi bize benzer veya bizden farklı ve fakat zeki canlılar var mı?

        Bu sorunun cevabını bulmak için uzayı dinlemeliydik. Eğer bizim dışımızda uzayda başka bir yerde zeki varlıklar varsa, teorik olarak bunların yarattığı bir uygarlık da olmalıdır. Ve yine teorik olarak bu türün de bizim yaptığımız gibi kendi dünyası dışındaki uzayda kendileri gibi zeki canlı varlıkların olup olmadığını araştırmalarını beklememiz gerekir. Çünkü bizim gibi bir canlı organizmadan bahsediyorsak, bu canlının da merak güdüsü olmalıdır. İşte bu nedenle 1960 yılının başından beri uzayı dinliyoruz; uzaya radyo sinyalleri gönderiyoruz. Ama hâlâ cevabı bilmiyoruz. Çünkü varsalar bile şu güne kadar onlarla bir temas sağlayamadık. Onlar da bizimle bir temas sağlayamadılar. Aynı şekilde 1961 yılından bu yana uzaya radyo sinyalleri gönderiyoruz. Ancak bugüne kadar uzaydan herhangi bir mesaj, sinyal alınamadı. Bununla da yetinmedik 1977 yılında Voyager 1, Voyager 2 uzay araçlarıyla “İçerisinde altmış dünya ve balina dilinden selamlaşmalar, evrim konusunda sesli bir anlatım, dünyadaki hayatla ilgili 116 resim ve farklı kültürlerden derlenmiş doksan dakikalık bir müzik kaydının yer aldığı altın bir plak yerleştirdik ve bunu uzaydaki zeki varlıklara ulaşması için gönderdik.”[6] Bugün itibarıyla Voyager 1 uzay aracının güneş sisteminin dış sınırlarını aştığını ve yıldız ötesi uzaya girdiğini söylüyor NASA yetkilileri. Ancak bu plağın uzaylı zeki canlıların eline ulaşıp ulaşmadığını henüz bilmiyoruz. Eğer ulaşmışsa ve onların cevabi mesajı bize gönderildiyse ve henüz bu mesaj dünyamıza vasıl olmadıysa; bunu da bilmiyoruz. Ayrıca genişleyen evren modeline göre de galaksilerin ve dolayısıyla gökada kümesi içerisindeki yıldız ve gezegenlerin de birbirinden uzaklaşmaları söz konusu edilebilecekse, bize bir mesaj gönderilmiş olsa bile her geçen gün bu mesajın bize ulaşma ihtimalinin zayıfladığını da dikkate almak gerekiyor belki de.  Yani sonuç olarak İnsanoğlunun henüz gökyüzüne mesajını ulaştıramadığı veya mesajı ulaşmışsa bile buna bir karşılık alamadığı görünüyor.

        Ama aslında İsa’dan sonra 610 yılında insanoğluna göklerden bir mesaj gelmişti. “Oku! Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Âlâk, 1) diye başlayan ve 23 yılda tamamlanan bu mesaj insanoğluna, hem yerden hem de göklerden haber/bilgi vermiştir. Bu mesaj bize hâlen hitap etmeye devam ediyor. Göklerden gelen ve apaçık ya da yoruma açık olsun yol gösterici olmak bakımından “kuru-yaş” hiçbir şeyin dışarıda bırakılmadığı bu mesajda, mesajın sahibi bizlere şu bilgileri de vermiştir:

        “Bilesiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır.” (Yunus, 66).

        “Göklerdekiler, yerdeki canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” (Nahl, 49).

        “ Göklerde ve yerde olanlar hep ona aittir.” (Enbiya, 19).

        “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” (Enbiya, 30).

        “Görmez misin? Göklerde ve yeryüzünde bulunanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu hep ona secde etmektedir.” (Hac, 18).

        “Göklerde ve yerde bulunanlar hep ona aittir, hepsi ona boyun eğmiştir.” (Rum, 26).

        “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.” (Zâriyat, 47).

        “Gökteki ilah da yerdeki ilah da odur. O, sınırsız hikmet ve ilim sahibidir.” (Zuhruf, 84).

        Kaynaklar, Voyager uzay araçları ile sonsuz/sınırsız uzaydaki bizim gibi, bize benzer veya bizden farklı -fakat zeki- canlı varlıkların bulunması amacıyla gönderilmiş altın plakta, dünya kültürlerine dair malzemelerin de bulunduğunu belirtiyor. Ve özellikle evrim konusunda sesli bir anlatımın da bulunduğu bu malzemeler içerisinde vahyî dinlere dair teolojik mesaj ve ritüellerin bulunup bulunmadığına dair bu satırların yazarında herhangi bir malumat bulunmamaktadır. Ancak eğer mümkün olsaydı da bu satırların yazarına “Hangi kültürel söz, ritüel veya mesajı gönderelim?” diye sorulsaydı, bu satırların yazarı özellikle Müslümanların Kâbe’yi tavaf görüntülerinin yanında, hem Arapça hem de plakta yer alan dünya dillerinden ayeti ifade etmeye gücü kâfi olanlarının diliyle, aşağıdaki ayetlerin mutlaka yer almasını önerirdi:

        “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”

        “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz.”

        “Gökteki ilah da yerdeki ilah da odur. O, sınırsız hikmet ve ilim sahibidir.”

        Lakin biz Müslümanlar bırakınız uzaya gönderilecek mesajın ne olmasına dair bir öneride bulunmayı, mesajın gönderildiği tarihten sayarsak 1500’üncü yılına yaklaştığımız şu zaman kesitinde, yeryüzündeki yedi milyar insana dahi “yerin ve göklerin Rabbi”nin mesajını ulaştıramamış durumdayız. Bunu yapamadığımız gibi Allah’ın mesajını anlamamış olmalıyız ki; bırakınız diğer insanları, kendi aramızda dahi yeryüzünü bir barış/silm gezegeni yapamadık. Bu hâlimizle yapacak gibi de görünmüyoruz.

         


        [1]                     Burada kurulan özdeşlik, Evrim Teorisi’nin iddia ettiği şekilde anlaşılmamalıdır. Bu kavramdan bildiğini bilen; yani kendi idrakinde olan; yani akıllı insan kastedilmektedir. Bu anlamıyla da Âdem atamız bildiğini bilen insan olarak biz zeki/akıllı insanların atasıdır.

        [2]                     Tabii ki buradaki uzunluk kendi idrakimize nispetledir. Kur’an’ın diliyle konuşacak olursak ebedi ahiret hayatına nispetle hiçbir değer atfedilemeyecek kadar kısa bir hayat ve belki de bir andan ibarettir.

        [3]                     Hiç kuşku yok ki Tanrı/Allah, mekândan münezzehtir.

        [4]                     Bu sayılar isimlendirilemiyor ve ancak üslü kemiyetlerle ifade edilebiliyor.

        [5]                     Bu tür filmler bu satırların yazarının en çok ilgi gösterdiği filmlerin başında gelmektedir.

        [6]                     Carl Sagan, Milyarlarca ve Milyarlarca Milenyum Eşiğinde Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşünceler, TÜBİTAK, Popüler Bilim Kitapları, çev. F. Baytok, Ankara 2006, s. 260.